.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

En mühim farz.....

kitap01.jpg

 

EN FAZİLETLİ İLİM...

«el-Mültekat» ile diğer kitaplarda beyan edildiğine göre İmam Muhammed: «Bir kimsenin şiir ve nahiv ile şöhret bulması lâyık değildir; çünkü şiirin sonu dilenmeye, nahvin sonu da çocuk okutmaya varır. Hesapla şöhret bulması da gerekmez; zira sonu yer ölçümüne varır. Tefsir ile şöhret bulması da öyledir. Çünkü sonu vâizlik ve hikâyeciliğe varır. Bilâkis kişinin ilmi, helâl ve harama ve bilinmesi zarurî olan ahkâma dâir olmalıdır», demiştir.

 

Pazar, 22 Şubat 2009 05:08 tarihinde güncellendi

İMAMI AZAMI ANLAMAK....

   MEKTUBAT-I RABBANİDEN

İMAMI AZAM (R.A.) VE MEZHEBİ

İsa (a.s.)' ın durumu, İmamı A’zam El Küfî'nin durumu gibidir. Zira o (İmamı A’zam) takva, vera ve sünneti seniyyeye ittibası sayesinde, ictihad ve istinbatta o dereceye ulaştı ki, sonra gelenler onu anlamaktan acizdirler. Onun içtihadlarını, derin manalara dikkat ettiği için Kitab ve Sünnete muhalif zannettiler. Onu ve adamlarını (talebeleri, mezhebindeki müçtehidleri) görüş ashabı (kendi görüşün benimseyenler) zannederler. Bunlar İmamı A'zam'ın ilminin ve dirayetinin hakikatından haberdar olamadıkları için böyle söylediler.

Yalnızca İmam Şafiî (r.a.), imamı A'zamın fıkıhtaki inceliğinden bir nebze anlamıştır. Çünkü şöyle buyurdu: “İnsanların hepsi fıkıhta, imamın îyali (Aile efradı) dir.” Yazıklar olsun kısa görüşlülere ki; kendi görüşlerinin noksanlığını, başkasına nisbet etmek cür'etini gösterirler.

-Fusûlu Sitte- kitabında Muhammed Parisa (k.s.) şöyle demiştir; -İsa (a.s.) indikten sonra İmamı A'zam'ın mezhebiyle amel edecek- İsa (a.s.) ile İmamı A'zam arasındaki münasebetten dolayı bu sözü (söylemiş olması) mümkündür. Yani İsa (a.s.) nın ictihadı, İmamı A'zam’ın ictihadına uygun olacak; Yoksa İsa (a.s.), İmamı A’zam’ın mezhebini taklit edecek, de­mek değildir. Zira İsa’nın (a.s.) şanı, ümmetten bir müctehidi taklit etmekten yücedir.

Taassubsuz ve tekellüfsüz deriz ki, İmamı A'zamın Mezhebi, keşifte büyük bir deniz gibi görülmektedir. Diğer mezhepler havuz ve kanallar gibi görülüyor.

Zahire bakılırsa en büyük topluluk, Ebu Hanife’ye (r.a.) tabi olmuştur. Bu mezhep, tabi olanlarının çokluğu ile birlikte diğer mezheplerden farklı asıllar ve kurallarla farklıdır. Onun kendine has ictihad ve hüküm çıkarma üslubu vardır.

Şaşılacak iş, İmamı A'zam diğerlerini, sünneti taklid hu-susunda geçmiştir. Mürsel hadisleri (Tabiinin, sahabe söyle-meden doğrudan Peygamber'e -sallallahu aleyhi ve sellem- dayandırdıkları hadis), Müsned hadis (ilk raviden sonuna kadar ekli olarak rivayet edilen hadis) gibi, tabi olunmaya layık görür, bunları kendi görüşünden önde kabul eder. Ashabın sözlerini de kendi görüşünden önceye alır. (Çünkü onlar Hayrul Beşerin -sallallahu aleyhi ve sellem- sohbetine ulaştılar. Sonra gelenler böyle değildir.)

Bunlarla beraber muhalifler, İmamı A'zam'ı, kendi görüşü-ne uyan kişilerden zannederler ve ona edepsizlik ifade eden söz leri nisbet ederler; hem de İmamı A'zam'ın ilminin kemalini, vera ve takvasının bolluğunu kabul ederler. Allahu teâlâ bunları, dinin büyüğü, ehli îslamın sevadı azamının (en büyük topluluğunun) reisine, eziyet vermemekle rızıklandırsın.

"Ağızlarıyla, Allah'ın nurunu söndürmek isterler."

Bu büyük müctehidlere "görüş sahipleridirler" (kendi görüşüne tabi olanlar) diyenler, eğer bunların (müctehidlerin) kendi görüşlerine göre hükmettiklerine, kitap ve sünnete tabi olmadıklarına inanıyorlarsa, o zaman ehli İslamın en büyük topluluğu, bunların yanlış inançlarına göre sapıklar, bidatçılar, ehli islamdan hariç olanlar olur. Bu kötü şekilde inanç ancak cahilliğinden haberi olmayan, veya zındık olan, dini iptal etmek isteyen kişi­den meydana gelir. Nâkıs kişinin cehaleti ne kadar büyük ki, bir kaç hadis toplamış ve şeriatın hükümlerini onlara ait bırakmış ve bilgisinin dışında kalanları inkar edip yok saymıştır.

Bunlara binlerce yazık olsun, bozuk fikirlerine, soğuk taassublarına yazık olsun. Zira fıkhın banisi, Ebu Hanifedir.

Muhakkık alimler onun için fıkhın dörtte üçünü teslim ettiler, geri kalan dörtte bir kısmında da ortak olduğunu söylemişler. O fıkıhta ev sahibidir. Diğerleri ise onun aile fertleri gibidir. (Çoluk çocuğu gibi).

Bu mezhebi seçmemle beraber bende İmam Şafî’'ye karşı zati bir muhabbet vardır. O’nu büyük kabul ederim. Bundan dolayı bazı nafilelerde onun mezhebini taklid ederim. Fakat ne yapayım diğerlerini İmam Ebu Hanife (r.a.)'nin yanında, (ilminin ve takvasının bolluğuna göre) çocuklar gibi görüyorum, iş yüce Allah'a havale edilmiştir. (Mektubat)

ASILLARI, TAA ASHABI KİRAMA DAYANIYOR....

Köleleştirilen Afrikalı Müslümanlara ne oldu? PDF Yazdır e-Posta
Haber - TARİH
Salı, 10 Şubat 2009 11:39
Sylviane A. Diouf'un “Servants of Allah” adıyla yazdığı kitapta verdiği bilgilere göre Amerika'ya götürülen 10 milyondan fazla köle arasında 3-4 milyon kadar Müslüman Afrikalı da vardı. Avrupalılar, kabileler arası savaşları tetikliyorlar ve taraflara bugün olduğu gibi silah yardımı yapıyorlardı.
Savaş sonrasında da kazanan taraf, aldığı esirleri Avrupalılara satıyordu. İspanyollar Afrika'dan Amerika'ya doğrudan Müslüman köle götürmeyi sakıncalı buluyorlardı. Çünkü Endülüs'ten dolayı Müslümanlarını tanıyorlardı ve her ne kadar zincire vurulsalar bile inançları yüzünden bu insanların ruhen tam anlamıyla köleleştirilemeyeceklerini biliyorlardı.
Diğer Avrupa ülkeleri tarafından götürülen Afrikalı Müslümanlar, gerçekten de sömürgecilere her zaman sorun çıkarttılar ve Brezilya'da çıkan köle isyanlarını da onlar organize ettiler.

AFRİKA İSLÂMLA, SAHABE SAYESİNDETANIŞTI?
Afrika'nın İslâm'la ilk tanışması, Peygamber Efendimiz'in emriyle Habeşistan'a hicret eden bir grup sahabe ile oldu. 7. yüzyılın ikinci yarısında ise Kuzey Afrika tamamen Müslüman oldu. Kuzey Afrika ile Orta ve Batı Afrika arasındaki doğal engel olan Sahra Çölü, İslâm'ın yayılmasını bir süre yavaşlattı ama tüccarlar vasıtasıyla İslâm, 8. yüzyılda Batı Afrika'da da yayılmaya başladı. Köle ticaretinin başladığı 1500'lü yıllarda Afrika'nın hemen her tarafında Müslümanlar çoğunluğu oluşturuyorlardı ve birçok yerde de İslâm devletleri kurmuşlardı.

AFRİKA'NIN EĞİTİMLİ MÜSLÜMANLARI

Batı Afrika'da kurulan İslâm Devletleri eğitim ve öğretime büyük önem verdiler. Tarihçi John Hunwick, Batı Afrika'da okuryazarlık ve İslâm'ın yayılmasının paralel gittiğini ifade ederek şöyle diyordu; “İslâm'ın yayıldığı her yerde, Arapça ve Kur'an öğretilen küçük okullar ile Arap dilinin ve Müslüman halkların edebiyatının daha derin çalışıldığı yüksekokullar, özellikle de Müslümanların maddi ve manevi yaşamlarının temelini oluşturan din ve hukuk literatürünü öğreten okullar teşvik edilmiştir.”

1500'LÜ YILLARDAN DAHA GERİDELER

Batı Afrika'da Müslümanlar arasında okuryazarlık en ücra köylere kadar yayılmıştı. Bugün bile asla ulaşılamayan eğitim seviyesi, daha 1500'lü yıllarda, sömürgeciler gelmeden önce Afrika'da mevcuttu. Batı Afrika'ya gelen Cezayirli bir seyyah, 15. yüzyılın sonlarında Kano şehrinde 3000 hoca bulunduğunu notlarında belirtiyordu. Diouf'un verdiği bilgilere göre 16. yüzyıl sonlarında sadece Mali'nin Timbuktu şehrinde tam 150 okul vardı. Bir Fransız tüccar Senegal'de gördüğü hemen herkesin okuma-yazma bildiğinden bahsediyordu. Batı Afrika Müslümanları, eğitim ve tebliğ gibi dinî sebeblerle sürekli seyahat ediyorlardı. Senegal, Mali, Fildişi Sahili, Gana, Nijerya gibi ülkeler arasında önemli bir hareketlilik vardı. Bir İngiliz tüccar, 1623 yılında bölgede yaptığı gözlemlerinde şöyle diyordu; “Mary-buckes denilen insanlar, yaşları müsait olduğu zaman toplu halde yola çıkan, beraberlerinde kitaplarını, el yazmalarını ve küçük yaştaki çocuklarını da götüren ve onlara konakladıkları yerlerde ders veren bir topluluktur. Bunun için bütün memleket toprakları onlara açıktı.”

HIRİSTİYAN GÖRÜNEN MÜSLÜMAN KÖLELER
Batılılar tarafından kaçırılarak Avrupa ve Amerika'ya köle olarak götürülen Müslüman Afrikalılar, asla dinlerinden vazgeçmediler. Zorla Hıristiyanlaştırılanlar da sadece görünürde Hıristiyan kaldılar. Gineli Muhammed Kaba, 1778 yılında 20 yaşındayken kaçırılmış ve Jamaika'ya götürülmüştü. Vaftiz edildikten sonra Robert Tuffit ismini aldı. İsmi Ebubekir Sıddık iken Edward Donlan olarak değiştirilen bir arkadaşı vardı ve 1834 yılında kölelikten azad edilmişti. Bu olay üzerine Muhammed, arkadaşını tebrik etmek için bir mektup gönderdi. Mektubu Arapça olarak yazmıştı. Hıristiyan bir aracının eline mektubu teslim ederken, bunu arkadaşını İslâmiyet'ten vazgeçirmek için yazdığını söylemişti. Jamaika'ya getirildikten tam 56 yıl sonra yazdığı bu mektupta arkadaşına şöyle hitap ediyordu: “Allah'ın adıyla. Her şeyi yaratan ve onlara merhamet eden Allah'a hamd ve Muhammed'e selam olsun. Bu mektup, Muhammed Kaba'dan Bekir Sadıki Şerif'edir.” Yine uzun yıllar Hıristiyan olarak gözükmüş Kuzey Carolinalı Ömer İbn Said, 1831 yılında yazdığı hatıratına şöyle başlıyordu: “Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın salât ve selamı, Peygamberimiz Muhammed üzerine olsun.” Brezilya'da bulunan Fransız elçi Kont de Gobineau, 19. yüzyıl ortalarında bu konuda şöyle yazmıştı: “Minas'ın tamamı olmasa bile çoğu görünüşte Hıristiyandı, ama gerçekte çoğu Müslüman'dı. Dış görünüşlerine rağmen Kur'an'ı en azından kabaca anlayacak kadar Arapça bildiklerinden, Afrika'da sahip oldukları dinlerine sadık kaldılar ve ona hararetle sahip çıktılar.” Köle taciri Nicholas Owen de şöyle diyordu; “Onların Hıristiyanlığı kabul etmeleri için o kadar çabalamamıza rağmen; bizimle geçirdikleri bunca yıldan sonra hâlâ dinimiz alay konusu olmaktan başka onlar üzerinde hiçbir etki yapmadı.”

500 YIL SONRA BİLE KÖKLERİNE GERİ DÖNÜYORLAR
Aradan geçen yüzyıllara rağmen Afrika'dan kopartılan Müslümanlar, tam anlamı ile asla Batılılar gibi olmadılar. İlk nesillerden sonra İslâmî kitap ve eğitimin yokluğu, baskılar, parçalanan aileler ve bilinçli Müslümanların bir kısmının Afrika'ya geri dönmeleri gibi nedenlerden dolayı köleleştirilmiş Afrikalılar arasında İslâm inancı kaybolmaya başlamıştı ama Afrikalı köleler, aradan geçen 500 yıla rağmen 21. yüzyılda Malcolm X gibi önderleri ile yeniden ayağa kalkarak asıllarını her şeye rağmen koruduklarını gösterdiler.
Kaynak:Vakit

EMRİ Bİ-L MARUF USULÜ.....

EMRİ BİL MA’RUF TA DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR….

Bilindiği gibi Emri bil ma’ruf nehyi anil münker, müslüman din kardeşine yapılan nasihat ve hatalardan men etme vazifesidir.

 

Emri bil ma’ruf nehyi anil münker yapanda üç haslet olmalı:

1-      Emrettiği ve yasakladığı şeyde yumuşak olmalı.

2-      Emrettiği ve yasakladığı şeyde adil olmalı.

3-      Emrettiği ve yasakladığı şeyi bilmeli.

 

İnsanlar, emri bil ma’rufta sert olmaksızın mudaraya ve rıfka muhtaçtırlar, ancak fasıklık ve düşük işlerde bilinen kişi hariç, ona karşı sert olunur.

İdare etmek varken, kavga etmek abestir, denilmiştir. Hatanın ikazı ve örtbs edilmesi uygun ise, örtülmeye çalışılır. Eğer hata cemiyyete zarar verirse ve tekrarlanırsa artık karşı taraf fasıklığı huy edinmiştir ve onun çıklanması, diğer müslümanları korumak için gerekli olabilir.

İslam devletlerinde hısbe teşkilatı vardı. Bu, zabıta ve kolluk kuvvetleri gibi olup, bilgili adil kimselerden seçilen emri bil ma’ruf ve nehyi anil münker görevlileriydi. Yaptırım güçleri vardı. Cemiyyeti salah üzere teftiş ederler yanlışları ikaz ederek düzeltirlerdi. İslam zafiyet geçirip masıyetler çoğalınca artık görevliler de engel olamaz hale geldi.

İnsanların eğitilmesi, terbiye ve edeb kurallarına riayet etmesi, kul hakkından sakınması gibi ana hususlar yerleştikten sonra, artık onları idare etmek kolaylaşır. Eğitilmeyen insan serseri mayın gibi olup her an kendini ve etrafındakileri helak edebilir. Onun engellenmesinde polisiye tedbirler de bir işe yaramaz. Asıl polis, onun kalbinde olmalıdır.

Anna babanın islami terbiyeden mahrum olduğu bir ortamda, marifetli nesillerin yetiştirlmesi çok zordur. İmamı Gazali r.a. derki: Anne baba çocuğun gerekli edeb ve terbiyesini vermeli. Çocuk hocaya gelince, hoca sedece dersi ile meşgul olmalı. Eğer hoca onun terbiyesi ile meşgul olursa, o zaman eğitim imkansız olur.

 

 

 

 

Sayfa 244 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.