.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

NECİP FAZIL'DAN DİYALOGA REDDİYE

Üstad Necip Fazıl’ın Dinler Arası Diyalog Yorumu

29 Nisan, 2007

Sizlere 1949′larda Necip Fazıl’ın dönemin diyalogcularına yazdığı bir makaleyi aktaracağım. Dinler arası diyalogun mazisinin bayağı bir eski olduğunu, her dönem kendine bir taşeron seçtiğini, ama diyalogun misyonundan ve manasından asla taviz vermediğini görmek şahsen bizi hiç şaşırtmadı.

Kovadis?

Türk Ocağı merkezine Patrik Athenagoras’ı davet eden Hamdullah Suphi Tanrıöver… Başlığının altında “doğruya doğru, eğriye eğri” ölçüsünü taşıyan, fakat hakikatte doğruya eğri, eğriye doğru demekten başka bir şiar taşımayan (Vatan) gazetesinin geçen Pazar günkü sayısında, baş sahifenin baş köşesini süslettiği şekilde, sözde memleket münevverlerini Patrik cenaplarının mihveri etrafında halkalandıktan sonra, aynı (Vatan) gazetesine göre aynen şöyle hareket buyurmuşlardır:

“Hamdullah Suphi Tanrıöver, bundan sonra, Patrik Athenagoras’ın gösterdiği yakınlıktan bahisle, Türk milletinin dinler ve milletler arasında yakınlık istediğini, Patrikhanenin Osmanlı İmparatorluğundan da eski bulunduğunu, Bizansın bir yadigarı olduğunu ve aramızda konuşulan eğlencenin yabancı gelmediğini, tek emelin Türkiye topraklarında müşterek bir kültür kurulması olduğunu, her iki milletin tarih bakımından çok eski olduklarını belirtmiş ve büyük mazinin mahfuz kalacağını söylerek şöyle devam etmiştir:

- Kendilerinin işgal ettikleri makam çok büyüktür. İnandıkları ve inandığımız yolda bütün Ortodoks aleminin faaliyette bulunması için, manevi nüfusları en büyük amil olacaktır!“

Heeeeey, heeeeey, heeeeey, müslüman Türk topluluğu!!! “Türk Ocağı” gibi bir yaftanın altında veya maskenin arkasında, bu sözler senin yüzüne nasıl söylenebiliyor? Cedlerinin raşedar şehadet parmakları halinde göklere uzattığı minarelerle çevrili, İslamın Bizansa karşı tarihi zafer beldesinde, bir Hamdullah Suphi Tanrıövmez, resmen ve alenen, Patriğin manevi sahabetine nasıl sığınır, Patrikhanenin Osmanlı İmparatorloğu’ndan eski olduğunu niçin söyler, Bizansın bir yadigarı olduğunu ne yüzle telaffuz eder, aramızda konuşulan Eğlencenin yabancı olmadığını, yani ana dilimiz gibi bizden olduğunu ne cesaretle iddia eder ve tek emelinin Türkiye topraklarında müşterek bir kültür kurulması olduğu lafile acaba neyi kasdeder?

Patriklik makamını “çok büyük” sözüyle tazim eden Tanrıövmez, farkında mıdır ki, bu sözleri o da harp ve düşmanlık mevsiminde bulunmak şartı ile, ancak Türk düşmanı bir Yunanlı söyleyebilir? Amerika’daki dinler arası kongreye iştirak vesilesi ile Patriği tanıyan Hamdullah Suphi, yoksa Patriğin maiyetinde, Peygamber ve Şeriat farkı ihtilafını kaldırıp, sadece Allah’ın varlığı ve birliği üzerine müesses yeni bir din sevdasında mıdır ve bunun için mi eski ve malum Türk Ocakları Reisi cübbesine bürünmeye lüzum görmüştür?

Bütün maskeleri, bütün nesepleri ve iç yüzleri ile beraber çekip göstermek için, taraflardan tek bir karşılık bekliyoruz!

Tanrıövmezin evinde, böyle bir beynelmilelcilik cereyanının ilk kadrosunu çizen toplantının (Vatan) sütunlarında gördüğümüz fotoğrafında, meşhur avdeti Ahmet Emin Yalman’ın da manevi Bizans İmparatoru Haşmetlü 1. Athenagorasın solunda yer aldığını kaydetmek, davanın renk tonunu belirtmek bakımından faydalıdır!

Kovadis Tanrıövmez? Hiç olmazsa “Türk milleti dinler arası yakınlık istiyor!” tarzında bir iftira selahahiyetinden ve (Türk Ocağı) oyunundan vazgeç de, git dilersen kendine “Tanrıöver” in Eğlence karşılığını ruhanilik ismi olarak seç ve Türklük, Türkçülük iddiasını başkalarına bırak!

Yunanlılar, asılları kendilerinden olduğu halde, başımızda tuttuğumuz ve temsilciliğine göz yumduğumuz sizin gibi insanlar yüzünden mi yoksa, Türk çocuklarını hor ve hakir görmeye yeltendiler?


Necip Fazıl Kısakürek
27 Mayıs 1949
Hücum ve Polemik
(Büyük Doğu Yayınları, Eylül 1992 baskısı, sf:115-117)

Salı, 05 Temmuz 2011 13:08 tarihinde güncellendi

KİLİSEDE EZAN SESİ .... BAZILARININ İŞTAHI GELMİŞ.....

Faruk Çakır - Yeni Asya 2011-06-29

Kilisede ezan sesi ilk değil, son olmasın

<<< Amerika’dan gelen bir haber, “İstikbal İslâmın olacaktır” müjdesini teyid etmesi bakımından çok önemli. Habere göre Amerika’nın ikinci büyük katedrali olan “Washington Ulusal Katedral”i “Allah-ü Ekber” nidalarıyla inlemiş. Evet, bu haberde abartma yok, çünkü düzenlenen bir toplantıya katılan imam, katedralin balkonundan Ezan-ı Muhammedî’yi okumuş.

Haberi şöyle özetleyebiliriz: ABD’de ilk kez, “Dinlerarası İttifak” ve “Önce İnsan Hakları” adlı kuruluşların gayretleri sonucu “İnançları paylaşma” töreni yapılmış ve yine ilk kez 32 eyalette 70’ten fazla kilisenin Pazar ayininde Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman din adamları bir araya gelerek mesajlar vermişler.

Elbette ‘kilisede ezan sesi’ ilk defa duyulan bir ses değildir, ama inşallah son da olmamalıdır. Ezan sesi; bütün insanlığı İslâma dâvet eden, onları tesir altında bırakan bir sırdır.
Her zaman ifade etmeye çalışıyoruz, tekrarlayalım: İslâmiyete lâyık güzelliği fiillerimizle ortaya koyabildiğimiz ölçüde, diğer dinlerin mensupları da gruplar halinde İslâma teslim olacaktır inşallah...>>>

Yorumcu: toro diğer yorumları 2011-06-29 13:38:01

Hepsi dinimiz islama teslim olacaktır elbet.Zaten emareleri de görülmeye başladı.Nihayet imana geldi imansızlar.Ben diyorum ki buna karşılık 5-10 camimizde papazlara ayin yaptıralım.Caminin o huşusu onları da etkiler hem.Ayasofyada da yarım gün esasıyla islam ve hristiyanlığa açılabilir.Fikir nasıl?

(Bu fikir senin fikrin değil ahmak herif, bu vatikanın dürtmesidir, seni kullanmışlar….)

Not:

Yazar F.Çakır bazı çalışmaları sanki islamın lehine olan işler gibi zannederek medhu sena ile yazmış. Yazısının devamında Amerikalıların islamdan haberdar olmadıklarını, bu yüzden bilmedikleri şeye düşman olduklarını da yazmış.

Be insanoğlu sanki İslam alemindeki Müslümanlar islamı iyi biliyormu?

Ey yazar, senin çok medh ettiğin cemaatin islamı ne kadar biliyor ve yaşıyor. İslamın neresindesiniz acaba? Kendi nefsani arzularınıza göre yaşadığınıza göre bir İslam mı istersiniz…. Bu şekilde nefsinize uyan islama kimse ses çıkartmaz, hatta gel bize de bundan bahset, ezan oku namaz kıl v.s. derler, işte diyorlar…

Ya bir sünnet sakallı sarıklı Kur’anı iyi bilen yaşayan bir müslümana bu fırsatı verirlermi…. Asla! Yani onların dediği gibi olursan gel beraber olalım derler.

Zaten bunu Kur’an haber veriyor… Müşrikler Efendimiz s.a.v den bu Kur’anı götür başka bir kitab getir demediler mi, veya bunu değiştir demediler mi?

Sen onların hevasına tabi olmadıkça ehli kitab senden razı olmaz diye ayet yokmu?

O halde kilisenin içinde haça karşı okunan ezanın asla tebliğ için olan, vakit bildirmek için olan ezan olmadığı açıktır. Nitekim yorumcunun birinin yazdığı ahmak kıyası da alıntı yaptık, yani biz de onlara camilerimizde Ayasofya da ayin için izin verelim demeye başlayacaklardı işte başladılar ve bunu da Müslüman kimlikli münafıklara söyletiyorlar…. Eyvah! eyvah!

F. çakır bey yazısının sonunda <<< İslâmiyete lâyık güzelliği fiillerimizle ortaya koyabildiğimiz ölçüde, diğer dinlerin mensupları da gruplar halinde İslâma teslim olacaktır inşallah...>>> diyor,

bu sözü herkes kendi anlayışına çevirdiği için bir türlü muvaffak olunamıyor. İşin aslı olan sünneti seniyyeye dönülmedikçe bu laflarınız havada kalır, hedefine varmaz. Evvela tepeden tırnağa kadar küfür alametlerinden sıyrılıp sünnete dahil olmak lazım ki ehli küfre karşı gerçek tebliğ yapılsın, adamlar gerçek islamı görsünler de tabi olsunlar. Ehli kitab gibi yaşayan bir toplum, ehli kitaba neyi tebliğ edecek????

Şimdi soralım F.Çakır beye: Bu çalışmalarınızla papazlar ve taifesinden ne kadarı gerçek Müslüman oldu? Gerçek Müslüman bütün batıllardan beri olup islama tam teslim olandır, yoksa hepsini hak gören adam, Müslüman değil müşriktir….. Bu noktayı iyi anlarsanız, o zaman yapılan işin tamamen yanlış olduğunu anlayabilirsiniz…..

Salı, 05 Temmuz 2011 13:42 tarihinde güncellendi

DİYANET .... NİHAYET...

Diyanet İşleri'nden Geriye Gidiş Mesajı

29 Haziran 2011 Çarşamba 17:29

Diyanet İşleri Başkanlığı özüne dönüyor, işte güzel bir hamle.

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, camilerde vaazların merkezi sistem yerine mihraptan yapılmasına yönelik çalışma yürüttüklerini belirterek, ''Bütün merkezi sistemin kablolarını keseceğim'' dedi.

Bursa kent merkezi ve ilçelerinde görev yapan din görevlileriyle Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'nde bir araya gelen Görmez, yaptığı konuşmada, din hizmetinin bir gönül hizmeti olduğunu vurguladı.

Diyanet İşleri Başkanlığının sıradan bir kurum, din görevlilerinin de sıradan bir devlet memuru olmadığını dile getiren Görmez, ''Bizim hizmetimiz milletimizle mihrap hizmeti'' diye konuştu.

Din görevlilerinin yaptıkları işin değeri konusunda yeniden düşünmek zorunda olduklarına işaret eden Görmez, ifade ederek, şunları kaydetti:

''Mesleğimize olan sevgimizi, aşkımızı, heyecanımızı gözden geçirmek zorundayız. Öyle bir iş yapıyoruz ki gönül bağıyla bağlı olmayan, işini sevmeyen bir arkadaşımızın bu işte muvaffak olması mümkün değildir. Mesleğimize aşık olmak zorundayız. Çünkü bu meslek sadece aşkla yapılır başka bir şeyle yapılmaz. Sıradan görüp, butik bir hizmete dönüştürdüğünüz an, kendinize başka bir görev arayın. Mesleğimizin taşıdığı risk başka hiçbir meslekte yoktur. Yaptığımız işin riskleri aynı zamanda bütün ahiret hayatımızı ilgilendiriyor. Başarılı olabilmemiz için daima kalbimizi, şuurumuzu diri tutmak mecburiyetimiz var. Arkamızda yüzlerce, binlerce insan namaza duruyor.

Eğer bu hizmette başarılı olmak istiyorsak ikinci gözden geçirmemiz gereken ise bilgi ve birikimimizdir. Bizim mesleğimiz kadar sürekli bilgisini yenilemesi gereken başka bir meslek bulamazsınız. Aramızda mesleğine aşık olurcasına bağlı insan sayısında problem var. Sevgisini, aşkını, heyecanını kaybeden hangi kardeşimiz varsa kendisine başka bir iş arasın.''

Görmez, din görevlilerinin kullandığı ve dile ve üslubu da dikkat etmesini isteyerek, ''Dilimiz ve üslubumuz eskidi. Genç kuşaklarla aramıza büyük mesafeler girdi. Bunun üzerinde çalışmalıyız'' dedi.

MERKEZDEN YAPILAN VAAZ

Diyanet İşleri Başkanlığı olarak son dönemde yaptıkları çalışmayla camilerde mihrabı teslim ettikleri din görevlilerine, artık kürsüyü de teslim etmek istediklerini bildiren Görmez, bu çerçevede tüm görevlilere ''hazır olun'' mesajı verdi.

''Bütün merkezi sistemin kablolarını keseceğim. Onları ortadan kaldıracağız'' diyen Görmez, konuşmasını şöyle sürdürdü:

''Her arkadaşımız kürsüye geçip hangi konuyu işleyecekse o konuda ayetler, hadisler bilecek ve anlatacak. Buna hazır olunuz. Şu anda çeşitli yerlerde hocalarımız kurs görüyorlar. Bütün illerde görevlilerimiz kurstan geçecek ve en kısa zaman içinde her arkadaşımız her mihrap görevlimiz kürsüye çıkacak bu milleti aydınlatmaya başlayacaktır.''

Merkezi sistemle konuşmaların bir yerden başka yere teknolojik imkanlarla yayılmasına karşı olduklarını ifade eden Görmez, ''Bir yerden konuşmalar yapılıyor ve başka camilerde biz insanları, konuşanı görmeden, o metalik sese mahkum ediyoruz. Zaman zaman da cızırtılı seslerle insanları bizi dinlemeye mahkum etmeye başkanlık olarak hakkımız yok. Bunun için bugünden itibaren ben dahil hepimiz talebe olmaya hazırlanacağız. Hepimiz dersimizi çalışmaya hazır olacağız'' şeklinde konuştu.

YAZ KUR'AN KURSLARI

Yaz Kur'an kurslarına da değinen Görmez, milletin geleceği için bu kursların büyük önem taşıdığını ifade etti. Görmez, din görevlilerine kurslarla ilgili şu uyarılarda bulundu:

''Size gelen her çocuğu misafir kabul ederek, onunla dost, arkadaş olarak, manevi hayatını, kimliğini, kişiliğini sevgiyle, muhabbetle Allah sevgisiyle Resul Allah muhabbetiyle yoğurmak imkanına hepiniz sahipsiniz.

İstirham ediyorum, bize teslim edilecek bütün çocuklarımızla dost ve arkadaş olun. Onların dünyalarına girin. Zaman zaman onlarla oynayalım. Bu milletin geleceğine yatırım yapmak istiyorsanız onlara çok değer verelim.''

Bugüne kadar din görevlilerinin bu konuda oldukça başarılı çalışmalar yaptığını belirten Görmez, ''Hepinizi gönülden kutluyorum'' dedi.

Geçen sene yaklaşık 2 milyon çocuğun yaz Kur'an kurslarına devam ettiğini bildiren Görmez, Türkiye'deki çocuk sayısı dikkate aldığında bu rakamı yeterli görmediğini de kaydetti.

''İSLAMİFOBİ'' HASTALIĞI

Görmez, son dönemlerde Batı'da İslam ile korkunun yan yana getirildiğini ve ''İslamifobi'' diye bir hastalığın ortaya çıktığını söyledi.

Din görevlilerinin hizmetlerini gözden geçirirken, bunu da dikkate almaları gerektiğini ifade eden Görmez, ''Bizim yüreklere salınan bu korkuyu sevgiyle, ilimle, hikmetle ortadan kaldıran güç ve kuvvete sahip olduğumuza yönelik inancımı ifade etmek istiyorum. Dolayısıyla dünyada neler olup bitiyor, İslam nasıl bir süreçten geçiyor bunu da daima dikkate alarak üzerinde düşünerek, hizmetlerimizi ona göre gerçekleştirmek zorundayız'' diye konuştu.

NOT:

Nihayet cesur bir din adamı çıktı her halde, her ne kadar bazı işlerde olumlu ise de şu meselelerde gayet isabetli... İmamlar namaz kıldırma memurluğundan kurtulmalı, ilme sarılıp cehaletin önüne geçmeli, t.v. müçtehidlerine haddini bildirmeliler....

Salı, 05 Temmuz 2011 13:55 tarihinde güncellendi

İRAN IN GERÇEK YÜZÜ .....

İran-Suriye İlişkilerinde Türbülans

Osman Atalay’ın Analizi

Arap baharı Tunus, Mısır ve Yemen’de heyecan rüzgârı oluşturmaya devam ederken bölgedeki isyanlara İran, Türkiye ve Suriye makul ve pozitif bir yaklaşım sergilemişti. İran bu halk ayaklanmalarıyla 1979 İslam Devrimi’nin öğretilerinin benzerliğine, Suriye ise Arap diktatörlerin gereken reformları geciktirmeleri sonucuna bağlamıştı. 15 Mart 2011’de Suriye’nin Deraa şehrinde başlayan barışçıl gösteriler sonucunda dört aydır insanların katledilmesi, tutuklanması, işkenceye alınması ve on binlerin göçe zorlanması ile Arap Baharı rüzgârı adeta bir anafora döndü. Libya, Yemen, Bahreyn ve Suriye’de diktatörlerin halklara karşı silah kullanarak ülkeyi kana bulaması, İran ve Türkiye’nin Arap baharına bakışında farklılıkların oluşmasına neden oldu. Türkiye’nin nükleer krizde İran’ı savunması ve Suriye ile geliştirdiği üst düzey güvenli ilişkiler, yerini gergin ve kaygılı bir sürece bıraktı. İsyan rüzgarının Şam kapısına dayanması Türkiye’nin İran - Suriye ilişkilerinde diplomatik türbulans yaşanmasına neden olmaktadır. Suriye’de halk dört aydır barışçıl gösteriler yaparak Esat yönetiminin meşruiyetini her geçen gün zayıflatmaktadır.

İran otuz yıllık Suriyeli partnerinin iktidardan gitmesini asla istemiyor. Suriye’nin Baas yönetimi ise reform gerçekleştirecek bir iradeye sahip değil. Gerek batı dünyasında gerekse İslam dünyasında olsun Suriye rejiminin meşruiyeti tartışılmaktadır. Muhalifler uzlaşmanın adını dahi ağzına almıyor.

İran Suriye’de Baas’ın devrilmesi ile kendisinin çok zor durumda kalacağını biliyor. Ortadoğu’da yükselen Türkiye sempatisi rol model algısı, İran ve Suriye’yi stratejik olarak kaygılandırmaktadır. Türkiye’nin 2005 yılından beri İKÖ vasıtası ile Arap ve İslam dünyasına insan hakları, özgürlükler, demokratik gelişme, gelir dağılımındaki adalet sorununu ısrarla vurgulaması, bugün bölgedeki değişimin kaçınılmazlığını ispatlamıştır. Suriye’de halkın barışçıl gösterilerde ısrar etmesi, özgürlükçü talepler karşısında yaşadıkları katliam ve Türkiye’nin reformlardan yana tavır alması Suriye - Türkiye ilişkilerini sarsma noktasına getirmiştir.

İran Suriye Baası’nı siyasi olarak desteklemektedir. İşte bu durum İran - Türkiye , Suriye - Türkiye ilişkilerini siyasi türbülansa sokmuştur. Suriye’de,  Irak’ta ve Bahreyn’de mezhep savaşı algısı, ABD ve İsrail tarafından kullanılmak istenmektedir. İslam dünyasında da siyasi ve fikri tartışma ve çatışmayı körükleyici bir süreci tetiklemektedir. Suriye’de akan kanı İran ve Türkiye işbirliği ancak sona erdirebilir.

Burada Beşşar Esat’dan beklenen şok radikal reform kararları aslında Beşşar’ yönetiminin boyunu aşmaktadır. İslam dünyası ile İran arasında soğuk rüzgârlar estirilmeye çalışıldığı bir dönemdeyiz. 1979 İran Devrimi İslam dünyasında Sünni nüfus üzerinde sevgi ve hoşgörü bağı oluşturmuştu. Bugün Suriye’de yaşanan olaylar karşısında İran’ın tavrı İslam dünyasının beklentilerini karşılamıyor. İslam dünyasında İran’dan Suriye’de yaşanan olaylara siyasi değil İslam kardeşliği bakış açısı ile daha radikal bir yaklaşım  beklentisi var.

Sünni alimler ve siyasetçilerin İran’dan beklentileri imtihan sürecine işaret etmektedir. Türkiye’nin Arap dünyasında yaşanan isyanlar karşısındaki tavrı halkın iradesi, özgürlük ve adalet taleplerinin yanında durduğunu göstermektedir. Türkiye’nin bu tavrı, İran ve Suriye yönetimleri tarafından eleştirilmektedir, gelinen noktada Suriye ve İran ilişkilerinin türbulansa girdiğine şahit oluyoruz. İslam dünyasının İran’dan sağduyu ve sürpriz bir karar beklentisi var. İran’ın 1979’daki “ne Şii, ne Sünni, ne doğu, ne batı yaşasın İslam adaleti” siyasetini bugün harekete geçirerek, bölgede emperyalist ABD ve İsrail’in oyunlarını bozacak bir kararlılığı göstermesi gerekiyor.

Evrensel İslam düşüncesi ve kardeşliği İran’dan özveri ve bedel ödemesini istiyor. Suriye’de akan kanı ancak İran ve Türkiye birlikteliği durdurabilir. Aksi halde Türkiye, Suriye ve İran ilişkileri bu diplomatik türbulans tan ciddi şekilde yara alacaktır. İran Suriye rejimini kaçınılmaz değişime ikna etmelidir. Böylelikle İslam dünyasından izole edilme siyaseti ve oyunlarını boşa çıkartmalıdır.

 

NOT:

Kuru temennilerle iran’ın asırlık şii taassubundan vazgeçeceğini beklemek safdillik olur, zira gençlere Şiiliği aşılayarak taraf toplamaya devam eden bir İran, işine gelmeyen yerde karşısına çıkanları hemen abd ve İsrail işbirlikçisi diye yaftalamakta, böylece sadece doğrunun kendileri olduğunu deklere etmektedir.  

Bu anlayıştan taviz verilmişmi? Hayır, 1979-80 li yıllardan beri cereyan eden olaylarda beklentilerimizin tamamen aksine siyasi ve itikadi yanlışlar devam etmekte, hatta o zamanki Suriye zulmünde 30 binden fazla Sünni Müslüman Hama da şehid edilirken Humeyni “O, Suriyenin kendi iç işidir, karışmayız” demek gafletini veya ihanetini göstermişti, onu o zamanda anlayamadık ama zaman geçmekle hiçbir şeyin değişmediğini sadece ve sadece şii nufuzunun artmasını hedeflediklerini açıkça görüyoruz.

Civarımızda bulunan bir çok Afgan göçmeni ehli sünnet kardeşimiz, İranda kaldıklarını, ordaki şii baskısını, ehli sünnete yapılanları anlatan canlı şahitlerdir. Bu iş tevatür derecesine ulaşmıştır. İşte suriyedeki olaylar da yine şii taassubunun bir neticesi değimlidir!

Şayet İran, gerçek İslam düzeni olsa, evvela devletinin dini mezhebi maddesini değiştirir, o maddeye şia isna aşere mezhebi diye yazmadı… Bu iş bizdeki laiklik gibi değişmeyen bir maddedir, bu sözümü yabana atmayın, uzun zamanlık tecrübe ve araştırmalarımız, gelip gidenlerin nakilleri bu kanaatimizi kuvvetlendirdi.

Şimdi kimden yanadırlar, üç kuruşluk siyasi kazanımları için binlerce müslümanın katline sessiz kalan bir milletin, şu laik toplumdan pek fazla bir farkı yoktur…….

 

Allahu Teala gerçek İslam hılafeti ile İslam birliği, İslam ordusu, İslam parası, İslam birleşmiş milletler teşkilatı nasib eylesin.. Bu vesile ile Erbakan Hocamızı da rahmetle anmaktan kendimizi alamıyoruz, ruhu şad olsun… Ona ve bütün şehitlerimize Fatiha okuyalım…

 

Sayfa 45 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.