.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

DİYALOG DEĞİL CİHAD....

akn.jpg
 
DİYALOG VE CİHAD

 

Son yıllarda Türkiye Müslümanlarının bazılarının dilinden düşürmediği bir tabir var; diyalog. Kimisi bunun Allah Resulu sallallahu aleyhi ve sellem’in tatbik etmediği, dinde sonradan ortaya çıkan, İslam ümmetinin varlığını koruma hususunda ehl’i küfre karşı olan direncinin kırılmasına sebep olan bir çalışma olduğunu savunurken. Kimisi de bunun, Efendimiz zamanından beri süregelen bir uygulama olduğunu iddia ediyor.

 

Evvela bilmelidir ki, Diyalog kelimesi haddi zatında Türkçe olmayan Yunanca bir kelimedir. Dia, vasıtasıyla ve yoluyla demektir. Logos ise; "kelime veya anlam, söz, ifade, bir şeyi göstermek, ortaya çıkarmak, hep birlikte bir araya gelmek" anlamındadır. Sözlük Anlamı: Diyalog, bilindiği gibi iki kişinin karşılıklı konuşması ve sohbetidir. (Tdk Sözlüğü)

 

Kelime olarak Türkçe olmayan ‘diyalog’ bir takım kişiler tarafından son yıllarda, Farklı dinlere mensup insanların inançlarını ve düşüncelerin birbirlerine zorla kabul ettirmeden eşitlik, hoşgörü, sevgi, saygı ve iyi niyet çerçevesinde muhatabını öğrenmek, bilmek, tanımak, işbirliğine gidebilmelerini, birlikte yaşayabilmelerini, hatta uzlaşabilmelerini sağlayan bir karşılaşmadır, diye tarif edilir.

 

Şu hususu net ve kesin bir şekilde ifade edelim ki, İslamda diyalog değil tebliğ vardır. Bunun yerine yeni yeni kelimeler icad ederek insanları karmaşaya sürüklemenin bir manası yok.

Tebliğ: Peygamberlerin vazifeleriyle ilgili olarak, aldıklarını aktarma, bildir me, haber verme anlamında kullanılır ve peygamberlerin asıl görevlerindendir.  Biz Müslümanlar da Allahın kitabı ve Resulünün dilinden, öğrendiği hakikatleri insanlara ulaştırmalı ve bunun peygamberî, kutsal bir görev olduğunun şuurunda olmalıyız. Fakat bu kutsal görevi îfâ ederken İslamın ve Müslümanların kimliklerine, değerlerine ve hedeflerine zarar vermemeli ve inançta gevşemeye sebep olmamalıdır. Bu sebeple tebliğ usullerini öğrenebileceğimiz tek kaynak Kur’an ve sünnettir, zira peygamberimiz hadisi şeriflerinde buyurmuştur ki, "Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddet çe asla sapıtmayacaksınız: Allah’ın Kitab'ı ve Resulünün sünneti". (Muvatta, Kader 3, (2, 899).

Hal böyle olunca Kur’an da zikredilen hidayet elçilerinin izlediği yol ve üsluplarını asla göz ardı edemeyiz. Mesela; Kur’anda hazreti Nuh aleyhisselam müşrik olan oğluna hidayete davet için konuşmasına “oğulcağızım” diye son derece merhamet ifade eden sözcükle başlamış ve: “ Oğlum! Bugün iman ve itaatlarıyla Allah’ın rahmet ve merhametine mazhar olanlardan başkası için kurtuluş yoktur.” diyerek, seçme hakkının bulunmadığını ve oğlu dahi olsa batıl olan inancını terk edip hakkı kabul etmek ten başka çaresinin olmadığını alenen (açıkça) söylemiştir.

Yine İbrahim aleyhisselam’da müşrik olan babasına: “Ey babacığım, senin Allah’tan gelecek bir azaba çarptırılarak şeytanın dostu olacağından korku yorum.” demiş ve yaptığı işin ve akibetinin ne derece çirkin olduğunu açıkça bildirmiştir.

Aynı şekilde Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine teklif edilen Dar-un Nedve cahiliye meclisinin başına geçme teklifini; “ameller niyete göre” deyip, “ben bunların küfür meclisine gireyim yavaş yavaş İslamı tebliğ ederim, hemde Müslümanlara yapılan işkence ve eziyetleri önlerim” dememiştir.

 

Efendimizin çeşitli kişilere gönderdiği mektuplarda da tebliğin şekli ve sınırları belirtil miştir. Hatta diyalog’çuların sarıldıkları vefd-i Necran (necranlı hristiyan heyeti) hadisesine akl-ı selîm ile bakılmalıdır.

Efendimiz, onlara gönderdiği mektupta; "Muhammed'den Necran papazlarına, İbrahim, İshak ve Yakub'un Allah'ının adıyla; Gerçekten de ben sizi, yaratıklara tapmaktan Allah'ın kulluk ve ibadetine davet ediyorum ve sizi, yaratıklarla yapılmış ittifak anlaşmalarının ötesinde Allah ile ittifak anlaşması yapmaya çağırıyorum. Bu duruma göre şayet reddedecek olursanız, cizye (Müslüman olmayan azınlık nüfusundan alınan Şer’i vergi) yükümlülüğü gelir, şayet cizyeyi de reddedecek olursanız size harp açarım, Vesselam." Buyurarak onları Müslüman yapmak için hükmü iptal edilmiş bir dini hoş görmemiştir.

 Hâlbuki ümmetine O’ndan daha hırslı hiç kimse olmadığı Tevbe suresi 128’de “O size çok düşkün, mü'minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir” şeklinde beyan edilmiştir. Bu hakikat peygamberimizin diğer mektuplarının tamamında göze çarpmaktadır.

 

Bütün bunlardan anlaşıldığına göre tebliğ edilirken karşı taraftaki insanın hali ve mevkisi göz önünde bulundurulmakla birlikte asla haktan taviz verilemez. Tıpkı sahabe-i kiramın Habeşistan kralı “Necaşi Asheme” ye olan tavırlarında olduğu gibi ki: En zayıf durumda, kendisine sığınmak zorunda oldukları halde bile Necaşi’nin yanındaki papazlar gibi giyinip hareket etmesini ve onların törenine katılmaları şöyle dursun, önünde eğilmemişlerdir bile. Fakat günümüzde tebliği diyalog felsefesi ile karıştırıp haddi aşanlar, bilerek veya bilmeyerek birçok hatalara düşüp şerrin mihrakı olan vatikanın oyununa gelmektedirler.

Nitekim Vatikan’ın 1999 yılında yayınladığı; “Towards a pastoral approach to culture” adlı bir kitapta esas maksatlarını açıkça şöyle ifade etmekteler:

“Bütün insanlar Hz. İsaya döndürülmeli, bütün insanlar vaftiz olarak Kilise de birleşmeli ve onun vücudu olan Kiliseye girmelidir. Yollar, usuller, metotlar değişir; ama hedef hiç değişmez: Nihai maksadımız, bütün insanları Hıristiyanlık dinine sokmaktır. “

Aynı şekilde Papa 2. Jean Paul da, Sen Pietro Kilisesinde, 25.6.2000 günü pazar ayininde;‘’Kilise ile diğer dinler arasındaki diyaloga evet. Ama "aynı zamanda tek kurtarıcının İsa olduğunu ilan etmek gerekiyor’’ diyerek diyaloğun hedefi konusun da ipucu vermiş oluyor. (Bu yüzden yahudiler, kilisenin diyalog yaklaşımına daima şüphe ile bakmışlardır. /T.d.v islm. Ansk.)

Ve diyalog konusunda uzun uzun yazılar ve makaleler yayınlayan gazete ve dergilerde “Papa cenapları (büyüklük, celâl sahibi)”, “patrik hazretleri” gibi cümleler satır aralarına sıkıştırılarak papazların Müslümanlar katında İslam âlimleri gibi muhterem zatlar olduğu intibaı verilmekte. Daha da ileri gidilerek diyalog felsefesinin önderlerinden bir dergide “Diyalog, ‘ben doğruyum sen yanlışsın’ anlayışından, ‘ben de, sen de doğru olabiliriz, ikimizin de farkında olmadığı bir noktada ortak doğrulara ve işbirliğine sahip olabiliriz’ anlayışına geçiş yapmaktır. “ denilerek Müslümanların berrak zihinlerinde, “acaba onlarında doğru olma ihtimali varmı?” şüphesini oluşturulmaktadır.

Herkesçe malumdur ki ehl-i sünnet âlimlerinin ittifakı ile imanî meselelerde şüphe kişiyi küfre düşürür. Hem bu bozuk felsefeye göre diyalog, onları tanımak içinmiş. O zaman Kuran-ı kerimdeki Yahudi ve hrıstiyanları tanıtan ayetler ne işe yarayacak, o ayetler ehl-i kitabı tanıtmada yeterli değimli? (hâşâ)

Biz onları ayetler ve hadisler ışığında tanıdık ve bildik ki, onlar ya bize her sene cizye vermeye mecbur olurlar, ya da gerektiğinde islamın kılıcından korksunlar. İslamın kılıcı ne kadar keskin olursa, İslam o kadar yüce olur zira efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlardır ki, “Ben kıyametten evvel kılıç ile (yani cihada me’mur olarak) gönderildim. Tâ ki şerîki olmayan, bir olan Cenâb-ı Hakk’a ibadet edilsin. Rızkım mızrağımın gölgesi altındadır. Zillet ve alçaklık, emrime muhalefet edenedir. Kim bir kavme benzerse o da onlardandır” (Müsned, İbn-i Hanbel, c.2, s.50–92, Buhari, c.3, s.1067)

Bunun içindir ki en temiz rızık cihadda elde edilen ganimettir. Dikkat edilirse Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellemin ahrete irtihallerinden bir müddet sonra, ehli islamın yaptığı savaşların tamamına yakını ehli kitaba karşı olmuştur. Çünkü zamanımız da olduğu gibi, asırlarca İslama en büyük zararı onlar vermiştir. Müslümanları bu zararlardan korumanın tek yolu, onlara cihad şuurunu aşılamak ve bu ruhu her dem taze tutmaktır. Bunun için peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Cihad kıyamete kadar devam edecek bir farzdır,” (Ebu Davud, Cihad, 33) buyurmuşlardır.

Osmanlı devletinin gelişim sürecine de bakacak olursak, çöküşün başladığı devre ile müminlerin reisi olan padişahlardaki cihad gayretine gevşekliğin gelmesinin alameti olan, ordunun başında savaşlara katılmamalarının aynı zamana rastladığını görürüz. Yerli ve yabancı birçok tarihçinin, Osmanlıların hakkı ve adaleti tüm dünyaya yayabilmelerinin yegâne sebebinin, onlarda bulunan cihad gayretinin bir sonucu olduğunda hemfikir olduklarını görürüz.

Velhasıl Müslüman her işinde olduğu gibi tebliğ hususunda da dengeyi kurmalı haddi aşmamalıdır. Hal böyle olunca Müslüman, diyalog değil tebliğ yapmalıdır.

Diyalogda, eşitlik, tebliğde islamın üstünlüğü vardır.

Diyalogda kâfire iyi niyet beslemek, tebliğde ise feraset ile öteleri görüp ona göre davranmak vardır.

Nihayet diyalogda uzlaşıp boyun eğmek vardır, tebliğde ise islamın maddi ve manevi, dünyevi ve uhrevi, fert ve toplumda huzurun ve kurtuluşunun membaı olduğunu bir şekilde isbat edip, onları da dünya ve ahiret huzuru ile tanıştırtmak vardır.

Netice; islamın 1400 senelik hakimiyyet seyrini ele alıp, tekrar aynı ruh ve şuurla, cihana islamı hakim edene kadar, gece-gündüz sa’yu gayretle, sünneti seniyyeyi ihya ederek, Allahın yardımıyla hedefe ulaşmak nasib olur….İnşaallah!  

Bir hadisi şerifle sözü noktalayalım. “Beş şeyle yardım olundum… Bir aylık mesafeden düşmana korku verilmesiyle bana yardım edildi.”   (Buhari)

 

 

Perşembe, 19 Şubat 2009 13:33 tarihinde güncellendi

Diyalog değil tebliğ....

 
akm--.jpg
 
İSLAMIN İLK TEBLİĞCİLERİNDEN MUS'AB BİN UMEYR R.A.

HAZRETİ MUS’AB’IN MEDİNE’YE GÖNDERİLMESİ:


Medine’li Müslümanlar İslam dininin ve Kur'an’ın hükümlerini iyice öğrenmek için sahabelerden birinin gönderilmesini istediler. Peygamberimiz (Salallahu Aleyhi ve Sellem) bu talep üzerine Hazreti Mus’ab Bin Umeyr’i ilk hoca olarak vazifelendirdi.

Hazreti Mus’ab, henüz çok genç sayılacak bir yaşta, ana babasının sevgili evladı iken iman ile şereflenmesi sebebiyle onlardan çok eza ve cefa görmüş fakat sabır ve tahammül göstermişti.

Habeş diyarına hicret edenler arasında bulunduğu gibi, peygamberimize inanan ve yardım edenlerin, Mekke müşrikleri tarafınd an Şib-i Ebi Talib’te muhasara altında tutuldukları zamanda onlarla birlikte açlık ve sıkıntılara katlanmış, o vakitler inen ayetleri de ezberlemişti.

Hazreti Mus’ab Medine’ye varınca, Hazreti Esad Bin Zürare’nin evine misafir olmuştu, o zamana kadar Medine’deki Müslümanların sayısı kırk kadarı bulmuştu.

Reisleri olan Esad (Radıyellahu anh) ile hocaları olan Mus’ab (Radıyellahu anh) ile birlikte hepsi Cuma günleri Medine dışına çıkıp bir yerde cemaat ile namaz kılmaya başladılar.

Fakat Esad’ın (Radıyellahu anh) teyze oğlu ve Evs Kabilesinin reisi olan Sad Bin Muaz ile yine ileri gelen reislerinden olan Üseyd Bin Hudayr henüz imana gelmemiş olduklarından İslam dini oralarda tamamıyla yayılamı yordu.

Bir gün Mus’ab ile Esad (Radıyellahu anhüma), Beni Zafer hanelerinden birinde karşılıklı sohbet ederken, Üseyd Bin Hudayr bıçağı elinde olduğu halde onların üzerine geldi:

“Maksadınız nedir? Bir takım zayıf ve zavallıları aldatıp, azdırıyorsunuz” diye kızgınlık ve hiddet gösterdi.

Mus’ab (Radıyellahu anh) ona gayet nazikçe:

“Hele biraz durup otur. Maksadımızı iyi anla” dedi. Ve Useyd’de oturdu.

Mus’ab (Radıyellahu anh) Ona İslam dinini anlattı.

Biraz Kur'an’ı Kerim okudu. Kur'an’ın edebi, hoşluğu kendisine tesir ettiğinden Useyd:

“Ne güzel şey, bu dine girmek için ne yapmalı” diye sordu.

Mus’ab (Radıyellahu anh) ona İslam dinini anlatıp öğretti. Oda İslam ile şereflenip Müslüman oldu ve:

“Ben varayım size birini göndereyim. Eğer O’da iman ederse, artık İslam’a bu beldede iman etmedik kimse kalmaz” deyip gitti.

Bir müddet sonra Saad Bin Muaz’ı onlara gönderdi. Saad ise oraya kızgın bir halde geldi:

“Ey Esad, eğer seninle aramızda akrabalık olmasaydı, böyle kabilemiz içine soktuğunuz çirkin işlere sabır ve tahammül edemezdim” diye azarlayıp hiddet gösterdi.

Mus’ab O’na da:

“Hele biraz durunuz, oturunuz, dinleyiniz, iyi anlayınız da beğenirseniz kabul ediniz. Beğenmezseniz bizde size, çirkin gördüğünüz bu işi teklif etmekten vazgeçeriz” şeklinde yumuşak bir üslupla konuştu.

Onun üzerine Saad Bin Muaz oturdu, Mus’ab’ın sözlerine kulak verdi. Mus’ab ona İslam dininin ne demek olduğunu anlattı, Kur'an’ı Kerim’den biraz okudu.

Kur'an okunurken Saad’ın yüzünde iman belirtileri meydana geldi, hemen:

“Sizler bu dine girerken ne yapıyorsunuz” diye sordu.

Mus’ab ‘da (Radıyellahu anh) ona İslam dininin esaslarını bildirdi. O’da samimi bir kalp ile İslam dinine dahil olup Müslüman oldu.

Saad Bin Muaz bu şekilde iman edip kavmi nin yanına dönünce onlara:

“Ey topluluk beni nasıl bilirsiniz” dedi.

Onlar da:

“Sen bizim büyüğümüz ve en üstünümüzsün” dediler.

Bunun üzerine Saad:

“Öyle ise siz de Allah (Celle Celalühü) ve Resulüne (Salallahu Aleyhi ve Sellem) iman etmelisiniz. İman etmedikçe bundan böyle hiçbirinizle görüşemem” dedi.

Ve O gün Abdü-l Eşhel oğulları arasında iman etmedik kimse kalmadı.

Sonra Saad Bin Muaz ile Mus’ab Bin Umeyr (Radıyellahu anhüma), Esad Bin Zürare’nin evinde oturup diğer insanları da İslam dinine davet etmekle meşgul oldular.

Kısa zamanda Medine’de Beni Ümeyye Bin Zeyd’in evinden başka, İslam ile parlamadık bir ev kalmadı.

Evs ve Hazreç kabileleri arasında eskiden beri düşmanlık olduğu halde İslam dininin gelmesiyle birleştiler ve barıştılar.

 

 Bu  şekilde kuvvetlendiler ve civardaki komşu Yahudilere karşı üstünlük kazandılar.

Perşembe, 19 Şubat 2009 07:21 tarihinde güncellendi

İsrail aynıdır, değişmez, değişemez.....

israilkurdistanku8.jpgİsrail Gazze'ye girdi

İsrail güçlerinin dün gece kısa bir süreyle Gazze kentine girdiği ve karşılıklı ateş açılmasından sonra kenti terk ettiği ileri sürüldü.

Görgü tanıkları, zırhlı araçlar ve bir helikopterin desteğiyle gelen İsrail güçlerinin Gazze'nin batısından kente girdiği bildirdi. İsrail güçlerinin kendilerine roket atılması üzerine ateş açtıkları belirtildi. 

Aynı kaynaklar, çatışmada ölen ya da yaralanan olmadığını, kısa bir süre sonra İsrail güçlerinin kendi topraklarına döndüğünü duyurdu. 

İsrail ordusu sözcüsü, AFP'ye yaptığı açıklamada, bu konuda bilgisi olmadığını söyledi.  AA

Perşembe, 19 Şubat 2009 07:13 tarihinde güncellendi

NEYLE KAVALLA DEĞİL HAKİKATEN İYİ TANITILSA......

mevlana.jpgMevlana'nın çağrısına uydular ve...

Konya'ya ziyaretlerinde Mevlana'dan, eserlerinden ve felsefesinden etkilenen ABD, İsviçre, İtalya, İsveç ve Meksikalı 7 kişinin Müslüman olması, bir müzik firması tarafından belgesel haline getirildi.

Çetiner, Işığa Gelenler (Who Find The Light) adlı Müslüman olan bu kişilerin kendi ülkelerinde İslâm'ı anlattıklarını, insanların kafasında oluşan farklı İslâm anlayışını değiştirmeye çalıştıklarını belirtti.

Konya'da sufi müziği albümleri ile bilinen Çetiner Müzik Film Yapım'ın sahibi Hikmet Çetiner, Mevlana ve Mevleviliğin tanıtımı amacıyla bugüne kadar birçok eser hazırladıklarını söyledi.  Son olarak Türkiye ve hatta dünyada büyük ilgi göreceğine inandıkları bir belgesel film hazırladıklarını ifade eden Çetiner, Işığa Gelenler (Who Find The Light) adlı belgeselin yaklaşık 40 dakika olduğunu kaydetti. Belgeselde farklı ülkelerde yaşayan insanların Mevlana'yı ve felsefesini duyarak Konya'ya gelişleri, burada yaptıkları araştırmalar ve yaşadıkları bazı manevi olayların ardından İslamiyeti seçmelerinin anlatıldığını bildiren Çetiner, şunları söyledi: ''Peter Cunz ve eşi Anna Regard Cunz (İsviçre), Elizabeth Gubelman (İsveç), Federiko Stocktan (Meksika), Sher Gamard (ABD), Brigitte Schlappi (İsviçre), Monica Belli (İtalya), Mevlana ve ardından İslam ile nasıl tanıştıklarını ve hayatlarında ne gibi değişiklikler olduğunu anlattı.''
"Yaradılanı severiz, Yaradan'dan ötürü

İsviçreli Brigitte Schlappi, Mevlana'yı tanıdığında çok duygulandığını ve ağladığını söyleyerek konuşmasına başlıyor. Schlappi, şunları söylüyor: ''Mevlana'yı anladıkça ferahladığımı hissettim. Neyden çok etkilendim. Dinlerken kendimi maneviyatın en derinlerinde buldum. Ney beni tedavi etti. İslam'la tanıştım. Müslüman oldum. Mevlanalar, Yunuslar, 'tüm insanları sevin' diyor. Yaradan'ı seven insana dünyada umutsuzluk yoktur. O'nun sözleri sayesinde karanlık geceden aydınlık sabaha kavuştum.''
Konya'ya gelişim sevinç, dönüşüm hüzündür

İsveçli Elizabeth Gubelman, daha önce Müslüman olan arkadaşları sayesinde Konya'ya geldiğini ve İslam'la tanıştığını belirtiyor. Gubelman, şunları anlatıyor: ''Sema izlerken kendimi diğer işlerden soyutlayarak apayrı bir dünyada buldum. Konya'ya gelişim sevinç, dönüşüm hüzündür. Mevlana'ya yakın olmak en büyük isteğimdir, karanlıktan ışığa kavuşmaktır, aşkı bulmaktır. Güzelliği ve doğruyu buldum.''

Dünya, Mevlana felsefesiyle kurtulur

Meksikalı Federiko Stocktan, Konya'ya geliş nedeninin Mevlana'nın ruhunu ziyaret etmek olduğunu vurguluyor. Stocktan, şunları söylüyor: ''Mevlana'nın yolu bizi İslam'a ve güzelliğe götürdü. Buradaki dostlarımızla Mevlana ve İslam'ın yolundan gitmeye çalışıyoruz. Mevlana'nın hayat felsefesi insanlığın kurtuluşudur. Dünya zulümlerden, savaşlardan ve sevgisizlikten ancak Mevlana'nın felsefesi ile kurtulur.''

"Gel, ne olursan ol yine gel"

İsviçre'den Peter Cunz, belgeseldeki konuşmasında, Konya'ya ilk kez öğrencilik yıllarında geldiğini belirterek, şu bilgileri veriyor: ''Arkadaşlarla Mevlana Müzesi'ni ziyaret ettik. Müzeye girince bir anda kalbimin çarpıntılarını duydum. İsviçre'ye döndüğümde aklım burada kaldı. Birkaç kez rüyamda türbeyi gördüm. Bir süre sonra Konya'ya yine geldim ve Mevlana'yı araştırdım. Mevlana'yı araştırırken aslında İslam'ı araştırdığımı anladım. Müslüman olmaya karar verdim. 'Gel, ne olursan ol yine gel' sözü beni çok etkilemişti.''
Aradığım cevapları islâm da buldum

Peter Cunz'un eşi Anna Regard Cunz ise kendisini Mevlana aşığı olarak tanımlıyor. Daha önce tutucu Hristiyan olduğunu ifade eden Cunz ise belgeselde şunları belirtiyor: ''Zamanla bazı sorularımın cevabını Hristiyanlıkta bulamadım. Eşimden de etkilenerek İslamı ve Mevlana'yı inceledim. Aradığım cevapları İslam'da buldum. Yaradan'ı, yaradılanı sevmeyi Mevlana'dan öğrendik. Mevlana'yı anlamak İslam'la şereflenmek çok güzel.''

İslâm'ı tanıdığım için şükrediyorum

ABD'Lİ Sher Gamard da 7 yıl önce yıl önce eşinin Müslüman olması üzerine İslam'ı araştırdığını ve zamanla büyük hayranlık duyduğunu anlatıyor. İslam'ı tanıdığı için şükrettiğini belirten Gamard, şöyle konuşuyor: ''Eşimle namaz kılıyorum. Bütün sıkıntılarımdan kurtulup huzura kavuşuyorum. Mevlana'nın eserlerini, Kur'an-ı Kerim'i okudum. Çok önemli mesajlar var. İnsanların mutluluğu, İslam'ın emirleri, Hz. Muhammed'in sözleri ve Mevlana felsefesindedir.''
Mevlana sevgisi mıknatıs gibi...

İtalyan Monica Belli, yıllar önce Konya'ya, Mevlana'ya geldiğinde dünyada hiçbir yerde hissetmediği duyguları hissettiğini söylüyor. Konya'da bulunmaktan çok mutlu olduğunu ifade eden Belli, ''Mevlana sevgisi beni mıknatıs gibi çekiyor. Konya'ya ilk geldiğimde farklı bir enerji hissettim. Buraya her yıl gelmeyi alışkanlık haline getirdim. Mevlana'yı tanımadan önce İslam'ı farklı biliyordum ama Mevlana'nın eserlerini okudukça düşüncelerim değişti. Mevlana, İslam'ı anlatmak için anahtar'' diyor.
Milli Gazete

Perşembe, 19 Şubat 2009 11:06 tarihinde güncellendi

Sayfa 248 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.