.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

RESULULLAHIN -S.A.V- HALASI MAHZUN.....

  

hala_sultn.jpgTürbenin

bahçesine meyhane yaptılar ! 

Kıbrıs'ta, Peygamber Efendimiz'in (sas) halası Ümmü Haram'ın medfun olduğu türbenin bahçesine meyhane yapılmasına Ada'daki Türklerden büyük tepki var.

Güney Kıbrıs'taki Hala Sultan Camii'ne ait arazideki çalışmayı, KKTC Din İşleri Başkanlığı başta olmak üzere birçok sivil toplum kuruluşu sert dille eleştirdi.

Cami imamı Şevket Alemdar, inşaatın durdurulması için Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı'na müracaat etti. Kıbrıs Din Görevlileri Sendikası da meyhanenin caminin kendi arazisi üzerinde yapılmasını inançlara saygısızlık olarak değerlendirdi.

Cami bahçesinde meyhane haberinin duyulması üzerine Kıbrıs'taki birçok sivil toplum kuruluşu ile sendika olayı kınadıklarını bildirdi. Sahabe kabrinin bulunduğu yere meyhane yapılmasına tepki gösteren Din İşleri Başkanı Yusuf Suiçmez, huzurlu, sorunsuz yarınlar için inançlara ve onun getirdiği değerlere saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi: "İki toplum arasında ilişkilerin iyi sürmesi için her iki tarafın da milli ve manevi değere saygı göstermesi gerekiyor. Değerlere saygı göstermek insanlara saygı göstermenin zorunluluğudur." Caminin daha önce uzun yıllar atıl bir şekilde bırakıldıktan sonra BM'nin el atmasıyla restore edildiğini hatırlatan Suiçmez, caminin bahçesinde bulunan sahabe kabrinin de Müslümanlar için büyük önem taşıdığını sözlerine ekledi.

Kıbrıs Din Görevlileri Sendikası Başkanı Mehmet Dere de meyhane inşasının tüm Müslümanları incittiğini savundu. Caminin İslam dünyasında ayrı bir yeri olduğunu anlatan Dere, en kanlı savaşlarda bile ibadet yerlerine zarar verecek davranışlardan kaçıldığını kaydetti. Yanlıştan bir an önce dönülmesinin Ada halkları için doğru bir adım olacağını ifade etti. Kiliselere gösterilen saygının camilere de gösterilmesini isteyen sendika başkanı, "Rumlar, oranın Osmanlı'dan bize kalmış nadir eserlerden olduğunu biliyor. Bu yüzden inşaat durdurulmalı." diye konuştu.

Hala Sultan'da dört yıldır gönüllü imamlık yapan Şakir Alemdar ise yapılan onca müracaata rağmen bekledikleri cevabı alamadıklarını söyledi. Durumun kabul edilmez olduğunu dile getiren Alemdar, inşaatın devam etmesi halinde yapacaklarını şöyle anlattı: "Rum kesimi inşaata müdahale etmezse olayı dünyaya duyuracağız. Camiye ait bir arazi üzerine yapılmak istenilen şey oradaki değerlerle bağdaşmıyor. Bu sadece KKTC'nin meselesi değil, bütün İslam âleminin meselesidir. Herkes bu duyarlılığı göstermeli."
Perşembe, 29 Ekim 2009 20:12 tarihinde güncellendi

Muhammed Avvame Hoca .....

avvame.jpg   Muhammedi Küreselleşme Nasıl Olacak?

Kıymetli İslam Alimi Muhammed Avvame Hoca Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi’nde Konferanstaydı

Yine bu sitede 18 Ekim Pazar günü, Muhammed Avvame Hoca’nın İstanbul’da bir konferansı olduğunu söylemiştim. Dedim ki kendi kendime, madem bu programın duyurusunu yaptık, katılmadan da olmaz. Ve Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi’nin yolunu tuttum. Konferans salonuna vardığımda pek kalabalık değildi ortalık. Programın başlamasından 5 dakika sonra ise hıncahınç doluydu. İnsanlar fevc fevc büyük muhaddis Muhammed Avvame Hoca’yı dinlemek için gelmişti.
 

8318

Gökteki Yıldızlar kadar çok
Programın başlama saati 15:00 idi. Ancak, 15:10 gibi Kur’an tilavetiyle başladı program. Davudi sesli bir kari, içinde “Kulları arasında Allah’tan en çok korkanlar alimlerdir” mealindeki ayet de bulunan Fatır Suresi’nden ayetler okudu. Bu güzel kıraattan sonra Ebubekir Sifil hoca, açılış konuşmasında önemli mesajlar verdi. Ahir zamana ait özel durumlardan bahseden ve Hadis ilmi konusunda üst mertebede bir yetkinlik kazanmış olan Muhammed Avvame hocayı takdim eden Ebubekir Hoca, bunların ardından Dar’ül Hikme’nin amacının “ehl-i sünnet ve’l cemaat” anlayışının bütün sıhhatiyle günümüzde yaşatılması ve bu konuda yurtdışıyla Türkiye arasında önemli bir bağın kurulması olarak açıkladı. Yine Ebubekir hocadan öğrendiğimize göre bu, Muhammed Avvame hocanın Dersaadet’e ilk gelişiymiş. Ebubekir hocadan sonra Mehmed Fatih Kaya hoca, Muhammed Avvame hocaefendinin hayatını kısaca anlatmak ve yazdığı tüm risaleleri zikretmek için kürsüdeydi. Üstadın yazdığı eser sayısı sanırım gökteki yıldız sayısına yakındı. Ama maalesef bunlardan sadece biri dilimize tercüme edilmiş.
Fatih Kaya hoca da kürsüden indiğinde söz, nihayet kıymetli muhaddis, büyük alim Muhammed Avvame (rahmetullahi teala aleyh) hocaefendideydi. Alimimiz Arapça konuşurken Hamdi Arslan hoca da tercüme edecekti tüm konuşma boyunca. Muhammed Avvame hoca konuşurken kendi kendime esefleniyordum doğrusu. Niçin öğrenmemiştim ki hala Arapça’yı? Ben kendi içimde bir oto-kritizasyon süreci yaşarken Muhammed Avvame da hoca fasih Arapçasıyla konuşuyordu. Alimimiz, sözünü bitirince konuşma sırası ise mütercim Hamdi Arslan hocaya geliyordu. Her ne kadar Avvame hocanın sözlerinin tam olarak tercüme edilemeyeceğini bilsem de can kulağıyla dinliyordum mütercimi.

Muhammed AvvameMuhammedî Küreselleşme
Avvame hoca çok önemli şeyler söylüyordu bize. Siyer ve şemail-i Rasulullah’ı bilmenin öneminin ahlak ve imanımızın gelişkinliğinin maksimum seviyeye yaklaşması için gerekli oluşuyla başladı sözlerine hocamız. Eğer ki onun siyerini ve şemailini bilirsek, Resul-i Ekrem’e olan bağlılığımızın artacağı ve Müslümanların sünnetle iç içe bir yaşamı idame ettirmeleri sonucu –benim çok ilginç bulduğum ve büyük bir ufku barından bir terkip olduğunu düşündüğüm- “Muhammedî Küreselleşme’nin” vuku bulacağını belirtti. Birileri bize kafirce bir “küreselleşme” dayatıyordu şüphesiz. Biz ise sünnet ile, -geçmişte Devlet’in bir nebze olsun gerçekleştirebildiği- bir “Muhammedî Küreselleşme” amacında olmalıydık Bu tamlama beni etkisi altında tutuyordu ki hoca yine ilginç bir yere vurgu yaptı. Yaşadığımız çağda Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sürekli olarak müsamahakar, sonsuz hoşgörülü olarak tavsif edilmesinin doğru olmadığını onun ahlakının iki vechesinin olduğunu hatırlattı. Bu iki yönden biri “hulkun azim” (Yüce, azametli bir ahlak) iken diğeri de “hulkun kerim” (cömert, ikram sahibi, şerefli bir ahlak) idi. Allame Avvame, bu iki yönden bahsettikten sonra siyer-i nebevi’den bir alıntıyla tezini örneklendirdi. Hazret-i Rasulullah’ı (s.a.v) sürekli hicveden müşrik bir şair bir gün yakalanır ve Huzur-i Risaletpenahi’ye getirilir. Hüküm bellidir: idam. Ancak şair, peygambere yalvarıp yakarınca, peygamberimiz dayanamaz ve affeder. Serbest bırakılan şair, Mekke’ye dönünce iflah olmaz ve hicivlerine devam eder. Derken kader-i ilahi yine tecelli eder ve Bedr harbinde müşrik şair Müslümanların eline geçiverir. Yine ağlayıp sızlayan şair için artık hüküm kesindir. Kendisine merhamet gösterilip affedilmesine rağmen, hem hicivlerine devam etmiş, hem de Müslümanlara karşı girişilen harbe katılmıştır. Nihayetinde idam edilen şair üzerinden Şeyh Avvame’nin bize verdiği ders ise incelik dolu. İlk seferinde şairin affedilmesinin Resul’ün kerim ahlakının, ikinci sefer de cezanın infaz edilmesinin Nebi’nin azim ahlakının bir yansıması olduğunu öğrendik böylece.
 



Ebubekir Sifil Hoca, Müftü Abdurrauf Hoca,
Muhammed Avvame Hoca,
Muhammed Emin Er Hoca
Sahabeye Saygı

Muhammed Avvame
Rasulullah’ın ahlakından ve siyerinden bahsedilmesinden sonra konu Ashab-ı Kiram’ın adaleti ve faziletiydi Rasulullah’ın örnek ahlakının, büyük ufkunun bizlere kimler vasıtasıyla geldiğini sordu hocamız önce. Sordu dediysem bu, tecahül-i arif nev’indendi. Sorunun cevabı elbette Ashab-ı Kiram idi. Hayat’us-Sahabe adlı eserin de sünnet-i Rasulullah’ı ve Ashab-ı Kiram’i tanımamız ve onlar hakkında bir hassasiyet kazanmamız yolunda çok yardımcı olduğu da belirtildi.  Üstad Avvame Sahabe konusundaki hassasiyetin giderek aşınması tehlikesine dikkat çekerek “Ashabıma küfretmeyiniz. Sizden birisi Uhud dağı kadar sadaka vermiş olsa onlardan birinin bir ölçü, yarım ölçü sadakasına ulaşamaz.”. hadisini nakletti. 
Üstad Muhammed Avvame daha pek çok şeyden bahsetti, ama genelde anlattıkları  bu minvaldeydi. Program sonunda Talha Hakan Alp hocaya, Ömer Faruk Tokat hocaya ve Abdullah Zerrar Cengiz hocaya selam verdikten sonra çıktım Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi’nden.

 

Perşembe, 29 Ekim 2009 19:58 tarihinde güncellendi

ON ŞEY FITRATTIR

medres.jpgON ŞEY SÜNNETİR

 

 

تبيين الحقائق - (1 / 13)

لِقَوْلِهِ صلى الله عليه وسلم عَشْرٌ من الْفِطْرَةِ أَيْ من السُّنَّةِ وَهِيَ قَصُّ الشَّارِبِ وَإِعْفَاءُ اللِّحْيَةِ وَالسِّوَاكُ وَالْمَضْمَضَةُ وَالِاسْتِنْشَاقُ وَقَصُّ الإظفار وَغَسْلُ الْبَرَاجِمِ وَنَتْفُ الْإِبْطِ وَحَلْقُ الْعَانَةِ وَانْتِقَاصُ الْمَاءِ

 

Hadisi şerifte Nebi sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

 

“On şey fıtrattandır, yani sünnettendir. Bunlar: Bıyığı kısaltmak, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, mazmaza, istinşak, tırnakları kısaltmak, parmak aralarını yıkamak, koltuk altı tüylerini yolmak, kasığı tıraş etmek, istinca etmek.” (Tebyin: 1/13)

 

Şu on şey, islamın mükemmelliğini ve güzelliğini ortaya koymaktadır. Allahu teala tarafından gönderilen bütün peygamberler, ümmetlerine bunları ve benzeri hususları tenbih etmiştir. En mükemmeli olan bizin dinimiz ise, hepsini kendinde cem edip insanlığı dünya ve ahıret saadetineulaştırmıştır. Artık medeni ve sıhhatli temiz bir toplum istiyorsak, mutlaka islamın kurallarına ve Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetlerine yapışmamız lazımdır.

Ortalıkta dolaşan domuz gribi, kuş gribi, kene vakaları ve diğer pek çok hastalıklar, temiz hayat ve temiz gıdalardan mahrum olduğumuz için başımıza bela olmaktadır. Aslen necis olan kafirlerin üürettiği her şey zaten kendileri gibi bereketsiz ve necistir. Onların sanatlarına aldanmak, pisliklerini unutmamıza sebeb oldu.

Halbuki eskiler ne demiş : Kelin, olsa merhemi, kendi başına sürerdi.

Biz, kendi medeniyyetimizi ihya etmedikçe, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemi örnek tutup tabi olmadıkça asla hzur bulamayız, hakiki zenginliğe ulaşamayız, dünya ve ahırette efendi olamayız.  

Perşembe, 29 Ekim 2009 19:51 tarihinde güncellendi

Mezar taşları Tapudur....

mezarta.jpg
 
 
 
    Eyüpsultan: Mezar taşı mezarlığı!    


Eyüp Sultan mezarlığı sessiz sessiz ağlıyor. Duyan yok anlayan yok. İlgilenenlerse gönüllü olarak bir şeyler yapmak isteyen üçbeş kişi... İşte acı gerçekler

Mezartaşları bir toprağın vatan olduğunu gösteren en sağlam tapu senetleridir. Bu toprağa karışmış bir atanız, bir dedeniz olduğunu ispat edemiyorsanız sizin orada vatan iddianız olamaz.

 

  Eyüp Sultan mezarlığının içler acısı durumu ortadayken bize millet olarak başkaları hakkında ileri geri konuşma hakkını kim veriyor? Millet olarak `biz böyleyiz işte` deyip işin içinden çıkamayız. Kendi gözümüzdeki merteği görmezden gelerek hep başkalarının gözündeki çöpü mevzu yapıp duruyoruz.

 

Eyüp Sultan mezarlığı sessiz sessiz ağlıyor. Duyan yok anlayan yok. İlgilenenlerse gönüllü olarak bir şeyler yapmak isteyen üçbeş kişi. Saymaya kalksan bir elin parmaklarını geçer mi bilmiyorum.

 

Nidayi Sevim, Mehmet Emin, Deniz Aslan ve Muhsin Karabay benim ilk aklıma gelenler yani bir elin parmaklarından az bile... Peki, böyle mi olmalıydı bu mezarlıkların hali? Piyer Loti (Ki asıl adı Eyüpsultan tepesidir)tepesine Eyüp Sultan ismi konulacak diye yırtınıp duranların şimdi az aşağıda melül mahzun duran mezar taşlarından hiç haberi mi var acaba?

Eba Eyyub El- Ensari`nin dışında burada altı tane daha sahabenin yattığından hiç haberimiz var mı? Osmanlı devrinin önemli şeyhül İslâmları (Ebussuud Efendi gibi), önemli paşaları (Lala Mustafa Paşa gibi), önemli şairlerimiz (Necip Fazıl gibi) hep burada medfundur. Dahası var ismini şimdi hatırlamadığımız nice şeyhler, evliyalar, pirler, musikişinaslar, devlet adamları hep Eyyup Sultan hazretlerine yakın olmak için burada yatmayı can-u gönülden istemişler. Nakşibendi, Kadiri, Rifai, Halveti hatta Alevi-Bektaşi dedelerinin bile mezarları bu civcardadır.

  Ülkemizde hala canlılığını muhafaza eden pekçok tarikatın silsile-i sadatı buralarda yatmaktadır. Hiç olmazsa bu büyük zatların hatırına bu mekânlara sahip çıkmamız gerekmiyor muydu? Ben inanıyorum ki mezarlığa girer girmez Prof. Dr. Esat Coşan Hocaefendi bize şimdi acı acı bakıyor. Yukarıda Zübeyir Gündüzalp ve Necip Fazıl bize sitemlerini sunuyorlar. Sahabiler, evliyalar, şehit, gazi ve dervişan bizden buralara sahip çıkmamızı bekliyor.

 

Mezar taşlarına sahip çıkmamızın belki toprak altındaki için bir anlamı yok; bizim yine kendi ülkemizin geleceği için buralara adamakıllı sahip çıkmak gibi bir mecburiyetimiz var.

Bugünden tezi yok hemen bilinçli bir şekilde bir şuur hareketi başlatmak lazımdır. Önümüz seçim ve biz seçime giderken bütün partileri ve bütün adaylarını istisnasız yakasından tutup silkelememiz gerekiyor. `Durun bakalım tarihi ve kültürel dokumuzun muhafazası için mezar taşlarımızın koruma altına alınması için ne gibi projeler geliştirdiniz` diye sormak lazımdır.

`Bize bu işler için somut elle tutulur gözle görülür projeler getir` diyemedikten sonra üç kilo makarna hatırına kendi geleceğimizi ipotek altına alan bir millet olmaktan kurtulamayız. Bize icraat lazım icabında tekeden süt sağamıyorsanız boşuna bu milletin hizmetine talip olmayın deme hakkını kendimizde bulmalıyız.

   İşin bir ayağı belediyeleri yani devleti ilgilendirirken öteki ayağında mutlaka vatandaşın, dolayısıyla sivil toplum kuruluşlarının olması gerekiyor.

   Vakıflarımız, derneklerimiz, okullarımız kısacası kendini vatandaş hisseden herkesin bu işin bir ucundan tutması gerekiyor. Herkes işi başkasının sırtına yıkmaya çalıştığından hiç kimsenin hiç bir şey yapmasına imkân olmuyor bu ülkede.

Şimdi biz neler yapabiliriz? Sorusunun cevabını arayalım. Bir kere İstanbul’umuzda yaşayan ve bu işi çok iyi bile iki değerli kültür tarihçimiz var. Dursun Gürlek ve Süleyman Zeki Bağlan... Bu hocalarımızın danışmanlığında yetkililer ve gönüllüler bir araya gelip nelerin yapılabileceğini tartışmakla işe başlayabiliriz. Eyüp Sultan`da eskiden Cülus yolu denilen yere bir Sibyan Mektebi var. İlim Yayma Cemiyeti burayı faaliyet yapmak için kullanıyor.

Değerli gönül insanı Mehmet Emin Bey burada canla başla çalışmaktadır.

İlim Yayma Cemiyeti veya herhengi bir başka kurum adı altında bu türden faaliyetleri organize etmek pekala mümkündür. Yeniden bir dernek kurup resmi işlemlerini yapana kadar ay bacadan aşmış olacağından hazır kurulmuş bir vakıf veya dernekle yola çıkılırsa pratikte çok daha iyi yol alma şansımız olacaktır.

   İlk önce hangi mezarda kimlerin medfun olduğu tespit edilmeli hepsinin Türkçe olarak levhalarla adları kenarlarına yazılmalıdır. Biliyoruz ki İstanbul`un başka yerlerinden getirilen mezar taşları da bu mezarlığa gelişigüzel atılmış durumdadır. Bu taşların varsa sahiplerinin bulunup yerlerine dikilmesi yoksa belli bir mekânda (emin bir yerde) koruma altına alınması mutlaka sağlanmalıdır.

Hadi deyince harekete geçecek bir sürü insanın varlığına inandığımız için öncelikle bu anlamda bir şuurun oluşturulması gerekiyor. Bu mevzuda toplum ve devlet katında bir bilinçlenmeye ekmek kadar su kadar ihtiyacımızın olduğu aşikârdır.

   Şimdiden kolları sıvayacak gönüllülerin ecdadına rahmetler okumakla işe başlamalıyız. Bu arada sadece Eyüp Sultan değil ülkemizin her yerinde bu bilinci harekete geçirmeliyiz diye düşünüyorum.

Kısa bir süre önce www.medeniyetimiz.com adıyla bir internet sitesi yayın hayatına başladı. Hiçbir şey yapamıyorsak kendi çapında kısıtlı imkânlarla bu işlere sahip çıkmak isteyen insanlara yardımcı olmalıyız.

Mezartaşları bu vatanın tapu senetleridir. Her fırsatta `bu vatan bizim` diye hamaset yapacağımıza; bu vatanın tapu senetlerini ayaklar altında sürünmekten kurtarmalıyız. Sizce de yanılıyor muyum?

Kaynak:Timetürk
Pazartesi, 26 Ekim 2009 06:35 tarihinde güncellendi

Sayfa 132 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.