.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

Tarikat - Allaha Giden Hususi Yol- 1. Bölüm

Tarikat  - Allah’a Giden Hususi Yol-

Tarikat ve tasavvuf meşrebini inkar edenler, meseleyi anlamadıklarından ileri geri konuşurlar. Halbuki bu manevi yol erbabı, islamı harfiyyen yaşamayı hedeflemiş, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e her yönden tabi olmak için son derece gayret göstermişlerdir. Bu işin önemine binaen usulleri tertip ederek zabt-u rabt altına almışlardır. Tıpkı mezheblerin belli isimler altında zuhuru gibi, tarikatlarında belli isimler altında zuhuru zaruri olmuştur.

Bu sahada en mükemmel izahlar, Mektubat-ı Rabbani’de mevcuttur. Bir kişi mektubatı anlamadıkça, tasavvuf hakkında konuşmamalıdır, eğer konuşuyorsa, güneşi inkar eden kör gibidir. Biz, inkarcılarla didişmek yerine, hakkı açıklamakla yetinelim, nasibi olan alır.

Bu yol, tevatürle Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem den itibaren devam etmekte, Mehdi ve İsa asleyhisselamlar ile devam ederek kıyamete kadar ulaşacaktır. Bu yolun müntesibleri bittiği zaman kıyamet, şerliler üzerine kopacaktır. Allahu Teala bizleri muhafaza eylesin.

Şimdi biz, bu hususta İmamı Rabbani k.s. nun, manevi terbiye ile izlediği yolunu (tarikatını-Allaha giden yolunu), kendi lisanından bölümler halinde aktaralım. Anlaşılmayan hususları ehline sormakla veya ilerde tekrar okumakla anlamaya çalışalım.
 

1. cilt - 260. MEKTUBUN BAŞLIĞI VE KONUSU

       İkiyüz altmışıncı mektup, (İmamı Rabbani Hazretleri tarafından) Muhterem evladı Şeyh Muhammed Sâdık (kuddise sırruhu)‘a gönderilmiş olup, (İmamı Rabbani Hazretlerinin) kendisine ait olan tarikatın; suğra, kübra ve ulya velayetlerinin;[1] mutlak olarak nübüvvetin velayetten efdal olduğunun; [2] insanda bulunan on latife ki [3] ‘bunlardan beş tanesi alemi emirden ve beş tanesi de alemi halktandır’ bunların herbirine ait olan kemalatların; alemi halkın alemi emirden daha faziletli olduğunun;[4] ve toprak unsuruna ait olan kemalatların; her makama ait olan ilimler ve marifetlerin açıklaması ve buna benzer konuların izahı hakkındadır.

1. cilt - 260. MEKTUBUN TERCÜMESİ

       Allah’ın ismi şerifi ile bereketlenerek başlıyorum.

       Bütün hamdler alemlerin Rabbi olan Allah’a mah sustur. Salât ve selam Peygamberlerin Efendisi (olan Muhammed Aleyhisselam) ve diğer Peygamberlerin üzeri-ne, temiz ve pak olan ehli beyti ve ashabı üzerine olsun.

LETÂİFLER

       Bil ki ey evlat! ‘Allahu subhânehu seni mes’ud etsin’ alemi emrin beş latifesi yani kalb, ruh, sır, hafi, ahfa ki bunlar küçük alemin cüzlerindendir. (Küçük alemden kasdım) insandır.[5] Bu latifelerin asılları, anâsırı erbaa gibi insanın cüzleri olup asılları alemi kebirdedir.[6] Bu beş latifenin asılları Arşın üstünde olup orası mekansızlık diye vasıflanır. Bundan dolayı alemi emre de ‘mekansızlığa mensub’ denir.[7]

Alemi halkı, alemi emri, alemi sağırı, alemi kebiri ile imkan dairesi bu asılların nihayetine ulaşmakla tamam olur. Bu makamda imkanın kaynağı olan adem ile vucudun, karışıklık hali biter.[8]

Muhammedi meşreb olup rüşd üzere bulunan salik,[9] alemi emirden şu beş latifeyi sırasıyla kat’ edip alemi kebirde olan asıllarında seyre başlayınca ve bunların hepsini üstün yaratılış, belki Hak Sübhânehü’nün sırf fazlı keremiyle dürüp (aşıp) son noktaya varınca, şübhesiz seyri ilallah ile imkan dairesi tamamlanmış olur ve üzerine fena isminin söylenmesini hak eder. Yani fena ile vasıflanmayı. (Hak eder)[10] Velilerin velayeti olan suğra (küçük) velayete başlar. Bundan sonra seyir, hakikatta alemi kebir-deki şu beş latifenin aslı olan ve kendilerine yokluk kokusu arız olmayan vacib Tealânın isim ve sıfatlarının zıllerinde[11] vaki olursa ve bunların hep-sini Allah’ın fazlıyla seyri fillah yoluyla dürerse ve nihayetlerine ulaşırsa, aynı şekilde vacib Tealâ’nın isimlerinin zılleri dairesini tamamlamış olur. Onun için vacib Tealâ’nın isim ve sıfat mertebesine ulaşmak hasıl olur.[12]

Velayeti suğranın yükselişinin nihayeti bu makama kadardır. Şu makamda fenanın hakikatına başlamak tehakkuk eder. Peygamberlerin velayeti olan kübra velayetinin evveline adım basılır (onların üzerine salat ve selam olsun). [13]

       Bilinmesi lazım gelen şeydir ki şu zılal dairesi, keremli peygamberler ve büyük meleklerden başka bütün mahlukatın mebde-i teayyünlerini içine alır. (üzerlerine salat ve selam olsun) [14]

       Her ismin zılli, şahıslardan bir şahsın mebde-i teayyü-nüdür. Hatta peygamberlerden sonra beşerin en faziletlisi olan Ebu Bekir Sıddık’ın mebde-i teayyünü şu dairelerden olan en üst noktadır.[15]

       ‘Salik mebde-i teayyün olan isme ulaşırsa, muhakkak seyri ilallah’ı tamamladı’ şeklindeki sözden murad, şanı yüce olan ilahi ismin zılli olması ve onun cüzlerinden bir cüz olması gerekir, o ismin aslı ve aynı değildir. [16]

       Şu zılal dairesi, hakikatta isim ve sıfatlar mertebesinin tafsilidir. Mesela ilim sıfatı hakiki bir sıfat olup onun için cüzler vardır. Şu cüzlerin tafsili, icmal ile münasebeti olan şu sıfatın zılleridir.[17] Şu cüzlerden olan her bir cüz, keremli peygamberler ve büyük meleklerden başka olan şahıslardan her bir şahsın mebde-i teayyünüdür (üzerlerine salat ve selam olsun).

       Peygamberlerin ve meleklerin mebdei teayyünü şu zıllerin asıllarıdır. Yani tafsil edilmiş şu cüzlerin bütünleri-dir. Mesela ilim sıfatı, kudret sıfatı, irade sıfatı ve diğerleri gibi. [18]

       Şahıslardan pek çoğu, mebde-i teayyünü olan bir sıfatta muhtelif itibarlar ile ortak olurlar.

Son peygamber Muhammed aleyhiselamın mebde-i teayyünü ilim sıfatıdır. Şu sıfat başka bir itibarla ibrahim aleyhissela mında mebde-i teayyünüdür. Yine o sıfat değişik bir itibarla Nuh aleyhisselamın mebdei teayyünüdür. Şu itibarların teayyünü, Hoca Muhamed Eşrefe yazılan mektub da zikr edilmiştir.[19]

       Meşayıhten biri şöyle demiştir:

       Hakikat-i Muhammediye teayyünü evvel olup icmal makamıdır ve  buna vahdet ismi verilmiştir. [20]

       Onun bu cümleden muradı - en iyisini Allah bilir- bu fakire gayb aleminden zahir olana göre, zılaliyet dairesi merkezidir. O, bunu teayyünü evvel zannetti. Ve onun merkezini icmal diye tehayyül etti, onu vahdet diye isimlen dirdi. Şu daireyi kuşatan bu merkezin tafsilini vahidiyyet zannetti. İsim ve sıfatların dairesi olan zılal dairesinin üstünü, teayyünden münezzeh ve beri olan Zat (Mevla Teala) tasavvur etti.

Halbuki iş böyle değildir. Bilakis ben derimki, şu zılal dairesinin merkezi, onun aslı olan üsteki dairenin merkezi-nin zıllıdır ve (o üste bulunan daire) esma, sıfat, şuunat ve itibarat diye isimlendirilir.[21]

       Hakikatı Muhammediye ki gerçekte şu asıl  olan daire-nin merkezidir, o da isimlerin şanların icmalidir. İsimlerin tafsili, vahidiyet mertebesi olan şu dairede ancak olur. Vahdet ve ehadiyet tabirinin isimlerinin zılleri mertebesi üzerine söylenmesi, zıllin asıl ile karıştırılması üzerine mebnidir. Seyri fillah tabirini bu makamda söylemek te aynı kabildendir, zira bu makamdaki seyir, hakikatte seyri ilallah’a dahildir. (bu sözümü al) [22]

       Bundan sonra yükseliş zılal dairesinin aslı olan es ma ve sıfat dairesine doğru seyri fillah yoluyla olursa bu durum velayeti kübra kemalatlarına başlamak olur.              

       Şu velayeti kübra asaletle peygamberlere (üzerlerine salat ve selam olsun) aittir. Onların keremli ashabı da aynı şeklide bu makama tebaiyyetle vasıl olur.[23]

       Şu daireden alt yarım kısım, zait olan isim ve sıfatları içine alır. Üst yarım kısmı ise zati olan şanlar ve itibarlara şamildir. Alemi emrin beş latifesinin yükselişinin nihayeti şu dairenin nihayetine kadardır yani isim ve şanlar dairesi. [24]

       Bundan sonra, sırf şanı yüce olan Hak tealanın fazlı keremiyle sıfat ve şanlar makamından yükseliş vaki olursa, bu seyir şu sıfat ve şanların asılları dairesinde olur. Şu asıllar dairesinde geçip aştıktan sonra o asılların asılları dairesi bulunur.[25] Bu daireyi de kat’ ettikten sonra, en üst dairede bir yay ortaya çıkar. Aynı şekilde onu da geçmek gerekir.

Şu en üstte bulunan daireden yaydan başka bir şey belli olmayınca şu yay (kavs sözü) ile yetindik. Burada bir sırrın bulunması mutlaka lazımdır, henüz onun üzerine muttali olamadım. [26]

       İsim ve sıfatlar için zikredilen şu üç asıl, yüce ve mukaddes olan Hazreti Zat hakkında sadece itibarlardır, bunlar sıfat ve şanların mebde’-leridir (asılları).[27]

       Şu üç aslın kemalatının hasıl olması, nefsi mutmainneye mahsustur. Nefis için şu makamda itmi’nanın husulü ele geçer. Şu makamda göğsün genişlemesi hasıl olur. Orada salik, islami hakikiyle şereflenir. İşte şu, o makamdır ki nefsi mutmainne orada göğüs tahtına oturur ve rıza maklamına yükselir. Şu makam ki o, peygamberlerin (üzer-lerine salat ve selam olsun) velayeti olan velayeti kübranın nihayetidir.

dir. [28]

       Ne zamanki seyrim (manevi yolculuğum) şu makama ulaştırıldı, vehmime geldiki iş, muhakkak tamam oldu. Bu sırada sırrımda bir nida oldu ki şu (makamların) tamamı uçmak için olan iki kanattan birisi olan ismi zahirin tafsilidir, ismi batın henüz önündedir.[29] O, mukaddesat alemine uçmak için ikinci kanattır. Onu da tafsilatıyla tamamlarsan muhakkak uçmak için lazım olan iki kanadı elde ettin.

       Allahu Sübhanehünün yardımıyla ismi batındaki seyir de tamam olunca uçmak için iki kanat hasıl oldu. ‘Bizi bu makama ulaştıran Allaha hamd olsun, şayet Allah bizi buna ulaştırmasaydı biz ulaşamazdık, muhakkak Rabbimizin Resulleri hakkı getirdi.’



[1] Velayeti suğra: Ümmetin içindeki velilerin olgunluğu va Allah’a olan yakınlığıdır.

     Velayeti kübra: Peygamberlerin velayet ve Allah’a olan yakın lığıdır.

     Velayeti ulya: Yüksek melek cemaatinin velayet ve Allah’a olan yakınlığıdır.

[2]  Burada ‘bu sıralamaya göre meleklerin kemalatları Peygamber lerden daha üstün olduğu anlaşılıyor’ diye bir soru akla gelirse buna cevap olarak Kıymetli büyüğümüz Mahmud Efendi Hazretleri (Kuddise sırruhu) şöyle bir misal vermiştir. Üç katlı bir binanın en kıymetli yeri neresidir? Orta katıdır, zira en üst kat çatı altıdır ve o kadar makbul değildir.

[3] Alemi halk latifeleri toprak, hava, su, ateş ve nefsi natıkadır.

Alemi emir latifeleri kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır.

[4] Velayet ve nübüvvet kurbi ilahî (Allah’a olan yakınlık) demektir. Nübüvvet kemalatını elde eden zat, velayet kemalatını elde edenden üstündür. Bu nübüv vet ve velayet olgunlukları, isterse Peygamberin olsun, isterse velinin olsun durum böyledir.

[5] Âlemi emir ‘ol’ emri ile yaratılan ruhun tarafıdır. Ruhta bulunan kuvvetlere letâif denir. Âlemi sağir insan, âlemi kebir arşa kadar olan âlemdir.

[6] Anasırı erbaa ‘dört unsur’ demek olup toprak, hava, ateş, sudur. Bunlar bütün mahlukatta bulunan maddeler olup insan bedeni de bunlardan meydana gelmiştir. Ayrıca nefsi natıka insana verildi.

[7] Arşın üstünde mekan bulunmadığından oraya mekansızlık âlemi denir. Ruh madda gibi olmayıp çok latif olduğundan ona da mekansızlığa mensub denir.

[8] İmkan dairesi: Arştan aşağı bulunan bütün mahlukattır.

Âlemi halk: İnsan bedeninin cüzleri.  Âlemi emir: Ruh.  Âlemi Kebir: Arşın aşağısındaki bütün mahlukat. Âlemi sağir: İnsan.

İşte bütün bunları manevi bir yürüyüşle aşan müridin ruh tarafı, arşın üstüne çıkınca mad-de sınırını aştığından madde bağından kurtulur.

[9] Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘in mebde-i teayyünü olan ilim sıfatı üzere mebde-i teayyünü olan mürid.

[10] Manevi yolculuğa başlayan mürid, evvela ruhundaki kuvvetleri zikir ve rabıta ile tamamlayıp kalbi ruha, ruhu sırra, sırrı hafiye ve hafiyi ahfaya ekleyerek alemi emri, kendinde (alemi sağirde) tamamlar ve sonra bunların alemi kebirdeki asıllarında aynı tertib üzere seyrini tamamlayarak arşın üzerine yükselirse, artık madde alemi geride kalmış, ruh mekansızlık alemine geçmiştir. Bu hale ulaşan mürid kendini Allah’ın nurlarında kaybettiği için fena fillah olmuş olur. Bu durum velilikte ilk basamak olan velâyeti suğradır. ( Veliliğe başlamış olur)

[11] Allahu Teâlâ’nın isim ve sıfatları mertebesine isim ve sıfat mertebesi denir. Bunların altında zılal mertebesi (isim ve sıfatların zılleri -gölgeleri- mertebesi) bulunur. Bu zılal dairesinde seyrine devam eden salik (mürid) zılal dairesinin sonuna gelince velayeti suğ-rayı tamamlamış olur.

[12] Zılal dairesinin üstünde asılları olan isim ve sıfat dairesi vardır.

[13] Velayeti suğrayı tamamlamakla suret olan fenanın hakikatına ulaşır ve Peygamberlere ait olan kübra velayetine adım atar. Yani ona peygambere tabi olması sebebiyle peygam-berinin hallerinden nasibler verilir (Peygamber olamaz)

[14] Zılal dairesi Vacib Teâlâ’nın isim ve sıfatlarının zıllerinin bulunduğu mertebedir. Meselâ ilim sıfatı ve diğerlerinin bulunduğu makama sıfat mertebei, isim ve sıfatlar dairesi denir. Bu sıfatın cüzlerinin, uzantılarının ulaştığı makama da zılal mertebesi, zılal dairesi denir. Bu zılal dairesinde bulunan cüzler bir üst mertebedeki isim ve sıfatların cüzleri olup sıfatlar o cüzlerin asıllarıdır. İşte şu cüzlerin bulunduğu zılal dairesi her bir şahsın meydana geldiği ilk cüzü ve onun hususi terbiye eden (rabbisi) dir. O cüze mebde-i teayyün denir. Peygamberler ve meleklerin mebde-i teayyünleri zılal dairesinde olmayıp onların aslı olan üstteki isim ve sıfat dairesindeki isim ve sıfatların kendileridir.

[15] Zılal daiesinin en üst noktasında Ebu Bekir Sıddık’ın (Radıyellahu anhu) mebde-i teayyünü vardır.

[16] Mebde-i teayyüne varmakla ancak zılal dairesine varmış olup henüz seyr-i ilellah (Allah’ın isim ve sıfatların zıllerinde seyr) devam etmektedir. İsim ve sıfatlara ulaşırsa o zaman zılal dairesi tamam olur.  

[17] Asıl dairesinde isim ve sıfatlar vardır. Bu dairenin altında o sıfatların zılleri vardır. Üsteki sıfat cem edici (icmal, toplam) olup aşağı mertebede bulunanlar o sıfatın tafsilatı, cüzleri, zılleri (gölgeleri) olur.

[18] Mesela ilim sıfatı peygamber Efendimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) mebde-i teayyünü olup onun zılleri olan ve o ilim sıfatı ile alakalı olan zıller ve cüzlerden her biri ümmetten olan şahısların Muhammedi Meşreb olanlarının mebde-i teayyünüdür.

[19] (251. Mektup)

[20] Hakikatı Muhammediyye: Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) in hakikatı ilk yaratılan şey (teayyünü evvel) dir. 

[21] Zılal dairesi bir üstte bulunan ve onun aslı olan esma sıfat dairesini gölgesi olduğundan bu daireyi aslına benzeterek karıştırmış olan veliler o zılal dairesine ilk teayyün zannederek hakikatı muhammediyye budur demişler ve bunun merkezini vahdet diye isimlendirmişler, bu merkezin tafsilini vahidiyet diye isimlendirmişlerdir.Bu dairenin aslı olan üstteki daire esma sıfat ve şuûnat dairesidir.

[22] Zılal dairesinde seyir henüz seyri ilallahtır. Allahu Tealanın Isim ve sıfatlarında olan seyir ise seyri fillahtır. Zılli asıl ile karıştıranlar seyri ilallahı seyri fillah ile karıştırmışlardır.

     Hakikatı Muhammediye isim, sıfat mertebesinin merkezidir. Ona vahdet, o merkezin tafsilinede vahidiyet denir.

[23]  Zılal dairesinden sonra aslı olan isim ve sıfat dairesi başlar. Daha evvelki velayet tamamlanıp velayeti kübraya başlanmış olur. Bu velayet aslında peygamberlere ait olup onların kamil tâbilerinede bu makamdan nasibler verilir.

[24] Esma sıfat dairesi iki kısım olup alt kısmı Allahın zatından başka isim ve sıfatları içine alır. Bu dairenin üst kısmı Allahu Teâlânın zatıyla alakalı itibarları şanları içine alır. Alemi emir (ruh tarafı) latifeleri manevi yükselişle miracını ism ve sıfatlara kadar ulaştırınca letaif-lerin yükselişleri en son noktaya ulaşır.

[25] Esma sıfat dairesinin üç aslı vardır. Bu üç asıl da aşılırsa sonunda yay şeklinde bir yarım daireye ulaşır.

[26] Yay tabiri kelime yetersizliğinden söylenmiştir. Geride geçen daire, seyir v.s. gibi tabirlerde aynı şekilde kelime darlığından kullanılmışrtır. Zira manevi şeyleri müşahhas misallerle izah etmek her zaman mümkün olmaz. Rumuz ile söylenir tafsilatıyla anlaşılma-sına çalışılır.

[27] Üç asıl dairesi esma sıfatın aslı olup sadece Allahu Teâlânın zatı hakkında itibar edilen şeylerdir. Mesela; ilim sıfatı ayrı bir sıfat olarak esma sıfat dairesinde bulunur. İlmin Allahta bulunması itibarı ile ona ilim şe’ni denir. Bu ilim itibariyle Allahu Teâlâ alîmdir. Diğer sıfatlarda aynı şekildedir.

[28] Nefis mutmainne (Allahın hükmüne razı) olunca bu üç asıl da seyri tamamlar ve velayeti kübrayı bitirir. Evvelki suret hali, hakikata dönüşür. Artık onun imanı ve amelleri hakiki iman ve hakiki salih amel olur. Mutmainne sahibinin göğsü genişlendirilir. Bu durum aslın-da Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) e yapılan muamelenin bir numune-sidir.

[29] İsmi zahir zahirle alakalı olan, ismi batın gizli sırlarla alakalı olan isimdir. Her isim ve sıfatın bir zahiri ve batını vardır.

Kıyamet, Sırat, Cennet - Cehennem

cehennem.jpgKıyamet günü haktır. Semalar, yıldızlar, yer, dağlar, denizler, hayvanlar, bitkiler, ma'denler paramparça olup yok olur. O gün semalar parçala-nır, yıldızlar dökülür, yer ve dağlar toz duman olur. Bu yok olma kaybolma işi birinci üfürüşle alakalıdır. (Sûra birinci üfürüş.) İkinci üfürüş ile kabirlerinden bütün mahlukat kalkar ve mahşere giderler. Felsefeciler semaların ve yıldızların yok edilmesine cevaz vermezler. Ezelî ve ebedî olduklarıyla hükmederler. Sonra gelenleri kendilerini islam zümresinden çıkarttı. Bazı îsîamî hükümleri de yaparlar. (Bu itikadlarıyla kafir olurlar).

Şaşılacak iş ki bazı müslümanlar, bunların bazısını müslüman zanne der­ler. Halbuki bunlar kat'î delilleri ve peygamberlerin icmasını inkar ederler. Allahu Teala;

"Güneş dürüldüğü zaman, yıldızlar döküldüğü zaman"

"Sema yarılıp Rabbisini dinleyip boyun eğdiği zaman"

"O gün sema açılıp kapı kapı olmuştur.” buyuruyor. Bu gibi misaller Kur'an'da çoktur.

Bunlar bilmezler ki sırf Kelime-i Şehadeti söylemek islamda yeterli değildir. Belki zaruretle dinde olduğu bilinen şeylerin tamamını tasdik etmek lazımdır. Küfürden sakınmak lazımdır, ki islamın tahakkuku o zaman düşünülebilir. Bunlarsız imanın olması, dikenli ağacı elle soymak-tan daha zordur. (Sadece dil ile söylemek yetmez.)

Sırat köprüsü haktır, mizan haktır, hesaba çekilmek haktır. Bunların herbirini Sadık Haberci Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)  haber verdi. Bazı cahillerin nübüvvet tavrını (uslubunu) uzak görmeleri, itibardan düşüktür. Peygamberlerin karakteri aklın kavramasından uzaktır. Peygam berlerin bütün haberlerini akla tatbik edip aralarını uydurmaya çalışmak (Akılla Peygamberliğin durumunu anlamak) Peygamberliği inkar sayılır. Burda yapılacak şey, Peygamberi taklittir. Bilmezler mi Peygamberlik, aklın anlayışına muhaliftir. Belki akıl Peygamberleri taklid olmadan yüksek hedefleri elde etmeye yol bulamaz. Muhalefet etmek, anlamamaktandır. Muhalefet an­cak anladıktan sonra yapılır.

Cennet ve Cehennem mevcutturlar. Kıyamet günü bir taife hesaptan sonra cennete girer, bir taifede cehenneme girer. Cennet ehlinin sevabı ve cehennem ehlinin azabı ebedîdir, kesilmez. Kesin kat'î deliller bunu kuvvetlendirir.

Fusus kitabının yazarı (Muhyiddin A'rabi) der ki "Herkesin sonunda varacağı yer rahmet-tir. Allah'ın, rahmeti herşeyi kapladı. Kafirler için azab üç ahkab (3x80 sene) kalırlar. Sonra cehennem onlar için soğuk ve emin olur: İbrahim'e (Aleyhisselam) olduğu gibi. Allah Subhanehu vadinden dönebilir. Hiçbir kalb erbabı kafir­lerin cehennemde ebedî kalacağını söylememiştir.”

(Bu zatın görüşleri) doğrudan uzak vaki oldu. Rahmetin genişliği ve umumîliği, dünyada mü'min ve kafirlere yaygındır; Ahirette rahmetin kokusu kafirlerin burnuna ulaşamaz. Allah Teala şöyle buyuruyor:

 "Allah'ın rahmetinden ancak kafirler topluluğu, ümit keser."

yine şöyle buyuruyo;

"Rahmetim herşeyi kuşatmıştır onu müttekîlere ve zekatını verenlere, ayetlerimize iman edenlere yazacağım."  

Sanki (Fusus kitabının yazarı) ayetin evvelini okudu, sonunu terk etti. Şu ayette;

"Allah'ın, resullere olan va'dinden döneceğini zannetmeyin."

sözden dönmenin caiz olmaması vaadı üzeredir. (Müjde haberle rinden dönmez, tehditten döner sanmayın.) Zira sırf vaadler üzere tahsis etmek caiz olmaz. Zira burdaki vaad, resullerin tasarrufları ve küffar üzere galip olmalarıdır. Bu zaten vaad (müjde) ve vaidi (tehdid)i içine alır. Resullere vaad, küffara vaîd (tehdit) tir. Bu ayet vaadden ve vaidden dönmenin yok olduğuna delalet eder. Bu ayet, bu zatın (Fusus kitabının yazarı) aleyine şahittir, lehine değil. Ayrıca vaadden dönmek, vaîdden dönmek gibi yalanı gerektirir. Çünkü bu sözün hakikati, (Allah Teala ezel-de bildiki kafirler cehennemde ebedî kalmazlar, bununla beraber bu ilminin hilafını haber verdi, onların işlerine riayet etmek için buyurdu ki; "Ebedi azabla onlara azab edeceğim” şeklinde olur.) Bu manaya izin vermekte tam bir çirkinlik vardır.

"İzzet sahibi olan Rabbin onların vasıflandırdıkları şeylerden münez-zehtir. Selam peygamberler üzerine olsun.”

Kalb erbabının, kafirlerin ebedî cehennemde kalmıyacağına icma etmesi (bu hükümde birleşmeleri), bu Şeyhin (Fusus yazarının) kendi keşiflerindendir. (Zaten) Keşifte hata ihtimali çoktur. Buna değer verilmez, hem de bu, ehli islamın icamasına muhalif olduğu durumda ( o keşfe hiç diğer verilmez.)    (Mektubat-ı Rabbani 1. cilt, 266. mektubtan)

Çarşamba, 18 Şubat 2009 07:30 tarihinde güncellendi

Allahu Tealanın Sıfatlarının Kısımları

1. cilt- 294. MEKTUB...

Bil ki vacibul vucud teala ve tekaddesenin hakiki sekiz sıfatı ki evvelkisi hayattır, sonuncusu tekvindir; (Hayat, ilim, semi, basar, irade, kudret, kelam, tekvin.) bunlar üç kısımdır.

İlk kısmın alemle alakası galibtir, halka nisbeti çoktur, tekvin gibi. Bundan dolayı Ehli Sünnet vel Cemaat'ten bir topluluk bunun mevcudiy-yetini inkar etti. Dediler ki, tekvin izafi sıfatlardandır. Doğrusu tekvin, hakiki olan sıfatlardan olup izafet  kendinde galib olan bir sıfattır.

Diğer bir kısım (sıfatlar), kendisinde izafet vardır, lakin evvelki kısma göre azdır. İlim, kudret, irade, semi', basar, kelam gibi.

Üçüncü kısım, bu üç kısmın en yücesidir. Alemle hiçbir şekilde alakası yoktur. İzafetten hiç bir koku onda yoktur. Hayat (sıffatı) gibi. Bu sıfat, sıfatların en toplayıcısı ve hepsinin aslı ve en önde olanıdır. Buna en yakın olan ilim sıfatıdır ki, Resullerin sonu olan sallallahu aleyhi ve sellem'in mebde-i teayyünüdür. Kalan sıfatlar da diğer mahlukatın mebde-i teayyünleridir.

Vaktaki her bir sıfatın alakaları itibarıyla müteaddit cüzlerle alakası olunca, mesela tekvin sıfatının dağınık alakası itibarıyla cüziyyatı vardır ki bunlar tahlik, terzik, ihya ve imatedir, şu cüzler külliyyatları gibi mahlukatın mebde-i teayyünleri oldular. Her kim ki mebde-i teayyünü küllidir, mebde-i teayyünleri şu küllinin cüzleri olanlar, o şahsa tabi olarak o külli olanın aya ğı altında toplanmışlardır. Bundan dolayı, onları şöyle der işitirsin, 'Filancı, Muhammed Aleyhisselam'ın adımı altındadır. Filancı Musa'nın adımı altında, filancı İsa'nın adımı altındadır. (Üzerlerine salat-selam olsun.)

Sülük yoluyla şu şu cüzler için terakki hasıl olursa, küllilerine (aslı olan sıfata) katılırlar, cüziyyatı müşahedeleri külliyyatı müşahede olur. Aralarındaki fark, asalet ve tebaiyyet olur, arada vasıtanın olması veya olmamasıyla ayrılık olur. Zira tabinin bulduğu ve gördüğü şey, aslın aracılığı olmadan mümkün değildir. Tabi olan çok kere nakıslığından dolayı aslın aracılığını bilmez. Lakin asıl hakikatte tabi ile müşahede ettiği şey arasında engeldir, yoksa onun müşahedesine mani olan engel değildir. Bilakis asıl şuhuda sebebtir. Safi gözlük gibi.

Külliye mensub olan cüzinin, ondan gayrısına çıkıp yükselmesi caiz değildir, yani ondan çıkıp başka bir küllinin altına girmesi ve onun müşahede ettiği, diğer küllinin müşahedesi olması (cazi değil.) Mesela, Musa'nın adımı altında olanların intikal edip İsa'nın adımı altına girmesi gibi. Lakin Muhammed aleyhisselamın adımı altına girmeleri mümkündür, bilakis onlar devamlı olarak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in adımı altındadır. Zira Muhammed'in Rabbı, bütün rablerin Rabbı'dır. Şu bütün küllilerin aslıdır. Şu cüzlere nisbetle aslın aslı mesabesinde olur. O halde şanki şu yükseliş, aslının aslına olur, kendi aslına zıt olan başka bir asla değil. 

Kelime-i tayyibe, lâ ilâhe illallah-ın manası.

3. cilt- 3. MEKTUBUN BAŞLIĞI VE KONUSU

Üçüncü mektub, Mir Muhibbullah el-Menkiburi’ye yazılmıştır.

Kelime-i tayyibe, lâ ilâhe illallah-ın manasını beyan hakkındadır.

3. MEKTUBUN TERCÜMESİ

Allah'a hamd olsun, selam seçtiği kullarına olsun.

Lâ ilâhe illallah. Allah’tan başka ilah yoktur. Uluhiyyete layık, ma’budiyyeti hak eden hiçbir kimse yoktur, ancak Allah vardır, onun ben-zeri yoktur. Vacibu-l vucuttur, noksanlık alametlerinden münezzehtir, hudus sıfatlarından beridir.

Zilletin, boyun eğmek ve kırıklık halinin kemalinden ibaret olan ibadeti hak etmek, kendinde bütün kemalatlar sabit olan Zat içindir. O’ndan bütün noksanlıklar soyulmuştur. Bütün eşya varlıkta ve varlık tabilerinde ona muhtaçtır. Kendisi ise, hiçbir işte başkasına muhtaç değil-dir. Zararı ve faideyi yaratan O’dur. O’nun izni olmadan hiç kimse, başka-sına zarar ve menfaati ulaştırmaya kadir olamaz.

Şu sayılan kamil sıfatlarla vasıflanan, ancak Allahu tealadır; başka-sında olması layık değildir. Şayet Allah'u teala’dan başkası şu kamil sıfatlarla, ziyade ve noksanlık olmaksızın vasıflansa, bu Allah'u Teala’dan gayrısı olmaz. Zira farklı iki şey, birbirinden ayrıdırlar. Halbuki burda ayrılık yoktur. Şayet farklılıklarını isbat ederek ayrı olduklarına hükmet-sek, noksanlığı lazım gelir ki bu da, ilah olmaya/ma’bud olmaya zıttır.

Bunun izahı; farklılığın hasıl olması için, O’nun için bütün kemalat-ları isbat etmesek, noksan olması lazım gelir. Aynı şekilde bütün noksan-lıkları O’ndan selb etmesek/soyup atmasak, yine noksan olması lazım gelir. Eğer eşya ona muhtaç değilse, niçin ibadete müstehak olsun ki! Eğer O –kendisi- eşyadan bir şeye, işlerden birinde muhtaç olsa, nakıs olur. Aynı şekilde, eğer faide verici ve zarar verici değilse, ne şeyde eşya ona ihtiyaç duyacak! Bu durumda onların ibadetine, kendisi müstehak olmaz. Eğer birisi, zarar veya faideyi, O’nun izni olmadan eşyaya ulaş-tırsa, o zaman (kendisi) muattal (bir işe yaramaz) olur, ibadete layık olarak kalmaz. Şu sayılan kamil sıfatları cem eden, ancak biri olur, O’nun ortağı yoktur, ibadete layık ancak O’dur, birdir, kahhardır.

Eğer denilirse, şu sıfatlar ile temayüz eden, geride beyan edildiği gibi her ne kadar noksanlığı lazım getirirse, bu, uluhiyyet ve ma’budiyyete zıttır. Lakin şu gayrısı için, başka sıfatların olması mümkündür, öyle ki imtiyaza sebeb olurlar, bu durumda asla noksanlık lazım gelmez. O sıfatların ne olduğunu bilmesek te.

Cevab veririm, şu sıfatlar da ya kamil sıfat olacaktır, ya da noksan sıfatlar olacaktır. Her iki takdire göre zikrettiğimiz sakınca ortaya çıkar. Şu sıfatları bilmesek, onlar nelerdir diye tayin edemesek te, lakin onlar kemal veya noksanlık dairesinden hariç değillerdir. Her iki takdire göre, geride geçtiği gibi noksanlık lazım gelir.

  Hak subhanehu ve teala’nın gayrısının ma’budiyyeti hak edeme-mesine bir başka delil şu dur ki; Allah'u Teala bütün eşyanın varlığında zaruri olan şeylere ve varlığın tabilerinin mevcudiyyetinde yeterli olunca, eşyanın faidesi ve zararı Hak subhanehu’ya bağlı olunca, O’ndan gayrısı sırf muattal olur. Asla eşyanın ona ihtiyacı olmaz. Hangi cihetten onun için ibadeti hak etmek olsun! Hangi şey için eşya bizzat ona yönelsin, huzu/huşu ve inkisar üzere olsun!

Şerli kafirler, Hak subhanehu ve teala’nın gayrısına ibadet ederler, yonttukları putlarını kendi zanlarınca ma’bud yaparlar. Zannederler ki onlar, Allah katında kendilerine şefaatçi olacak, onların vesilesi ile Allah’a yakın olacaklar. Ne büyük ahmaklık! Onlar için şefaat mertebesi olduğunu nerden bilmişler, Allah'u teala’nın onlara şefaat için vereceğini nerden bildiler!

Sırf vehimle birini Mevla celle ve alâ’ya ibatette ortak koşmak, mahrumiyyet ve hüsranlığın son derecesidir. İbadet kolay bir iş değil ki her bir taş ve ağaca ibadet edilsin. Her bir aciz, belki ibadet edenden daha aciz olan şey, ibadete müstehak tasavvur edilsin. Zira ibadeti hak etmek, uluhiyyet manası tahakkuk etmeksizin tasavvur edilemez. Kendin-de uluhiyyete salahiyyet olan, ibadete müstehaktır. Değilse müstehak olmaz. Uluhiyyete salahiyyet, varlığın vacib olmasına bağlıdır. Kendinde varlık vacib olmayan, uluhiyyete layık olmaz, ibadete müstehak olmaz.

O kimsenin ahmaklığı ne şiddetlidir ki, Allahu subhanehu’ya varlığı-nın vacib olmasında bir şeyi ortak koşmazlar, bununla beraber, Allah'u teala’ya ibadette ortaklar koşarlar. Bilmezler mi, varlığın vacib olması, ibadeti hak etmenin şartıdır. Varlığının vacib olmasında ortağı olmayınca, ibadeti hak etmesinde de Mevla teala için ortak olmaz.

İbadeti hak etmekte ortak koşmak, varlığının vacib olmasında da ortak koşmayı gerektirir. Şu kelime-i tayyibeyi tekrar ile, varlığının vacib olmasındaki ortakları ve ibadeti hak etmesindeki ortakları da nefyetmek gerekir. Bilkis en mühim olan, kendine en ihtiyaç duyulan ve şu yolda en faideli olan, nebilerin davetine has olan, ibadeti hak etmekte ortağı nefyetmektir. (Onlar üzerine salat ve selam olsun.) Zira nebilerden birinin dinine yapışmayan muhalifler de, akli delillerle vucudun vacib olmasında ortaklığı nefyederler. Vacibu-l vucud’tan bir olandan gayrısını isbat etmez ler. Lakin onlar, ibadeti hak etme muamelesinden gafillerdir. İbadeti hak etmekte ortağı nefyetmekten boş kalmışlardır. Gayra ibadetten çekinmez-ler, manastırlar tamirinden geri durmazlar.

Nebiler, manastırları yıkmışlar, gayrısına ibadetten men etmişlerdir. Şu büyüklerin lisanında müşrik, Hak subhanehu’nun gayrısına ibadette esir olandır. Her ne kadar vucud vucubu ortaklığını nefyettiğini söylese de. Zira onların ihtimamı, Hak subhanehu’nun gayrısına ibadeti nefyet-mekte, amelle ve muamele ile alakalı vucubun vucudu ortaklığını nefyet-meyi gerektirir.

Şu büyüklerin şeriatları ile tahakkuk etmeyen –ki Allahu subhanehu’ nun gayrısının ibadeti hak etmesini nefyetmekten haber verir- şirkten halas bulmaz, âfâki ve enfusi ilahlara ibadet şirki şubelerinden kurtara-maz. Zira bu manayı tekeffül eden, nebilerin şeriatlarıdır. Üzerlerine salat ve selam olsun.

 

Sayfa 371 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.