Sahihi Buhari’de, ikinci olarak
zikredilen hadisi şerifte, Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme vahyin nasıl
geldiği beyan edilmiştir.
عن
هشام بن عروة عن أبيه عن عائشة أم المؤمنين رضي الله عنها
أن الحارث بن هشام رضي
الله عنه سأل رسول الله صلى الله عليه و سلم فقال
يا رسول الله كيف يأتيك الوحي ؟
فقال رسول الله صلى الله عليه و سلم :(
أحيانا
يأتيني مثل صلصلة الجرس وهو أشده علي فيفصم عني وقد وعيت عنه ما قال
وأحيانا يتمثل
لي الملك رجلا فيكلمني فأعي ما يقول-
قالت
عائشة رضي الله عنها ولقد رأيته ينزل عليه الوحي في اليوم الشديد البرد
فيفصم عنه
وإن جبينه ليتفصد عرقا(صحيح البخاري - 1 / 4)
Hişam ibni Urve babasından, o da
mü’minlerin annesi Aişe’den -r.anha- rivayet ettiki Haris ibni Hişam r.a. Resulullah
sallallahu aleyhi ve selleme sorarak dedi:
Ya Resulellah! Sana vahiy nasıl
gelir.
Resulullah sallallahu aleyhi ve
sellem buyurdu:
“Bazı kere bana çıngırak sesi gibi
gelir. Bu, bana en şiddetli –ağır- gelenidir. Dediğini bellediğim halde iken
benden ayrılır.
Bazı kere de melek bana insan suretinde
şekillenir ve benimle konuşur. Dediğini bellerim.”
Aişe r.anha dediki: Muhakkak O’nun
üzerine vahyin indiğini şiddetli soğuk günde görmüştüm, vahiy ondan ayrılınca mübarek
şakakları ter akıtıyordu. (Buhari 1/4)
Bu hadisi şeriften çıkartılan hükümler:
1- Meleklerin varlığını bildirir.
2- Ashabı kiram r.anhum, Efendimiz sallallahu
aleyhi ve selleme çeşitli hususlarda sorarlardı, Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem de onları toplar ve öğretirdi. Bir kısmı sorardı, diğer bir kısmı da
ezberleyip diğerlerine tebliğ ederdi. İşte bu şekilde Allahu teala dinini
kemale erdirmiştir.
3- Meleklerin diledikleri surete
girmeye kadir oldukları da, bu hadisi şerifle anlaşılmıştır.
Vahyin Çeşitleri:
Vahiy üç türlü olur.
1- Kadim olan kelamı işitmekle. Musa
aleyhisselamın işitmesi gibi. Hadisi şeriflerin beyanına göre Efendimiz sallallahu
aleyhi ve sellem de bu şekilde Kur’anı işitmiştir.
2- Melek vasıtasıyla gelen vahiy.
3- Kalbe atılan vahiy-mana.
Peygamberlerden gayrısına yapılan
vahye ilham denir. Mesela arıya vahyedilmesi veya Musa a.s ın annesine
vahyedilmesi veya meryem valideye ve annesine vahyedilmesi gibi. Bu gibi ilham
Allah dostlarına da olur.
Vahyin geliş şekli-sureti yedi türlü
olur:
1- Uykuda rüya şeklinde olur.
2- Çıngırak sesiyle gelir. Bu halde gelen
ayetler ekserde azabla alakalıdır.
3- Kelamın kalbine atılmasıyla olur.
4- Meleğin ona insan suretinde
görünmesiyle olur.
5- Cebrail a.s ın yaratıldığı
surette, herbirinde yakut ve incilerin parıldadığı altıyüz kanatlı olarak ona
görünmesiyle olur.
6- Allahu teala’nın O’nunla perde
arkasından konuşmasıyla olur. Bu durum ya uyanıkken olur. Miraç gecesindeki
gibi. Veya uyku halinde olur. Tirmizi hadisinde –Rabbşm bana bu gece en güzel
surette geldi- bildrilidiği gibi.
7- İsrafil a.s ın görevlendirildiği
ilk üç senelik dönem. O dönemde ilk olarak yahye alıştırlıdı. O vakitlerde
gördüğü rüyalar gündüz çıkardı. Önünde etrafında nur parıltı görürdü, ses
işitirdi. Kendisi de tenhada kalmak isterdi. Böylece vahye alıştırılmıştı. Daha
sonra Cebrail a.s. görevi üstlendi.
Mesele:
* Bazı rivayetlerde ashabı kiram –deve
iniltisi gibi- bir ses işittiklerini bildirdiler. Burda zikredilen -çıngırak
sesi- olduğudur. bu iki rivayetin ziahı şöyledir: Ashabı kirama nisbetle
deve iniltisi gibidir, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin işittiği
çıngırak sesidir. Zira ashabı kiram aslını işitse belki dayanamazlardı.
* Cebrail a.s ın insan suretine
girmesinde, ekserde Dıhyetul Kelbi r.a. suretinde gelirdi. Bu durumda o kişinin
bedenine girmesi sakıncalı olmazmı? Denilirse; derizki orda başkasının bedenine
gime yoktur, zaten bu caiz olmaz. Orda başkasının hoş suretinde görünmesi
vardır. Bununla Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin yabancılığı
olmamaktadır.
Aynı şekilde miraç gecesinde,
Sidret-ul Münteha’yı geçince Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yalnız
kaldı, bu halde iken tanıdık bir sesle (Ebu Bekrin r.a. sesiyle) nida edildi :
Ya Muhammed dur, Rabbin namazda. Bu hitabın tanıdık sesle yapılması,
yanlızlığını ve ürpertisini yok etmektedir.
* Ashabı kiramın vahyin keyfiyyetinden
sorması, inkar için değildi, belki hislerle idrak edilemeyeni anlayıp,
nefislerinin mutmeinne olması içindi. Zaten verilen cevab neticesinde tatmin
olmuşlar ve imanları müşahede derecesine ulaşmıştır.
Pazar, 20 Aralık 2009 11:45 tarihinde güncellendi
Cumartesi, 15 Ağustos 2009 07:36
Ali Kara
TEPKİLER İŞE YARADI.....
Filistinli genç Türkiye'de kalıyor
15 Ağustos 2009 Cumartesi 00:15
Belden
aşağısı felçli olan, tekerlekli sandalyeye bağlı Filistinli mülteci
İslam H. M. Asalya'nın "sınır dışı etme kararı"nın yürütülmesini
durdurma kararı alındı.
Belden aşağısı felçli olan, tekerlekli sandalyeye bağlı yaşam
mücadelesi veren ve tedavi amaçlı Türkiye'ye gelen Filistinli mülteci
İslam Hashem Muhammed Asalya hakkında, ikamet izni olmasına rağmen
İçişleri Bakanlığınca sınır dışı edilme kararı verilmiş ve kendisi
12.08.2009 Çarşamba gününden buyana İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü
Kumkapı Yabancılar Şubesi'nde tutulmaktaydı.
Ankara 15. İdare
Mahkemesi MAZLUMDER İstanbul Şubesinin açtığı dava neticesi İçişleri
Bakanlığının İslam Asalya hakkında verdiği "sınır dışı etme kararı"nın
yürütülmesini durdurma kararı verdi.
"Dava konusu işlemin sınır
dışı etmeye yönelik olması ve uygulanması halinde telafisi güç zarar
doğurabilecek nitelikte bulunması" gerekçesi ile verilen karara göre
İslam Asalya 30 gün süresince sınırdışı edilemeyecek. Nihai karar ise
yargılama neticesinde belli olacak.
Konuyla ilgili MAZLUMDER
İstanbul Şubesi bugün bir de basın açıklaması yapmıştı. MAZLUMDER
İstanbul Şube Başkanı Av. Cihat Gökdemir'in yaptığı basın açıklaması,
Asalya'nın 12.08.2009 Çarşamba gününden buyana tutulduğu İstanbul İl
Emniyet Müdürlüğü Kumkapı Yabancılar Şube misafirhanesi önünde yapıldı.
Basın açıklamasında şunlar kaydedildi:
21 yaşındaki Filistinli
mülteci İslam Hashem Muhammed Asalya, 12.08.2009 tarihinde “mülâkat
yapılacağı” gerekçesi ile ve “mülâkattan sonra tekrar evine
getirileceği” söylenerek polislerce evinden alınmıştır. Halen hukuka
aykırı bir şekilde tutulduğu İstanbul Emniyet Müdürlüğü Kumkapı
Yabancılar Şube’ye getirildikten sonra ise kendisine sözlü olarak
“sınırdışı edileceği” beyan edilmiştir.
2008 Ocak ayında İsrail
saldırılarında yaralanarak belden aşağısının felçli olduğu Doktor
raporuyla sabit olan Asalya, Mart 2008’de tedavi amacıyla Türkiye’ye
getirilmiştir. Daha sonra bir Türk vatandaşı ile evlenen Asalya,
Türkiye Cumhuriyeti makamlarınca verilen ve 17.05.2010 tarihine kadar
geçerliliği olan “İkâmet Tezkeresi”ne de sahiptir. Bu izne rağmen
hakkında İçişleri Bakanlığınca “sınırdışı etme” kararı verilmiştir.
Söz
konusu sınırdışı etme kararı İslam Asalya’ya tebliğ edilmediği gibi,
avukatlarına da “gizlilik” gerekçesi ile gösterilmeyerek “savunma
hakkı” da ihlal edilmiştir.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Kumkapı
Yabancılar Şubesi memurlarınca düzenlenen 12.08.2009 tarihli tutanakta
Asalya’nın “Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) müsteşarlığının
uluslararası terörizmle bağlantılı şahıslara yönelik çalışmaları
esnasında tespit edildiği” belirtilmektedir. Tekerlekli sandalyede
yaşam mücadelesi veren, sağlık durumu nedeniyle tedaviye ve bakıma
muhtaç olan İslam Asalya hakkındaki bu isnat hiçbir somut delile
dayandırılmadığı gibi anlaşılabilir de değildir.
Asalya’nın
Türkiye dışında herhangi bir ülkeye gönderilmesi halinde öncelikle
yaşam hakkı ve sağlık hakkı ihlal edilecek, hürriyet ve güvenlik hakkı
tehdit altına girecektir. Ayrıca aile birliği de bozulacaktır.
Halen
Kumkapı Yabancılar Şube’de tutulan Asalya’nın fizikî durumu, en temel
ihtiyaçlarını bile gidermesini zorlaştırmaktadır. Yabancılar Şube’de
alafranga tuvalet olmaması nedeniyle Asalya, civardaki otellere
götürülerek ihtiyacını karşılayabilmektedir. Tek başına yaşamını
sürdürmekte zorluk çeken Asalya’nın ülke güvenliğini tehdit ettiği
gerekçesi ile sınırdışı edilmeye çalışılması hukuka aykırı olduğu gibi
insanî de değildir.
MAZLUMDER, Asalya’nın vazgeçilmez temel
insan haklarının korunması ve sınırdışı edilmesinin önlenmesi için
çalışmalarına devam etmektedir.
Asalya’nın Emniyet mensuplarınca
evinden alındığını ve Yabancılar Şube’ye gönderileceğini ailesinin
başvurusu üzerine öğrenen MAZLUMDER, aileyi Yabancılar Şube önünde
karşılamış, haksız olarak tutulduğu günden bu yana hukukî yardımda
bulunmuş ve bulunmaya da devam edecektir.
MAZLUMDER, Asalya
hakkında İçişleri Bakanlığı’nın verdiği “sınırdışı etme kararının
iptali ve yürürlüğünün durdurulması” istemiyle Ankara İdare Mahkemesine
başvuruda bulunmuş,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ ne
başvurarak, Mahkeme İçtüzüğünün 39. Maddesi uyarınca “öncelikli olarak
GEÇİCİ TEDBİR KARARI verilmesini ve söz konusu sınırdışı işleminin
durdurulmasını” talep etmiş,
Birleşmiş Milletler Mülteciler
Yüksek Komiserliği (BMMYK) ofisine, Mültecinin durumunu bildiren bir
yazı ileterek sınırdışı işlemelerinin durdurulmasını talep etmiştir.
Ayrıca
Cumhurbaşkanlığına, Başbakanlığa, Dışişleri ve İçişleri Bakanlıklarına,
TBMM İnsan Hakları Komisyona Asalya’ya uygulanan muamelenin gayrihukuki
olduğu ve bu uygulamaya biran önce son verilmesini bildiren bir talep
yazımız Genel Başkanımız Ahmet Faruk ÜNSAL bey tarafından
gönderilmiştir.
İnsan Hakları Örgütleri, Başbakanın Suriye’deki
bir toplantıda “Gazze’de İnsan Hakları Örgütleri neredeydi?” haksız
ithamına maruz kalmışlardı. Şimdi Sayın Başbakana sesleniyoruz. “Gazze
saldırılarında felç olan bir mülteci ülkenize sığınmış ve Türkiye halkı
ona kucak açmışken, onu bu felçli haliyle ülkeniz için bir tehdit
unsuru olarak gören kurumlarınıza ne diyeceksiniz?”
Asalya’nın
şahsında kamuoyuna ve yetkililere çağrıda bulunuyoruz. Hiçbir insan
kendi toprağını, vatanını, ailesini keyfi olarak terketmez. Ülkemizdeki
tüm mültecilerin birçok zaman keyfi uygulamalar nedeniyle büyük
mağduriyetler yaşadıklarını, çok zor şartlar altında bazen aylarca
Yabancılar Şube’de bir bina içinde tutulduklarını, birçoğunun sınırdışı
edildiğinde gidecekleri ülkede öldürüleceklerini, bu nedenle birçok
zorluklarla ve ümitlerle ülkemize sığınmış mültecilere hem Türkiye
halkının hem de yetkililerin misafir olarak muamelede bulunmasının bir
insanlık görevi olduğunu hatırlatırız.
MAZLUMDER, Asalya’nın
başta yaşam hakkı ve sağlık hakkı olmak üzere diğer temel insan
haklarını kullanması ve sınırdışı edilmemesi için gereken hukukî süreci
başlattığını ve bu sürecin takipçisi olacağını yetkililere ve kamuoyuna
duyurur.
Av. Cihat Gökdemir
MAZLUMDER İstanbul Şube Başkanı
Salı, 11 Ağustos 2009 12:09
Ali Kara
Yeni bid at fırkaları
M. Şevket Eygi - Milli Gazete
Yeni bid’at fırkaları
Zamanımızda ülkemizde ve İslâm âleminde yığınla bozuk dinî fırka, mezhep, grup türemiştir. Medreseler kapatılmamış olsaydı; Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Zahid Kevserî, Elmalılı Hamdi, Manastırlı İsmail Hakkı gibi büyük âlimler, fakihler, kelâmcılar yetişecek ve bunları red ve cerh edeceklerdi.
Ehl-i Sünnete bağlı doğru İlâhiyatçılar yeni bozuk fırkaları tenkit ediyorlar ama bu tenkit ve uyarıları yeterli olmuyor. Maalesef şu anda ülkemizde Zahid Kevserî ayarında bir Ehl-i Sünnet müdafii yoktur.
Bendeniz bu yazımda, bazı bid'at fırkalarının listesini yapmak istiyorum:
1. Kur'âniyyûn fırkası. Bunlar Edile-i Erbaa'yı kabul etmezler, İslâm'ın tek temeli ve kaynağı vardır, o da Kur'ân'dır derler. Bunlar, bu görüşleri ile Kur'ân'a açık bir muhalefet içindedirler. Çünkü Kitabullah mü'minleri Resul'e itaat etmeye, onu en güzel bir örnek ve model olarak kabul etmeye, o ne getirdiyse almaya çağırmaktadır. Bunu reddedenler, Sünnet'i din kaynağı olarak kabul etmeyenler, Kur'ân deyip dursalar da dairenin dışına çıkmış olurlar.
2. Meâlciler fırkası. Bunlar kendi işlerine gelen bir meal veya tercüme alarak, bundan heva, re'y ve hevesleriyle din hükmü çıkartan, Kitabullah'ı akılarınca yorumlayan kimselerdir. Yanlış yolda olduklarında şüphe yoktur. Osmanlı ulemâsı yaşamış olsaydı bunlara "Meâliyyûn fırkası" ismini verirdi.
3. Efganiyye fırkası. Bunlar yalancı, taqiyyeci, Farmason Cemalüddin Efganî'yi din önderi olarak kabul ederler ve onun izinden giderler. Bu adam Afgan değildir, İranlıdır, kendisini Sünnî gibi göstermiştir, aslında Şiîdir. Masonluğun en dinsiz fırkasına mensuptur. Son derece karışık ve bulaşık bir kimsedir. Kılavuzu karga olanın...
4. Militan İslâmcılık fırkası. Bunlar İslâm'ı beşerî bir ideoloji seviyesine düşürmüş kişilerdir. Aktivisttirler. Son altmış yıl içinde hiçbir İslâm ülkesinde başarılı olamamışlardır.
5. Mükebbire fırkası. Bunlar Büyük Okyanus'taki "Kargo kültü" zihniyet ve kültürü seviyesinde ilkel, bedevî, özürlü bir akla sahiptirler. Camilere hoparlör, kalorifer, soğutma sistemi, vantilatör, soğuk su cihazı, kapılara naylon poşet sandığı koymanın, üç şerefeli minare yapmanın, 120 desibel yüksek sesle ezan okumanın İslâmî hizmet ve himmet olduğunu sanırlar.
6. Fazlurrahman'ın Tarihsellik veya Tatiliyye mezhebi. Bunlar Kur'ân'daki ve Sünnetteki hükümlerin bir kısmının tarihsel olduğunu, bugün geçerli olmadığını iddia ederler. Ülkemizde bazı ilâhiyat fakültelerine sızmışlardır. Hadîsleri, AB standart veya normlarına göre ayarlama ve ayıklama projeleri vardır. Yüklü telif veya telef ücretleriyle beslenirler.
7. Necdîler veya Selefîler. Bunlar gerçekten Selef-i Sâlihîne bağlı ve tâbi değildirler. İmamları İbn Teymiyye ve Muhammed ibn Abdilvehhab'tır. İnançlarında mücessime unsurları vardır. Tasavvufa ve tarikata son derece düşmandırlar.
8. İctihadiyye fırkası. Bunlar her Müslümanın ictihad yapmasını isterler.
9. Tekfiriyye fırkası. Bunlar, inançlarını ve meşreblerini beğenmedikleri mü'minleri şirk ve küfürle suçlamakta pek aşırı giderler. Bu suretle, mü'mini tekfir ettikleri için kendileri kâfir olurlar.
10. Feministler yahut Nisaiye taifesi. Bunlar, Batı dünyasında çıkmış sapık bir ideoloji ve görüş olan feminizme din gibi bağlıdır. Buharî'de bulunan sahih hadisleri bile reddederler.
11. Diyalogiyye taifesi. Bunlar zamanımızda üç ibrahimî din vardır, bunların üçünün mensupları da ehl-i necat ve ehl-i Cennet'tir derler. Tevhid ile Teslisi bir tutarlar. Kur'ân Yahudileri ve Nasranîleri İslâm'a çağırmıyor gibi daireden çıkartıcı iddiaları vardır.
12. Müekkilîn (Yiyiciler)taifesi. Bunlar bozuk düzende haram yemenin, beytülmalı hortumlamanın, kara servet sahibi olmanın caiz olduğuna inanırlar.
13. Erbabiyyûn taifesi. Bunlar kendi baronlarını, rühbanlarını, şeyhlerini (daha doğrusu müteşiyyihlerini) rableştirir ve putlaştırırlar.
14. Telfikıyye (telfik-i mezâhib) taifesi. Bunlar fıkıh mezheplerinin hükümlerinin karışık şekilde uygulanmasını isterler. Şiadan mut'a nikahını da alırlar. Böylece dini ve fıkhı oyuncak ederler.
15. Uzlaştırma fırkası. Bunlar din ile lâ-dinîliği uzlaştırmak hevesindedir.
Listeyi uzatmak mümkündür. Bu kadarla yetiniyorum.
Kudretli bir Ehl-i Sünnet kelâmcısı çıksa da bu bid'at fırkalarını güzelce tenkit, red ve cerh eden, çürüten bir kitap yazsa ne iyi olur.
Salı, 11 Ağustos 2009 19:14 tarihinde güncellendi
Salı, 11 Ağustos 2009 09:23
Ali Kara
Yazar Dr.Ebubekir Sifil -Kültür Emperyalizmi
Milli Gazete köşe yazarlarından İlahiyatçı-Yazar Dr.Ebubekir
Sifil Gazeteci-Yazar Selim Akduman'ın sorularını cevapladı.
Sifil
gündemdeki bir çok soruya bakın nasıl cevaplar verdi.
Hocam öncelikle İslam dünyasının en büyük problemlerinden
birisinin Kültür emperyalizmi olduğunu ifade ediyorsunuz. Nedir bu
Kültür Emperyalizmi ve İslam dünyası nasıl etkileniyor bundan?
Kültür Emperyalizmi dediğimiz şey batılıların genelde doğu dünyası
özelde İslam dünyası üzerinde hâkimiyet tesis etme metodlarından
birisidir. Bu modern zamanlarda kendisini gösteren bir hadise. Daha
öncesinde biliyorsunuz uzun yıllar süren haçlı seferleri oldu. Haçlı
seferleri sonucunda İslam dünyasından umduğunu bulamayan batı dünyası
teknolojik gelişmelerle birlikte iletişim araçlarının gelişmesiyle
birlikte İslam dünyasına karşı yeni bir hamle başlattı. Buda kültür
emperyalizmi!
Nasıl bir hamle bu?
Günlük hayatımızı yaşarken, karşılaştığımız her olayda kültür
emperyalizmi karşımıza çıkıyor. Günlük hayatı yaşarken, yemek yeme
tarzımız, giyinme biçimimiz, damak zevkimiz, yemek mutfak kültürümüz,
bütün bunlar bize ait olmayan kültürel vasatlarla oluyor şuanda.
Dolayısı ile Müslümanlar birbirleriyle ilişki kurarken, hayatı
yaşarken, toplumda ailede okulda, toplumu oluştururken, toplumsal
kurumları oluştururken, hep batılı değer yargılarının, kuralların,
kuramların etkisi altında yapıyorlar. Onlar hakim hayatımıza. Dolayısı
ile bir bütün olarak baktığımızda biz bize ait olmayan bir hayatı
yaşıyoruz. Tüketim alışkanlıklarımız böyle, dediğim gibi giyinme
tarzımız, saçımızı kesme biçimimiz, bu bütün olarak dünyayı kuşatmış ve
son gelinen noktada adına küreselleşme denen vaka ile birlikte adete
kendisine karşı konulamaz bir güç olarak lanse ediliyor.
Bu tabi
bizim sadece günlük hayatı yaşarken kullandığımız araç gereçlerle
karşımıza çıkmıyor aynı zamanda kendi mensubiyetlerimizle
ilişkilerimizi de belirliyor. Yani tarihe baktığımızda geçmişte bizden
150-200 sene önce yaşamış bir insanın baktığı gibi bakmıyorsak biz
kendi tarihimize buda bir kültürel emperyalizmdir. Birörnek vereyim
size. Müslümanlar hiçbir zaman son 150 yılda yaptıkları kadar İslam
tarihini aşağılamadılar. Tarihe kurumlara bilimlere metodolojilere bu
kadar küçümseyici gözle bakmadılar. Mesela İslam tarihi siyasi anlamda
bir saltanat tarihidir. Fakat Müslümanlar saltanata hiç bugün olduğu
gibi lanetli bir kavram olarak bakmadılar. Böyle bir lanet
yüklemediler. Şimdi şuanda demokrasi ile saltanat arasında bir
karşılaştırma yapın desek bir insana hiç şüphe yok ki tereddüt etmeden
demokrasi diyecek.
Saltanat kavramını biraz açabilir miyiz?
Şimdi hemen söyleyeceğim. Bu önemli bir kırılma noktası bizim için.
Bunu söylerken zihniyet olarak nasıl bir dönüşüm yaşamışız bunu ele
vermesi bakımından söylüyorum. Böyle anlaşılmasını istiyorum. Saltanat
babadan oğla geçen bir siyasi yönetim biçimidir. Bizatihi kötü bir
sistem midir bilakis kötü bir sistem değildir. Saltanatı devralan kişi
kötü ise saltanat kötü olur. İyi ise iyi olur.
Demokrasilerde de böyle değil mi ?
Tabiî ki her yönetim için böyledir. Şimdi biz Hulefai Raşidin
yönetimini bizim için referans noktası olduğundan, demokratik
yönetilmiş bir dönem olarak, demokratik yöntemlere benzer, yani en
azından aykırılık gözetmeyen bir dönem olarak görüyoruz. Ama böyle
değil Hulefa-i Raşidin geliş dönemine bakın demokrasiden asla söz
edilemez. Saltanat'a daha yakındır hatta bazılarına göre saltanattır.
Örneğin Hz. Ebubekir'in seçilmesine bakın. Ümmetin ileri gelenleri bir
araya geliyor ve Halifeyi seçiyor. Ümmetin büyük bir çoğunluğunun
bundan haberi bile yok. 3 kişi oturmuş ve bu 3 kişiden birisi Ümmete
halife olmuş.
Ama bunlar ümmetin Ehli Hal vel Akt dediğimiz, yani
ümmet adına iş görebilme yetkisine sahip ileri gelenleriydi. Bunun için
onların beyat ettiği kişi halife oluyordu. Hz. Ebubekir kendisinden
sonra Hz. Ömer'i tayin etmiştir. Tavsiye etmiştir. Benden sonra ona
beyat edin demiştir. Burada da seçim yok, demokrasi yok. Hz. Ömer
kendisinden sonra yönetimi 6 kişilik bir şuraya devretmiştir. Burada da
bir demokrasi yok. Saltanata daha yakın şeyler.
Bu örneği neden
veriyorum? Demokrasi kötüdür, saltanat iyidir diye değil. Biz
kendimize ait kavramlarla düşünmeyi terk ettiğimiz andan itibaren
Saltanat'a bir lanet anlamı yükledik. Saltanat kötüdür dedik, demokrasi
iyidir dedik. Bu bizdeki bir düşünce kırılmasının sonucudur.
Ve
sadece bu alana münhasır değildir. Bizim ulemamızın usul sistemine
bakın. Kuran'dan sistemden hüküm çıkarma sistemine bakın. Bugün İslam
dünyasında bu usul sistemi adeta beğenilmiyor bunun yerine daha farklı
hüküm çıkarma metodları bulabilir miyiz deniliyor.
Mesele ne? mesele
bizim batılı değerlerle, batının anlayışı ile değer yargılarıyla
çatışma teşkil etmeyecek bir dünya özlemimiz. Bu özlem her şeyin önüne
geçmiş durumda. Batıyla çatışmayan, uyum sağlayan bir hayat tarzı, bir
din, gelenek, bir siyaset biçimi. Batıyla çatışmayalım deniliyor neden?
Bu bir yenilmişlik psikolojisinin ürünü değimli?
Tabiî ki öyledir. Çünkü batı dünya demektir. Bakın dünyada iki savaş
oldu. Geçtiğimiz yüz yılda iki savaş yaşadık. Fakat biz bunlara dünya
savaşı diyoruz. Neden? Aslında bu savaşlar batının kendi içinde
yaşadığı savaşlar bunlar. Batı dünyayı kendisinden ibaret gördüğü için
bunlara da dünya savaşı diyor. Dünya kadarda insan öldürüyor. Her iki
savaşta hayatını kaybetmiş insanların sayısı kesin olmamakla birlikte
70-80 milyon civarında. Dünya tarihinde görülmüş bir şey değil. Bu
dünya tarihinde görülmüş bir şey değil. Bu dünya savaşı neden çünkü
batılılar birbirlerini kırdırlar. Asya karışmadı buna, Afrika
karışmadı. Almanların Rusları işgalini hariç tutarsak. Latin Amerika
karışmadı bu savaşa, Ortadoğu karışmadı bu savaşa. Nerden dünya savaşı
oldu bu? Bu savaş aslında batılıların yaşadığı bir savaş. Ama batılılar
dediğim gibi dünyayı kendilerinden ibaret gördükleri için bunun adı
dünya savaşı oldu.
Şimdi bakın basında, medyada, televizyonda,
gazetede, şurada, burada, bir dünya denbildiğinde batı kastediliyor.
Batı denilmiyor dünya deniliyor. Mesela dünya ile bütünleşmek
deniliyor. Ne kastediliyor? Batı ile bütünleşmek. Dünyadan kopmayalım,
bunu dünyaya izah edemeyiz deniliyor, kasıt ne? Batı.
Öyle bir
noktaya geldik ki dünya batıdan ibaret oldu. Dolayısı ile batıda
üretilen her türlü değer, kurum, kavram, teknolojik araç gereç, fikir,
moda, tarz dünya ölçeğine yayıldı küresel oldu. İşte bu kültür
Emperyalizmi dediğimiz şey tam budur. Batının kendi sosyo kültürel
tarihsel geçmişinden getirdiği tarzları bütün dünyaya yayması, bütün
dünyaya lanse etmesi, dolayısı ile bütün dünyanın batılı gibi olmaya
çalışması kültür emperyalizmidir.
Sizce İslam dünyasının en çok yıpratılan ve ortadan kaldırılan kavramlar nedir?
Böyle bir tespit yapmak aldatıcı olur. Çünkü bizim dünyamızı
şekillendiren pek çok temel hayati kavram var. Bu temel hayati
kavramların hemen her birinde bir operasyon yaşadık. Başta kendi
kaynaklarımız olmak üzere yani biz Kuran'la sünnetle irtibatımızı temin
eden sahih zeminleri terk edip, onun yerine batıdan devşirme kavramları
kullanmaya başladık. Mesela bunlardan çok önemlisi 'Tarihsellik'tir.
Gerek Kuran gerekse Sünnet bağlamında bu kavramı çok kullanır hale
geldik. Kuran'daki bazı ayetlerin, Sünnetteki bazı uygulamaların
tarihsel olduğunuz söylemeye başladık. Nedir bu? Sadece indiği
dönemdeki toplumu bağlar bizi bağlamaz.
Bu düşünce insanı küfre sokar mı?
Evet sokar. Yani Çerçevesi tam olarak ortaya çıktığında, Tarihsellik
temelli fikrinin çerçevesi tam olarak ortaya çıktığında bunun ucu küfre
varan bir şey olduğunu çok net bir şekilde söyleyebiliriz. O
dönemi bağlar bizi bağlamaz demek; Allah Teala'nın o topluma münhasır
bir hüküm gönderdiğinin, bu ilahi hükmün bizi bağlamayacağını söylemek;
bir isyandır, başkaldırmadır, tuğyandır. Dolayısı ile ucu küfre kadar
çıkabilir. İşte bunun gibi hayatımızı yönlendiren pek çok kavram var.
Biz bu kavramlar üzerinde dinle irtibatımızı kuruyoruz. Sokakta konuşan
iki kişiye kulak verdiğimizde herhangi bir İslami mesele konuşuluyor
olsun. Birisi bir şey söylediğinde diğerinin verdiği tepki enteresan.
Bu Kuran'da var mı? diyor. Şimdi bu bir bilinç durumunun ifadesidir.
Bir şey münhasıran Kuran'da varsa kabule şayandır. Yoksa değildir. Buda
işte bir kültür emperyalizminin sonucudur. Neden? Çünkü az önce ifade
etmeye çalıştım. Peygamber efendimizin sünnetiyle irtibatımız
zedelendi. Sünnete güvenimiz kalmadı. Yani bizi kurtaracak olan Nuh'un
Gemisi Sünneti Seniyye. Ama biz onunla olan irtibatımızı bilinçli
olarak zedeliyoruz. Ve sonra İslam'ı Kuran'a tabiri caizse
hapsediyoruz. İslam Kuran'dan ibaret değildir.
Temelinde
merkezinde Kuran var; ama O'nun yanında Efendimiz (s.a.v) buyurmuş,
'Bana onun yanında O'nun gibisi veridi. O'nun misli verildi.' Evet,
Kuran'sız olmaz. Ama onun yanında onun misli var. Kuran'ın hayata
açılımı var. Ete kemiğe bürünmüş hali var, O'da sünnet işte. Sünnetle
ilişkimiz irtibatımız zedelendiği için karşımızdaki kişi konuştuğunda
bu Kur'an'da var mı diyoruz. Varsa kabul edeceğiz, yoksa reddedeceğiz.
Bu bizim doğrudan itikadımıza yansıdı. Sünnetle sabit olmuş pek çok
itikadi umdeyi, unsuru kolayca reddedecek hale geldik. Bakın şimdi,
kabir azabı, kıyamet alametleri, Hz. İsa'nın nüzulü, Deccal, sırat,
mizan, şefaat, Allah Teâlâ'nın kıyamette gözle görülmesi gibi hususlar
bizim Ehl-i Sünnet vel Cemaat itikat kitaplarında eskiden beri
zikredilir. Ve bunun istisnası yoktur. Bir insan Ehl-i Sünnet vel
Cemaat itikadına mensupsa bunların hepsine inanır. Fakat son zamanlarda
Sünnet konusunda beynimize sokulan virüsler marifetiyle biz bunları
inkâr eder hale geldik.
En çok tartışılan konuda Hz. İsa gelecek mi? Gelmeyecek mi?
Tabi bunu kim tartışıyor. Bizimle aynı safta duran, namaz kılan,
aynı ismi taşıyan, İslami hizmetler yapan insanlar. İşte Kültür
Emperyalizmi dediğimiz şey bu. İtikadımıza kadar uzanıyor. Nereden
kaynaklanıyor bu? Çünkü diyor; 'İsa A.S'dan buyana 2000 sene geçmiş,
nerede yaşıyor, ne yiyiyor, ne içiyor?' tam bir materyalist ve
pozitivist felsefe. Biz biliyoruz ki: Peygamberler mucize gösteren
insanlardır. Allah Teala Peygamberler vasıtasıyla ilahi mesajlar
insanlara ulaşsın diye zaman zaman irade buyurduğunda tabiat
kanunlarını devre dışı bırakıyor ve insanları harikulade dediğimiz,
adet üstü, normal dışı zuhuratlar gösteriyor. Bu zuhurat değil, gösteri
değil, olay hakikaten cereyan ediyor.
Efendimiz (S.A.V) bir
işaretiyle ayı ikiye böldüğünde insanların gözüyle ay ikiye bölünmüyor,
ay gerçekten ikiye bölünüyor. Parmaklarından su akıttığında insanlara
öyle görünmüyor, su gerçekten akıyor. Mucize bu. Mucize ile göz
boyacılık arasında ki fark bu zaten.
Şimdi bunu rasyonel akıl
izah edemediği için, Müslümanlarda Kültür Emperyalizmi sonucunda
rasyonel düşünmeye başladıkları için, mucizeyi inkâr ediyorlar. İspat
edemedikleri için. Temelini açıp bakıyorsunuz nerede var bu? Modernist
Yahudi ve Hıristiyan din adamlarının din anlayışlarında var. Bunun
bir sebebi de genel de tarikat geleneğinde olan, Şeyh uçmaz, mürit
uçurur anlayışı ile olur olmaz şeylere inanmaktan kaynaklanmıyor mu?
Bu doğrudur. Tabiî ki böyledir. Ama bir yanlışı ortadan kaldıracağız
diye başka bir yanlış yapmak doğru değildir. Bu mantıksız bir şeydir.
Yanlış yanlıştır. Onu tek başına lokalize edip onunla aynı sahada
mücadele etmek gerekir. Böyle bir yanlış yapılıyor diye doğruları da
buna feda etmek doğru değildir. Yanlış bir mantık olur bu. Tasavvufta
olsun, başka sahalarda olsun, kesinlikle insanın olduğu her yerde
ifrat'ta olur tefritte. Önemli olan bunları müstakim bir şekilde
değerlendirmek, istikamet ölçüsünde değerlendirmek gerekmektedir. Yoksa
her alanda, her toplumda, her tarihte ve coğrafyada ifratta vardır
tefritte vardır. Birisi için yada diğeri için istikameti, doğruyu terk
etmek yanlış olur.
Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir. Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.