.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

Kerameti kendinden menkul

670120090302092046868.jpgCHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu seçim çalışması için Kapalıçarşı'daydı. Arkasında partili kalabalıkla dolaşan Kılıçdaroğlu çarşı esnafını uzaktan selamladı.

CHP'li eskortlar devreye girerek Kılıçdaroğlu'na ilgiyi arttırmaya çalıştı. Kemal Kılıçdaroğlu gelmeden tek tek dükkanlara girildi, esnaf dışarı çağrıldı.

CHP'li eskortlar kolundan tuttukları bir esnafı Kılıçdaroğlu'nun yanına getirdi. Esnafın kulağına fısıldanan sözler kameralara yakalandı.

Ziyaret sırasında Kılıçdaroğlu'na alkış ve tezahürat da partililere düştü. Ancak Kılıçdaroğlu etrafını saran partilelere daha fazla dayanamadı. Esnaf yerine CHP'lilerin elini sıkmak zorunda kalması Kılıçdaroğlu'nu kızdırdı.

Kapalıçarşı ziyareti sırasında, bir esnaf Kılıçdaroğlu'nun Kağıttepe gafını gündeme getirdi. Haber7

 

Editör: 

Allah ne büyük, nasılda foyaları ortaya çıkıyor. Güya "halk rağbet ediyor, çok büyük teveccüh gösterdi" diye reklam edip haber yapacaklar. Bu habere eklenmiş video'da bütün rezillikleri ortaya çıkıyor. Başında takke, yüzünde mübarek sakalı bulunan bir hacı amcayı kolundan tutup apar topar dükkandan çıkartıp kulağına "sana sorarsa oyum size dersin tamammı" diye de sıkı sıkıya tembihleyip kılıçdaroğlunun yanına getiriyor. Yola dizilmiş bir sürü yakası rozetli chp'li "kurtar bizi başkan-halkçı başkan" diye basbas bağırıp tezahurat yapıyorlar. Baktılar ki kimseden ses yok ne yapsın garibanlar kendi işlerini kendileri yapmışlar. Eee ne yapalım Allah vurdumu böyle vurur. Ne diyelim Allah kurtarsın onları  bu yoldan. 

İSA ALEYHİSSELAMIN ELÇİLERİNİN TEBLİĞİ

YASİN SURESİNDE TEBLİĞ ÖRNEĞİ

Yasin suresi Kur’anın kalbidir. Bu surede İsa aleyhisselamın elçi olarak gönderdiği üç kişinin tebliği ve karşılaştıkları şiddet, neticede şehid edilmeleri anlatılmaktadır.

Bu zamanda diyalog işi ile uğraşan kimselere faydası olur diye Bahrul Ulum Tefsiri tercümemizden aktarıyoruz. İnşaallha burdaki gibi medhe layık tebliğ ve irşad edilmesini temenni ediyoruz. Netice Allah katındadır.

Ancak, yine de unutmamalı ki bu olay, İsa aleyhisselamın vaktinde olmuştur, son din gelince hükümlerin ekserisi değişmiş ve islamın tebliğ metodu yerleşmiştir. Kur'anda zikredilen bu ve benzeri  kıssalar, bizlere red edilmeden aktarılınca, onlardan ibret almak murad edilmiştir. hükümler için yine fıkıh kitablarına bakılmalıdır.

بسم الله الرحمن الرحيم

Yasin suresi ayet:13.

Onlara, şu belde halkını misal getir: Hani onlara elçiler gelmişti.

Onlara, Antakya beldesinin acaib kıssasını anlat. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu “Şehirlerden dört tanesi cennet şehiridir, Mekke, Medine, Beyti Makdis (Kudüs), Yemendeki Sana. Dört şehir cehennem şehirlerindendir. Antakya, Amuriyye, Kostantınıyye (Batı Roma), Zıfarı Yemen.

Oraya (Antakya) gönderilen elçiler İsa (Aleyhisselamın) gönderdiği resullerdir.

14. O zaman biz, onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladılar. Üçüncü bir elçi ile kuvvetlendirdik. Onlar: Biz size gönderilmiş elçileriyiz! dediler.

Gönderilen iki kişi Yahya ve Yunus’tur. Denildiki Yevles ve Buvales veya Şemun ve Yahya. O ikisini yalanladıklarında, Allahu Teala üçüncü bir elçi ile onları kuvvetlendirerek galib etti. Üçüncüsü Şem’undur. Başka bir rivayete göre Habibun-Neccardır. 

Elçiler dedilerki ‘biz size gönderilmişiz’. Şöyle ki Antakya ehli putlara tapardı. İsa (Aleyhisselam) onlara iki elçi gönderdi. Şehre yaklaştıkları vakitte koyun güden yaşlı birini gördüler. Bu Habibun-Neccardır. Ona Yasin’in sahibi denir. Onları görünce nerden geliyorsunuz? Dedi.

-İsa’nın elçileri olduklarını ona haber verip putlara tapmaktan vazgeçip Rahman Tealaya kulluğa sizi davet ediyoruz, dediler.

Dedi ki beraberinizde alamet var mı?

- ‘Evet dediler, biz hastayı iyileştiririz, Allah’ın izni ile alaca ve abraş olanı iyileştiririz’

Habibun-Neccarın iki seneden beri hasta bir çocuğu vardı. Çocuğa dokundular Allah’ın izni ile o vakitte iyileşip ayağa kalktı. Habib iman etti. Bu haber şehirde yayıldı.

İki elçi elinde pek çok kimseler iyileşti. İkisinin haberi krala ulaştı. Onlara dedi ki ‘bizim ilahımızdan başka ilahınız mı var?’

-Evet dediler. Seni ve ilahlarını yaratan.

Melik bundan dolayı kızdı ve onları hapsetti, herbirerlerine yüz sopa vurdurdu. Habsedildiklerinde İsa (Aleyhisselam) üçüncü olarak Şemun’u gönderdi. Şehre kendini çaktırmadan girdi. Kralın yakınları ile dostluk kurdu, o kadar ki arkadaş oldular. Melikle onu tanıştırdılar, hediyeleştiler.

Bir gün krala dedi ki, işittim ki sen iki kişiyi habsetmişsin. Ne söylediklerini dinledin mi?’ Kral dedi ki ‘Hayır, öfkelendim.’ İkisini getirdiler. Şemun onlara dedi ki ‘sizi kim gönderdi?’ dediler ki ‘Her şeyi yaratan Allah, onun ortağı yok.’ Şemun dedi ki ‘kısaca tanıtın’ dediler ki ‘dilediğini yapar, istediği şekilde hükmeder’

Şemun dedi ki ‘alametiniz nedir?’  Dediler ki ‘melik neyi isterse yapalım.’

Gözleri anadan doğma yok olan bir çocuk getirdiler. Elçiler dua etti, çocuk için göz yeri açıldı. Çamurdan iki parça alıp oraya koydular iki göz halinde kıpırdamaya başladı. Melik bundan şaşırdı. Şemun melike dedi ki gördün mü, şayet sende ilahından istesende aynısı sana yapsa, o zaman senin içinde, ilahın içinde şeref olur.’

Melik dedi ki ‘Senden gizleyeceğim bir şey yok, bizim ilahımız bir şey işitmez, görmez, fayda ve zarar veremez’

Şemun onlarla beraber putların yanına girip namaz kılar dua ederdi. Öyle ki onu da kendilerinden zannetmişlerdi. Sonra Şemun iki elçiye dedi ki ‘Sizin ilahınız ölüyü dirilte bilirmi? Size ve ona iman edeceğiz.’ Yedi gün evvel ölmüş çocuk için dua ettiler, çocuk dirildi, ayağa kalktı ve dedi ki ‘Ben cehennemden yedinci vadiye girdim, bulunduğunuz yoldan sizi sakındırıyorum.’ Sonra dedi ki ‘gökyüzünün  kapıları açıldı. Çok güzel yüzlü bir genç gördüm. Şu üçüne yardım ediyordu.

Melik dedi ki ‘Üçüncüsü kim?’ Şemun dedi ki ‘Şu ikisi ve ben’ Melik şaşırdı. Şemun durumu görünce, sözünün melikte tesir edeceğini anlayınca durumu ona anlattı ve nasihat etti, melik ve kavmi iman etti. Fakat iman etmeyenler de olmuştu.

İbni İshakın rivayetinde Melik iman etmedi, o ve kavim toplanıp üç elçiyi de öldürdüler. Bu durum Habıbin-Neccara ulaştı. O, şehrin uç tarafında olup koşarak geldi. Onlara vaaz etti ve elçilere tabi olmalarını tavsiye etti. Onu da öldürdüler, ondan sonra hepsi helak edildi.

15. Elçilere dediler ki: Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahmân, herhangi bir şey indirmedi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz.

‘Sizde bizim gibi beşersiniz, peygamber olamazsınız’, çünkü peygamberlik onların itikadına göre beşeriyete zıttır, ancak melekten olur, zannetmekteydiler. Ayrıca şöyle dediler ‘Rahman teala hiçbir vahiy indirmedi, sizde bu davanızda yalancısınız.’

16. (Elçiler) dediler ki: Rabbimiz biliyor ki biz, gerçekten size gönderilmiş elçileriz.

Bu sözlerinde biraz daha kuvvetlendirerek cevab verdiler. Çünkü karşı tarafın inkarı artıkça, elçilerin sözleri yemin ve tekidli getirildi.

17. "Bizim vazifemiz, açık bir şekilde tebliğ etmekten başka bir şey değildir" dediler.

18. (Bunun üzerine onlar:) Doğrusu siz bize uğur suz geldiniz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, yemin olsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlaka fena bir kötülük dokunur, dediler.

Tetayyur: uğursuzlanmak. Onlar elçileri garibsediler ve onlardan nefret ettiler. Tabiatları onları kabullenemedi, bu sebeble uğursuzlandılar. Kendilerine bir nimet gelse, şunun bereketi ile derler. Eğer bir bela sıkıntı gelse onun uğursuzluğundan derler. Bu durum bütün kafirlerde devam eden bir ahlaktır. Denildiki onlardan yağmurlar kesildi, bu sebeble uğursuzlandıklarını söylediler.

‘Eğer sözlerinizden ve davanızdan vazgeçmezseniz elbette size taş atarız. Bizim tarafımızdan size acıklı bir azab gelir’ dediler

19. Elçiler şöyle cevap verdi: Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa bu uğursuzluk mudur? Bilakis, siz müsrif bir milletsiniz.

Elçiler cevabta Antakya’lılara şöyle dedi: uğursuzluğunuz sizin sebebinizledir. Bu, küfrünüz ve itaatsizliğinizdir. Size vaaz edilmesi sebebiyle mi uğursuzlandınız? Hayır siz, adeti israf olan, isyanda ileri giden bir kavimsiniz. Bu yüzden size uğursuzluk geldi. Allah resulleri tarafından değil.

20. Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi "Ey kavmim! dedi, bu elçilere tabi olun!"

Habibun-Neccar koşarak geldi. Rivayet edildiki bu zat Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e iman etmiştir. Halbuki aralarında altı yüzsenelik zaman vardır. Varaka bin Nevfel de iman etmiştir. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) den başka hiçbir peygambere zuhurundan evvel iman edilmemiştir. Habibun-Neccarın evi, şehrin dış kapısı tarafında idi. Çalışıp kazandığını ikiye ayırır. Bir kısmını tasadduk eder, bir kısmını çoluk çocuğuna yedirirdi. Rivayet edildiki oraya geldiği vakit elçilere dediki ‘Şu tebliğinize karşılık ücretmi istiyorsunuz?’, dediler ki Hayır, bunun üzerine kavmine döndü ve dedi ki ‘Ey kavmim şu elçilere tabi olun...’

21. "Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kim- selere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimse- lerdir."

‘Sizden ücret istemeyenlere tabi olun, onlar hidayet üzeredirler. Yaptıkları tebliğ ve elçilikte karşılık beklemiyorlar.’ Dünya ve ahırette hidayet üzeredirler. Bu sözleri ile onları, resullere tabi olmaya teşvik etti. Bu sefer kavmi ona dedi ki ‘Sende mi dinimize muhalefet ettin? Ve şu resullerin dinine tabi oldun ve onların ilahına inandın?’ Cevabta şöyle dedi:

22. "Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibadet etmeyeyim! Halbuki, hepiniz O'na döndürüleceksiniz."

‘Bana ne oluyor ki beni yaratana ibadet etmiyeyim?’ Bu sözü ile onlara nasihatı daha fazla tesirli yapmak istemiştir. Şöyle ki kendine nasihat eder gözükerek onlar içinde kendisine dilediğini dilemektedir. ‘Sizde ona döneceksiniz’ diyerek sözü hitaba çevir miştir. Yapmış olduğu nasihattan kasıt, muhatabların olduğunu ifade etmiştir. Yani ey kavmim size ne oluyor ki sizi yaratan rabbinize ibadet etmiyorsunuz, halbuki onun huzuruna döneceksiniz. Bu sözü söyleme tarzında, karşı tarafı kızdırmamak, onları açıkça batıla nisbet etmeyerek kendine yanaştırmak istemiştir. Tebliğde metod böyledir.

23. "O'ndan başka ilahlar mı edinirim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir zarar dilerse onların (putların) şefâati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtara-mazlar."

Allah’ın ibadeti üzerine, aciz olan hiçbir şeye gücü yetmeyen şu putlara ibadeti tercih edermiyim? Onların bir fayda vermeye veya zararı def etmeye güçleri yoktur. Şayet Rahman Teala benim için bir zarar dilese, o putların şefaatı bana hiç fayda vermez ve onlar beni hiçbir surette o zarardan kurtaramazlar. Böylece putların tamamen aciz olduğunu onlara bildirmiş oldu.

24. "Muhakkak o zaman ben, apaçık bir sapıklıkta olurum."

Şayet beni yaratan Allah’ı bırakıpta o putları ilah edinirsem, açıkça ve şüphesiz sapık olurum. Zira her bir akıl sahibi iyiyi kötüden ayıran kimse, şu faydasız şeyleri ilah edinmenin yanlışlığını bilir ve anlar.

25. "Şüphesiz ben, Rabbinize inandım, beni din- leyin."

‘Sizi yaratan rabbinize iman ettim, nasihatımı, imanımı dinleyin.’ Denildiki Resullere hitaben imanıma şahit olun, dedi. Rivayete göre kavmine nasihat edince onu taşlamaya başladılar. Öldürülmeden evvel Resullere koşup imanına onları şahit tuttu. Denildiki ona taş atıyorlardı, halbuki o şöyle diyordu ‘Allahım! Kavmime hidayet et.’ Taki onu parçala dılar ve öldürdüler.

İmamı Hasen derki ‘Onu, etrafını çevirdikleri ateş içinde yaktılar, şehrin dış duvarına astılar. Kabri Antakya çarşısındadır. Habibun-Neccar öldürülünce Allahu Teala o kavme gazab etti ve Cebrailin haykırması ile hepsini helak etti.

Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu “Ümmetlerin en önde olanı üç kişidir, bunlar göz açıp kapayana kadar Allah’a küfretmediler. Ali İbni Ebi Talib, Sahibi Yasin (Habıbun-Neccar), Firavun âlinden olan mümin kişi.”

26. Ona: Cennete gir" denildi. "Keşke, dedi, kavmim bilseydi!"

Öldürüldüğü vakitte onun ruhuna müjde ve keramet için ‘cennete gir’ denildi. Veya denildiki onu öldürmeye kastettikleri vakitte bu şekilde hitab edildi ve Allahu Teala onu cennete yükseltti. Katade derki, Allahu Teala onu cennete girdirdi. O cennette diridir, rızıklandırılır. “Onlar diridirler, rableri katında  rızıklandırılırlar.” Ayetinden bunu murad etmiştir.

27. "Rabbimin beni bağışlamasını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını !"

Bu sözü kavmi üzerine temenni etmesi şundandır ki, Allah kendisini mağfiret etmiş, keremliler içine katmış, bu hali kazanmaları için, küfürden tevbe edip iman ehli zumresine girmeleri için kavmi hakkında gayretli ve arzulu idi. Bütün peygamberler ve veliler cahiller hakkında bu derece merhametlidirler. Zira onların büyük hata ve batılda olduklarını bilirler.

28. Biz ondan sonra, onun kavmini helâk etmek için üzerlerine gökten herhangi bir ordu indirmedik ve indirecek de değildik.

Onun katlinden sonra veya göğe yükseltilmesinden sonra gökten kavminin helakı için ordular indirilmedi. Bedir’de ve Hendek savaşında indirilen ordulara gerek yok, bilakis onların helakında sadece bir meleğin haykırması yeterlidir. Böyle bir orduyu da indirecek değiliz. Buna gerek yoktur.

29. Korkunç sesten başka bir şey değildi. Birdenbire sönüverdiler.

Ancak bir sayha olmuştur. Cebrailin haykırması ile birden onlar sönüvermişlerdir. Oldukları yerde ölüp kalıvermişlerdir. Ateş közünün sönüp yok olması gibi. Rivayet edildiki Cebrail (Aleyhisselam) şehrin kapısından haykırdı, sonuna kadar hepsi helak oldu.

30. Ne yazık şu kullara! Onlara bir peygamber gelmeyedursun, ille de onunla alay ederler.

Ebu Aliye derki, azabı gördükleri vakitte şöyle dediler ‘Ey hasret ve medamet! üç elçi üzerine pişmanlık’, çünkü onlara iman etmemişlerdi. Fayda vermeyeceği vakitte imanı temenni ettiler. Veya mana ‘ey kulların hasreti’ şeklindedir. Kullara bir peygamber geldiği vakitte devam eden adetlerinde onlarla alay ederler. Bu ayetle Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) kavminin alaylarına karşılık teselli edilmiştir.

 

Kutsal Kitaplar mı İlâhi Vahiy mi? -2

kts.kitaplar.jpgKur’an diğer kitaplardaki hakikati de ihtiva eder
Efendimiz s.a.v.’den önceki peygamberlerin tamamı, ya bir bölgeyle veya bir kavimle sınırlı bir peygamberlik görevi ifa etmişlerdir. Efendimiz s.a.v.’in tebliği ise evrenseldir; tarihler ve coğrafyalar üstü bir kuşatıcılığa sahiptir.
Yüce Kitabımız’da bu hakikat şöyle ifade buyurulmaktadır: “Seni de ancak bütün insanları içeren bir elçilikle rahmetimizin müjdecisi, azabımızın habercisi olarak gönderdik, başka değil! Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Sebe, 28)
Bütün insanlığın dikkatini bu evrensel hakikate çeken bir diğer ayet-i kerime de şöyledir:
“De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın elçisiyim.” (A’raf, 158)
Efendimiz s.a.v.’in “son peygamber”, Kur’an’ın “son Kitap” ve İslâm’ın “son din” olmasının anlamını biraz da burada aramamız gerekir. Madem ki artık başka peygamber ve kitap gelmeyecek, o halde en son gelen peygamber ve kitabın, bütün insanlığa hitap etmesi, bütün insanlığın saadet ve selametini temin edecek hüküm ve kaideler getirmesi halin icabı olmaktadır.
Bu sebeple Efendimiz s.a.v.’e şöyle demesi bir “emir” olarak buyurulmuştur: “De ki: “Hangi şey şahadetçe en büyüktür?” De ki: (Hak peygamber olduğuma dair) benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur’an bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu.” (En’am, 19)
Nitekim Kur’an-ı Kerim sadece kendisinden önceki kitapları tasdik eden, dolayısıyla onların getirdiği hakikatleri de ihtiva eden bir kitap olmakla sınırlı bir özellikte değildir. Aksine o, diğer kitaplarda yer almayan hükümler de getiren, hatta onlarda yer almış bazı hükümleri yürürlükten kaldıran (nesh eden) bir kitaptır.
“Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Rasule, o ümmî peygambere uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helal, kötü ve pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır. Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (A’raf, 157) ayeti bu hususu açık bir şekilde ifadelendirmektedir.
Tek evrensel hakikat: İslâm
Yukarıda da belirttiğimiz gibi artık insanlığa peygamber ve kitap gelmeyecektir. Dolayısıyla Son Peygamber ve Son Kitap, gönderildikleri tarihten kıyamete kadar bütün insanlığa hidayet kaynağı olarak yol gösterecektir. Bu, aynı zamanda Son Peygamber s.a.v.’in tebliğinin ve Son Kitab’ın mesajının her türlü tahriften korunduğu, kıyamete kadar da böyle devam edeceği anlamına gelir.
Efendimiz s.a.v. şöyle buyurur:
“Benden önceki hiçbir peygambere verilmeyen şu beş şey bana verildi:
1. Bir aylık yoldan düşmanın kalbine korku salan bir yardımla desteklendim.
2. Yeryüzü benim için mescit ve temizleyici kılındı. Bunun için benim ümmetimden bir kimse namaz vaktini nerede idrak ederse, orada kılsın.
3. Benden önceki hiç kimseye helal kılınmadığı halde ganimetler bana helal kılındı.
4. Bana şefaat(-i kübra hakkı) verildi.
5. Ben bütün insanlığa gönderildim.” (Buharî, Müslim)
Bu maddeleri kısaca şöyle izah edebiliriz:
1. İslâm düşmanlarının İslâm’ı ve müslümanları hiçbir zaman sevmeyecekleri, Kur’an’ın diriltici mesajının inkârcıların sadece küfrünü artıracağı hem Kur’an ve Sünnet’le, hem de tecrübeyle sabit bir hakikattir. Dolayısıyla son dönemlerde müslümanların “terörist” muamelesine tabi tutulması Efendimiz s.a.v.’i incitmeye yönelik karikatürler vesair yayınlar bu tutumun ürünüdür.
2. Müslümanlar olarak, namaz vaktinin girdiği her yerde namaz kılabiliriz. Yeter ki bulunduğumuz yer temiz olsun, şirk ve putperestlik simgeleri taşımasın. Bir de su bulamadığımız zaman teyemmüm etmek de bize mahsustur. Toprak bizim için yerine göre (kap kacak yıkamakta olduğu gibi) hakikî, yerine göre (teyemmümde olduğu gibi) hükmî bir temizlik aracıdır. Burada kastedilen daha ziyade bu ikincisidir.
3. Daha önceki peygamberlere savaşlarda ganimet almak meşru kılınmamıştı. Bu hak Efendimiz s.a.v.’e ve ümmetine tanınmıştır.
4. Ahirette, hangi peygamberin ümmeti olursa olsun, bütün günahkâr müminlere şefaatte bulunma izni ve yetkisi sadece Efendimiz s.a.v.’e verilecektir. Bu hususta sahih hadisler mevcuttur.
5. Efendimiz s.a.v.’den önceki peygamberlerin risalet ve nübüvvet görevi belli bir coğrafya ve kavim ile sınırlıydı. Efendimiz s.a.v.’in risalet ve nübüvveti ise kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlığa şamildir. Buna Ehl-i Kitap da dahildir. Kur’an’ın Ehl-i Kitab’ı Efendimiz s.a.v.’e ve Kur’an’a iman etmeye çağıran onlarca ayetinde bu durum açıkça ifade buyurulmuştur.
Sonuç olarak, “Kutsal kitab”ını kendi eliyle yazmış topluluklar olarak Ehl-i Kitab’ın Allah inancı da, peygamber inancı da, kitap inancı da bizimkinden oldukça farklıdır. Zira biz müslümanlar olarak “Kitab’a tabi olan” bir ümmetiz, onlarsa kitabı kendi hevalarına tabi kılarak üzerinde her türlü oynamayı yapmış ve bu suretle küfre batmış topluluklardır. Kitabı kendileri yazınca, Allah inancını da peygamber ve ahiret inancını da kendi hevaları doğrultusunda tesbit ve kaydetmiş olmalarında garipsenecek bir durum yoktur. Bu bakımdan diğer insanlar gibi Ehl-i Kitap da Son Peygamber s.a.v.’in ve Son Kitab’ın diriltici mesajına muhtaçtır.
“Furkanu’l-Hakk”
Esasen yahudi ve hıristiyanların “kutsal kitap” anlayışı, kendi kitabını kendisi yazma esasına dayanmaktadır ve onlar bakımından normal olan budur. 2004 yılında “el-Furkanu’l-Hakk” (Gerçek Furkan) adıyla hazırlanan kitap da aynı mantığın ürünüdür. Bu kitap, Tevrat ve İncil gibi sözümona kutsal kitaplarla birlikte Kur’an’ın da yerini almak üzere tasarlanmıştı. Böylece Yahudi-Hıristiyan Batı dünyası, kendi hesaplarına uygun din ve kitap üretme faaliyetlerinin son halkasına vücut vermiş oluyordu.
İçinde Kur’an ayetlerine benzer cümlelerin ve Kur’an’daki sure isimlerine benzer (hatta yer yer onların aynısı) surelerin yer aldığı bu kitap, ayrıca kendi uydurdukları ve adına “ayet” ve “sure” dedikleri cümle ve bölümler de ihtiva ediyordu. Kur’an’ı tahrif edip ortadan kaldırmaya yönelik olan bu girişim de tarih içindeki diğer benzerleri gibi akim kalmaya mahkumdu ve öyle de oldu.
Rasulü’nü ve Kitab’ını Hak ile gönderenin şanı ne yücedir!
 
Tahrif Türleri
Gerek İslâm kaynakları, gerekse bizzat Ehl-i Kitap ilim adamlarının araştırmaları, Tevrat ve İncil üzerinde meydana gelen tahrif faaliyetinin birkaç şekilde vuku bulduğunu ortaya koymaktadır. Bunları şu şekilde zikredebiliriz:
1. Metne ilaveler yapılması
“Ehl-i kitaptan bir grup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye Kitab’ı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları Kitap’tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde, bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar.” (Âl-i İmran, 78) ayeti bu durumu ifade etmektedir.
2. Metinden eksiltmeler yapılması
“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lanet eder.” (Bakara, 159) ve “Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir kısmını gizleyip, onu az bir bedel ile değişenler (var ya); işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşur, ne de kendilerini tezkiye eder. Onlar için elem dolu bir azap vardır.” (Bakara, 174) ayetleri bu tarz tahrifi haber vermektedir.
3. Kelimelerin/cümlelerin yerinin değiştirilmesi
“İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.” (Mâide, 13) ayeti bu tahrif çeşidini haber vermektedir.
4. Mevcut kelimelerin başkalarıyla değiştirilmesi
Yukarıdaki 1. madde meyanında zikrettiğimiz Âl-i İmran suresinin 78. ayetinin ilk cümlesi bu tahrif türünü haber vermektedir. Bunun yanında Kur’an, Hz. İsa a.s.’ın İsrailoğulları’na şöyle dediğini bildirmektedir:
“Hani, Meryem oğlu İsa, ‘Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben Allah’ın size, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici (olarak gönderdiği) peygamberiyim’ demişti. Fakat (İsa) onlara apaçık mucizeleri getirince, ‘Bu, apaçık bir sihirdir’ dediler.” (Saff, 6)
Efendimiz s.a.v.’in geleceğini haber veren İncil ayetinde, bu ayette geçen “Ahmed” isminin karşılığı olarak “Peryclitos” kelimesi geçmekteyken, bu kelimeyi “Tesellici” anlamındaki “Paracletos” kelimesi ile değiştirmişlerdir. Bu durumda Hz. İsa a.s., kendisinden sonra gelecek olan Efendimiz s.a.v.’i değil de, Ruhu’l-Kudüs’ü haber vermiş olmakta, daha doğrusu ilgili cümle hıristiyanlar tarafından öyle yorumlanmaktadır.
5. Anlamın tahrifi
“Tanrı Sina’dan geldi, bize Sair’den doğdu ve Faran dağından zuhur etti.” (Tevrat/Tesniye, 33/2). Bu cümlede sembolik bir anlatım vardır. Allah Tealâ’nın vahyinin Sina’da Hz. Musa’ya, Sair’de Hz. İsa’ya ve Faran’da Efendimiz s.a.v.’e indirildiğini ifade etmektedir. Burada geçen “Faran”, Hicaz’da bir dağ ismidir. Tevrat da bunu doğrulamaktadır. (Tevrat/Tekvin, 21/21). Yahudilerse buradaki “Faran”ı Sina yarımadasının doğusunda bir bölge adı olarak yorumlamışlardır.
Burada Ehl-i Kitab’ın, kendi muharref (tahrif edilmiş, bozulmuş) kitaplarında bulunan cümlelerin anlamını dahi farklı yorumlayarak ikinci bir tahrif daha yaptığı ortaya çıkmaktadır.
Bu tahrif türlerinin bizzat Tevrat’a ve İncil’e inandığını söyleyenler, yani yahudiler ve hıristiyanlar tarafından “dini muhafaza etmek” gibi bir gerekçeyle yapılmış olması son derece manidardır.
 (Bitti)
 
SEMERKAND - Aylık Tasavvufî Dergi


Pazar, 01 Mart 2009 15:34 tarihinde güncellendi

Kutsal Kitaplar mı İlâhi Vahiy mi?

kts.kitaplar.jpgEbubekir SİFİL
   Kitaplara iman ettik. O’nun kitaplarına… İnsan elinin değmediği, tertemiz, müberra kitaplara. Mukaddes elçilere vahyolunan münezzeh kelama iman ettik. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, hak ile batılı ayırt eden hidayet rehberine, Kur’an’a iman ettik.
   Enformasyon (haberleşme, bilgilendirme) çağı denilen gönlü ve zihni kirlenmiş bu çağda arınmak için ırmağımız odur bizim. Doğruyu yanlışı bilmek için kaynağımız o. Ona imanımızı tazeleyelim, onu hak ettiği yere, gönlümüze koyalım. Yeniden.
“İnsanlar tek bir ümmet idi. Ayrılmaları üzerine, Allah, rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere peygamberler gönderdi ve beraberlerinde hak ile kitap indirdi ki, insanlara aralarında ihtilâf ettikleri noktada hakem olsun…” (Bakara, 213)
Mealini verdiğimiz bu ayet-i kerime, ilk bakışta her peygambere ayrı bir kitap verildiğini akla getirse de, gerçek böyle değildir. Beydâvî, Ebu’s-Suud Efendi gibi müfessirler bu ayeti tefsir ederken, gönderilen her peygambere ayrı bir kitap verilmediğini, bilakis bazı peygamberlerin, daha önceki bir peygambere gönderilmiş bulunan kitabın ahkâmıyla tebliğ ve amelde bulunduğunu belirtmişlerdir. (Tefsîru’l-Beydâvî, (Konevî haşiyesiyle birlikte), 2/80; Ebu’s-Suud Efendi, İrşâdu’l-Akli’s-Selîm, 1/214)
   Hz. Adem a.s.’dan Efendimiz s.a.v.’e kadar gelmiş geçmiş peygamberler içinde kendilerine kitap ve sahifeler verildiği bize bildirilen birkaç peygamber vardır. Sırasıyla Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an-ı Kerim; Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. İsa ve Hz. Muhammed Mustafa’ya (hepsine selam olsun) indirilmiş kitaplardır. Sahifeler (çoğulu: suhuf) konusunda ise Efendimiz s.a.v.’den nakledildiğine göre Hz. Adem’e 10, Hz. Şit’e 50, Hz. İdris’e 30 ve Hz. İbrahim’e 10 olmak üzere toplam 100 sahife indirilmiştir.
   Kur’an-ı Kerim hariç olmak üzere bu kitap ve sahifelerin tamamı tarih içinde ya kısmen veya tamamen kaybolup gitmiştir. Özellikle Kur’an’dan önceki kitaplar, yani Tevrat, Zebur ve İncil, yahudiler ve hıristiyanlar tarafından çeşitli şekillerde tahrif edilmiş, aslından uzaklaştırılmıştır.

 


 

Pazar, 01 Mart 2009 15:33 tarihinde güncellendi

Sayfa 232 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.