.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

Alın size diyanet yorumu.........


   diynt_log.jpg

DİYANETTEN TAHARET

 
 Abdullah Burak

Şayet namaz erkânını günümüz şartlarına göre ta’dil ve tebdil etmek mümkün olsaydı, namazın ön şartları üzerinde şöyle bir tasarrufta bulunmak yerinde olurdu:
- Hadesten taharet, necasetten taharet, diyanetten taharet…
Fakat ne bir kimse için namazın erkânı üzerinde kafasına göre tasarrufta bulunmak imkânı vardır, ne de bizde bunu yapmaya niyet ve cüret…
Yukarıdaki sözümüzü de, gerçek değil, sadece “espri” mahiyetinde dile getiriyoruz.
Espri; ama lâf ola beri gele soyundan değil, düşünmek ve düşündürtmek amaçlı bir espri…

***

Gerçekten, diyanet ( kurum olarak) çevresinden gitgide ziyadeleşen bir kazurat taşkınından başka bir şey görülmüyor.
Bunun söylerken, bazılarının bu hususta çok iyimser olduğunu biliyoruz. Diyanetin günümüzdeki fonksiyonunu geçmişe nazaran daha olumlu görenler var.
Oysa biz her bakışta tam tersini görüyoruz. Her bakışta daha da tersini… Neyin mi? Neyin olacak, dinin tersini, din ne emrederse onun tersini…
Onun için diyaneti, “hades” ve “necaset” gibi, namaz için arınılması gereken hâllerle bir arada anmak cüretini göze alıyoruz.
Bize gitgide öyle geliyor ki, hakkıyla iki rekât namaz için, hadesten ve necasetten olduğu gibi, diyanetten de taharet gerekiyor. Hattâ itinâların en büyüğüyle…

***

Son zamanlarda bir acaip diyanet imamları peydâ olmaya başladı. Tuttuğu takımın maçı olduğunda, maça yetişmek için, namazı jet hızıyla kıldıranlar mı istersiniz, voleybolcu kızları karşısına alıp, “Allah her smaç’ınızı etkili kılsın” çirkinliğiyle dua(!) edenler mi? “Her korneriniz gol olsun” diye tesbih çekenler mi, neler neler…
Yakında meyhanelerde, kumarhanelerde benzer dualar(!) buyuran(!) diyanet imamları görürseniz, şaşırmayın… Çünkü diyanet reisleri bu kadrolu elemanlarına karşı o kadar sessiz ki, onları bizzat kollamadıklarını düşünmek saflık olur. Böylelerini tutup tımarhaneye göndermek gerekirken, diyanet, görülüyor ki, sayıları günden güne artan bu kaçıkları tasvip ve teşvik makamında sessiz…
Peki ama, diyanet, “din işler ayrı, dünya işleri ayrı” prensibinin hangi tarafında yer alıyor? Eğer “dünya işlerinden ayrı din işleri” tarafında yer alıyorsa, mensupları dünya işlerine, hem de onların en âdilerine hangi hakla burun sokabiliyor? Eğer “din işerinden ayrı dünya işleri” tarafında yer alıyorsa, adını neden “denaet işleri” diye değiştirerek işe başlamıyor? (Dünya kavramı, “denaet-en aşağı” masdarındandır.)

***

Aslında bu verdiğimiz örneklerin, diyanetin asıl “lüzumsuz duruş”u karşısında çok basit kaçtığının farkındayız. Diyanetin asıl lüzumsuzluğu, böylesi kaçıkları kadrosunda barındırması değildir. Diyanetin asıl lüzumsuzluğu, “din işleri ayrı dünya işleri ayrı” prensibine tâbi bir kurum olarak, mevzuunu bulamamış, fonksiyonunu bilememiş olmasıdır.
Dünya işleri din işlerinden ayrı ele alınacak olursa, diyanete ihtiyaç kalmaz. Öte yandan, din işleri dünya işlerinden ayrı ele alınacak olursa, ortada din işleri diye bir şey kalmaz. İşte bu iki türlü açmaz arasında varlık iddiasını sürdürmeye çalışan diyanetin, teorik ve pratik lüzumsuzluğu…
Din dünyadan nasıl ayrı tutulabilir ki? Eğer ayrı tutulacaksa onun için diyanet kurumuna, camilere, imamlara, maaşlara ne lüzum var? Dine inananları Brehmenler gibi ormanlara sürersiniz, olur biter! Halbuki ruh nasıl bedene ilişerek ona olanca hakikî varlığını verirse, hakikî din de ancak dünya üzerinde gerçekleşir, dünyayı gerçek kılar, âhıret için dünyaya nizam verir.
Velhasılı, diyanet bu yönden lüzumsuz bir kurumdur. Bu lüzumsuzluğuna rağmen varlık iddiasında bulunduğu için de, günden güne hadese, necasete eşdeğer hale gelmektedir. Diyanetin olduğu yerde dünya işlerini düzene koymak –prensip olarak- mümkün olmadığı gibi, din işlerini de düzene koymak mümkün değildir. Hem de o kadar mümkün değildir ki, insan, diyanetten arınmadan kılınan namazın namaz olup olmayacağından şüphe etse yeridir.
Salı, 24 Şubat 2009 10:25 tarihinde güncellendi

İslama Davet

  kl-1.jpg

 

 

Hazreti Ali’nin r.a. İslama Daveti: Sehl bin Sa’d r.a naklediyor: Hayber’in fethi sırasında Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem:  

  —Yarın bu sancağı birisine vereceğim. Allah fethi onun eliyle gerçekleştirecek. O, Allah ve Resulünü seviyor, Allah ve Resulü de onu seviyor. dedi.

   Müslümanlar o geceyi sancağın kime verileceğini merak ederek geçirdiler. Sabah olunca, erkence Resulullahın huzuruna geldiler. Hepsi de sancağın kendisine verilmesini umuyordu. Allah Resulü s.a.v:­­­

  -“Ali b. Ebu Talib nerede?” diye sordu.

  -“ya Rasulallah O gözlerinden rahatsız” dediler.

Hz. Peygamber O’na adam gönderdi. Ali r.a. geldi, Allahın Resulü gözlerine tükürüğünü sürdü ve dua etti. Sanki biraz önce göz ağrısı çeken kendisi değilmiş gibi iyileşmişti. Sancağı ona verdi. Ali radıyellahu anh:

  -“ya Rasulallah onları Müslüman edinceye kadar savaşacağım.” dedi. Hz. Peygamber efendimiz,  

  -“acele etme, onların bulunduğu yere varırsın, sonra İslama davet edersin. Orada onlara Allahın emirlerini bildirirsin. Allaha yemin ederim ki senin vasıtanla Allahın bir kimseye hidayet etmesi, binlerce kırmızı devenin senin olmasından daha hayırlıdır.” buyurdu. (Buhari, Müslim, 2/279)  

   Ebu cehil’i İslama davet: Muğîre b. Şu’be radıyellahu anh anlatıyor: -“Allah’ın resulünü ilk defa Mekke sokaklarından birinde, Ebu cehil b. Hişam’la birlikte giderken gördüm ve tanıdım. Allahın resulü ile karşılaştığımız zaman, O Ebu Cehile hitaben:

   —Ya Ebe-l Hakem, haydi Allaha ve resulüne gel, seni Allaha imana davet ediyorum.” Buyurdu. Ebu cehil ise: 

  -“Ya Muhammed, ilahlarımızı kötülemeye son verecekmisin? sen sadece kendinin tebliğ ettiğine şehadet etmemizi mi istiyorsun? İşte biz de, senin bizim ilahlarımıza iman etmeni istiyoruz. Allah’a yemin ederim ki, söylediklerinin hak olduğunu bilsem, sana uyarım.” dedi. Allahresulü dönüp gitti. Bu sırada Hz. Ali çıkageldi. Ebu cehil:

   -“Vallahi onun söylediklerinin hak olduğunu biliyorum. Fakat bana mani olan bir şey var, Kusay’ın oğulları, hicabe (Kabenin örtüsünü yenileme görevi) bizde, sikaye (Hacılara su verme işi) bizde, nedve (Yönetim, idare işleri) bizde,  Liva (Harp zamanı sancağı taşıma işi ki, bunların tamamı araplar tarafından üstünlük alameti idi) bizde diyorlar. Bunları kabul ediyoruz. Onları yedirip içirirler, bizde yedirip içirirdik. Bu hususta birbirimize denktik. Fakat öbür taraf bu sefer:

    -“peygamberde bizdendir” diyor. “orayı bırakıp bu tarafa gelemem” dedi. (Beyhakî, el-Hidaye, 3/64, Kenzul Ummal, 7/129) 

  Evs ve Hazrec’i İslama davet: Hz. Ali bir gün, Ensar’dan, onların faziletlerinden ve fedakârlıklarından bahsederken dedi ki:        

  -“Şu bir gerçektir ki, Ensarı sevmeyen, onların haklı olduklarını itiraf etmeyen mü’min değildir. andolsun ki onlar, tayların itina ile yetiştirildiği gibi, kılıçları ile, dilleri ile ve canlarını feda ederek, İslamın büyük imkanlar içinde gelişmesini sağladılar. Allahın resulü panayırlara çıkar, kabileleri İslama davet ederdi. Hiç kimse ona cevap vermez, onun davetini kabul etmezdi. Mecenne, Ukaz, Mina panayırlarında konaklayan kabilelere geliyordu.

   Hatta bazı kabilelerden şöyle diyenler bile oldu: bize gelip gitmekten usanmadın mı?.. Kendisinin peygamber olduğunu sık sık açıklamıştı. Allah Ensar’dan bu kabileyi İslama davet etmesini istedi. Allah Resulüde islamı onlara anlattı. Hemen kabul ettiler. Onu bağırlarına bastılar. Ona yardım ettiler, karşılık gözetmediler. Allah onları hayırla mükâfatlandırdı.

  Biz hicret ederek onlarının yanına gelerek, yüklerimizi indirmiştik. Gözümüzün önünde kur’a çekerek mallarımızı paylaşacak kadar cimri ve hırslı idiler. Sonra o kadar cömert oldular ki, biz gönüllerinin rızaları ile onların mallarından daha çok istifade ettik. Ayrıca, peygamber ve Müslümanlar için canlarını feda ettiler. (ed-Delail, 105)  

Pazartesi, 23 Şubat 2009 12:57 tarihinde güncellendi

.

Pazartesi, 23 Şubat 2009 10:05 tarihinde güncellendi

Ayakkabı değil, kaynamış su dökün.......

ayakkbbush.jpg

 

Ayakkabı değil, lanetlinin kafasına kaynamış su dökün.......

  Ayakkabı bu sefer isabet etti     

 


Hollanda'nın başkenti Amsterdam'da dün akşam bir otelde düzenlenen toplantıya katılan İsrail ordu sözcüsü Ron Edelheit'e ayakkabı fırlatıldığı ve ayakkabının sözcüye isabet ettiği bildirildi.

Polisten yapılan açıklamaya göre, İsrail Enformasyon ve Dokümantasyon Merkezi (CIDI) tarafından Apollo Otelde düzenlenen toplantıda konuşan sözcüye, 20'li yaşlarda ikisi erkek, biri kadın ayakkabılarını attı. Saldırganların olaydan hemen sonra gözaltına alındığı ve hakaret suçlamasıyla poliste sorgulandığı bildirildi.

Ayakkabı atan dinleyicilerin kimlikleri hakkında bilgi verilmedi, ancak toplantıya katılmak için önceden kayıt yaptırdıkları belirtildi. Bu arada, toplantı sırasında Apollo Oteli önünde bir araya gelen yaklaşık 50 kişilik bir grubun da İsrail aleyhine gösteri yaptığı kaydedildi.
Kaynak:Yenisafak

 

Salı, 24 Şubat 2009 10:20 tarihinde güncellendi

Sayfa 238 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.