.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

BU GÜN 28 ŞUBAT....NE KADAR ÇABUK UNUTULDU......

'Sabıkalı' olanlar sadece askerler mi?
28_ubtaktorler.jpg

28 Şubat kararları… BÇG ve brifingler… 28 Şubat’ın kilit isimlerinden Özkasnak’ın 28 Şubat tarifi ve dönemin Genelkurmay Başkanı Karadayı’dan itiraf gibi sözler… 12. yıldönümünde 28 Şubat sorusu: Darbecilikten "sabıkal

Hafızalarımızı tazelemek adına bile olsa, 28 Şubat’a adını veren MGK toplantısı sonucunda alınan kararları yazalım önce. 18 maddelik bildiri şöyleydi:

28 Şubat kararları
1- Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ni hedef alan rejim aleyhtarı faaliyetler karşısında ödün verilmemelidir. Devrim Kanunları'nın uygulanması esastır.

2- Savcılar, Devrim Yasaları'nın ihlal eden davranışlar için harekete geçmeli.

3- Sarık ve cüppeli giyim şeklinin özendirildiği görülmektedir. Kılık ve kıyafetleri bu yasaya ters düşen kişilerin onurlandırılmamaları gerekir.

4-
Anayasa'nın 163. maddesinin kaldırılmasının yarattığı hukuki boşluklar, irticai akımların ve laikliğe aykırı tutumların güçlenmesine yol açmıştır. Bu boşlukları telafi edecek düzenlemeler getirilmelidir.

5- Eğitim politikalarında yeniden Tevhidi Tedrisat Kanunu ruhuna uygun bir çizgiye gelinmelidir.

6-
Temel eğitim 8 yıla çıkarılmalıdır.

7-
İmam - hatipler bir ihtiyacı karşılamak üzere kurulmuşlardır. Bu ihtiyacın fazlası olan imam hatip okulları, meslek okullarına dönüştürülmelidir. Ayrıca kökten dinci grupların kontrolündeki Kuran kursları kapatılarak, Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı okullarda düzenlenmelidir.

8- Devlet dairelerinde ve belediyelerde kökten dinci bir kadrolaşma hareketi sürdürülmektedir. Hükümet engellemeli.

9-
Cami yapımı gibi dini konuları siyasi amaçlar için istismar etmeye dönük olan her türlü davranışlara son verilmelidir.

10- Pompalı tüfekler kontrol altına alınmalı.

11- İran'ın rejimi istikrarsızlığa itmeyi amaçlayan çabaları takibe alınmalıdır.

12- Yargının etkin çalışmasını sağlayacak ve yargı bağımsızlığını güvence altına alacak düzenlemeler getirilmelidir.

13- Son dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarını hedef alan tahriklerde büyük artış gözlenmektedir. Bu sataşmalar TSK'da rahatsızlığa yol açmaktadır.

14- İrticai faaliyetlere karıştıkları için TSK'daki görevlerine son verilen subay ve astsubayların belediyelerde istihdam edilmelerinin önüne geçilmelidir.

15- Partilerin belediye başkanları ve il, ilçe yöneticilerinin konuşma ve davranışları da Siyasi Partiler Yasası'nın sorumluluk alanına sokulmalıdır.

16- Tarikatların finans kuruluşları ve vakıflar aracılığıyla ekonomik güç haline gelmeleri dikkatle izlenmelidir.

17- Laiklik aleyhtarı yayın çizgisi olan TV kanalları ve radyo kanallarının verdikleri mesajlar dikkatle izlenmeli.
 
 
Batı Çalışma Grubu
O dönemde önce adı kamuoyunda bir “heyula” gibi dolaşan, sonradan basında adıyla-sanıyla açık açık yazılır çizilir olan bir “komite” vardı: Batı Çalışma Grubu.

BÇG, Genelkurmay bünyesinde “irticai faaliyetleri izleme ve takip” maksadıyla kurulmuştu. Sonradan bu “kuruluşun” fikir babasının Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Çevik Bir olduğu ortaya çıktı. “Batı”dan kasıt, Türkiye’nin “muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkma” hedefine vurgu yapılmak istenmesiydi.

“Muasır medeniyetler” denince akla gelen “Batı”nın hangi ülkesinin ordusunda “istihbarat ve kolluk kuvveti” imişcesine bu tip faaliyet gösteren bir çalışma grubu vardı? Bu soruyu o günlerde sormak kimsenin aklına gelmemişti…

Genelkurmay brifingleri
BÇG’nin planlı faaliyetleri arasında toplumu “brife” etmek özel bir yer tutuyordu.

Bu amaçla yargı mensupları ve hukukçulara Genelkurmay Karargahı salonlarında brifingler verildi.

Medyanın “brife” edilmesine özel bir önem verildi. Gazeteciler, TV yapımcıları, belli başlı basın-yayın organlarının yöneticileri, yazarlar ülkenin karşı karşıya olduğu “tehlikeler” konusunda aydınlatıldı. Sonra da onların toplumu aydınlatmaları için kendilerine görev verildi. Medya bu görevi canla-başla yerine getirdi.

Genelkurmay, bu tutumuyla “silahsız kuvvetleri” harekete geçirmeyi hedefliyordu. Sonradan bu açık açık dillendirildi de. “Bugüne kadar biz yaptık, şimdi sıra silahsız kuvvetlerde” denildi. Bu sözler “büyük” basının köşe yazarları, hem köşe yazarı hem genel yayın yönetmeni olanlar tarafından büyük övgüyle karşılandı…

Bu brifinglerle beraber kamuoyunun tanıdığı 28 Şubat’ın kilit komutanlarından Tümgeneral Erol Özkasnak, sonraki yıllarda bir gazeteye verdiği mülakatta, 28 Şubat’ı şöyle tarif edecekti:

‘Vatansever darbeler’
“Bir kriz yönetimidir. Kriz yönetiminin amacı; savaş veya bir çatışmaya girmeden isteklerinizi karşı tarafa kabul ettirmektir. Bu amaç hasıl oldu, yani kriz yönetimi başarı ile idare edildi”.

Aynı mülakatta Özkasnak, 28 Şubat da dahil bütün darbeleri şu sözlerle savunacaktı: “Ülkemizin çok partili döneme geçtiği 1946 yılından beri bütün darbe ve muhtıralar, ülkenin birlik ve beraberliği, yasal düzeni, can ve mal güvenliğini sağlamak amacı ile hiç istenmediği halde, halkın büyük çoğunluğunun arzusu doğrultusunda yapılmak zorunda kalınmıştır. Bu uygulamalardan zarar görenler; vurguncular, hırsızlar, bazı gazeteler ve gazetecilerdir. Bu olağanüstü dönemlerde darbenin tabiatı gereği basın üzerinde uygulanan kapatılma, sansür ve diğer kısıtlamalar nedeniyle çıkarları bozulan, işten çıkarılan köşe yazarlarının, bitmek bilmeyen yıkıcı ve iftiraya dayanan yazıları nedeniyle bu gün yeni nesiller gerçekleri göremez hale gelmiştir. Tabii askeri müdahalelerde bazı yanlışlıklar yapılmış olabilir. Ancak namuslu ve vatanseverlerdir. Hiçbir darbede TSK mensuplarının maaşlarına zam yapılmamıştır”. (12 Şubat 2006, Sabah)

‘Sabıkalıyız’
Son dönemlerde 28 Şubat sürecinin Genelkurmay Başkanı emekli org. İsmail Hakkı Karadayı’ya ait olduğu iddia edilen ses kayıtları, internet sitelerine düştü. Karadayı bu kasetlerde “netameli” konularla ilgili düşüncelerini büyük bir açıklıkla paylaşıyor.

“Ortam dinlemesi” sonucu elde edildiği düşünülen bu ses kasetlerinin sonuncusunda, Karadayı, darbeler ve 28 Şubat’la ilgili yorum gerektirmeyen sözler sarf ediyor:

Eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı'ya ait olduğu iddia edilen yeni bir ses kaydında, Karadayı, 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat'ta aktif görev aldığını anlatıyor. Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan'ın iktidardan nasıl düşürüldüğünü, Mesut Yılmaz'a iktidarın altın tepside nasıl sunulduğunu açıklıyor. Karadayı, 10 dakikalık kayıtta kendisinin “sicili bozuk bir adam” olduğunu, kritik yerlere yapılan atamalarda rol aldığını söylüyor. Kayıtta yer alan "27 Mayıs'ta da ben vardım. Davutpaşa'daydım. Üniversiteler partilere karşıydı. Polis tuttuğunu bize getiriyordu. yemek yedirip, top oynayıp arka kapıdan salıyorduk. Kemal Alemdaroğlu, onu da almış götürmüşler. Davutpaşa'da iş bittikten sonra irtibat bürosuna aldılar. Büro Yassıaada'daydı, devamlı gittim geldim . O davalara falan girerdim. Yıllar sonra Alemdaroğlu ile karşılaştım. 'Komutanım, saldıklarınız arasında ben de vardım' dedi." cümleleri ile 1960 darbesinin olduğu dönemi anlatıyor.

Karadayı, 12 Eylül darbesinde Mamak tugay komutanı olduğunu, darbe öncesinde çocuklarını Antalya'da kampa gönderdiğini söylüyor ve planlama grubunda yer aldığını aktarıyor. "Sabıkalıyız yani. Sicili bozuk bir adamım." sözleri, ses kaydında dikkat çekiyor. 12 Eylül darbesine ilişkin olarak da, "12 Eylül hazırlığı bir yıl önce başladı. Kritik yerlere atamaları ben yaptım." şeklinde konuşuyor. Ses kaydında Erbakan hakkında da şu cümleler sarf ediliyor: "Hoca'yı Demirel ile konuştum, dedim mutlaka gitmesi lazım... Ne dersem onu yaparlardı. Hoca'ya ayrıl dedim, ayrıldı. Biz partiyi kapattık yav. Onur Öymen, dışişleri müsteşarıydı, birlikte çalışırdık. Haberimiz olmadan hiçbir şey yapmaz." Dönemin başbakanı Mesut Yılmaz da ses kaydına yansıyor: "'Mesut Bey, size altın tepside bir iktidar teslim ediyoruz. Bunu iyi değerlendirin' dedim." Konuşmanın devamında bazı taleplerin olduğu belirtilerek şunlar sıralanıyor: "Siyasi Partiler Kanunu'nu değiştireceksiniz. Seçim Kanunu değişecek. Sekiz yıllık eğitimi sağlayacaksınız. Milletvekilliği dokunulmazlığını, kürsü dokunulmazlığına çevireceksiniz... Ondan sonra 7 tane şey saydım, siyasi parti kanunu. (...) 8 tane, 7 tane şey söyledim, hepsini sırıtarak dinledi."

Kayıtta eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Başbakan Tansu Çiller hakkında da şöyle deniliyor: "Demirel'le ilişkilerimiz fevkalade iyiydi. Hatta bir gazeteye beyanat verdi, 'Darbeyi Karadayı önledi falan' diye. Çiller beni görevden alacaktı. Yazısını, koruması çekmecesinden çalıp bana getirdi." Onur Öymen'le ilgili bölümde ise, "Ben Genelkurmay başkanı iken o dışişleri bakanı müsteşarıydı. Devamlı birlikte çalışırdık. Bizim gizli karargahta, bizim ikinci başkan oradaydı. Gider gelirdi, irtibat sağlardık ve birbirimizden haberimiz olmadan hiçbir siyasi şeylik yapmaz. O zaman çok iyi işledi işler." diyor.

28 Şubat muhasebesi

  Karadayı'ya ait olduğu iddia edilen ses kaydında Karadayı kendisini "darbeden sabıkalı" ilan ediyor. Ama "darbeden sabıkalı" olmak için illa da asker olmak gerekmiyor. Darbecilik bir zihniyet ve düşünüş biçimi. Bazılarının bunu adeta bir "yaşam tarzı" haline getirdiklerini de biliyoruz. Türkiye'de darbeciliğin sabıkalıları çok...

  28 Şubat konusunda dönemin Başbakanı Erbakan başta olmak üzere bütün siyasilerin, medya patronlarının, yöneticilerinin, yazarların, hukukçuların, kendilerini 28 Şubat'ın "askeri" konumuna sokanların ciddi bir vicdani muhasebe yapmalarının zamanı gelmedi mi?

  28 Şubat, Türkiye’nin ciddi bir yüzleşme konusu olarak önemini koruyor… 28 Şubat zihniyetini aşmak ile gerçek bir demokratikleşme mecrasında yol almak, birbirini izah eden gerçeklerimiz.

Ama bunun için, herkesin bir 28 Şubat muhasebesi yapması gerekiyor...

İyibilgi.com

Pazar, 01 Mart 2009 11:48 tarihinde güncellendi

PEYGAMBERİMİZİN s.a.v İCTİHADI......

ebubekir_sifil2.jpg   Diyanet’in “İslâm’a Giriş” serisi    


Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yayın kataloğu hızla kabarıyor. Özellikle bu yeni dönemde neşredilen eserler sadece fiziki özellik ve kalite olarak değil, muhteva olarak da farklılık arz ediyor.

Diyanet tarafından "İslâm'a Giriş" üst başlığıyla neşredilen kitaplardan bahsetmek istiyorum. Temel Esaslar, Ana Konulara Farklı Yaklaşımlar, Gençliğin İslâm Bilgisi ve Evrensel Mesajlar alt başlıklarını taşıyan 4 kitaptan oluşan bu seri; kaynaklar, itikad ve ibadet esasları, nazarî ve pratik meseleler, medeniyet ve kültür boyutu, Din'i bireysel ve toplumsal yansımaları... gibi pek çok kategorik meseleyi ele alıyor ki burada bunların tamamını ele alıp anlatmak ve tahlil etmek mümkün değil.

Yeni dönemde Diyanet'in yayınlarına akademik personelin katkıları damgasını vurmuş durumda. Bu, farklı yaklaşımların Diyanet'in resmî görüşü haline getirilerek kitlelere aktarılması anlamına geliyor. Bu seri yazıda ele alacağım hususlar buna sadece birer örnek oluşturuyor. Eserlerin müsbet yanlarını ayrıca söz konusu etme gereği duymuyorum. Zira Diyanet'in temel görevlerinden biri zaten kitleleri "sahih" bilgiyle buluşturmak. Dolayısıyla bu çerçevede görev yapanların, görevleri meyanında "doğru" yaptıkları hususlar için teşekkür beklemek gibi bir lüksleri yok. Ama biz yine de kendilerine toptan bir teşekkür gönderdikten sonra, "İslâm'a Giriş" serisinde göze batan hususları maddeler halinde sıralayalım:

1. Serinin kitaplarından birisinin "Ana Konulara Yeni Yaklaşımlar" alt başlığı taşıdığını söylemiştim. Bu başlık bile yeterince kışkırtıcı aslında. Diyanet, Din'in "ana konuları"nda "yeni" yaklaşımlara niçin gerek duyar?..

2. Bu kitapta Sünnet'in ele alındığı bölümün (67) yazarı, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Kur'an'da olmayan hükümler koyduğunu isabetle belirtmiş, ancak bunun (en azından "bir kısmının") vahiy kaynaklı olduğunu belirtmekten özenle kaçınmış. Bu kategoriye giren uygulamaların Efendimiz (s.a.v)'in ictihadları olduğu söylenirken de O'nun ictihadlarının vahiyle ilişkisinden bahsedilmemiş. "Hz. Peygamber'in Kur'an'dan bağımsız hüküm koyamayacağını ileri süren bazı bilginler varsa da bu görüş isabetli değildir. Çünkü evrensel bir din olan İslâm'ın kıyamete kadar canlılığını sürdürmesi, gelişen ve değişen şartlara göre yeni hükümler verilmesiyle mümkündür. Dinin temel ilkelerini referans alacak bu tür hükümleri vermede fakihlere, müçtehitlere tanınan hakkın bu dinin peygamberine tanınmaması düşünülemez. Bu yüzden İslâm tarihinde Hz. Peygamber ve arkadaşlarından başlayarak her dönemde İslâm bilginlerince Kur'an'da olmayan ama özü itibarıyla ona ters düşmeyen çok sayıda hüküm verilmiştir." (70)

Bu ifadeleri okuduğunuzda aklınızda kalan şu oluyor: Efendimiz (s.a.v) Kur'an'da bulunmayan hükümler vaz etmiş ve fakat bunu ictihad ederek yapmıştır. Üstelik bu ictihad mahiyet ve kaynaklık değeri bakımından herhangi bir fakihin içtihadından farklı değildir!

Aynı bölümün yazarının bir diğer tesbiti: "... Örneğin (Hz. Peygamber (s.a.v)'in, E.S.) inanç ve ibadet konularında yaptığı açıklamalar ve uygulamalar bağlayıcı, fakat tıp, ziraat, ticaret, sanat vb. konularda yaptığı birçok tasarruf bağlayıcı değildir." (75-6).

Buradaki, "tıp, ziraat, ticaret, sanat vb. konularda" ifadesi, muğlaklığı sebebiyle farklı anlaşılmaya müsait. Tıbb-ı Nebevî büyük ölçüde genel teşri sahasının dışında kaldığı için bu ifadeler bu sahayla ilgili olarak makul bir kanaat ifade ediyor olabilir; ancak diğer sahalardaki "teşri karakterli" Sünnet kaynaklı hükümleri ne yapacağız?

Öte yandan "bağlayıcı" sünnetler yazar tarafından "inanç ve ibadet" sahalarına inhisar ettirildiği için, yukarıdaki ifadeler "muamelat ve ukubat" sahasını bilinçli olarak ya hiç gündeme almamakta veya yukarıya aldığım cümlenin sonundaki "vb"nin içine sıkıştırmaktadır.

Bir tesbit daha: "Hicrî ilk iki asırda yaşanan siyasal, sosyal ve kültürel çalkantıların ve ihtilafların izlerini taşıyan birçok rivayetin meşhur hadis mecmualarında yer alıyor olması bunların Hz. Peygamber'e aidiyetinin garantisi olmamalıdır. Bu tür rivayetlerin Hz. Peygamber'in vefatı sonrasında ortaya çıkan gelişmelerle bağlantılı olarak bir kısmı bilinçli olarak üretilmiş, bir kısmı da o olaylara şahit olan kimselerin değerlendirmeleri olduğu hâlde sonrakiler tarafından yanlışlıkla Hz. Peygamber'e atfedilmiş haberler olduğu unutulmamalıdır" (79)

Evet, yapılmak istenen, Sünnet hakkında detaylara girmeden, derli-toplu bilgi vermektir. Dolayısıyla burada hangi rivayetlerin kastedildiği tek tek gösterilemez. Bunu anlamak mümkün. Ama buradaki genellemeyi anlamak mümkün mü? "Hicrî ilk iki asırda yaşanan siyasal, sosyal ve kültürel çalkantıların ve ihtilafların izlerini taşıyan birçok rivayet" ve "meşhur hadis mecmuaları" yan yana konulduğunda ne kadar yanlış, haksız ve tehlikeli bir genelleme ile karşı karşıya olduğumuz rahatlıkla anlaşılacaktır. Konu hakkında yeterli bilgisi olmayan okuyucunun, güvenilir Hadis kaynaklarında, belirtilen dönem ve alanlarla ilgili olarak gördüğü her rivayetten şüphe duymasını telkin/teşvik eden bu tesbit bu haliyle kim(ler)in işine yarayacaktır?..
Ebubekir Sifil

Pazar, 01 Mart 2009 11:24 tarihinde güncellendi

ÖNCE ERMENİSTAN ŞİMDİ DE......

Abdullah Gül, İsrail'e gitmek istiyor

  Abdullah Gül, İsrail'e gitmek istiyor 27 Şubat 2009 09:45

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İsrail'le-Türkiye arasındaki gerginliğe son vermek için İsrail'e gitmek istiyor.

İsrail’de yayımlanan Haaretz gazetesinin haberine göre, Türkiye’deki Musevi Cemaati’nin önde gelen isimlerinden ve Gül’e yakın olduğu bilinen işadamı Jak Kamhi, geçen haftalarda İsrail’i ziyaretinde görüştüğü liderlere, Gül’ün İsrail’i ziyaret etme arzusunu vurguladığı kişisel bir notunu iletti.

Gül, geçen ocakta İsrail’i ziyaret etmeyi planlıyordu, ancak kulaklarındaki rahatsızlığı gerekçe göstererek bu geziyi iptal etti. Ancak gezinin gerçek iptal nedeninin İsrail’in Gazze operasyonu olması daha ağırlıklı ihtimal olarak değerlendiriliyor.

HALİMİZ NİCE......

hukuk-1.jpgNEDEN BAŞIMIZA BİR Hz ÖMER GELMEZ?
    Hazreti Ömer (ra) geçtiği yollardan taşları ayıklar, halkın ayağına değmesi muhtemel acıtıcı maniaları bizzat temizlerdi.
Birgün yine yoldan giderken gözüne çarpan bir taşa ayağıyla vurdu. Yolun kenarına doğru yuvarlanan taş, gelmekte olan bir sahabinin ayağına çarptı.
     Buna müteessir oldu; fakat bir şey söylemeden geçip gitti.
    Aradan bir sene geçmişti. Hazreti Ömer, aynı yolda yürürken, rastladığı taşları yine ayak ucuyla vurup kenara itmekteydi. Tam o sırada, geçen sene ayağına taş değen sahabi de oradan geçiyordu.
    Halife cebinden para dolu bir kese çıkartıp uzattı:   
    - Buyur, bunu harçlık et!
    Sahabi heyecanlandı:
    - Harçlığım var, ya Emire'l-Mü'minin!
    - Biliyorum harçlığın var; fakat buna rağmen kabul etmeni istiyorum!
    - İhtiyacım yok.
    - Peki, sen bu sene hacca gitmeyecek misin?     - Gideceğim.
    - Öyle ise bunu al da, yol harçlığı yap!    - Yol haçlığım da var.
    - Biliyorum ki yol harçlığın da var. Fakat ben bu harçlığı, bana olan hakkını helal etmen için vermekteyim.
    Geçen sene bu yolda taşları ayıklarken, ayağımla vurduğum bir taş, yuvarlanıp senin ayağına değmiş; ben de halkımdan birinin ayağına taş vurup acıttığım için üzüntüye kapılmıştım. Beni bu üzüntüden kurtarman ve üzerime geçen hakkını helal etmen için, bu harçlığı vermeyi düşündüm. Alır da hakkını helal edersen, beni huzura kavuşturur, memnun edersin. Biliyorsun kul hakkı başkalarına benzemez!
   
Bu, o günkü devlet reisinden bir misal!
Şimdi bir de o günkü halktan bir numune arz edelim:
    Biliyorsunuz Hazreti Ebu Zerr, komşusunun karnı açken bir Müslüman'ın kendi evinde tok olarak uyumayacağını söylüyor; elinde imkanı olan kimseleri, borç harç içinde inleyen din kardeşlerine yardım etmemeleri halinde, cehennemin şiddetli azabıyla ikaz ediyordu.
    Onun bu iddiasında samimi olup olmadığını anlamak için, bir gün kendisine bir kese dolusu para gönderip, hediye olarak kabul etmesini istediler.
    Ebu Zerr, bu parayı kabul edemeyeceğini, kendisinden daha fakir olanlara vermesi gerektiğini ısrarla söyleyince, parayı getiren köle, "Bunu sen kabul edersen benim hürriyetime kavuşacağımı söylediler" diyerek kabul ettirdi.
    O gecenin sabahında köle tekrar gelerek:
    - Size akşam getirdiğim parayı yanlış yere getirmişim. Başkasına vermem gerekmiş; parayı geri istiyorum dedi.
    Ebu Zerr'in buna cevabı şöyle oldu.
    - Ben komşumun borç harç içinde kıvrandığı bir zamanda, evimde para biriktirip, zevk-u sefa içinde yaşamamın doğru olmayacağına inandığım için, sizin verdiğiniz parayı daha akşamdan fakir ve perişan kimselere dağıttım. Şu anda sana verecek param yoktur!
    İşte bu da o günkü Asr-ı Saadet halkından bir misal!...
Cumartesi, 28 Şubat 2009 09:35 tarihinde güncellendi

Sayfa 234 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.