.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

MÜSLÜMAN İSEVİLERİ

diyalog1.jpgDİYALOĞUN  GELDİĞİ  SAFHA  - MÜSLÜMAN İSEVİLERİ 

 

Diyalog meselesini ele aldığımızda bazı kardeşler hemen tepki gösteriyor, tenkitlerden rahatsız oluyorlar. Şayet sözlerimizde haklı değilsek zorlanmalarına gerek yok. Haklı isek o halde hallerini düzeltmelerini beklemek te bizim hakkımızdır, zira kimsenin zararına razı olmamız düşünülemez. Biz islam kardeşiliği çerçevesinde ikazlarımıza devam edelim, nasibi olan hisesini alır, hatamız varsa usulüne göre uyarılarınızı dinleriz.

Aşağıya aldığımız birkaç satır yazı, diyalog ile meşgul olan –genç adam sitesinden- alınmıştır. Yazı, E. Şimşek tarafından yazılan “Hz.İsa'nın (as) nuzülü ve Peygamberimiz'e (sav) ümmet olma keyfiyeti”  başlıklı yazının son kısımlarındadır. İsa a.s ın inişi anlatılırken bedenen inişi zikredilmiş ama, daha genel olarak şahsı manevi (mana itibarıyla isa’nın a.s. ihtiva ettiği konum) dikkate alınması tavsiye edilmiştir. Bu açıklamalarına da Bediuzzaman’ın risalelerinden deliller getirmiştir. Onların tafsilatını bir tarafa bırakalım da zikredeceğimiz bir bölüme dikkatinizi çekelim:

<<<Hz.İsa’nın (a.s.) hakikî dini ile İslâm hakikatlerini bir araya getirmeye çalışacak olan bu topluluğa Bediüzzaman, “Müslüman İsevîleri” unvanını vermiştir. (Genç Adam Sitesinden)>>>

Burda zikredilen önemli iki husus var, biri isevilikle islamı birleştirmeye çalışmak, diğeri bu hizmeti yapanlara –müslüman isevi- ismini vermek. Yazımız, bu iki konunun etrafında olacaktır.

1. Husus: İsa’nın a.s. dini hakikisi: Yani asıl ilk gelen hıristiyanlık demekse, bunda kimsenin itirazı ve tartışma yapması söz konusu değildir, zira İsa. a.s. da Allahu teala’nın seçkin ulu-l azim bir peygamberidir. Onun da dininde, sadece Allaha kulluk, namaz, zekat ve diğer genel hükümler vardı.

Eğer şu sözden bu zamandaki hıristiyanların bir kısmının yaşadığı mezheb ve ekol kasdediliyorsa, bunun hakiki isevilik olduğunu kim, nasıl iddia edebilir? Bu iddianın bir ipucunu da bize göstersinler de biz de onlara uygun şekilde davranalım.

Kur’an’da bulunan ehli kitaba hitab eden ayetleri bu maksatlarına göre tevil etmelerini de asla kabul edemeyiz, zira bütün makbul ehli sünnet tefsirlerin verdiği manalar varken ve ehli kitabın asıl dinlerini bozmuş olduğu açıkça beyan edilmişken, kimse onların asli isevilikte olduğunu iddia edemez.   

Daha ilk sure olan Fatiha’da her iki kitab ehli –gazab edilenler ve dalalette olanlar- diye vasıflanmıştır. Bu ifadeler, onların hakiki bir din üzere olmadıklarını açıkça beyan eder.

“Allah katında din ancak islamdır” ayeti de sadece makbul dinin islam olduğunu, diğerlerinin batıllar olduğunu bildiriyor.

“Allah, Meryem oğlu Mesih –İsa- dir diyenler, muhakkak küfretti”  ayetine ne demeli; onların kafir olduğunu açıkça beyan etmektedir.

Diğer bazı ayetlerde ise onların müşrik olduğu da zikredilmiştir. “Allah üçün üçüncüsüdür, dediler…”  bu ayeti kerime, tek ilah inancında olmadıklarını bildirerek şirkte olduklarını beyan eder.

Ehli kitabın içinde kibirlenmeyen rahib ve keşişlerin olduğunu bildiren ayeti kerimeye bakarsak;

“Hepsi bir değildir; ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar.

Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.”  (Ali İmran: 113-114)

Bunlar da ayetin beyan ettiği gibi müslüman olan bir topluluktur. Abdullah ibni Selam r.a. ve arkadaşları bunlardandır.  Bu ayeti kerimeler Taberi Tefsirinde, müslüman olup hallerini düzelten yahudilerden olan bir cemaat hakkında nazil olduğu zikredilmiştir.

İbni Kesir Tefsirinde, bunların ehli kitabın alimleri olan Abdullah ibni Selam, Esed ibni Useyd, Sa’lebe ibni Sa’yeh, Useyd ibni Sa’yeh ve dieğrleridir. Bunlar ehli kitabın diğerlerine eşit değillerdir.

Bağavi Tefsirinde derki; Abdullah ibni Abbas r.anhuma ve Mukatil şöyle demişlerdir: Abdullah ibni Selam ve arkadaşları müslüman olunca, yahudiler  “en şerlilerimizden başkası Muhammedin dinine iman etmez, şayet öyle olmasaydılar babalarının dinini terk etmezlerdi” dediler. Bunun üzerine ayeti kerime inerek Müslüman olanların, diğerleri gibi olmadığını beyan etti.

Ayrıca Beğavi Tefsirinde bunların, Necran’dan kırk kişi, Habeş’ten otuz iki kişi, Rum’lardan sekiz kişi olup hıristiyanlıktan islama geçtiklerini beyan ediyor.  Ayrıca Ensar’dan olup henüz Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gelmeden evvel Hanif dini üzere yaşayan, yıkanıp cünüplükten gusleden, tevhid itikadı üzere olan Es’ad ibni Zürare, Bera’ ibni Ma’rur,  Muhammed ibni Seleme,  Muhammed ibni Mesleme, Ebu Kays, Sarmetubnu Enes gibileridir.

Habeşistan kralı Necaşi’nin müslüman olmasından bahseden ayetlerde, “Onların içinde keşişler ve ruhbanlar olduğu ve kibirlenmedikleri…” bildirilmiştir. Maide suresinin şu 82 ayetin de Necaşi’nin kibirlenmeden hemen Muhammed aleyhisselamı ve dinini tasdik ettiği beyan edilmiştir. Tefsiri İbni hatim’de bunların Necaşi’nin medine’ye gönderdiği yetmiş kişi olduğu bildiriliyor. Huzuru Nebevi’ye girince onlara Yasin suresini okumuş, surenin sonuna gelince ağlamaya başlamışlar ve hak olduğunu bilerek iman etmişlerdir. Bunun üzerine Maide Suresinin 82. ayeti onların hallerini bildirmiştir.

Hazin tefsirinde şöyle der: Şu ayetlerden (Maide 82) bütün hıristiyanlar kasdedilmez, belki onların ekserisi müslümanlara düşmandır. Bilakis onlardan Necaşi gibi iman edenler kasdedilmiştir. Bunlarda ilim ve zühd ehli olduğundan kibirli olmazlar ve islamı Kur’an ayetlerini işittiklerinde hemen kabul ederler.

Tefsiri Sa’di’de bu ayetin tefsirinde şu açıklama var:

<Bu sebeble hıristiyanlar, İsa aleyhisselamın şeriatı üzere devam ettiklerinde müslümanlara karşı daha yumuşak kalbli olurlar.> Zaten Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem geldikten sonra İsa aleyhisselamın şeiratı kalkmış olup o hal üzere yaşayan bir topluluğun bulunacağına dair bir haber varid olmamıştır. Asrı saadetten bu zamana kadar ehli kitab, bile bile islama karşı çıkmış, Peygamberimizi hafife almışlar, Kur’anla alay etmişler ve devamlı olarak islama karşı kötü propaganda yaparak halklarını kendi dinlerinde tutmayı başarmışlardır.

O halde, iseviliğin yani hıristiyanlığın dini hakikisi diye bir şeyin mevcudiyyeti asla mümkün değildir, zira hakiki iseviler hemen müslüman olmuşlar ve islam saflarında yerlerini almışlardır. Fert olarak gizli müslüman olanları biz zahiren bilemeyiz, onların hali Allah ile kendi aralarındadır. Biz zahire baktığımızda bütün ehli kitabın bir millet olarak islama saldırdığını, islamı yozlaştırarak ılımlı islam, modern islam, laik müaslüman gibi tabirlerle imanımızı sarsmaya ve sonunda bizi imanımızdan mahrum etmeye çalışmaktadırlar ve bunda da çok fazla başarılı olmuşlardır.

Şu zikrettiğimiz ayetler ve tefsirleri, hali hazırda iseviliğin hakikisini yaşayan bir topluluğun var olduğunu beyan etmemektedir. Biri çıkıp bu zaman hıristiyanlarının hakiki isevi olduğunu iddia ederse, onun cumhur alimlerimize muhalif olan görüşünü kabul etmemiz asla mümkün olamaz. Hakkında evvelki ulemanın kati hüküm verdiği hususlarda sonra gelenlerin görüş ve yorumları geçersizdir.

İseviliğin hakikisi kalmayınca, islamın hakikisini onunla birleştirmeye kim cesaret edebilirki. Bu yeni bir din midir? Yeni bir mezheb midir? Sonra, islamın hakikisi nedir? Bu hakikat, sedece iman şartlarımı veya islam şartlarımıdır? İslamın bazı şeyleri ile İseviliğin bazı şeylerini birleştirerek iki hakikatı birleştirdik demek ne kadar tutarlı olur, kim bunu kabul eder. Allah katında bunun ne değeri olacak? Din veda haccında beyan edildiği gibi “Bu gün sizin için dininizi tamamladım, üzerinize nimetimi tamam ettim, sizden din olarak islamdan razı oldum.” ayetiyle tamam olan mükemmel bir dinin, başkalarından medet beklercesine muhtaçmış gibi bir halde, onlarla birleşerek başarıya ulaşacağı gibi bir düşünce, tam olan bir din mensubuna yakışır mı?

Bu söz, ırkçıların –türk islam sentezi- sözüne de benzemekte, sanki islamın türklüğe ihtiyacı varmış ta veya türkler islamı tamamlamış ta, islam o sayede kemale ermiş gibi bir vehim asla ehli sünnet kamil mü’minlere yakışmaz, fayda getirmez.

2. Husus: Müslüman İsevileri: Bu tabiri Bediuzzaman kullanmışsa, acaba kimler hakkında kullanmış? Veya İsevi müslümanlar mı demiş! Bu iki söz arasında fark vardır. İseviler içinde kalmış olup islamını gizleyenlerin, gizli müslümanların varlığı malumdur ve onların hükmü Allaha kalmıştır. Mutlaka ordan çıkıp islamı yaşayacakları bir ortama kavuşmaları onlar üzerine vacibtir.

Eğer şu söz –müslüman iseviler- diye kullanılmışsa, üzülerek ifade edelim ki bu söz ehli sünnete muhaliftir, asla bir müslüman için kullanılamaz, zira Allahu teala Kur’anında bizleri nasıl isimlendirdiğini şöyle beyan ediyor:

“O (Allah), sizleri bundan evvel ve şu kitabta müslüman diye isimlendirmiştir.”  (Hac: 78)

Bize islam ismi yeterli iken ilave olarak İsevi, Musevi gibi başka inanç ifade eden kelimelerin katılması, asla makbul olmaz, kitablarımızda asla mevcut olmayan bu sözün kullanımı, en azından bid’at olmaktan kurtulamaz.

İsa a.s. geldiği zamanda bile, müslüman olarak, islam halifesi olarak isimlendirileceğine göre, başka bir müslümanın İsevi diye isimlendirilmesi hangi hükme sokulacak, böyle kimseler ölünce hangi dinin hükmüne göre kefenlenip cenaze işlemi yapılacak, bunların nufus kağıdına ne yazılacak? İslam mı İsevi mi? Bunlar fıkıhta geçen –hunsayı müşkil- gibi mi olacak? Dini müşkil kimselermi olacaklar? Daha nice yanlışların kapısını açmayalım, cahilleri kaydırmayalım. Ahır zaman fitnecisi ilahiyyatçıların işi gibi milleti dinden imandan etmeyelim. Ehli sünnet vel cemaat olalım ve öyle kalalım.

Pazar, 29 Mart 2009 20:05 tarihinde güncellendi

İKAZ VE HAYRA TEŞVİK

sevketeyg.jpgKaç kere yazdım, tekrar ediyorum: Derecesi, rütbesi olmayan sade bir Müslümanım. Kesinlikle herhangi bir riyaset talebim yoktur. Çünkü buna ehliyetim olmadığını biliyorum. Müslüman ve mü'min olmak bana şeref ve nimet olarak yeter.

İyi ve örnek bir Müslüman olduğumu iddia etmiyorum.

Kendimi çok akıllı ve zeki olarak görmem ama dinimi ve âhiretimi dünya için satacak kadar aptal, ebleh, ahmak, sersem, sefih değilim.

Çok bilgili değilim ama şunları çok iyi biliyorum:

1. Din ve mukaddesat ticareti çok kötü bir ticarettir.

2. "Ben hem dinime hizmet ederim, hem de malı götürür zengin olurum..." zihniyeti şeytanîdir. Rahman'ın kulları böyle düşünmez.

3. Ehlullahtan bir zatın buyurduğu gibi "Riyaset hırsı, cinsel şehvetten 360 derece şiddetli ve azgın bir hırstır."

4. Gerçekçi ve akıllı Müslüman, eğri otursa da doğru konuşmalı ve yazmalıdır.

5. İslâm dini ilahî, münzel, naklî, vahye dayanan hak din olduğu için Müslümanların ondan hiçbir tâviz (ödün) vermeye hakları ve salahiyetleri yoktur.

6. Kur'ân, Sünnet, icmâ-i ümmet Müslümanlığında, zarurî haller dışında taqiyye yapılamaz.

7. Küfre rıza küfürdür.

8. Küfrü tahsin ve medih (beğenmek) küfürdür.

9.Şeriatın dışında ve Şeriata aykırı her şey hederdir.

10. İslâm ile İslâmcılık aynı şey değildir. Bir Müslümana din olarak İslâm yeter. Ayrıca, İslâmcılık diye bir ideolojiye lüzum yoktur.

11. İslâm dininin temel emirlerinden, farzlarından biri istikamettir, yani dosdoğru ve dürüst olmaktır.

12. Sünnetsiz İslâm olmaz.

13. Peygamberimizin hizmeti, ölümüyle bitmemiştir.O, Kıyamet'e kadar Ümmet'in reisi, kumandanı, önderi, rehberi olarak mânen yaşayacak ve gönlümüzde olacaktır.

14. Dinlerini dünya için satanlar, en kötü ve rezil ticareti yapmışlardır.

15. Hem Müslüman geçinen, hem de kâfirleri dost ve velî ittihaz edenler fâsık ve fâcirdir. Onlara güvenilmez. Onların ipiyle kuyuya inilmez.

16. Müslümanları aldatanlar hâin ve merduttur.

17.Kur'ân, tefsir yapmaya ehil olmayanlar tarafından tercüme edilemez ve yorumlanamaz.

18. Peygamberimizin sahih hadîsleri bize kutsal bir emanettir. Onlar, kâfirlerin ve fâsıkların istekleri ve baskıları doğrultusunda ayıklanamaz. Böyle bir iş ihanet olur.

19. Din işlerinde ilk prensip ihlâstır. İhlâssız hizmet olmaz.

20. Gerçek bir mü'min, küfrün haram, kirli, kara, necis, zehirli nimetlerine talib olmaz. Bunlara tâlip olanlar, bunları iktisab edenler, lâşe peşinde koşan köpekler gibidir.

21. Haram yiyenler haindir, fasıktır, facirdir; yaptıkları işe helâldir diyorlarsa kâfir ve mürted olurlar.

22. İslâm'ın kabul etmediği yeminler edilemez.

23. Hiç kimsenin mevrid-i nasta ictihad yapmaya hakkı yoktur.

24. İslâm'da en ufak bir reform ve değişiklik yapılamaz.

25. Vaktiyle Hindistan'da, yeni bir din çıkartan Ekber (Ekfer) Şah'a dalkavukluk, yalakalık, yağcılık yapan, onun ömrünün ve saltanatının uzun olması için dua eden ulemâ-i su' vardı. Bugün de maalesef dinini dünyasına satan birtakım bozuklar vardır.

26. Birtakım bozuk ve soysuz adamlar, İslâm dâvâsını kendi şahsî menfaatleri ve ikballeri uğrunda satmışlardır.

27. İslâmcılık hareketi, İslâmî uyanış birtakım habîsler tarafından dejenere edilmiş, kirletilmiştir.

28. İslâm ile (açık veya örtülü) küfür ve dinsizlik asla bağdaşmaz ve uyuşmaz.

29. Resûl-i Kibriya aleyhissalatü vesselam Efendimiz "Belânın şiddetlisi Peygamberlere gelir, sonra derece derece..." buyurmuşlardır. İslâm, iman, Kur'ân için çalışan muhlis (ihlâslı) ve salih Müslümanlara çeşitli belâlar gelir, onlar nice musibetlere uğrar. Bu bir imtihandır.

30. Müslümanlıkla sekülarizm bağdaşmaz.

İyi, salih, faziletli, üstün, vasıflı bir Müslüman olmamakla beraber, dinimi ve ahiretimi dünya için satacak kadar sersem, sefih ve alçak değilim.

Mal beyanımı bu sütunlarda birkaç kere yazdım.

Hakk'a hizmet edenler, halkın bir kısmının menfuru (nefret ettiği) olurlar. Bundan kurtuluş yoktur.

Gerektiği için bu açıklamayı yapmak zorunda kaldım. Selâm ve hürmetlerimle.

Yardım vakfında elma pekmezi

Geçen Cuma, Dr. Naif bey dostumuzun büryan kebabı ziyafetinden sonra Fatih İtfaiye civarında Büyük Karaman Caddesi No: 11'de bulunan "İnsanî Yardım Vakfı Yetim Destekleme" dükkânına uğradım. Burada satılan eşyadan elde edilen gelir hayır işlerine sarf ediliyor.

Hayır sever hanımlar dolma sarmışlar, içli köfteler yapmışlar, onlardan iki kutu aldım (Evde pişirilecek). Filistin'den gelme ballar var... Bir kavanoz elma pekmezi aldım, şifası çoktur... Şimdiye kadar duymamıştım, armut pekmezi de vardı.

Filistin sızma zeytinyağları, sabunları, ballar vs vs...

Daha önceki gelişimde, Filistin'de yapılmış çini bir duvar tabağı satın almıştım. Sanatkârın ismi "Celâl Temimî'. Duvarlarımda asacak yer kalmadı ama alınsın, bulunsun, küçücük bir hayır olsun.

Ben oradayken hanımlar geldiler, ev yapımı erişte aldılar.

Dükkânda el işlemeleri, takılar, başka şeyler de bulunuyor. Hayırseverler parasız olarak veriyorlar, satın hayır yapın diyorlarmış. Anadolu'dan bir imalatçı sucuk bile göndermiş...

Vaktiniz olursa siz de uğrarsınız, bir iki şey alır, hizmet ve hayırlara katkıda bulunursunuz.

Ben oradayken tesettürlü genç bir hanım geldi, yetimlere yardım etmek istiyormuş, teberruda bulunacakmış...

İnsanî Yardım Vakfı'nı tebrik ediyorum.

(Adresini yukarıda yazdım. Meşhur, tarihî, Osmanlı'dan kalma Reşadiye Oteli karşısında... Telefon: 0212 631 21 21)

   
M. Şevket Eygi - Milli Gazete

 

Pazar, 29 Mart 2009 20:04 tarihinde güncellendi

DÖRT HALİFE....

hicret-.jpg

Ebu Bekr Sıddık (r.a.) şöyle anlatır:

Biz Mağarada iken başlarımızın üstünde (bizi aramağa gelen) müşriklerin ayaklarına baktım:

"Ey Allah'ın Resulü! Bunlardan biri eğilip de iki ayağı hizasından baksa bizi muhakkak ayak hizasının altında görecektir" dedim. Allah Resulü (a.s.): Ey Ebu Bekr! çüncüsü Allah olan iki kişiyi ne zannediyorsun? buyurdu.

Ebu Saîd'in (r.a.) anlattığına göre:

Resulüllah (a.s.) minbere oturdu ve: "Bir kul ki yüce Allah onu, dünyanın nimetlerinden vermek ile kendi nezdinde olanlar arasında muhayyer bıraktı. O da Allah nezdindekini seçti" buyurdu. Bu söz üzerine Ebu Bekr ağladı da ağladı: Atalarımız ve analarımız sana feda olsun! dedi. Ravi der ki: İşte Allah Resulü, o muhayyer kılınan kul imiş, Ebu Bekr onu hepimizden iyi biliyordu.

Allah Resulü şöyle buyurdu: "Muhakkak ki bana karşı, malı ve arkadaşlığı hususunda insanların en cömerti Ebu Bekr'dir. Bir dost edinecek olsaydım, mutlaka Ebu Bekr'i dost edinirdim. Lâkin din kardeşliği (şahsi dostluktan efdaldir). Mescitte Ebu Bekr'in kapısından başka hiçbir kapı (açık) bırakılmasın."

Amr b. As (r.a.) şöyle anlatıyor:  

Allah Resulü (a.s.) onu Zat-ı Selasil ordusuna kumandan olarak göndermişti. (Amr diyor ki:) Bu seferden döndüğümüzde Allah Resulü'ne geldim ve: İnsanlar içinde sana en sevgili olan kimdir? diye sordum. Allah Resulü: Aişe'dir buyurdu. Ben: Erkeklerden kimdir? dedim. Allah Resulü: Aişe'nin babası, buyurdu. Sonra kimdir dedim? Allah Resulü: Ömer 'dir buyurdu. Sonra bir takım kimselerin adlarını saydı.

Cubeyr b. Mut'im'den (r.a.) bildirildiğine göre:

Bir kadın Allah Resulü'nden (a.s.) bir şey istemişti. Allah Resulü de kadına, tekrar gelmesini emretmişti. Bunun üzerine kadın: Ey Allah'ın Resulü! Ya gelir de seni bulamazsam? dedi. Babam Cubeyr: Kadın, bu sözü ile sanki ölümü kastediyordu, dedi. Allah Resulü: Şayet beni bulamazsan Ebu Bekr'e gidersin, buyurdu.

Hz. Aişe (r.ah.) anlatıyor:

Allah Resulü (a.s.) hastalığında bana şöyle buyurdu: "Baban Ebu Bekr ile kardeşini bana çağır da bir yazı yazacağım. Çünkü ben bir isteklinin temenni etmesinden ve birinin, "ben daha layığım" demesinden endişe ediyorum. Halbuki Allah ve Müminler bunu kabul etmez. Yalnız Ebu Bekr böyle yapmaz."

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor:

Allah Resulü (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Vaktiyle bir adam, üzerine yük yüklediği öküzünü götürürken, öküz ona dönerek: Ben bu iş için yaratılmadım. Lâkin ben ancak çift sürmek için yaratıldım, dedi" buyurdu. Bunun üzerine insanlar, öküz konuşur mu? diye şaşkınlık ve dehşetle: Sübhanallah! dediler.

Allah Resulü: "Ben buna inanıyorum, Ebu Bekr ile Ömer de" buyurdu.

Ebu Hureyre'nin dediğine göre Allah Resulü şöyle buyurdu: "Bir çoban, koyunlarının içinde bulunurken sürüye bir kurt saldırdı ve koyunlardan birini alıp götürdü. Çoban da onu takip etti ve nihayet koyunu kurtardı. Bunun üzerine kurt çobana dönüp: Bu koyunlara, yırtıcı günde, benden başka çobanları olmadığı günde kim bakacak? dedi." Cemaat: Sübhanallah! dediler. Bunun üzerine Allah Resulü: "Ben buna iman ediyorum, benimle birlikte Ebu Bekr ve Ömer'de" buyurdu.

Ali'nin (r.a.) rivayet ettiğine göre:

İbn Abbas şöyle anlatıyor: Ömer b. Hattab (vefat ettiğinde) yatağının üzerine konuldu. İnsanlar etrafına toplanıp dua, sena ve salat ediyorlardı. Ben de onların içinde bulunuyordum. Beni arkamdan omzumu tutan bir adamdan başka hiç bir şey heyecanlandırmadı. Dönüp baktığımda onun Ali olduğunu gördüm. Ali, Ömer'e rahmet okudu ve şöyle dedi: Ameli ile Allah'a kavuşmayı sevebileceğim hiç bir kimse bırakmadın. Allah'a yemin ederim ki Allah'ın muhakkak seni iki dostunla (Resulüllah ve Ebu Bekr) beraber bulunduracağını zannetmekteyim. Bu zannım şundandır: Ben Allah Resulü'nü (a.s.): "Ben, Ebu Bekr ve Ömer'le geldim, ben Ebu Bekr ve Ömer'le girdim, ben Ebu Bekr ve Ömer'le çıktım" buyururken işitirdim. Ve Allah'ın seni onlarla beraber bulunduracağını umuyor ve zannediyordum. (Kabri şerifi, Resulullah s.a.v ve Ebu Bekrin r.a. yanındadır.)

 

 

Ömer’in Fazileti

 

Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Hz. Ömer radıyallahu anh, Hz. Ebu Bekr'e:  "(Ey Ebu Bekr!) Allah'ın Rasulü Muhammed aleyhissalatu ves-selam'dan sonra insanların en hayırlısı" diye hitab etmişti. Hz. Ebu Bekr: "Sen böyle söylersen ben (de sana) Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan işittiğimi söyleyeceğim. Demişti ki: "Güneş, Ömer'den daha hayırlı bir kimse üzerine doğup batmadı." Tirmizi, Menakıb, (3685).

İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm şöyle dua etmişti: "Allahım, İslâm'ı şu iki şahıstan sana en sevgili olanla aziz kıl: Ebu Cehil ile veya Ömer İbnu'l-Hattab ile. Bunlardan Allah'a daha sevgili olanı Ömer'di." Tirmizi, Menakıb, (3682).

Yine İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Allah Teâla Hazretleri, hakkı, Hz. Ömer'in diline ve kalbine koydu."

İbnu Ömer der ki: "Halkın başına ne zaman bir iş gelmiş, (o hususta) Ömer bir şey demiş, halk da başka bir şey demiş ise mutlaka Ömer radıyallahu anh'ın dediği üzere Kur'ân'dan bir vahiy gelmiştir." Tirmizi, Menakıb, (3683); Ebu Davud, Harac 18, (2962).

Salim, babası radıyallahu anh'tan naklediyor: "Dedi ki: "Ben Ömer radıyallahu anh'ın bir şey için: "Zannederim ki bu şöyledir" deyip de, dediği gibi olmadığını hiç görmedim. (Nitekim bir gün), Ömer otururken güzel bir adam yanından geçti.

Ömer: "Zannımda yanıldım." Veya: "Bu adam cahiliye devrindeki dini üzere devam etmektedir." Veya: "Bu, cahiliyede kavminin kâhiniydi!" dedi ve: "Şu adamı bana çağırın!" buyurdu. Adam çağrıldı.

Ömer: "Zannımda yanıldım veya sen cahiliye devrindeki dinin üzeresin! veya cahiliyede sen onların kâhini idin!" diyerek hakkındaki tereddütlerini dile getirdi.

Adam: "Bugünkü gibi bir gün görmedim (yani bugün gördüğüm şeyi hiç görmedim). Bugün müslüman bir kimse (olmayacak şekilde) karşılandı" dedi.

Hz. Ömer: "Sana yemin veriyorum, benim istediklerimi doğru olarak söyleyeceksin!" buyurdu.

Adam: "Cahiliye devrinde ben onların kâhinleri idim!" dedi. Ömer ona: "Dişi cinninin sana getirdiği haberlerin en acayibi hangisi idi?" dedi.

Adam: "Bir gün ben çarşıda iken, bana dişi cin geldi. Ondaki korkuyu biliyorum. Dedi ki: "Sen cinni ve onun ye'sini ve başı üzerine devrilmesinden (yani kulak hırsızlığından men olarak haber alamayışından) sonraki ümidsizliğini ve sırtlarına ince çullar konulmuş genç develerle yetişilip yakalamasını görmedin mi?"

Ömer şöyle dedi: "Doğru söyledi. Ben onların putlarının dibinde uyurken, bir adam bir buzağı ile geldi ve kesti. O zaman ona birisi öyle bir bağırdı ki, bu kadar yüksek sesle bağıran birisini hiç işitmemiştim. Şöyle diyordu: "Ey celih (ey düşmanlığını açığa vuran kimse)! Emrun necih (zafer bulmuş bir iş), recülün fasih (fasih konuşan bir adam) var. Senden başka ilah yoktur diyor!"  Oradaki cemaat o adama doğru sıçradılar.

(Hz. Ömer devamla dedi ki): "Ben bunu görünce kendi kendime: "Ben bu işin arkasında ne olduğunu anlayıncaya kadar buradan ayrılmayacağım!" dedim. Sonra o zat yine bağırdı:  "Ey celih, emrun necih, recülün fasih (Ey düşmanlığnı açığa vuran kimse! Muvaffak olacak bir iş, fasih konuşan bir adam (var)! Lâilahe illallah! diyor!" Ben kalktım. Aradan çok geçmeden "Bir peygamber (çıktı)" dendi." Buhari, Menakıbu'l-Ensar 35.

Hz. Ömer radıyallahu anh demiştir ki: "Üç şeyde Rabbime muvafakat ettim: (Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a "Ey Allah'ın Resulü! Makâm-ı İbrahim'de bir namaz yeri edinsen!" dedim, arkadan "İbrahim'in makamını namazgâh edinin" (Bakara 125) ayeti nazil oldu."

"(Bir gün) "Ey Allah'ın Rasûlü! Huzurunuza iyiler de facirler de giriyor. Emretseniz de ümmühâtu'l-mü'minin örtünseler!" dedim. Bunun üzerine hicab (örtünme) ayeti nazil oldu."

“İçki hakkında yeterli bir hüküm diledi, içki yasak oldu…”

 

 

Cumartesi, 28 Mart 2009 21:32 tarihinde güncellendi

ASHABA DİL UZATANLARA...

altn_mahfz.jpgHAZRETİ MUAVİYE R.A HAKKINDA

 

Malumunuzdurki, bazı şaşkınlar Hazreti Muaviye’n,n r.a. hakkında ileri geri konuşurlar, dil uzatırlar. Evvela bir ehli sünnet olarak bilmemiz lazım gelen şeylerden en önemlisi, bütün ashabı sevmek ve hayırla yâd etmektir, hiç birinin hakkında sü-i zan beslememektir. Zira bu, imanımızın gereğidir. Ashabı sevmek, onların sahibi olan Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i sevmek demektir. Onlardan birine dil uzatılırsa, onun sözlerini ve rivayetlerini de lekelemiş olur ki, bu durumda dinden bazı kısımları noksanlaştırmış olur, bu da dinsizliğe inkara gider. Allah muhafaza eylesin.

Hazreti Muaviye r.a, Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem vahiy katibi idi. Babası Ebu Sufyan r.a. Mekke’nin fethinden az evvel müslüman oldu. Ebu Sufyanın hanımı Hind r.anha, malumunuz Hazreti hamza’nın r.a. şehid edilmesi için Vahşi’ye r.a. çok meblağ teklif etmişti. Bütün bunlardan sonra hidayet nasib olup ashab oldular ve “Allah onlardan razuı, onlar da Allah’tan razı” ayetine muhatab oldular.

Muaviye r.a. ın kızkardeşi, yani Hind ve Ebu Sufyan’ın kızı Ümüm Habibe r. Anha Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in zevcesi oldu, yani mü’minlerin annesidir.

Bu aile bu kadar Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yakın iken, başkaları çıkıpta dil uzatırsa, herhalde onun dilini sağlam bırakmazlar…

Hazreti Muaviye r.a. Hazreti Ömer zamanında Şam’a vali tayin edilmiştir. Orda büyük başarılar elde etmiş ve halka kendini sevdirmiştir. Hazreti Osman r.a şehid edilince, hılafet sırası hazreti Ali’ye gelmişti. İlk zamanlarda hazreti Ali r.a. otoriteyi sağlamlaştırıp katilleri bulamadı. Vakit uzayınca Osman’ın r.a. akrabaları kısas yapılmamasından şkayetle ayaklandılar. Bunlara Hazreti Aişe r.anha validemiz de katıldı. İş sacaşa kadar gitti. Hazreti Ali r.a. onları yendi.

Bunun üzerine işe Muaviye r.a. dahil olup kısasın yapılmasını talep etti. Yine katiller bulunamadığından kısas yapılamıyordu, yani islamın önemli bir hükmü uygulanamıyor ve muhalifler, burdaki noksanlığı halife olan Hazreti Ali’ye r.a. nisbet ederek kendi ictihadlarıyla ayaklandılar. Yeniden tartışmalar alevlendi, yapılan savaşlarda iki taraftan birinin kesin üstünlüğü olmayınca neticede iki halife ortaya çıktı. Şamda hazreti Muaviye r.a, Kufe’de hazreti Ali r.a. Ehli sünnete göre hak Hazreti Ali’nin r.a. dir, hak halife Ali’dir. Muaviye r.a. ve yandaşları ictihad hatasındadırlar, fasık veya sapık değillerdir.

İmamı Rabbani k.s. bu hususu mektubatının çok yerinde beyan etmiştir. Bu muhalefetten dolayı Muaviye ve taraftarlarına fasık ve sapık denmeyeceğini delilleriyle izah etmiştir. Öyleki bütün hadisi şerif kitablarında onlardan yapılan rivayetler mevcuttur, hiçbir alim onların rivayetinin kabul edilmeyeceğini söylememiştir. Yani hepsi adildirler, rivayetleri sözleri makbuldür. Aralarındaki tartışmalar ictihad meselesidir, isabet edene iki sevab, hatalı olana bir sevab vaad edilmiştir.

Şimdi biz, Muaviye r.a. tarafından rivayet edilen bazı hadisi şerifleri zikredelim de, onun hakkında dil uzatanların itikadımıza ve dinimize sokmaya çalıştıkları fitneyi durduralım, aldanmayalım. Mevla teala ashabın hepsinin şefaatine bizleri nail eylesin..

 

RİVAYETLERİNDEN BAZILARI

 

İbni Ebi şeybe’nin Musannef’i, cilt:7, sahife:325

Said el Cüheni, Muaviye’den r.a. rivayetle şöyle demiştir: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle söylediğini işittim:

 “Allah, her kim için hayır murad ederse, onu dinde fakih yapar.”

 

Beyhaki’nin Süneni Kebiri cilt: 1, sahife: 409

Osman ibni Sehl ibni Hanif, eba Ümame ibni Sehl ibni Hanif’in şöyle dediğini işitti: İşittim ki Ebu Sufyan oğlu Muaviye, minberde oturduğu halde iken, müezzin ezan okudu ve Allahu ekber Allahu ekber deyince, Muaviye’de Allahu ekber Allahu ekber dedi. Müezzin eşhedüyü okuyunca, Muaviye’de aynısı söyledi. Müezzin eşhedü enne Muhammeder-Resululah deyince, Muaviye – ve ene- ‘ben de’ dedi.

Ezan bitince şöyle dedi: Ey insanlar! Ben işittimki, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şu mecliste oturduğu halde müezzin ezan okuyunce, şu söylediklerimden işittiğiniz sözlerin aynısını söylemiştir. (Buhari)

 

Abdur-rezzak’ın Musannef’i cilt: 11, sahife: 59

Taberani, Ebu Sufya oğlu Muaviye ve Ebu Hureyre hadisinde şöyle rivayet etti: “Ensarı seven, beni sevdiği için onları sever. Kim ensara buuz ederse, bana buuz ettiği için onlara buuz eder.”

 

Taberani, Muaviye’den r.a. nerfu’ olarak, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu rivayet etti: 

“Kim benim üzerime bilerek yalan söylerse, ateşten varacağı yeri hazırlasın.”

 

Keşfu-l Hafa, cilt: 1 sahife: 180

Deylemi, Muaviye r.a. tarıkıyla rivayet etti. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem müezzinin –hayyaalel felah- dediğini işitince, “Allahım, bizi felah bulanlardan yap” derdi.

Hanbeli Tabakatı, cilt: 1 sahife: 231

Muabviye r.a., minber üzerinde iken şöyle demiştir: “Allahım, senin verdiğine kimse mani olamaz, senin mani olduğuna da kimse veremez. Allah kim için hayır murad edese, onu dinde fakih eyler. Şu kelimeleri, nebiniz sallallahu aleyhi ve sellem’den işitim.”

 

Tedvin fi Ahbari Kazvin cilt: 1, sahife: 360

İbni Abbas r.anhumadan rivayetle, şöyle demiştir: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında idim. Yanında Muaviye’de vardı. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ona şöyle dedi: Ey Muaviye, Ali’yi severmisin?

Muaviye: Evet ya Resulellah, dedi.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: Yakında seninle onun arasında bazı şeyler olacak.

Ravi derki, dedimki ya Resulellah! Bundan sonra ne olacak?

Buyurdu: Allah tarafında afv ve cennete girmek.

Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: “Şayet Allah dileseydi savaşmazlardı, lakin Allah, dilediğini yapar.” (Bakara: 253)

Mecmu’ cilt: 6, sahife: 468

Ebu Sufyan oğlu Muaviye’den r.a. rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem kadir gecesi hakkında şöyle buyurdu: “Yirmi yedinci gecedir.” (Ebu Davud)

 

İbni Kudame’nin Şerhi Kebiri: cilt: 1, sahife: 387

Ebu Sufyan oğlu Muaviye r.a., Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu işitti: “Müezzinler, kıyamet günü insanların boyun bakımından en uzunlarıdır.”

 

İşte, dinimizin bazı mevzularında söz sahibi olan şu yüce ashabın hakkında dil uzatanlar, acaba onun sahibi Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına varınca ne yüzle cevab vereceklerdir. Zira Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

“Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz.”

 

Abdullah ibni Mubarek’e r.a. soruldu, Muaviye mi yoksa Ömer ibni Abdul- Aziz mi daha hayırlıdır. Cevabında derki: Muaviye’nin atının burnuna kaçan tozlar bile Ömer ibni Abdul Aziz’den şu kadar daha fazla faziletlidir.

Zira Muaviye r.a, savaşlar ve mücadelelerde Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında oldu, ona yardım etti. Ashab olanın, ashab olmayan diğerleriyle kıyaslanmasının bir manası yoktur. Ümmetin hiçbir velisi, ashab derecesine vasıl olamaz.

Cumartesi, 28 Mart 2009 09:11 tarihinde güncellendi

Sayfa 211 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.