.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

Peygamberimiz'e hakaret......

muhammed_gl.jpg Türk sezonunda Peygamberimiz'e hakaret

Mehmet Şevket Eygi | Milli Gazete
13 Ekim 2009 Salı 11:30

FRANSA'da TÜRK SEZONU etkinlikleri yapılıyormuş. Bakın orada Türkiye devletinin, Ankara Dışişleri Bakanlığı'nın verdiği paralarla; birtakım vakıfların, kuruluşların, derneklerin, Türkiye kültür ve sanat adamlarının katkılarıyla ve herkesin gözü önünde Peygamberimiz'e (Salat ve selam olsun ona) ağır hakaretler yapılmış. Fransa'da Yasemin Berkol Hanımefendi'nin gönderdiği yazıyı aynen aşağıda okuyacaksınız. (Tekfen ve "Fevziye Okulları" Vakfı böyle bir şeyi nasıl yapmıştır?)

"8 Ekim 2009 Perşembe günü saat: 12.30'da Paris Petit Palais adlı güzel sanatlar müzesinde bir konser verildi.

Fransa'da Türk Sezonu adı altındaki etkinliklerden biri olan ve Tekfen ve Fevziye Okulları Vakfı tarafından desteklenen bir etkinlik bu.

Türk ve Fransız müzisyenlerin katıldığı bu konserde Peygamberimiz'e "Ağır hakaret ve küfür edildi", ben bir Müslüman olarak bu denli hakaretten üzüntü duydum ve salondaki Türk izleyicilerden de tepki gelmemesi beni daha da hırslandırdı.

Aşağıda Fransızca ve Türkçe tercümesini yazdığım bu şiir barok müzik bestesiyle bir soprano tarafından İtalyanca okundu ancak Fransızca tercümesi el broşüründe izleyicilere sunuldu ve bol bol alkışlandı.

"....... Ah que soit maudit l'Arabe Mohamet et son successeur Ali, que le sol recouvre la Mecque, que tombe sens dessous-dessous Medinet al-nabî........."

"Ah Arab Muhammed'e ve onun halifesi Ali'e lânet olsun, Mekke'yi toprak örtsün, Nebînin şehri Medine'nin altı üstüne dönsün..." Avrupalıların her fırsatta Müslümanlara hakaret ettiği biliniyor ama bizzat  Türk kültür ve sanat adamlarının yönetiminde, Türk vakıflarının ve Dışişlerinin parasıyla düzenlenen bu etkinlikler arasında bu hakaret gözden kaçan bir kaza olamaz!

Bu bir skandaldır. Siz basın mensuplarını duyarlı olmaya davet ediyorum.

Saygılarımla.

Yasemin Berkol"

Çarşamba, 21 Ekim 2009 05:06 tarihinde güncellendi

BAŞÖRTÜSÜ ÜZERİNE MESH

legen-ibrik.jpgSARIK-BAŞÖRTÜSÜ-ELDİVEN ÜZERİNE MESH EDİLİR Mİ?

M.İslamoğlu ve benzerlerine reddiyedir. Aslında bu gibi cahilleri kaale almak doğru değildir, fakat ilmi olmayan kardeşlerimizi uyarmak vazifemizdir. Bu bakımdan birkaç delili zikredeceğiz:

Kanuni döneminden sonra Osmanlı zamanında el kitabı olan ve fetva için en çok müracaat edilen Mülteka da ibare şöyledir:

“Sarık üzerine, takke, baş örtüsü ve eldivenler üzerine mesh caiz olmaz.”

 

Şimdi konu ile ilgili bazı delilleri zikredelim de, şaşkınların cehaletine aldanmayın:

الاختيار لتعليل المختار - (1 / 2)

 ولا يجوز المسح على العمامة والقلنسوة والبرقع والقفازين

“Sarık üzerine, takke, baş-yüz örtüsü ve eldivenler üzerine mesh caiz olmaz.”

                                                                                                                      (İhtiyar: 1 / 2)

Bu ibareler hanefi mezhebinin en makbul eserlerinin ibaresinin aynısıdır. Bunlarda ihtilaf olmamıştır.

البحر الرائق - (1 / 193)

 عن جَابِرِ بن عبد اللَّهِ أَنَّهُ سُئِلَ عن الْمَسْحِ على الْعِمَامَةِ فقال لاَ حَتَّى يَمَسَّ الشَّعْرَ الْمَاءُ

Cabir ibni Abdillah’tan r.a. sarık üzerine mesh hakkında soruldu, şöyle dedi: Hayır, taki su saçlara dokunana kadar.  (Bahrur-Raik 1/193)

  Başın meshinde asıl önemli husus, suyun başa dokunmasıdır, buna mani bir şey olursa mesh olmamıştır.

الجوهرة النيرة - (1 / 108)

وَلَا يَجُوزُ الْمَسْحُ عَلَى الْعِمَامَةِ وَالْقَلَنْسُوَةِ وَالْبُرْقُعِ وَالْقُفَّازَيْنِ ) لِأَنَّهُ لَا حَرَجَ فِي نَزْعِ هَذِهِ الْأَشْيَاءِ وَالرُّخْصَةُ إنَّمَا هِيَ لِرَفْعِ الْحَرَجِ

“Sarık üzerine, takke, baş-yüz örtüsü ve eldivenler üzerine mesh caiz olmaz.” 

Zira şu şeyleri çıkartmada bir zorluk yoktur.  Meshe verilen ruhsat/müsaade, ancak  zorluğu kaldırmak içindir. (Cevheretün- Niyre: 1/108- Hidaye şerhi İnaye: 1/251))

Zorluk olan yerlerde dinimiz bir takım uhsatlar vermiştir. Bunlaın müsaade edildiği yerleri iyi incelemişler ve sınılanacağı yerleri de beyan etmişlerdir. Bir sonraki rivayeti zikredersek, bu sınırlamayı anlarız.

فقه العبادات - حنفي - (1 / 45)

 ملاحظة : لا يجوز المسح على العمامة والقلنسوة والقفازين قياسا على الخفين لأن المسح على الخفين ثبت على خلاف القياس وما ثبت على خلاف القياس فغيره عليه لا يقاس

Mülahaza: Mestler üzerine meshe kıyaslayarak sarık, takke ve eldivenler üzerine mesh etmek caiz değildir, zira mestler üzerine mesh etmek, kıyasın hılafına olarak (sünnetle) sabit oldu. “Kıyasın hılafına sabit olan şey (olursa), başkası onun üzerine kıyas edilmez.”

                                                                                           (İbadetler fıkhı-Hanefi:1/45)

Burda zikredildiği gibi ruhsat verilen ayaklardaki mestler üzerine mesh etme hükmü, hadisi şerifle (sünnetle) sabit olmuştur. O hali başka bir yere kıyas edemiyoruz, zira diğer yerleri incelersek, mutlaka bir kolaylık buluruz. Mesela ayaklardan başka bir azaya mest yapılsa ve onların üzerine mesh edilmek istense bu caiz olmaz, zira diğer azalarda yıkama işi kolaydır. Azaların hasta olması veya kırık olması durumunda ise, sargı veya alçı kullanılır ve onun üzerinden ıslak elle mesh edilir. Bu gibi yerlerde sargının kullanılması da şer’i izinledir.

العناية شرح الهداية - (1 / 253)

قَالَ مُحَمَّدٌ : أَخْبَرَنَا مَالِكٌ ، قَالَ حَدَّثَنَا نَافِعٌ ، قَالَ رَأَيْت صَفِيَّةَ بِنْتَ أَبِي عُبَيْدٍ تَتَوَضَّأُ وَتَنْزِعُ خِمَارَهَا ثُمَّ تَمْسَحُ بِرَأْسِهَا ، قَالَ نَافِعٌ : وَأَنَا يَوْمَئِذٍ صَغِيرٌ ، قَالَ مُحَمَّدٌ : بِهَذَا نَأْخُذُ لَا نَمْسَحُ عَلَى خِمَارٍ وَلَا عَلَى عِمَامَةٍ ،

İmamı Muhammed de rki: Malik bize haber verdi, Nafi’ bize söyledi ve dedi: Ebu Ubeyd kızı Safiyye’yi gördüm abdest alıyordu, başörtüsünü çıkarttı, sonra başına mesh etti. Nafi’ dediki: Ben o gün küçüktüm. İmamı Muhammed derki: Başörtüsü ve sarık üzerine mesh edilmemesi hükmünü alırız.  (İnaye: 1/253)

Bu rivayette de açıkca Safiyye r.anhanın fiili görülmüş ve nakledilmiştir. Bir sonraki riva-yeti de incelersek artık mesele tamamen anlaşılmış olur.

بدائع الصنائع - (1 / 5)

 وَلَا يَجُوزُ الْمَسْحُ على الْعِمَامَةِ وَالْقَلَنْسُوَةِ لِأَنَّهُمَا يَمْنَعَانِ إصَابَةَ الْمَاءِ الشَّعْرَ وَلَا يَجُوزُ مَسْحُ الْمَرْأَةِ على خِمَارِهَا لِمَا رُوِيَ عن عَائِشَةَ رضي اللَّهُ عنها أنها أَدْخَلَتْ يَدَهَا تَحْتَ الْخِمَارِ وَمَسَحَتْ بِرَأْسِهَا وَقَالَتْ بهذا أَمَرَنِي رسول اللَّهِ إلَّا إذَا كان الْخِمَارُ رَقِيقًا يُنْفِذُ الْمَاءَ إلَى شَعْرِهَا فَيَجُوزُ لِوُجُودِ الْإِصَابَةِ

Sarık ve takke üzerine mesh etmek caiz değildir, zira bu ikisi suyun saça ulaşmasına manidirler. Kadının başörtüsü üzerine mesh etmesi de caiz değildir, zira Aişe r.anha’dan şöyle rivayet edildi: “kendisi elini başörtüsünün altına soktu ve başını mesh etti ve şöyle dedi: Resulullah s.a.v bana, bununla emretti.”

Ancak, başörtüsü ince olup suyu saçına ulaştırırsa bu durumda mesh caiz olur, zira suyun isabeti mevcut olmuştur. (Bedaiyi Senai: 1/5)

Aişe r.anha validemizin bu fiili de fıkhın tesisinde en önemli rivayettir.  Artık hanımlar başörtüsünün alından mesh edeceklerdir.

Başın açılıp açılmamasına gelince, kadınların abdest aldığı ve hacetini gördüğü wc veya lavaboların mutlaka erkeklerden ayrı bir yerde olması gerekir. Bu husus zaten teset-türün bir gereğidir. Tesettüre riayet etmeyen bir kadının kalkıpta abdestte mesh meselesini sorun yapması fuzuli sofoluk gibi bir şeydir. Önce kadın kadınlığını bilsin de erkeklerden sakınsın, sonra abdesti ve namazı tamam olur..

Bazı iş yerlerinde erkekler, kadınlar ile aynı helayı ve lavaboyu kullanıyormuş, ne büyük felaket. Düşünsenize sizin mahreminiz olan bir hanımın helada iken kapısında bir erkek bekliyor. Onları bu hale sokan şu düzenbazlar ve onlara fetva vermek için kıvranan modern ilahiyyatçılar ve reformcular, ne büyük bir rezillik ve dinsizlik işine kalkmışlar anlayın artık….

 

Çarşamba, 21 Ekim 2009 04:52 tarihinde güncellendi

Direniş Kazandı.....

 Mescid-i Aksa'da direniş kazandı

11 Ekim 2009 Pazar 01:16
7 Gündür süren direniş Siyonist İsrail'i pes ettirdi ve Aksa'da bir işgal yaşanmadan ablukadan vazgeçildi. Böylece 'iman,irade ve direniş' bir kez daha zafer kazandı.
itikaf.jpg

Geçen hafta Cumartesi günü, fanatik Yahudilerin Mescid-i Aksa'ya düzenleyecekleri baskını engellemek için yatsı namazından sonra Mescid-i Aksa'da itikafa başlamışlardı.

Mescid-i Aksa'daki 400 civarındaki Kudüslü, kısa bir süre önce Mescid-i Aksa'daki itikafa son verdiklerini ilan ettiler.

Mescid-i Aksa'daki Kudüslüler arasında bulunan İslami Hareket'in Kudüs sorumlusu Şeyh Ali Ebu Şeyha, "işgal kuvvetleri, bugün sabah saatlerinden itibaren Mescid-i Aksa çevresindeki kontrol noktalarını kaldırarak bizlerin çıkmasını ve fanatik Yahudilerin de bayramlarının son gününde Mescid-i Aksa'nın avlusuna girmeyi kolaylaştırmak istediler. Biz ise bunu kabul etmedik" dedi.

Ebu Şeyha, Mescid-i Aksa'da itikafa girenlerin herhangi bir baskı altına kalmadan, itikafa ne zaman gireceklerine kendi iradeleriyle karar verdiklerini söyledi.

Ebu Şeyha "Şimdi itikafa son veriyoruz. Fakat ne zaman Aksa'nın tehlikede olduğunu, Aksa'nın da kensini savunacak birilerine ihtiyacı olduğunu hissedersek yine itikafa gireceğiz" dedi.

İsrail'in Mescid-i Aksa'ya girişlerde engeller koymasına dikkat çeken Ebu Şeyha "Aksa'da itikafa girmemizin önünde hiçbir engel yok. Onlar, geçen hafta Mescid-i Aksa'ya girmemize engel olacaklarını söylemişlerdi. Oysa biz Aksa'ya girdik ve itikafımızı yaptık. Şayet bir kez daha bizi engellemeye kalkışırsalar bizlerin de kendimize özel yöntemlerimiz olacaktır" diye konuştu.

Mescid-i Aksa'dan çıktıktan sonra İsrail askerlerinin kendisini tutuklama ihtimalinin varlığının hatırlatılması üzerine Ebu Şeyha "Mescid-i Aksa'dan gizlice değil göğsümüzü gere gere çıktık. Tutuklama umrumuzda değil. Hatta bizi onurlandırır" dedi.

Ebu Şeyha son olarak "İrademiz ve direnişimizle zafer kazandık. Kudüs'teki bayramlarını bayram planlarını başarısızlığa uğrattık. İsrail işgali sona erinceye kadar Mescid-i Aksa'yı ve mukaddesatımızı savunmaya devam edeceğiz" dedi

KURANIN ASIL NÜSHASI

Hz. Osman'ın 80 kg'lık Kur'an'ı

10 Ekim 2009 Cumartesi 13:13
Kahire'de el-Meşhedü'l-Hüseynî'de muhafaza edilen Hazreti Osman mushafı tam 80 kilo geliyor ve Kuran metninin harfi harfine korunduğunu ispatlıyor.

 

kuran.jpg


 
Dünyanın farklı yerlerinde muhafaza edilen ve Hazreti Osman'a nispet edilen en eski mushaflar Diyanet İşleri eski Başkanı Tayyar Altıkulaç'ın gayretleri ile yayımlanıyor.

Son olarak Kahire'deki Hazreti Osman mushafı IRCICA tarafından yayımlandı. İlk kez ayrıntılı olarak incelenen mushaflar Kur'an'ın okunuşu kadar yazılışıyla da değişmeden günümüze ulaştığını gösteriyor. 'Kadim nüshaları' ilk kez harf harf inceleyip yayına hazırlayan Dr. Tayyar Altıkulaç, "Bu mushaf da gösteriyor ki, Kur'an-ı Kerim sadece hafızların okuyuşları ile değil, yazısı ile de korunmuştur ve on dört asır önce nazil olup yazıldığı gibi elimizdedir." diyor.

Bu mushaf, Kur'an'ın korunmuşluğunu gösteriyor


Hazreti Peygamber'in vefatından sonra yalancı peygamber Müseylime üzerine yürüyen sahabe orduları Yemame'ye ulaştığında iki ordu arasında kıyasıya bir mücadele başlar. Hazreti Ebubekir tarafından görevlendirilen sahabelerin başında 'Allah'ın kılıcı' Halid ibni Velid bulunmaktadır.

Akşama doğru Müseylime, askerleriyle birlikte yüksek duvarlarla çevrili bir bahçeye sığınır. Ancak ölümden kurtulamaz. Müseylimetü'l Kezzab gailesi atlatılmıştır, ama Müslüman ordusu iki binden ziyade şehid vermiştir. Üstelik şehidler arasında en az 70 hafız-ı kurra da bulunmaktadır. Bu hadise üzerine Hazreti Ömer, Halife-i Müslimîn Ebubekir'e (r.anhüm) giderek kurraların şehadetinden duyduğu üzüntüyü ve böyle giderse bazı ayetlerin zayi olacağı hususundaki endişesini dile getirir. Kur'an ayetlerinin iki kapak arasında toplanmasını teklif eder. 23 senelik vahiy müddetince bir taraftan ezberlenen, bir taraftan da hurma dalları, ince taşlar, kürek kemikleri, deri, kumaş, tahta, çömlek parçaları gibi mevcut malzemeler üzerine kaydedilen ayetler, o zamana kadar bir araya toplanmamıştır. Fakat bazı sahabelerin kendileri için yazdıkları derlemeler vardır.

Hazreti Ebubekir, Resulullah'ın yapmadığı bir şeyi yapmaktan çekindiği için teklife ilk başlarda uzak kalır. Hazreti Ömer'in ısrarı devam edince vahiy katiplerinden, aynı zamanda da hafız olan Zeyd ibni Sabit'i çağırır. Zeyd (ra), Hazreti Ebubekir'in tavsiyesi üzerine (sanki kendisi Kur'an'ın Resulullah'ın vefatından önce Cebrail Aleyhisselam'la mukabele ettiği halini ezberden bilmiyormuş gibi) halka ilan eder, iki şahit eşliğinde getirilen yazılı ayetleri kayda geçirir. Böylece ashabın üzerinde ittifak ettiği tam bir mushaf meydana getirilir. Hazreti Ebubekir'in vefatından sonra bu mushaf, müminlerin annelerinden Hafsa validemizde (r.anhâ) emanet kalır.

Azerbaycan ve Ermenistan'ın fethi sırasında Şamlı ve Iraklı askerler arasında Kur'an okuyuş farklılıkları yüzünden ihtilaf çıkar. Bu sırada hilafet makamında Hazreti Osman (ra) bulunmaktadır. Hazreti Osman, yine Zeyd bin Sabit başkanlığında bir komisyon oluşturarak Hafsa validemizdeki mushaftan istifade yeni nüshalar hazırlatıp Mekke, Kûfe, Basra, Şam gibi büyük merkezlere gönderir. Bir nüshayı Medine'de muhafaza eder. Ashabın kendileri için derledikleri tam olmayan nüshaların ise ileride karışıklığa sebep olmaması için imha edilmesini ister. Günümüzde Topkapı Sarayı'nda, Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde, Kahire'de, Londra British Library'de, St. Petersburg'da, Paris Biblioetheque Natio-nale'de Hazreti Osman'a nisbet edilen mushaflar bulunuyor.

Bunlardan bazılarının bizzat Hazreti Osman'ın okuduğu 'imam mushaf' olduğu ve şehadeti sırasında üzerine kanının aktığı iddia ediliyor. Kur'an tarihi, mushafların imlası ve kıraat ilmi açısından önem taşıyan, ancak muhafaza edildikleri yerlerde ilim adamlarının ulaşma imkanı çok fazla bulunmayan bu mushaflar, eski Diyanet İşleri Başkanı Dr. Tayyar Altıkulaç'ın gayretleri ile birer birer yayımlanarak İslâm âlemine arz ediliyor. Daha önce Topkapı mushafı İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) tarafından, Türk ve İslam Eserleri Müzesi mushafı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) tarafından yayımlanmıştı. Son olarak da Kahire'de el-Meşhedü'l-Hüseynî'de muhafaza edilen Hazreti Osman mushafı IRCICA tarafından basıldı.

İki cilt halinde basılan eserde, Kûfî hatlı orijinal mushafın tıpkıbasımı, ayetlerin günümüz Arap yazısıyla okunuşları ve Hazreti Osman'a nisbet edilen diğer nüshalarla arasındaki imla farkları bir arada veriliyor. Giriş bölümünde de Arap yazısının gelişimi, ilk mushafın hazırlanması, Hazreti Osman mushafları ile Hazreti Ali'ye nisbet edilen mushaf nüshaları hakkında geniş bilgiler yer alıyor.

Tayyar Altıkulaç, 1969 yılında Kahire'ye gittiğinde el-Meşhedü'l-Hüseynî'de muhafaza edilen mushafı da görmek istemiş, ancak buna muvaffak olamamış. Yıllar sonra Topkapı mushafı üzerinde çalışmalara başladığında o dönemde IRCICA Genel Sekreteri olan Ekmeleddin İhsanoğlu'nun Mısır hükümeti nezdinde yaptığı girişimlerle mushafın çekimlerine ulaşmış. Deri üzerine 57x68 cm ebadında, 80 kg ağırlığındaki mushaf, 1.087 varaktan ibaret. Tayyar Altıkulaç, kadim mushaflar üzerinde yaptığı incelemelerde hiçbirinin Hazreti Osman tarafından yazdırılan mushaflardan olmadığı, ancak onlardan çoğaltılan ilk nüshalar oldukları neticesine varmış. Altıkulaç, Kahire'deki mushafın da Hazreti Osman tarafından Kûfe'ye gönderilen mushaftan çoğaltıldığını söylüyor.

Altıkulaç'a göre ilk kez harf harf ele alınıp incelenen Kahire mushafının en önemli özelliği, bugün okuduğumuz Kur'an-ı Kerim'in orjinalliği konusunda aynen Topkapı ve Türk ve İslâm Eserleri Müzesi mushafları gibi bütün insanlığa verdiği mesaj. Altıkulaç, "Bu mushaf da gösteriyor ki, Kur'an-ı Kerim sadece hafızların okuyuşları ile değil, gerçekten yazısı ile de korunmuştur ve on dört asır önce nazil olup yazıldığı gibi elimizdedir. Bu mushaflar bu gerçeğin tartışmasız şahitleridir. Nübüvvet kaynağından çıktığı berraklığı ile bugünlere ulaşan ve bu niteliğinin sonsuz sayıda sesli ve yazılı şahitleriyle tüm insanlığın hep gündeminde olan bu mukaddes sisteme inananlara gıpta etmek, onların tükenmek bilmeyen hazlarına imrenmek tabiidir." diyor.
Cumartesi, 10 Ekim 2009 08:54 tarihinde güncellendi

Sayfa 135 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.