.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

Hz. Ebû Bekir Sıddîk

balk.jpgBeraber hicret ederiz


  Mekke’de müşriklerin, Müslümanlara yaptıkları baskılar ve işkenceler üzerine, Müslümanların çoğu, Resûlullah efendimizin izniyle Medine’ye hicret etti. Hz. Ebû Bekir de hicret için izin istediğinde, Resul-i ekrem buyurdu ki:

 - Sabreyle, Ümidim odur ki; Allahü Teâlâ bana da izin verir. Beraber hicret ederiz.

- Anam-babam sana feda olsun ya Resûlallah! Böyle ihtimal var mıdır?

- Evet vardır.

     Peygamber efendimizin bu cevapları, Hz. Ebû Bekiri sevindirmişti.Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir hazırlıklara başladı. Hicret için iki deve satın aldı ve o günü beklemeye başladı. Artık Mekke’de sadece; sevgili Peygamberimiz ile Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali, fakirler, hastalar, ihtiyarlar ve müşriklerin hapse attığı müminler kalmıştı.

    Diğer taraftan Medineli Müslümanlar, yani Ensar, hicret eden Mekkelileri yani Muhacirleri çok iyi karşılayıp, misafir ettiler. Aralarında kuvvetli bir birlik meydana geldi.

    Resûlullah efendimiz, hicret gecesi, Allahü tealanın emriyle evinde Hz. Ali’yi bırakıp, müşriklerin üzerine toprak saçarak uzaklaşıp, Hz. Ebû Bekir’in evine gitti. Hz. Ebû Bekir’e buyurdu ki:

- Hicret etmeme izin verildi.

 Hz. Ebû Bekir Sıddık heyecanla sordu:

- Mübârek ayağınızın tozuna yüzümü süreyim ya Resûlallah! Ben de beraber miyim?

 Efendimiz cevap verdiler:

- Evet...

 Hz. Ebû Bekir sevincinden ağladı. Gözyaşları arasında dedi ki:

- Anam-babam sana feda olsun ya Resûlallah! Develer hazır. Hangisini murat ederseniz, onu kabul buyurunuz.

- Benim olmayan deveye binmem. Ancak bedeliyle alırım. Bu kesin emir karşısında mecbur kalan Hz. Ebû Bekir, devenin bedelini söyledi.

Hz. Ebû Bekir, Abdullah bin Üreykıt isminde, kılavuzluğu ile meşhur olan zatı çağırıp, yol göstermesi için ücretle tuttu ve develeri üç gün sonra Sevr dağındaki mağaraya getirmesini emretti.

 Safer ayının 27si perşembe günü, Peygamber efendimiz ve Ebû Bekir Sıddık, yanlarına bir miktar yiyecek alarak yola çıktılar. İzleri belli olmasın diye parmaklarına basarak gidiyorlardı. Hz. Ebû Bekir, Resulullahın çevresinde, bazen sola, bazen sağa, öne, arkaya gidiyordu. Peygamberimiz, niçin böyle yaptığını sorunca dedi ki:

- Etraftan gelecek bir tehlikeyi önlemek için. Eğer bir zarar gelirse önce bana gelsin. Canım yüksek zatınıza feda olsun ya Resûlallah!

- Ya Ebâ Bekr! Başıma gelecek bir musibetin, benim yerime, senin başına gelmiş olmasını ister misin?

- Evet ya Resûlallah! Seni hak dinle, hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, gelecek bir musibetin, senin yerine, benim başıma gelmesini isterim.
Mağara kapısı önüne geldiklerinde, Hz. Ebû Bekir dedi ki:

- Allah için ya Resûlallah, içeri girmeyin! Ben gireyim, orada zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübârek zatınıza bir keder, bir elem değmesin.


 Sonra içeri girip, süpürüp temizledi. Sağında, solunda irili ufaklı birçok delikler vardı. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı, fakat biri açık kaldı. Onu da ökçesi ile kapayıp, Resûlullahı içeri davet eyledi. Peygamber efendimiz içeri girdi ve mübârek başını Hz. Ebû Bekir’in kucağına koyup uyudu. O zaman, Hz. Sıddık’ın ayağını yılan soktu. Rasûlullah’ın uyanmaması için sabredip, hiç hareket etmedi. Fakat gözyaşı Rasûlullah’ın mübârek yüzüne damlayınca buyurdu ki:

- Ne oldu ya Ebâ Bekr?

- Ayağım ile kapattığım delikten, bir yılan ayağımı soktu.
Resûlullah efendimiz, Ebû Bakir’in yarasına, iyi olması için mübârek ağzından tükürük sürünce, acısı hemen dindi, şifa buldu.

 Resûlullah efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddık içerde iken, müşrikler, iz takip ederek mağaranın önüne geldiler. Mağaranın ağzının bir örümcek tarafından örüldüğünü ve iki güvercinin de yuva yaptığını gördüler. İz sürücü Kürz bin Alkame dedi ki:

- İşte burada iz kesildi. Müşrikler dediler ki:

- Eğer, onlar buraya girmiş olsalardı, kapının üzerindeki örümcek ağının yırtılmış olması lâzım gelirdi. Bu örümcek, ağını, Muhammed doğmadan önce örmüştür.

Müşrikler kapı önünde münakaşa ederken, içeride Hz. Ebû Bekir endişeye kapıldı. Kâinatın sultanı efendimiz buyurdu ki:

- Ya Ebâ Bekir! Üzülme! Şüphesiz Allahü Teâlâ bizimledir. Müşrikler içeri bakmadan geri döndüler. Mağarada üç gece kalıp, pazartesi gecesi yola çıktılar. Eylül ayının 20 ve Rebîul-evvel ayının 8. pazartesi günü Medine’de Kubâ köyüne geldiler. O gün, Müslümanların Hicrî şemsî sene başlangıcı oldu.

 Hz. Ebû Bekir, hazerde ve seferde Resûlullah’tan hiç ayrılmadı. Ona her zaman arkadaşlık etti. Her zaman, malını, canını feda etmeye hazır hâlde yanında beklerdi.

 

Bedir savaşında bir ara, İslâm askeri zorlanmaya başladı. Bunun üzerine, Peygamber efendimiz, Sa’d ve Saîd hazretlerini gönderdi. Sonra Hz. Ebû Zerr’i gönderdi. Daha sonra da Hz. Ömer’i gönderdi. Bir saat geçtiği hâlde, zorlanma devam ediyordu. Bunu gören, Hz. Ebû Bekir, kılıcını çekip atına binmek isteyince, Peygamber efendimiz elinden tutup buyurdu:

- Yanımdan ayrılma ya Ebâ Bekr! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı, senin mübârek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor.

Peygamber efendimiz, Hz. Ebû Bekir’i ağlarken görünce buyurdu ki:

- Yâ Ebâ Bekir, ağlama! Arkadaşlığı ve malı, bana, senden daha bereketli olanı yoktur.


Hz. Ebû Bekir, diline hâkim olmak, lüzumsuz hiçbir şey konuşmamak için mübârek ağzına taş koyardı. Mecbur kalmadıkça asla dünya kelâmı konuşmazdı. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Ebû Bekir’in imanı, bütün müminlerin imanı ile tartılsa, Ebû Bekir’in imanı ağır gelir.”

 Peygamber efendimizin ilk halifesi ve peygamberlerden sonra insanların en üstünü olmak fazileti, üstünlüğü, sadece Hz. Ebû Bekire nasib olmuştur. O, dîni kuvvetlendirmek, Peygamber efendimizi memnun etmek için malını vermekte, düşmana karşı cihad etmekte, hep önde olmuştur. Hadîd sûresinde mealen buyuruldu ki:

“Mekke-i mükerreme’nin fethinden önce, malını veren ve cihad eden kimseye, fetihten sonra malını dağıtan ve cihad edenden daha büyük derece vardır. Allahü Teâlâ hepsine Cenneti vadetti."

Bu âyet-i kerimenin, Hz. Ebû Bekir’in faziletini ve derecesinin yüksekliğini gösterdiğini âlimlerimiz söz birliği ile bildirmişlerdir. Tevbe sûresinde de, önce imana gelenlerden, her fazilette öne geçenlerden, Allahü tealanın razı olduğu bildirilmiştir.

 Tebük gazasında, Resûlullah, herkesin yardım yapmasını emir buyurunca, herkes malının bir kısmını getirip verdi. Hz. Ömer, ‘her zaman en çok yardımı yapan Hz. Ebû Bekir’i, bu defa geçeyim’ diye, malının yarısını alıp getirdi. Sonra Hz. Ebû Bekir de malını getirip teslim etti. Peygamber efendimiz sordu:

- Yâ Ömer, evine ne kadar mal bıraktın?

- Yâ Resûlallah, bu kadar da eve bıraktım.
Sonra Hz. Ebû Bekire dönüp sordu:

- Yâ Ebâ Bekr, sen evine ne bıraktın?

- Yâ Resûlallah, evime bir şey bırakmadım. Tamamını buraya getirdim. Onlara Allah ve Resûlünü bıraktım.
Resûlullah efendimiz Hz. Ömere dönerek buyurdu ki:

- İkinizin arasındaki fark, cevaplarınız arasındaki fark kadardır.

 Sevgili Peygamberimiz bir gün Eshâb-ı kiram ile sohbet ederken, Şehitliğin faziletlerini anlatıyorlardı. Şehitlerin şefaati hakkında buyurdu ki:

- Kıyâmet gününde şehitler, mahşer yerine gelirlerken, orada bulunan Peygamberler ayağa kalkarlar. Onlar, çocukları, akrabaları ve dostlarından 70 bin kişiye şefaat ederler.
Bu sözleri işiten Hz. Nevfel, Resûlullah efendimizden, şehid olmak için dua istedi. Resûlullah efendimiz de dua ettiler. Bir müddet sonra, muharebeye çıkıldı. Peygamber efendimiz de aralarında bulunuyordu. Bu muharebe Hz. Nevfel’in duasından sonraki ilk muharebe idi. Ve bu muharebede Hz. Nevfel şehid düşerek, arzusuna kavuştu.

   Peygamber efendimiz ve Eshâbı, muharebeden dönüyorlardı. Karşılamaya gelenler arasında, Hz. Nevfel’in hanımı, çocukları ve yaşlı annesi vardı. Yaşlı annesi, ‘Gazanız mübârek olsun’ dedikten sonra Resûlullaha, oğlunu sordu. Peygamber efendimizin gözleri nemlendi. Oğlunun şehitlik haberini vermeye mübârek kalbi dayanamadı. Elleriyle arkayı işaret edip, yoluna devam etti. Hz. Nevfel’in annesi, Peygamber efendimizin hemen arkasından gelen, Allahın aslanı Hz. Aliye de aynı şekilde oğlunu sordu. O da şehitlik haberini veremeyip, arkayı işret etti. Yaşlı kadın daha sonra, Hz. Ömer’e ve Hz. Osman’a rastladı. Onlara da oğlunun durumunu sordu. Onlar da cevap veremeyip Resulullahın yaptığı gibi arkayı işaret ettiler. En son gelen Hz. Ebû Bekir idi. Kadıncağız büyük bir ümitle sevgili Peygamberimizin aziz arkadaşına yaklaşarak aynı şeyleri sordu. Hz. Ebû Bekir kendi kendine düşündü:

Ya Rabbi! Ne kadar zor bir durumdayım. Eğer doğruyu söylersem, mahzun kalpleri üzmüş olacağım. Bunu yapmaktan sevgili Peygamberimiz çekindi. O’na nasıl aykırı davranabilirim. Sen bana öyle bir şey ilham et ki, bu gariplerin yüreği daha fazla yanmasın Allahım! Daha sonra, Hz. Ebû Bekir, bütün kalbiyle:

- Yâ Allah!.. Yâ Nevfel!.. diye bağırdı. İşte o sırada, yaydan fırlamış ok gibi bir atlı, yıldırım hızıyla yanlarına yetişerek dedi ki:

- Buyur yâ Sıddîk, beni mi çağırdın? Bu atlı, Hz. Nevfel’den başkası değildi.

Sonra, Cebrail aleyhisselam gelip, Peygamber efendimize şunları söyledi:

 - Yâ Resûlallah! Hak tealanın selâmı var. ‘Eğer Peygamberin mağara arkadaşı Sıddîk, bir kere daha (ALLAH) deseydi, yüceliğim hakkı için, bütün şehîdleri diriltirdim. Çünkü, Ebû Bekir, câhiliyye devrinde bile yalan söylememiştir’ buyurdu.

 Bu hâdiseden sonra, Hz. Nevfel senelerce yaşadı. Nihayet, Yemâme cenginde tekrar şehitlik şerbetini içti.

 Hz. Ebû Bekir’in, Peygamber efendimizin vefatından sonra da çok büyük hizmetleri oldu. Zîrâ Peygamber efendimiz vefat edince, Eshâb-ı kirâmın aklı başından gitti. Mescid de ağlaşmaya başladılar. Hiç kimsenin inanası gelmiyordu. Hele Hz. Ömer tamamen kendinden geçmiş bir hâlde idi. Peygamber efendimizin mübârek yüzüne bakıp diyordu ki:

- Resûlullah bayılmış, fakat baygınlığı çok ağır. Ölüm sözünü ağzına almadığı gibi, kimsenin de söylemesini istemiyordu. Dışarı çıkıp dedi ki:

- Kim Resûlullah öldü derse, kılıcımla boynunu vururum!

 Hz. Ebû Bekir ile Hz. Abbas’ın Eshâb-ı kiram arasında bir ağırlığı vardı. Eshâb-ı kiramı ancak bunlar teskin edebilirdi. Bunun için beraber mescide gittiler. Hz. Ebû Bekir buyurdu ki:

- Ey insanlar! Resulullahın, Ben vefat etmeyeceğim dediğini içinizde duyan var mı?

- Hayır, böyle bir söz duymadık. Sonra Hz. Ömer’e dönüp sordu:

- Yâ Ömer, bu hususta sen bir şey duydun mu?

- Hayır duymadım. Sonra Eshâb-ı kirama dönüp buyurdu ki:

- Hiç kimse, Resulullahın vefat etmeyeceğini söyleyemez. Cenâb-ı Hakka yemin ederim ki, Resûlullah ölümü tatmış bulunmaktadır. Allahü Teâlâ Kuran-ı kerimde, “Muhakkak, sen de öleceksin, onlar da ölecektir” buyurmaktadır. Allah’ın kitabi ve Rasûlullah’in sünnetine sarılan doğruyu bulur, o ikisinin arasını ayıran sapıtır. Şeytan, peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasın, dininizden saptırmasın. Şeytanin size ulaşmasına fırsat vermeyiniz”
(İbn Hişam, es-Sire, IV, 335; Taberî, Târih, III, 197,198).

 Resûlullah, İslâmiyet’in bütün hükümleri tamamlandıktan sonra, aramızdan ayrıldı. Artık kendimize gelip, defin işlerini tamamlayalım.    Sonra, Hz. Abbâs da buna benzer konuşmalar yaptı. Böylece Eshâb-ı kirâmın aklı başlarına geldi.

Salı, 31 Mart 2009 17:01 tarihinde güncellendi

3- TASAVVUF YOLUNDA TEMEL KAİDELER

kuran_2.jpg

5-Yâd-kerd:

    Lisan ve kalble zikirdir. Kalbin zikir anında Hak subhanehu ile mahabbet ve tazim vasfı üzere hazır olmasıdır. Bu hal cem’iyyet erbabının sohbetinde hasıl olursa, muhakkak zikrin hulasası hasıl olmuştur. Hasılı kelam zikrin özü ve ruhu, Hak subhanehu ile birlikte huzur halidir. Eğer sohbette bu hal hasıl olmazsa, bunu hasıl etmek için zikirle meşgul olur. Bu zikir için özel bir tarif vardır. Buna hapsi nefes derler. Bunda salik nefesini yutkunup göbek altına atar ve o halde tevhid kelimesini 7, veya 9, veya 11 gibi tek sayılarda okur. Lâ ilahe derken bütün muhdesatı mahlukatı terk edilmiş yok olmuş farzeder. İllellâh derken honi şeklindeki kalbe yönelir ve sadece Allahu teala’nın bekasını ve maksudu olduğunu mülahaza eder. Allah lafzını kalbe öyle bir tasavvurla vururki, onun harareti bütün azalarını kapladığını hisseder gibi olur. Böylece zikir tekrar edilerek kişinin meşgalesi ve vasfı olur. Yani üzerine tevhid kelimesi nakşedilir.

6-Bâz-keşt:

   Zikir kelimesinin sonunda tekrar edilen “ilâhi ente maksûdî, ve rızake matlûbî- sözüdür. Bu kelime kalbte hasıl olan hertürlü hayırlı ve şerli şeyleri nefyeder. Taki zikrei halis kalsın. Yeni başlayanlar, kalbinde bu kelimenin manası tahakkuk etmedi diye bu kelimeyi tekrardan vazgeçmemelidir. Zira tekrar edilerek ilerde sadakat eserleri zahir olur.

7-Nigâh-daşt:

   Kelime-i tevhidi tekrar edene kadar, hatırının yabancı şeylere gitmesine nefsini terk etmemelidir. Hatırını, bir veya iki saat veya daha fazla muhafaza ederek yabancılara yönelmeye terk etmemelidir. Kalbin alakalardan kesilmesi, yarım saat olsa da nadir olan büyük bir iştir ve tahkik ehli katında makbuldur.  

 

8-Yâd-daşt:


   Bu, geride geçenlerin tamamından maksud olan şeydir. Zevk üzere Hak subhanehu ile huzurda olmaktır. Gaybetsiz huzurdur. Mahabbet vasıtasıyla Hak subhanehu müşahede etme halinin dervişin kalbini kaplamasıdır.

Son zikrettiğimiz dört kelime, kademeli olarak zikrin devamı, meşgalenin hatırdan def edilmesi, devamlu huzur üzere Hak subhanehu ile birlikte olmak ve bu hali korumanın son derece derinleşmesidir.

 Diğer ilave edilen üç kelime:

9- Vukufu Zamanî:


   Muhammen Bahauddin Nakşibend kuddise sırruhu derki: Bu, tarikat ehlinin halidir, hakikat alemine seyredenlerin ana sermayesidir. Her halde salikin hallerini kontrol etmesi, halinin şükrü mü yoksa özrü mü gerektiğine vakıf olmasıdır.

Yakub Çerhi k.s. derki, Hoca Bahauddin Nakşibend k.s. kabz halinde istiğfarla, bast halinde şükürle bana emretti.

Muhammen Bahauddin Nakşibend kuddise sırruhu derki: salikin nefesinin huzurla mı, yoksa gafletlemi geçtiğini bilmesidir.

Sofilere göre vukufu zamani, muhasebeden ibarettir. 

Muhammen Bahauddin Nakşibend kuddise sırruhu derki: Muhasebe hali, üzerimizden geçen bütün halleri gözetmektir. Hangisi huzurlu, hangisi gafletli. Noksan olduğunu bilirsek, geri döner yeniden başlarız.

 10- Vukufu adedî:

 Zikirde adete riayettir. Muhammed Bahauddin Nakşibend kuddise sırrahu derki: Kalbi zikirde adete riayet, dağınık hatırı toparlamak içindir. Bzaıları da tek sayı üzere zikretmesi demiştir ki bu, hapsi nefes dersiyle alakalıdır.

Alauddin Attar k.s. derki, zikirde adetin fazla olması maksud değildir, bilakis zikrin huzur ve vukuf halinden neş’et etmesi gereklidir ki üzerine faideler terettüb etsin. Zikrin eseri, nefiy anında (lâ ilahe) beşeri varlığın nefyedilmesi, isbat anında (illellah) ilahi cezbe eserlerinin hasıl olmasıdır. Nakşibend kuddise sırrahuya göre vukufu adedi, ilmi ledinninin ilk mertebesidir. Bu sözünün manası; yeni başlayanlara nisbetle ilmi ledünninin ilk mertebesi, ilahi cezbelerin tasarruf eserlerini mütalaa etmesidir.

 

11- Vukufu kalbî:

İki manası vardır. Biri: Kalbin Hak subhanehu ile birlikte hazır olmasıdır ki bu mana, yâd daşt manasındadır. Zikir anında şart olan, zikredilenle irtibat ve onunla birlikte huzur halidir.

İkinci manası: Zikredenin kalbine vakıf olmasıdır. Yani zikir anında honi gibi olan et parçası kalbine yönelir. Sol göğsün iki parmak altındadır. Ona zikirle yönelir ve onu zikirle meşgul ederek gaflete bırakmaz.

 

Pazar, 03 Mayıs 2009 14:54 tarihinde güncellendi

MESELE BUDUR, ANLAYAN KİMDİR?

ilim-2-.jpgBaşsız Müslümanlar

Bir okul düşünün, öğretmenleri var, öğrencileri var, müdürü yok...

Doğru dürüst çalışabilir mi o okul?

Bir fabrika müdürsüz yaşar mı?

Bir askerî birlik kumandansız olur mu?

Bir gemi kaptansız, uçak pilotsuz yürür mü, uçar mı?

Arı beyi olmadan bir kovan düşünülebilir mi?

Hayvanlar aleminde bile, sürü halinde yaşayan canlıların bir başı var.

Topluluk hayatında reissiz bir şey olmaz.

Reissizlik ölümden de beterdir. Reissizlik esaret demektir, anarşi ve kaos demektir, zillet ve sürünmek demektir, geri kalmak demektir.

Bu dünyada devletlerin reisleri var. Kral veya cumhurbaşkanı veya başkan.

Dinlerin reisleri var.

Roma katoliklerinin Papası, Ortodoks kiliselerinin Patrikleri, Yahudilerin Hahambaşıları, Anglikanların Başpiskoposları... Tibetlilerin Dalay Lama'ları...

Mason localarının üstad-ı azamları...

Derneklerin başkanları...

Partilerin liderleri... Yabancı bir şehri gezmeye gelmiş turistlerin başlarında bir rehber olur. O da geçici bir başkandır.

Hakemler olmasa doğru dürüst futbol maçı oynanabilir mi?..

Oyuncuların kaptanı var...

Büyük lokantalarda şef garson... Şef Frenkçe'de başkan demektir.

Velhasıl bir toplulukta mutlaka bir reis, bir başkan bulunması şarttır.

Sadece başkanla da bitmez iş. Topluluk içinde bir hiyerarşi (silsile-i merâtib) olması gerekir. Bir ordudaki rütbeler, emir ve kumanda zinciri gibi.

Yine bitmez, bir de nizamname, talimat, iç tüzük olması gerekir.

Dünyada her kurumun, her dinin, her cemiyetin başkanı vardır. Bunun tek istisnası İslâm dünyasıdır, Muhammed Ümmetidir, Müslümanlardır.

Nüfusları 1,5 milyardır ama onların 1924'ten beri fiilen başkanları yoktur. O tarihte son Halife Abdülmecid bin Abdülaziz Han makamından alınmış ve yurt dışına sürülmüştür.

1926'ya kadar sürgünde iki Halife vardı. Biri, Sultan Vahidüddin Han, diğeri Abdülmecid Efendi.

Vahidüddin Han, 1926'da İtalya'nın San Remo şehrinde vefat etti. Abdülmecid Efendi 1944'te Paris'te rahmet-i Rahman'a intikal etti. Fiilen Halifelik 1924'te, sûrî olarak 1944'te son buldu.

İslâm ne güçlü bir dinmiş ki, Halifesiz de yaşadı, gelişti, güçlendi. Lakin başkansızlık ümmete büyük zarar verdi.

Müslümanlar irili ufaklı bir sürü devlete, prensliğe ayrılmış vaziyette. Devletler birleşmese bile, Avrupa Birliği gibi bir birlik oluşturabilirlerdi, o yok.

İslâm dünyasında bir ülkeden başkasına pasaportla vizeyle gidiliyor, ne ayıp.

Müslümanlar arasında dinî, siyasî, iktisadî, kültürel işbirliği yeterli seviyede değil.

Kur'ân birlik emrediyor. Allah'a, Resulüne, sizden olan emir sahiplerine itaat edin diyor.

Peygamber birlik emr ediyor, başınızdaki emîr ve imam, rengi kuru üzüm gibi olan biri de olsa ona itaat edin diyor. Peygamber-i Zişan "Zamanındaki Emîre biat etmeden ölen kişi sanki cahiliye ölümüyle ölmüş gibi olur" diyor.

Din kitaplarımız, Müslümanların başlarına bir İmam-ı Kebir, bir Emîrü'l-mü'minîn seçmeleri vaciptir diyor. Bir hadîs-i şerifte "Aynı anda iki İmam olursa birini idam edin" buyuruluyor.

Din, akıl, hikmet, firaset İslâm Ümmetinin başında bir başkan olmasını zarurî görüyor.

Biz Müslümanlar ise bırakın bir imama, bir Emîre sahip olmak, çoğumuz onun bilincinden bile mahrumuz.

Ümmet paramparça olmuş.

İslâm dünyası çapında on binlerce cemaat, hizip, fırka kendi başına buyruk, keyfe mâ yeşa bildiğini okuyor.

Ümmet içinde hiyerarşi yok. Başlar ayak, ayaklar baş olmuş.

Din konusunda tartışmalar almış yürümüş.

Müslümanların acınacak hallerini son Gazze savaşında açıkça gördük. Zalim İsrail'e arka çıkan, el altından onu destekleyen hain Arap rejimleri bile var.

Müslümanlar her yerde zillet, esaret altında. Irak'ta bir milyon Müslüman öldürüldü, bir şey yapabildik mi? Yirmi küsur milyonluk o ülkede üç milyon yetim var.

Afganistan işgal altında. Müslümanlar her yerde eziliyor, süründürülüyor, öldürülüyor...

İslâm dünyasının petrol gelirleri Ümmet'in menfaati, izzeti, maddî ve manevî kalkınması için kullanılsaydı Müslümanlar bu durumda mı olurdu?

Türkiye'deki sayıları bir iki bin olan Ortodoks Rumların Fener'de bir Ökümenik patrikleri var da Müslümanların niçin dinî-İslâmî bir lideri yok?

Gizli Yahudiler ve onların kendilerine benzettikleri sözde Müslümanlar böyle istiyormuş... Onların bu istekleri biz mü'minleri bağlar mı? Onların bu istekleri bizim evrensel haklarımızı ve hürriyetlerimizi yok eder mi?

Müslümanlar Müslümanlar!.. Halimiz ne olacak?..

Başsız, kaptansız, reissiz, dümensiz, pusulasız, haritasız nereye gidiyoruz?

Halimizin fecaatini biliyor muyuz?

Saman Çöpü ve Mertek

SUDAN Devlet Başkanı Beşir hakkında tutuklama kararı çıkartılması hem gülünçtür, hem ayıp. Eşitlik prensibini din haline getiren Batılılar, uygulamada eşitliğe riayet etmiyor.

İsrail Gazze'de sivil halkı, bebekleri katletti, hem insanlık, hem savaş suçları işledi. Onun suçlu liderleri kınanmıyor, onlar için tutuklama kararı çıkartılmıyor.

Irak'ta korkunç kırım ve kıyım yapıldı. Bir milyon insan öldü, şu anda 3 milyon yetim var, halk kan kusuyor. Bu cinayetler, bu suçlar karşısında ses çıkartmıyorlar.

Afganistan'ı cehenneme çevirdiler. Bunun suçlusu yok.

İsrail'in elinde dehşetli nükleer silahlar, füzeler, güç var. Bunu dile getirmiyorlar, İran atom bombası yapabilir diye hop oturup hop kalkıyorlar.

İslâm dünyasında, kendilerine itaat eden, dümen sularından giden zalimleri alkışlıyorlar; işlerine gelmeyenler hakkında tutuklama kararı çıkartıyorlar.

Batılıların adaletine, bitaraflığına nasıl güveneceğiz?

Başkasının gözündeki saman çöpünü görüyorlar, kendi gözlerindeki merteği görmüyorlar.

2012'de Dünya Nasıl Çökecekmiş?

2012 yılının Eylül ayında Güneş'te dehşetli manyetik fırtınalar olacakmış, bunlar dünyadaki bütün enerji sistemini çökertecekmiş, insanlık yeni bir taş devrine girecekmiş, büyük bir felaket olacakmış...

Muhterem bir şeyh efendi yıllar önce bir sohbetinde "Bir gün gelecek dünyadaki fennî cihazlar duracak, motorlu vasıtalar işlemeyecek..." demişti.

Mayaların mı, Azteklerin mi, taş üzerine hakkedilmiş (kazınmış) meşhur bir takvimleri vardır. Bizim takvimimize benzemez. Arkeologlar ve diğer ilim adamları incelemişler, bu takvim bizim takvime göre 2012'de son buluyormuş.

Roma imparatorluğunda, Osmanlı devletinin büyüklük devirlerinde elektrik yoktu. Onlar elektriksiz, petrolsüz bir medeniyet ve nizam kurmuşlardı. Bugünkü enerji kaynakları olmadan da yaşayabilirler, düzenlerini sürdürebilirlerdi.

Bugünkü mimsiz medeniyet elektriksiz, petrolsüz yaşayamaz.

Nükleer santraller de bir işe yaramayacaktır. Çünkü onlar da elektrik üretiyor ve bunu elektrik dağıtım şebekeleriyle hizmete sunuyor.

Yirmi milyonluk (metropolü 10 milyona yakın, varoşları ve çevresi de 10 milyon, eder 20...) İstanbul'u düşünün, elektriksiz yaşayabilir mi?

Pazartesi, 30 Mart 2009 12:16 tarihinde güncellendi

ACINACAK HALİMİZ.....

bbp.jpgSanki Himalayalar da düştü..
Millete ucuzluk kampanyaları yerine 7777'yi öğretseydiniz bugün belki de bunları konuşmuyor olacaktık.

 BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun da aralarında bulunduğu 6 kişiyi taşıyan helikopter'in Kahramanmaraş'ta düşmesinin ardından 48 saatten fazla bir süre geçti. Helikopterin bulunmasına rağmen, 5 kişinin cesedinin bulunduğu açıklaması yapılırken, Muhsin Yazıcıoğlu'nun cesedinin henüz bulunamadığı belirtildi. Yılmaz Özdil Hürriyet'teki yazısında, kamuoyunun tepkisine neden olan "kurtaramama rezaleti"ne köşesinde yer verdi.

ZANNEDERSİN HİMALAYA'DIR

41 derece, 3 dakika 44 saniye kuzey, 28 derece, 51 dakika 8 saniye doğu. Şu an... Bu satırları yazdığım çalışma odamın koordinatları. Çünkü... Abonesi olduğum GSM şirketinin böyle bir hizmeti var. "Neredeyim" yazıp, 7777'ye mesaj atıyorsun, bi kaç dakika sonra şak diye cevap geliyor. Şehir içinde 300-500 metre, şehir dışında en fazla 1-1.5 kilometre sapma gösteriyor. O kadar hassas. Ver bu koordinatları havacılık veya harita bilgisi olan birine, gözü kapalı eliyle koymuş gibi bulur beni.

ABUK SABUK REKLAMLAR YAPILACAĞINA..
Abuk sabuk reklamlar yapıp, 3 kuruşa indirdik, 1 kuruşa indirdik filan gibi, dini imanı para olmuş millete "ucuzluk" müjdeleri verileceğine, bu tür "hayat kurtaran bilgiler" verilseydi, Muhsin Yazıcıoğlu ve diğer 5 kişi çoktan bulunmuş olurdu. Çalıştığı kurum, o telefon eden gazeteci arkadaşıma 7777'yi öğretseydi, önce konumunu öğrenir, sonra 112 Acil'i arardı. Sağlık Bakanlığı, 112 Acil'de çaresizce çırpınan o kızcağıza 7777'yi öğretseydi, "Gazeteci arkadaşım, lütfen 7777'ye mesaj at, sonra hemen beni tekrar ara" derdi. İçişleri Bakanlığı, 155 İmdat'taki polis memuruna 7777'yi öğretseydi, o polis memuru, en azından 112 Acil'deki kızcağıza öncelikle ne yapması gerektiğini söylerdi. Veya... Sağlık Bakanlığı, 112 Acil'de çaresizce çırpınan o kızcağıza teknolojik eğitim vermiş olsaydı, "Benimle konuşmaya devam et, yerini bulmaya çalışıyoruz" diyeceğine, "Telefonu kapat, benimle konuşmaya devam edersen şarjın 10 dakika sonra tükenir, konuşmazsan, stand-by konumunda 5-6 saat dayanır, sinyal yaymaya devam eder, seni bulmamız kolaylaşır" derdi.
KRİZ MASASINDA OKEY OYNAYIN
Uzatmayayım... Bizim Başbakan'ın, miting meydanlarında "Bırak davarı, koyun güdemez bunlar" dediği dakikalarda, Beyaz Saray'daki Obama, uzay mekiğindeki astronotlarla canlı yayında sohbet ediyordu. Neymiş efendim, Sikorsky'ler kalkmış da, komandolar gelmiş, gece görüş sistemleri devredeymiş, Casa uçakları arıyormuş falan... İş işten geçtikten sonra Awacs göndersen, hikáye! Adresi bilmen lazım... Adresi. Adresi bilmezsen, .... kadar arazi, sana Himalaya kadar büyük gelir! Ve, bu kafayla gidersen Türkiye... O kriz masasında anca okey oynarsın.

 
Pazar, 29 Mart 2009 20:19 tarihinde güncellendi

Sayfa 209 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.