.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

SULTAN SELİM HAN...

selim.jpgYavuz, Mısır dönüşünde yolu üzerinde bulunan Şam’a uğrayıp kabrini yaptırdığı Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin türbe ve câmiini merâsimle açtı. Türbedâr ise, keşfî bir sunûhât ile sessizce yanındakilere, Sultan Selîm Han’ın artık fazla yaşamayacağını ifâde etti.

Kazandığı büyük muzafferiyetlerle İstanbul’a doğru ilerleyen Yavuz’un ordusu, iki sene, bir ay ve yirmi gün süren bir Mısır seferinin yorgunluğu içindeydi. Bir ara geçtikleri bir bölgedeki susuzluk da bu yorgunluğa eklenince, büyük sıkıntılar yaşandı. Hattâ binekler bile telef olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Yavuz Sultan Selîm Han, bu hâle gönülden muzdarip olarak secde-i Rahmân’a kapandı ve:

“İlâhî! Bana ve askerlerime kolaylık ver! Bizlere lutfunla muâmele eyleyip rahmetini gönder Allâhım!..” diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ kıldı.

Daha o anda gökyüzünü kuşatan rahmet bulutlarından seller gibi yağmur yağmaya başladı. Böylece büyük bir susuzluk ve onun verdiği zararlar, Cenâb-ı Allâh’ın lutfu ile bertaraf edildi.

İlâhî nusret ve rahmete müstağrak Yavuz Sultan Selîm Han ve ordusu, Adana civarında da şiddetli bir yağmura tutuldular. Her yer çamur deryâsı olmuştu. O sırada Selîm Han, devrin meşhûr âlimlerinden Kemâl Paşazâde ile yanyana at üstünde sohbet ederek gidiyorlardı. Birden Kemâl Paşazâde’nin atı ürktü ve ürken atın ayağından sıçrayan çamur, Yavuz’un üstünü baştan başa boyadı.

Kemâl Paşazâde çok üzüldü. Rengi attı. Yavuz, O’na dönerek mütebessim bir çehre ile:

“–Ulemânın atının ayağından sıçrayıp bizi boyayan çamur, bizim için şereftir. Mübârektir. Bu çamurlu kaftanı, ben ölünce sandukamın üzerine kapatın!” buyurdu.

Bu hâdise, Yavuz’un âlim ve âriflere gösterdiği hürmet ve tâzimi ne güzel ifâde eder1.

İstanbul’a dönüşte Üsküdar’a gündüz vâsıl olmuşlardı. Yavuz, İstanbul halkının, kendisine büyük bir tezâhürât yapacağını haber aldığından lalası Hasan Can’a:

“–Hava kararsın, herkes evlerine dönsün, sokaklar boşalsın, ben ondan sonra İstanbul’a gireyim. Fânîlerin alkışları, zafer takları ve iltifâtları bizi nefsimize mağrûr edip yere sermesin!..” dedi.

Müteâkıben, İstanbul’a gelen Mısır ulemâsı ile Osmanlı ulemâsı, Yavuz’un “halîfe” olmasını kararlaştırdılar. Daha sonra halîfe III. Mütevekkil, Ayasofya Câmii’nde minbere çıkarak Yavuz’un hilâfetini îlân etti. Hırkasını çıkararak Yavuz’a giydirdi. Bundan sonra Osmanlı pâdişâhlarına, sultanlık ünvânı ile berâber “halîfe” sıfatı da verildi.

Büyük cengâver Hünkâr, Osmanlı toprağını, bugünkü Türkiye’nin tam beş katı artırarak, 4.182.000 km2’ye çıkardı. Mısır ve Arabistan yarımadası Osmanlı hâkimiyetine geçti. Hind Okyanusu’na kadar inildi. Kuzey Afrika hâkimiyeti ile Osmanlı hudûdu Atlas Okyanusu’na dayandırıldı. Hicaz ve Ortadoğu ülkeleri Osmanlı hizmetine açıldı. Mübârek ve mukaddes emânetler, İstanbul’a getirilerek İstanbul, şeref ve izzet kazandı. Bunlar, Topkapı Sarayı’nda mahsûs bir hücreye konularak burada yirmi dört saat kesintisiz Kur’ân-ı Kerîm okunması için kırk hâfız tâyin edildi. İlk Kur’ân-ı Kerîm’i okuyan da Yavuz’un kendisi oldu.

Şunu unutmamak gerekir ki, maddî ve zâhirî azamet ve ihtişâmın temel sâikı, mâneviyat âlemindeki sır ve hikmetlere riâyettir. Osmanlı İmparatorluğu’nun, hiçbir İslâm devletine nasîb olmayan altı yüz küsûr senelik ihtişâmı, asıl mâneviyata verdiği ehemmiyetten kaynaklanmıştır. Osman Gâzî’nin meşhûr bir rivâyete göre, misâfir kaldığı bir evde, odada Kur’ân-ı Kerîm bulunması sebebiyle geceleyin ayağını uzatıp yatmaması; Yavuz Sultan Selîm Han’ın mukaddes emânetleri böyle büyük bir tâzim ile İstanbul’a getirip, kırk hâfız tâyin ederek onların başında asırlarca sürecek bir surette inkıtâsız (kesintisiz) olarak Kur’ân-ı Kerîm okutması, Osmanlı Devleti’nin dillere destan büyüklüğünün temel sâiklerindendir.

Allâh -celle celâlühû-, kendisine, peygamberlerine ve velîlerine hürmet ve tâzimde bulunanları âbâd eylemiş, onların dâhil oldukları topluma dâimâ rahmet indirmiştir.

Silsileler hâlinde gelen büyük zaferler ile mukaddes ve mübârek emânetlere nâil olmanın hazzı ve şükür hissi içinde olan cihangir Sultan Yavuz, Pîrî Paşa ile birgün sohbet ederlerken:

“–Allâh’ın izni ile büyük fütûhâtlarda bulunduk. Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn ünvânına kavuştuk. Allâh bize her zaman ve her mekânda zafer lutfetti. Hazînelerimiz lebâleb altın ile doldu. Şimdiden sonra bu devlet yıkılır mı?” diye sordu.

Pîrî Paşa şöyle cevap verdi:

“–Hakanım, bu hâl, bu rûh, bu azim ve bu teslîmiyetle bu devlet kolay kolay yıkılmaz! Lâkin torunlarınızın zamanında Rabbin ihsân ettiği mükâfâtların, ni’metlerin şükrü edâ edilmez, emânetlere sahip olunmaz ve hak tevzî edilmez ise, yıkılır. En çok şu üç şeyden endişe ederim:

1. Sadrâzamlık makâmı, liyâkatlere göre verilmez, menfaat karşılığı olarak câhil ve ahmakların eline geçerse;

2. Dünyâ malı, kalbleri işgâl eder, rüşvet kapısı açılır, her türlü mel’anet akçe ile gerçekleşir ve bu yüzden makamlar ehliyetsizlere verilirse;

3. Devlet adamları, hanımlarının te’sîri altında kalır, ve idârede onların da te’sîri olmaya başlarsa; bu devlet yavaş yavaş yıkılmaya yüz tutar.”

Pîrî Paşa’nın bu sözleri üzerine celâdetli Pâdişâh, bir müddet sükûttan sonra:

“Rabbim bizleri böyle bir âkıbete dûçâr olmaktan korusun!..” diye duâ etti.

Sanki Pîrî Paşa, bu ifâdeleri ile bir târih felsefesinin değerlendirmesini yapıyor ve istikbâlde meydana gelecek hallerin işâretlerini veriyordu. Âdetâ, gerileme devrinin fârik sebeplerini îzâh ediyor ve gelecekten haber veriyordu.

Cumartesi, 20 Haziran 2009 14:04 tarihinde güncellendi

KUŞUN DİLEĞİ - MEVLANA DAN

papagan_resmi.jpgMESNEVİ’DEN

DUDU KUŞUNUN DİLEĞİ

MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMÎ K.S.


Zengin bir tüccar alış-veriş için uzak ülkelere gidecekti. Yola çıkmadan önce bütün ev halkına istedikleri hediyeleri sordu. Herkes istediğini söyledi. Tüccar  Allahaısmarladık diyerek evden çıkarken, kafesinde boynu bükük duran dudu kuşunu gördü ve yanına yaklaşıp:

- Ya sen ne armağan istersin güzel kuşum, istermisin sana altın kafes alayım? Dedi.

Dudu kuşu dilleniverdi.

- Muhterem efendim, gideceğin yerde benim cinslerimi görünce halimi anlat. De ki:

      Sizin hasretinizi çeken dudu, bizim evde, kafeste kapalı. Size selam söyledi, yardım istedi, bir kurtuluş yolu sordu. Ben sizin hasretinizle gurbet ellerde kalayım da, siz yeşil çayırlarda çiçekli ağaçlarda sefa sürün! Doğrumu bu?

      Tüccar dudusunun böyle hayret etti ve ona Senin isteğinide yerine getiririm diye söz verdi.

       Tüccar uzak doğu ülkelerine gidiyordu.Hindistan’a varınca sınır boyunda birkaç dudu gördü ve kendi dudusunun selamını bildirerek söylediklerini onlara anlattı. Onu dinleyen dudulardan biri titredi, çırpındı, sonra düşüp kapkatı kesildi, öldü. Tüccar ona selam getirdiğine pişman oldu. Bir cana kıydım diye üzüldü. Bu dudu benim dudumun akrabası galiba diye düşündü.

        Alış-verişini bitirip memleketine dönen tüccar, bütün ev halkına getirdiği armağanları dağıttı. Dudu kuşuna bir şey getirmemişti. Dudu sordu:

         - Bana bir haber yokmu?

         - Var ama, anlatamam, söylediklerini oradaki dudulara anlattım diye hala pişmanlık duyuyorum.

         - Niçin pişmansın anlat üzülmem.

- Şikayetini sana benzeyen dudulara söyledim. İçlerinde biri senin derdini duyunca kalbi durdu öldü. Bu sözleri duyunca oda titreyip düştü kaskatı kesildi.Tüccar çok üzülmüştü. Kafesin karşısına geçip söylemeye başladı:

Ey benim güzel kuşum, sana ne oldu? Sen benim ruhumun neşesi idin. Sana gözüm gibi bakıyordum, altın kafesler içinde yatırıyor, güzel yiyecekler veriyordum. Sonra kuşu öldü sanarak kafesinden çıkararak bahçeye attı.

Fakat duducuk, atıldığı yerden havalanıp yüksek bir ağacın tepesine konuverdi. Dudusunun canlanıp uçtuğunu gören tüccar kafasını kaldırıp sordu:

-Ey dudu , Hindistandaki cinslerin ne yaptıda bana bu oyunu ettin?

Dudu cevap verdi:

-Ondan bir kurtuluş yolu dilemiştim. O da bana bu yolu öğretti, sende benim gibi kendini ölmüş göster, sonra uçup kurtulursun demek istedi. Ben de dediğini yaptım.

Kuş böyle dediktekten sonra havalandı vatanına doğru süzülüp gitti.

Tüccar dudunun arkasından söyle seslendi:

-Bana büyük bir öğüt vermiş oldun, aydın bir yol gösterdin. Bundan sonra kafeste inleyenlerin derdini içimde duyacağım, hür olmayanlara hürriyet dileyeceğim.

Cumartesi, 20 Haziran 2009 15:28 tarihinde güncellendi

DURUM VAHİM.....

ebubekir_sifil2.jpgNereye gidiyoruz!
 

Haber bültenlerinde aile trajedilerini konu edinen haberlerin yer almadığı gün yok desek abartı yapmış sayılmayız. Annesini öldüren kız, ninesini doğrayan torun, aile fertlerini kurşuna dizen baba, küçük kardeşinin canına kıyan abla veya ağabey... Toplumun en temel yapı taşını oluşturan aile kurumunun içten içe çürüdüğü dönemler geride kaldı, artık alarm zilleri açıktan ve en yüksek perdeden çalıyor. Aile adeta çöküyor...

Problem sadece aynı aileye mensup bireylerin birbirlerine karşı işlediği suçlarla sınırlı, aile içinde yaşanan trajedilerden ibaret değil. Genel olarak toplumda işlenen her türden suçun en temelinde, ailede yaşanan olumsuzlukların rolünü görmek gerekiyor. Eğitimsiz, dinî ve kültürel değerlerden uzaklaşmış, kendine ve topluma yabancılaşmış bireyler hem kendilerine, hem de ailelerine ve topluma büyük zararlar veriyor.

Çok değil yüz, yüz elli sene önce, canını, malını, her şeyini birbirine rahatlıkla emanet eden, mahallesinde, sokağında, köyünde emniyet, asayiş ve güvenin bizzat teminatı olan insanların yaşadığı bir coğrafyaydı burası. Üç-dört kuşak öncesinden bahsediyoruz.

Aradan geçen bu zaman dilimi içinde nasıl bir başkalaşıma uğradık?

Bu soruyu, "Batılılaşma" olgusunu dikkate almadan cevaplandırmak mümkün değil. Ne zaman toplum olarak yönümüzü Batı'ya döndük, işte o zaman her şeyi, kendisini merkeze alarak, kendi menfaatleri ve nefsî dürtüleri doğrultusunda belirlemek isteyen bireylerden oluşan bir topluma dönüşmeye başladık. Bu toplum Batılılaştıkça suç oranları artmaya, insanlar yalnızlaşmaya, aileler çökmeye, aile bireyleri birbirinden uzaklaşmaya başladı. Çünkü bu toplumu oluşturan bireyleri birbirine kaynaştıran temel bağlar büyük ölçüde zaafa uğradı.

Denebilir ki, suç oranları bizdeki kadar yüksek olmayan Batılı ülkeler bulunduğu realitesi, yaşadığımız olumsuzlukların Batılılaşma olgusuna bağlanmasını tartışmalı kılar.

Ben de derim ki, Batı'da suç oranlarının düşük olduğu toplumlar bulunduğu doğrudur. Ancak burada "suç" kavramının içinin neyle doldurulduğu sor derece önemli. Yani suç oranlarının az olduğu söylenen toplumların kabul ettiği "suç" tarifi ile bizim anlayışımızı bağdaştırmak mümkün değil.

Söz gelimi Hollanda'da, belli bir yaşın üzerindeki insanların belli bir dozun üzerinde olmamak kaydıyla uyuşturucu kullanması yasal kabul ediliyormuş. Cinselliğin bizde kabul görmesi mümkün olmayacak tarzda yasal düzenlemelere konu olduğu gerçeği de bir diğer örnek olarak zikredilebilir.

Bunlar ve benzeri örnekler bizde "suç" olarak kabul edilen birtakım unsurların, Batkılı ülkelerde suç kabul edilmemesi sebebiyle suç işleme oranının oralarda düşük çıkması sonucunu açıklayıcı unsurlardır.

Elbette bir de ekonomik durum realitesi var. O toplumlarla bizim aramızdaki gelir seviyeleri farklılığı, mali durumun bozukluğundan kaynaklanan suçların da eklenmesiyle bizim toplumumuzun suç hanesinin kabardığı bir vakıa.

Hayatı ekonomi üzerinde inşa edip, sonra da -Allah'ın verdiği bunca imkâna rağmen- insanların yeterli gelir seviyesine sahip olmasını temin edemezseniz, elbette bunun bir faturası, bir yansıması olacaktır...

"Kanaat hazinedir" hikmetinin, yerini daha çok kazanıp daha çok harcama güdüsüne terk ettiği bir yapıda birey de, aile de, toplum da dejenere olacaktır. Bu, kaçınılmazdır. Dayanışmayı, paylaşmayı, fedakârlık ve diğergâmlığı, emr-i ma'ruf nehy-i münkeri fıtrî bir haslet olarak yaşatan insandan, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diye düşünen, hesapçı, bencil, haris ve hasis insana geçişin neticesidir bu.

Vaiz efendiler cami kürsülerinden istedikleri kadar etkili vaaz etsin, nasihatte bulunsun. Hayatı Batılı değerler ekseninde inşa etme ısrar ve alışkanlığından vaz geçmedikçe bu toplumda suç oranlarının azalmasını beklemek beyhudedir. "Bir toplum kendisinde olanı değiştirmedikçe Allah o toplumda olanı değiştirmez."

       
Ebubekir Sifil - Milli Gazete
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız    
2009-06-20

 

Cumartesi, 20 Haziran 2009 15:22 tarihinde güncellendi

darbe olmaz....

  emekli_pasa.jpg Kıtay: "Bu salaklarla darbe olmaz"      
Cuma, 19 Haziran 2009 09:25

Emekli Paşa Oramiral Atilla Kıyat'ın sözleri ortalığı karıştıracağa benziyor.

Mehmet Ali Birand ve Rıdvan Akar’ın hazırlayıp sundukları “32.Gün”de bu hafta, Taraf Gazetesi’nin haberi ile ortaya çıkan, varlığı tartışılan ve içeriğinde AKP ve Fethullah Gülen cemaatine yönelik bir “darbe” hazırlığı olduğu iddia edilen “irticaya karşı eylem planı” tartışıldı.

Türkiye’de asker siyaset ilişkilerini en iyi bilen isimlerden biri olarak kabul edilen Emekli Oramiral Atilla Kıyat, 32.Gün’de asker siyaset ilişkisini ve yazdırıldığı iddia edilen “irticaya karşı eylem planı”nı değerlendirdi.

Kıyat, Türkiye'deki darbe korkusuyla ilgili olarak sivillere seslendi ve içlerinin rahat olmasını istedi. Kıyat, 'Bu kadar salak insanların darbe yapmaları mümkün değil' diye konuştu.
Cumartesi, 20 Haziran 2009 15:24 tarihinde güncellendi

Sayfa 172 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.