.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

Diyanet'in Hadîs Çalışması

mehmet-sevket-eygi.jpgM. Şevket Eygi - Milli Gazete
BBC’nin, Diyanet’in Hadîs Çalışması Hakkındaki Makalesi


Aşağıda, dünyaca ünlü BBC'nin Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı'nın devrim mahiyetindeki hadîs çalışmaları ile ilgili makalesinin tercümesini okuyacaksınız. İngilizce bilen okuyucularım ve ilgilenenler internetten orijinal metne de ulaşabilir.

BBC çok ciddî bir medya organıdır. Olabildiğince âdildir, tarafsızdır, objektiftir, güvenilirdir. Bu yazıyı kaleme alan Robert Pigott, dinî konularda uzmanlığı, sağlam kültürü ve birikimi olan bir kimsedir. Yazı yalandan, iftiradan, abartmadan uzaktır. Diyanet'in, devrim ve kökten reform mahiyetindeki çalışmalarını tenkit ederken bendeniz bu gibi yazılardan ve başka sağlam kaynaklardan bilgi edindim.

Gerçekten İslâm tarihinde bu hadîs taraması (veya ayıklaması) çapında bir reform hareketi bu güne kadar görülememiştir. Bunu Fazlurramancı Ankara Ekolü ilahiyatçıları yapmaktadır. Bu konunun mutlaka tartışılması gerekir. Böyle bir hadîs çalışması bütün Ehl-i Sünnet Müslümanlarını çok yakından ilgilendirir.

Elimde bu yazı gibi hayli doküman ve belge bulunmaktadır. Bunları (bir kısmını yabancı dillerden tercüme ettirerek) peyderpey okuyucularımın ve âmme-i müslimînin dikkatlerine arz edeceğim.

Yarın, BBC'nin yazısını tahlil edeceğim. Adıgeçen yazının tercümesi aşağıdadır, buyurunuz tedkik ediniz. (Mehmed Şevket EYGİ)

"Turkey in Radical Revision of Islamic Texts", http://news.bbc.co.uk/2/hi/europe/7264903.stm


Türkiye İslamî metinleri radikal bir şekilde revize ediyor

Robert Pigott

BBC din işleri muhabiri

26 Şubat 2008

Türkiye İslam'ı temelden yeniden yorumlayan ve radikal olduğu kadar da tartışmalı bir şekilde modernize eden bir yayının hazırlığında.

Ülkenin güçlü Diyanet İşleri Başkanlığı Ankara Üniversitesi'nden bir grup ilahiyatçıyı, Kuran'dan sonra İslam'ın en mukaddes ikinci metni olan hadîsleri kökten revize etmek üzere görevlendirdi. Hadîsler Peygamber'in söylediği farz olunan binlerce deyişin derlemesinden oluşuyor. Bu metinler Kur'an'ın tefsirinde en önemli yol gösterici olduğu gibi, İslam hukukunun (Şeri'at) büyük bir bölümüne de kaynaklık etmektedir.

Fakat devlet, modernize etme sıkıntısı çektiği bir toplumda hadîslerin çoğu zaman olumsuz etkileri olduğunu fark etti ve İslam'ın gerçek değerlerinin gizli kalmasından hadîsleri sorumlu tutmaya başladı. Şimdi bu deyişlerin önemli bir kısmını Muhammed'in söylemediği, bir kısmının da yeniden yorumlanması gerektiği iddia ediliyor.

"Bir şekilde Hıristiyan reformasyonuna benziyor. Tam olarak aynısı değil, ama... İslam ilahiyatının temellerini değiştiriyor."

Fadi Hakura
(Türkiye uzmanı, Chatham House)

'Reformasyon'

Yorumcular, radikal bir İslamî yenilenme için İslam ilahiyatının tümden yeniden yorumlandığını söylüyorlar. Projenin destekçileri 1400 yıl önce İslam'ın özünde bulunan mantık ve akıl ruhunun yeniden keşfedildiğini belirtiyorlar. Bazıları bunun İslam'da reform için bir başlangıç olabileceğini düşünüyor. Gelenekçi Müslümanlar arasında tartışmaya sebep olabileceği için bugüne kadar projeye dair açıklama yapmak istemeyen Türk resmî makamları BBC'ye konuştular.

Tartışmalı hadîs projesinin bilimsel araştırmaları Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde yürütülüyor. Projeyi izleyen Hıristiyan ilahiyatçısı Peder Felix Körner, hadîs olarak bilinen bazı sözlerin Muhammed'in vefatından yüzlerce yıl sonra, toplumsal çıkarlara uygun olarak uydurulduğunun ispat edilebileceğini söylüyor. Peder Körner, "bugün maalesef hadîs kabul edilen sözler yoluyla kadın sünneti denen İslamî -veya sözde İslamî- uygulamayı bile haklı çıkarabilirsiniz" diyor. Körner, " 'Bu, Peygamber'in bize emrettiği şeydir.' şeklinde rivayetler görürsünüz. Fakat bu emirlerin, nasıl diğer kültürlerin etkisiyle ortaya çıktığını ve sonradan hadislere hamledildiğini tarihsel olarak gösterebilirsiniz." diyor.


Okucuyu yorumu: Pek çok hadîs 1400 sene önce Orta Doğu hayatıyla ilgili olup güncelliğini yitirmiştir. Brian, London

İddiaya göre, İslamî gelenek ve görenekler, dini kullanarak toplumu kontrol altında tutmak isteyen farklı -çoğu kez de muhafazakâr- kültürler tarafından zaman içinde yok edildi. Proje yöneticileri sonraki nesillerin, hadîsleri hayal ürünü şeylerle doldurduklarını, bu arada Peygamber'i kendi siyasi emellerine alet ettiklerini iddia ediyorlar.

"Bazı rivayetler kocasının izni olmaksızın kadının seyahatini yasaklıyor... Fakat bu dinî bir yasak değil. Yasaklama sadece kadının kendi başına seyahatinin emniyetli olmamasından kaynaklanıyordu."

Prof. Mehmet Görmez

(Hadîs uzmanı, Din İşleri Dairesi)

Devrim Çapında

Türkiye, bu "kültürel yük"ü sırtından atmak ve aslî kıymetlerine ve Peygamber'e uygun bir İslam'a dönmek istiyor. Projenin devrimci doğası tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Gerçekten Muhammed tarafından söylendiği kabul edilen bazı hadisler de değiştirilip yeniden yorumlanıyor.

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı ve hadîs uzmanı Prof. Mehmet Görmez'in verdiği örnek çarpıcı: "Kocalarının izni olmaksızın kadınların üç günlük veya daha uzun süreli seyahatini yasaklayan sahih rivayetler var. Fakat bu dinî bir yasak değil. Yasak, sadece Peygamber zamanında kadının bu şekilde kendi başına seyahatinin güvenli olmaması sebebiyle konulmuştur. Fakat güvenlik endişesiyle konulan bu geçici yasak zaman içinde genel-geçer hale getirildi."

Proje, hadîslerin 1400 yıllık muhtevasına böylesine cesur müdahalelerin ancak titiz akademik araştırmaların ışığında yapılabileceğini savunuyor. Prof. Görmez, diğer bir rivayette Peygamber'in "kadınların uzak mesafelere kendi başlarına seyahat edebilecekleri günü özlediği"ne dikkat çekiyor. Görmez'e göre Peygamber'in buradaki niyeti açıktır.

"Kadınlar aile içinde cinsel taciz de dahil olmak üzere şiddete maruz kalıyor... Bunun İslam'da yeri yok... Bunu onlara anlatmalıyız."

Hülya Koç, Vaize.

Aslî Ruh

Ama bu yasak hâlâ bir hadîs olarak mevcut ve bazı Müslüman kadınların serbestçe yolculuk yapmasını kısıtlamaya devam ediyor.

Türkiye iddialı yenileşme programının bir parçası olarak 450 kadına ilahiyat eğitimi verip bunları "vaize" olarak atadı. Bunlara, geniş Türkiye topraklarının ücra köşelerindeki halka İslam'ın aslî ruhunu anlatma vazifesi verildi. Bu vaizelerden biri olan Hülya Koç, Anadolu'daki bir şehir mitinginde örtülü kalabalıklara bakıp onlara revize edilmiş hadîslerin ışığında yapılan doğru bir Kur'an yorumunun eşitlik, adalet ve insan haklarını garanti altına aldığını anlatıyor.

Hülya Koç, bugün dahi kadınlara reva görülen şiddetli baskıyı meşrulaştırmak için İslam'ın çokça kullanıldığını söylüyor. "Namus cinayetleri var," diyor Koç. "Yanlış biriyle evlenen veya sevdiğine kaçan bazı kadınların öldürüldüğünü duyuyoruz. Kadınlar aile içinde de şiddete maruz kalıyorlar. Akrabaları tarafından cinsel tacize uğruyorlar.. Bunun İslam'da yeri yok... bunu onlara anlatmalıyız."

'Yeni İslam'

Londra'daki Chatham House'ın Türkiye uzmanlarından Fadi Hakura'ya göre Türkiye'nin yaptığı, İslam'ı yeniden yaratmaktan başka bir şey değil. İslam'ı, kurallarına uyulması gereken bir dinden, çağdaş seküler bir demokraside yaşayan insanların ihtiyaçlarına karşılık olacak bir din haline getiriyorlar.

Fadi Hakura, devletin bunu başarmak için yeni bir İslam inşa ettiğini söylüyor. "Bir şekilde Hıristiyan reformasyonuna benziyor" diyor Fadi Hakura ve devam ediyor: "Tam olarak aynısı da değil, ama yakından baktığınızda görürsünüz ki İslam ilahiyatının temelleri değiştiriliyor."

Fadi Hakura, sekülerist Türkiye'nin bugüne kadar yeni bir İslam siyaseti oluşturmaya niyetlendiğini düşünüyor. "Şimdi ise yeni bir İslam oluşturmaya uğraşıyorlar" diyor.

Önemli bir nokta, projede çalışan "Ankara Ekolü" ilahiyatçılarının Batılı eleştirel teknikleri ve felsefesini kullanıyor olmaları.

Daha da cesur bir adım atarak İslam fıkhında yerleşmiş bir usul olan sonraki (ve çoğu zaman daha muhafazakâr) nassların daha evvelkileri geçersiz kıldığı kuralını reddettiler.

"Bunları bir bütün olarak görmelisiniz," diyor Fadi Hakura. "Mesela şiddetten bahseden ayetlerin barıştan bahsedenleri geçersiz kıldığını söyleyemezsiniz. Orta Doğu'da bu çeşit ideolojik yaklaşımlar çokça kullanılmıştır." Ve ekliyor: "[Bu değişimin] ne denli önemli olduğunu ifade etmem zor."

    
CEVAP VERSİN...
diyanet bakalım ne cevap verecek?mehmet hoca neden kaygılı olduğunu belgeledi?yukarıda yazılanalr korkunç derecede?hristiyanların gündemindeki konuya bakın? türkiye de bunu dile getiren sadece mehmet hoca...bunu söyleyince de herkes onu düşman ilan etmişti..hadi bakalım diyanet mantıklı bir cevap...haçlı'yı bu kadar konuşturacak kadar ne haltlar karıştırıyorsun?

Cuma, 29 Mayıs 2009 07:54 tarihinde güncellendi

Mayınlar Patladı......

   Mayınları döşeyen komutan konuştu      
maynlar.jpgTürkiye, Suriye sınırına döşenen mayınların nasıl temizleneceğini tartışırken, bölgeye ilk mayınları yerleştiren Kemal Güner, çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Türkiye, Suriye sınırına döşenen mayınların nasıl temizleneceğini tartışırken, 1956 yılında bu bölgeye ilk mayınları yerleştiren Diyarbakır'daki 7. Kolordu İstihkâm Tabur Komutanı Kemal Güner, Zaman'a çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Döşenen her bir mayının krokisini muntazam şekilde tuttuklarını belirten Güner, krokilerin 7. Kolordu'nun arşivinde bulunduğunu söylüyor. Krokilerle mayınların rahatlıkla temizlenebileceğini vurgulayan emekli komutan, "Ordumuz buna muktedirdir. Görevden kaçmasınlar, sırtlarındaki görevi yıkmasınlar." diyor. Güner, topuzlu bir tankla bile bölgenin mayınlardan arındırılabileceğini savunuyor.

Söz konusu toprakların çok verimli olduğunun altını çizen Güner, arazinin yabancılara temizlettirilmesine de 44 yıllığına işletime verilmesine de karşı. "Vazifesi mayın döşemek ve mayın bulmak olan istihkâm taburlarımız varken, bunları başkasına temizletmek ayıptır, yazıktır." eleştirisinde bulunan Güner, Genelkurmay başkanına konunun doğru anlatılmadığını düşünüyor ve ilginç bir teklif ortaya atıyor: "80 yaşındayım. Bana beş-altı tabur verseler bir mevsimde temizler, teslim ederim."

Zaman'a konuşan İstihkam Albay Kemal Güner, mayınların ilk döşenme hikâyesini şöyle anlattı: "Erzurum'dan Bingöl'den gelen sürüler Suriye'ye geçiyordu. Onların yolları üzerine döşenmek üzere her bir karakola 25, 30 ve 40'ar tane mayın verilmişti. Onlar döşenememişti. O zaman kolordu komutanı Ragıp Gümüşpala vardı. Beni çağırdı ve 'git o mayınları döşe' dedi. Gittik onları döşedik. Daha sonra Demokrat Parti bir karar aldı ve bütün sınıra 7. Kolordu 1. ve 2. istihkam taburu mayın döşedi. Bir askerim, mayının pimini yanlışlıkla çekince patladı ve parmağı koptu. Mayınlar eskiydi. Risk döşerken de vardı, her zaman olur."

Mayınları sınıra paralel olarak 3'er sıra halinde usulüne uygun olarak döşediklerini ifade eden Albay Güner, basıldığında patlamaya yol açan pimlerini de toprağın 3 santimetre üzerinde bıraktıklarını kaydetti. Güner, "Genelkurmay başkanımıza tahmin ediyorum doğru dürüst anlatılmamış bu. Benim yüreğim yanıyor. Yazık. Şimdi mümkün olsa 80 yaşındayım; ama bana beş altı tabur verseler bunu bir mevsimde temizler, teslim ederim. Bu kadar basit. Bunu gözde büyütecek bir şey yok." dedi. Kendi elleriyle döşediği mayınların, bugün Türk askeri yerine yabancı şirketlere temizletilmek istenmesine üzülen Güner şöyle dedi: "Mayınları asker yerine yabancı şirkete temizletmek yazıktır, günahtır. Niye fakir köylümüze verilmesin de Yahudi'ye verilsin ya da başkasına verilsin? Hem de 44 seneliğine."
Çarşamba, 27 Mayıs 2009 18:35 tarihinde güncellendi

Ayasofya Ne Zaman Açılacak???

necip-fazil.jpgÜstadın Ayasofya konferansı

 İstanbul'da doğan şair Necip Fazıl Kısakürek, 25 Mayıs 1983 tarihinde 79 yaşında vefat etti. O'nu rahmet ve minnetle anıyoruz. İşte Üstad'ın Ayasofya konferansı:

Ey şehîd oğlu, şehîd isteme benden makber,
Sana ağûşunu açmış duruyor Peygamber.


1965'de M.T.T.B.'de...

Gençler!..

Ayasofya üzerinde çok laf ettik! Ama lafta bile onu tasarruf edebilmiş, mülkiyetimiz altına alabilmiş değiliz!

Bana öyle geliyor ki, yalnız manayı anlasak, yalnız onu yerine getirebilsek, Ayasofya'nın kapıları sabır taşı gibi çatlar, kendi kendisine açılır. İsterse açılmasın; ondan sonra herşey, küçük bir tatbikat işinden ibaret kalır.

Biz kimden, neyi istiyoruz.

Yemen'den Viyana'ya Fas'tan Kafkasya'ya kadar en aşağı 10 milyon kilometre kare bir zemin üzerinde... Evet, böyle bir zemin üzerinde... Atalarımızın... Ata derken halimize bakıp başımızı doğduğumuz nur insanların... Tohum atarcasına her tarafa serptiği kubbelerden birini... 700 bin kilometre kareye indikten ve bu halin ismine millî kurtuluş dedikten sonra... Evet, bütün bunlardan sonra... Toprağı kaybedilmiş kubbelerden birini mi istiyoruz?

İnsana gülerler!.. Herhangi bir yıldızda bu türlü iddialara girişen milletleri sürecek bir tımarhane olsa, bizi oraya sürerler.

Âlemde, cüceleşmiş devlerin, eski rollerini takınmasından daha çirkin bir tablo yoktur.

"- Cüceleşmeyeydin! Şimdi devin hakkından nasıl bahsediyorsun?"

Derler böyle insanlara ve milletlere!..

Evet, sevgili gençler; bir manzumemde söylediğim gibi, kellelerimizi tırnaklarımızla yerinden söküp iki dizkapağımıza yerleştirmenin ve sonra ikinci bir başla onu seyretmenin, kısaca ulvî nefs muhasebesine girişmenin artık günü geldiğini kabul edelim ve avaz avaz haykıralım ki, bizi, şiltesi üç kıt'ayı kaplayan devi, cüceleştirdiler. Sonra ona iki santim boy ilave edip, Batının bat pazarı veya bit pazarı elbiselerini giydirdiler. Peşinden de:

"- İşte sana layık (özgürlük) ve (uygarlık) budur!"

Dediler.

Bu bakımdan Ayasofya... Bakın nedir bu bakımdan Ayasofya?

Bizi bu hale getiren, annemizin cennet kokulu başörtüsünü sarhoş kusmuğuna bez diye kullanan, ahlakımızı Paris'in dünya çapındaki (Şabane) kerhanesinden daha aşağıya düşüren, millî kültürümüzü çöplüğe ve millî iktisadımızı kumarhaneye çeviren, zekamızı maymunlaştıran ve kalbimizi kanserleştiren, tarihi 129 yıllık cereyanın, kendi öz evimizde, yüzümüze kapadığı oda, mukaddesat odamız...

Ayasofya budur!

129 yıl boyunca, dışarıdan Batı emperyalizmasının, içeriden de onların sadık ajanları sıfatiyle kozmopolitlerin, masonların ve nihayet hepsinin birden ana sermayesi ve gönüllü fedaisi halinde, adı Türk, küfür tip ve zümrelerinin idare ettiği bu cereyan, Ayasofya'yı müzeye çevirmekle, sağlık müzelerindeki balmumundan frengili suratlar şeklinde, Türkün öz ruhunu müzeye kaldırmış oldu.

Frenk kelimesinden gelen "frengi" ismine dikkat ediniz! Türkün mukaddesatına frengili bir surat gibi bakan bu insanlardır ki, "frengi" mefhumunun ta kendisidirler ve ciğerlerine kadar frengilidirler... !> Şimdi buradan saffet devrimize geçelim. Şairin;

Şayestedir denilse,
Âlem senin mezarın...

Hala gelir zeminden
Tekbir-i zar-ü-zarin...

Diye belirtmeğe çalıştığı; dava ve gayesi bakımından Büyük İskender ve Sezar'ı oda hizmetçiliğine kabul etmeyecek kadar üstün hükümdar, başbuğ ve (aksiyon) adamı Fatih, İstanbul'u fethedip onun kalbi Ayasofya'da namazını eda ettiği zaman, Cenubî Fransa'da kırılıp Viyana'da tekrar Batıyı dişleyecek olan İslam taarruz kıskacının mihver çivisini ele geçirmişti.

Ayasofya işte bu incecik mildir, bu çividir; onu İslam kıskacına yerleştiren Fatih Sultan Mehmed'dir; ve eğer ondan sonra kıskaç kapatılamadıysa suç kapatamıyanlardadır. Fatih'e düşen şerefse, erişilir soydan değildir. Kendisinden sonra, Kanunî sultansüleyman® gibi, iyi ve kötü arasındaki ayırıcı çizgiden başka bir şey olmayan meccanî ihtişam kahramanı, karaların ve denizlerin yüce hakanına kadar süren muazzam (aksiyon) akışında en büyük hız payı, yine Fatih'indir. Kanunî devrinde teşekkül eden büyük ahenk tablosunun unsurları, Ebussuud gibi şeyhülislam, Sokullu gibi sadrazam, Baki gibi şair, Sinan gibi mimar ve Barbaros gibi amiral, sadece ve sadece Fatih'in, hareket noktasına bu mili yerleştirdiği kıskaç yüzüsuyu hürmetine yetişmiş büyükler...

Tarihimizde, Fatih'ten başka her hükümdarın (aksiyomu, isterse vatana eklediği toprak Fatih'inkinden bin misli fazla olsun, ulvî kemal ve noksansızlık manasına, tamam olmaktan uzaktır. Yalnız Fatih'dedir ki, kendi zaman ve mekanına göre, dava hedefini, muhteşem ve muazzam bir tamamlık içinde buluyoruz.

İşte bütün bunları (sembolize) eden, remzlendiren de cihanın en güzel beldesi İstanbul ve onun kalbi Ayasofya...

Salibin ağırlığından kurtarılıp hilalin kanatlarıyla kendisine gök kubbe yolu açılan, böylece Yirminci Asır dünyasına gerçek medeniyet ve ebediyet mimarisinin ne olduğu onunla gösterilen, Batı aklı ve Doğu ruhunu birleştiren eski Bizans eseri ve artık yeni tekbir yuvası tarihi kubbe...

Demek ki, Ayasofya, ne taş, ne çizgi, ne renk, ne cisim, ne de madde senfonisi; sadece mana, yalnız mana...

İstanbul'daki Süleymaniye, Edirne'deki Selimiye, bunlara karşılık da Roma'daki (Sen Piyer) ve Paris'teki (Notrdam), bizde ve onlarda daha niceleri, madde ve hatta gayelerine bağlı mana kıymeti olarak, Ayasofya'nın eşik taşına bile denk olamaz. Zira bunlardan herbiri, kendi gayesinin tabiî şartları içinde, tek taraflı olarak yükseltilmiş bir eser... Ayasofya ise bunların yanında bir kümes bile olsa, öyle bir nasibin sahibi ki, ne madde, ne de tek taraflı mana ölçüsüyle ona varmak kabil... Ayasofya, bir mananın, zıd manaya taarruz ve onu zebun edişinin, bütün dünyada eşi olmayan abidesi...

Fatih Sultan Mehmed, bu hikmeti sezdi; ve Ayasofya'yı, İstanbul gibi misilsiz bir mahfazanın içinde, güneş çapında bir pırlanta gibi zapt ve fethetti.

Tarihimizde daha nice zapt ve fetih hareketinin kahramanı var; niçin hiçbirinin adı, has isim olarak Fatih değil?..

İmdi:

Biraz evvel işaret ettiğimiz gibi, (İmperyum Romanum)dan üstün bir imparatorluğun dev adamı olan Türk'ü binbir tarihî saik yüzünden çüceleştiriyorlar, 10 milyon kilometre karelik bir servet ve nimet zeminini 700 bin kilometre kare fakir bir anavatan kadrosuna kadar indiriyorlar, fakat bütün bu olanlara rağmen, Fatih'in o kadar maharetle yerine oturttuğu mili söküp atamıyorlar, çekip alamıyorlar. Zira İstanbul ve Ayasofya, muazzam nasibi icabı, anavatana bitişik ve onun içinde kalıyor; hiçbir şey yapılamayınca da, dünyada hiçbir milletin başına gelmemiş bir felakete yol açılıyor; Ayasofya Türk'ün öz evi ve anayurdu içinde güya Türk'lerin eliyle manasından koparılıyor, duvarlarından Allah(c.c.) ve Resulünün mukaddes isimleri indiriliyor, iç sıvaları kazınıp putlar meydana çıkarılıyor ve hilalden ziyade salibin faziletlerini ilana memur bir müze, yani içinde İslamiyetin gömülü olduğu bir lahid haline getiriliyor. Artık o, basit bir taş yığınıdır. Öyle bir taş yığını ki, sadece kendisinde kıyılan ulvî mananın katillerini ilan ve ihtarla kalmıyor, üstelik her an salibin ağzından salyasını akıtıcı bir iştah telkiniyle, Türk'ün, ruhiyle beraber maddesini, maddesiyle beraber de ruhunu hıristiyanlık alemine peşkeş çeken, "buyurun, ne duruyorsunuz; gelin ve bizi esir edin!" diyen bir hava yaşatıyor. Ayasofya'nın hilal hakimiyetinden uzaklaştırılmasıyla düşmana aşılanan gayret, bir ordunun harp planlarını satmaktan beter bir tehlike ve suç belirtir. Eğer o kökünden traş edilse ve yıkılsa bir şey değil de, bu haliyle, bütün bir milleti ve tarihi her an öldürüp yine dirilten ve tekrar öldüren bir felaket...

Böylece, Batı dünyasının bize içimizden, içimizdeki ajanları vasıtasıyla yaptırdığını, ne Haçlılar yapabildi, ne Moskof, ne de Ayasofya'nın gözü dönmüş şehvetlisi Yunanlılar...

Milyonluk bir orduda, bir emirle, herkes silahını kalbine dayayıp tetiği çekse ve intihar etse, bu emrin o orduya vereceği zararı hangi düşman sağlayabilir?..

Ayasofya'nın kapatılması işte böyle olmuştur. Ve Türk tarihine, mukaddesatına, ruhuna, ihanetlerin en büyüğü şeklinde meydana gelmiştir. Türk'ü yoktan var ettiğini iddia eden bir zümre ve (klik) zihniyeti, Ayasofya ile Türk vatanını, göklerdeki aslî ve hakikî vatanıyla beraber satmıştır.

Allah(c.c.) diyen bu millet mutlaka kalacak; ve kalacağına göre, öteki dünyadakinden evvel, bu dünyada hesap gününü açacaktır. Ayasofya, muayyen bir idare ve zihniyetin getirdiği, ruhî, ahlakî, içtimai, iktisadî, idarî, siyasî felaketler eliyle Batı dünyasına takdim edilen hediye kutusu üzerindeki fiyonklu kordeladır. Topyekûn şahsiyetlerini düşmana teslim edici böyle hediyeleri veren milletler ise, hediyeyi alanlar nazarında hakir ve zelildir. İşte Kıbrıs davası!.. O kadar Batılılaştığımızı, uygarlaştığımızı, özgürleştiğimizi, kendisinden olduğumuzu iddia ettiğimiz Batının bize muamelesine dikkat etmiyor muyuz? Bizim, kendimizi, kendisinden saymamız pahasına, Batılı bizi asla kendisinden saymıyor. O, ne Doğulu, ne de Batılı, bu mukallit ve bulamaç insanı asla benimsemiyor; ve ismini taşıdığı (Greko-Latin) medeniyetinin piçleşmiş uzvunu, sefil Yunanlıyı, şımarık çocuğu halinde her an tatmin ve bize tercih etmekten başka bir şey düşünmüyor. Büyük İngiliz şairi Lord (Baynn)ın Türklere karşı Yunan istiklal çarpışmalarında öldüğünü ve Yunan topraklarında yattığını bilmeyen diplomatlarımız, hala selameti, Türk'ün öz şahsiyetinde değil, Batılıya Batılı görünmek özenişinde arıyor.

Hayır! Batılıdan, sığıntısı olmak yoluyla sağlanabilecek hiçbir himaye mevcut değildir. Biz bu kafayla gittikçe de başımıza daha neler geleceği görülecektir.

Bütün bu manalar Ayasofya'ya bağlı... Daha neler ve neler!.. Türk İstiklal Savaşı'nın temiz ruhuna leke düşürenler, o ruha ve onun müspet temsilcilerine rağmen, kazanılmış bir istiklali topyekûn tersine çevirme yoluna girmişlerdir.

Belirttik ki, kendi öz mukaddesat ve tarihini kendi öz yurdunda maskara edenlere, o mukaddesat ve tarihin düşmanları hürmet etmez, tiksintiyle bakar. İşte, dünyada ve dış politikada yüzümüze kapanan kapılar bunun için kapanıyor. Doğrudan doğruya bunun için olmasa da dolayısıyla bunun için... Şahsiyetsizliğin ceremesi... Bunun içindir ki, Avrupa, köküne kadar şahsiyet heykeli İkinci Abdülhamid Han'a hürmet ediyordu. Almanya imparatoru (Vilhelm) siyaseti ondan öğrendiğini söylüyor ve Prens (Bismark) tam bir Abdülhamid düşmanı olduğu halde, onu, asrın en büyük siyaset dehası diye gösteriyordu. Eğer Abdülhamid'e, Ayasofya'yı müze yapması karşılığında bütün dünya hazinelerini vereceklerini söyleseler, nefretle reddeder, imparatorluğunu elinden almakla tehdit etseler son damla kanına kadar akıtmakta tereddüt etmezdi. İnkarcı (Volter)in Allah(c.c.)'ın Sevgilisine ait piyesini Fransız tiyatrolarından Fransa devleti marifetiyle kaldırtan, yoksa bunun harp sebebi olacağını Fransa hükümeti'nin suratına çarpan, Ulu Hakan Abdülhamid Han'dan başka kim olabilmiştir? O Abdülhümid Han ki, bunca ordusundan yalnız bir tanesiyle birkaç gün içinde Atina kapılarında görünüvermiş ve küçücük bir Yunan şımarıklığını, onlara Ayasofya'dan bahsettirmek yerine (Akropol) önünde ordugah kurmakla cezalandırmıştı. Şimdi o Yunanlı, baykuş gözlerini üzerimize dikmiş, birinde Ayasofya, öbüründe Rumelihisarı'nın hayali, İstiklal Savaşı'ndaki küstahlığından beter bir nefs emniyeti içinde dikilip duruyor da, bizde, onun iki gözünü birden çıkaracak (enerji)den eser görünmüyor.

Sebep?

Çünkü Ayasofya'nın kapılarıyla beraber ruhumuzu kilitlediler. Her mana, her hikmet, her münasebet Ayasofya'ya bağlı...

Ayasofya açılmalıdır. Türk'ün bahtıyla beraber açılmalıdır.

Ayasofya'yı kapalı tutmak, Yunanlıya "ben yapamıyorum; sen gel de kendi hesabına aç!" demekten farksızdır.

Ayasofya'yı kapalı tutmak, Birleşmiş Milletler'den Afrikalı yamyam devletlerine kadar aleyhimize rey verdirip kendileri müstenkif geçinen Batılılara "artık benim hayat hakkım kalmadı!" demektir.

Ayasofya'yı kapalı tutmak, bu toprağın üstündeki 30 milyon ve altındaki 30 milyar Türk'ün semaları tutuşturan lanetine hedef olmaktır.

Ayasofya'yı kapalı tutmak, Allah(c.c.)'a sövmeye, Kur'ana tükürmeye, Türk tarihini kubura atmaya, Türk iffetini kirletmeye, Türk vatanını satmaya denk bir suçtur.

Gençler! Bugün mü, yarın mı, bilemem!

Fakat Ayasofya açılacak!.. Türk'ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar, Ayasofya'nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilirler.

Ayasofya açılacak... Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün manalar, zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak!.. Öylesine açılacak ki, bu millete iyilik ve kötülük etmişlerin dosyaları da onun mahzenlerinde ele geçecek...

Ayasofya açılacak!... Bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini, dünyalar arası mahsup sırlarını, her iş ve herşey hakkındaki gerçek miyarları çerçeveleyici bir kitap gibi açılacak...

Allah(c.c.) tarafından mühürlenmiş kalplerin mühürlediği Ayasofya, onların aynı şekilde mühürlemeğe yeltenip de hiçbir şey yapamadığı, günden güne kabaran akınını durduramadığı ve çığlaştığı günü dehşetle kolladığı mukaddesatçı Türk gençliğinin kalbi gibi açılacak...

Ayasofya'yı, artık önüne geçilmez bu sel açacak...

Bekleyin gençler!.. Biraz daha rahmet yağsın... Sel yakındır.

Fatih ve Onun Yeni Nesline Selam!

 
Çarşamba, 27 Mayıs 2009 18:33 tarihinde güncellendi

DEHA DÜNYASI.....

unverstel.jpgDahi Türk ABD'yi fethetti!

4 dil bilen Yiğit, 'Dahilerin üniversitesi' olarak bilinen University of Pennsylvania'dan en yüksek onur ödülünü alarak mezun oldu Adından 'Dahi Türk' diye söz ettirmeyi başardı


 

Amerika'yı başarılarıyla kendisine hayran bırakan Yiğit Bora Bozkurt (25) dünyanın gözdesi oldu. Babası inşaat mühendisi, annesi ise hukukçu olan Bozkurt, orta ve lise eğitimini İstanbul'da Robert Koleji'nde sürdürdü.

Buradan başarıyla mezun olan Yiğit Bora Bozkurt, bu müthiş grafiğini hayatı boyunca sürdürmeye kararlıydı.

BAŞARIDAN BAŞARIYA...

İngilizce, İtalyanca, Fransızca ve Almanca eğitimi alan Yiğit, okulda aldığı dereceyle burslu olarak Yale Üniversitesi'ne girmeye hak kazandı. Yale'de bilgisayar ve ekonomi eğitimi alan Bozkurt, üstün zekasıyla buradaki öğretim görevlilerinin dikkatini çekti. Yale'in tarihine ismini altın harflerle yazdıran Yiğit, bilgisayar bölümünü onur derecesi alarak bitirdi. Ardından da ilk 10 hukuk fakültesi arasında olan University of Pennsylvania'ya girdi. Buradaki 300 arkadaşını geride bıraktı ve buradandan da en yüksek derecede onur ödülü alarak mezun oldu.

VERGİ ONDAN SORULACAK

Türkiye'nin gurur kaynağı olan Yiğit, aldığı başarı bursuyla, gelecek sene Washington'daki Georgetown Üniversitesi'nde vergi alanında uzmanlık eğitimi alacak. Dahi Türk genci, ileride Amerikan vergi kanunlarının çıkartılmasında etkin rol oynamak istiyor.

 

Çarşamba, 27 Mayıs 2009 18:31 tarihinde güncellendi

Sayfa 180 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.