.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

HIZANE (ÇOCUĞUN BAKIMI)

HIZANE (ÇOCUĞUN BAKIMI) BABI

Anne, ayrılıktan evvel veya sonra çocuğunun bakımına daha layıktır. Sonra annenin annesi, ne kadar yukarıya çıkılırsa çıkılsın daha layıktır.

Sonra babanın annesi, sonra çocuğun anne-baba bir kız kardeşi, sonra anne tarafından kız kardeşi, sonra baba tarafından kız kardeşi, sonra teyzesi, sonra halası (aynı şekilde) daha layıktır. Kız kardeşinin kızları, erkek kardeşinin kızlarından daha evladır/layıktır. Erkek kardeşinin kızları, halalardan daha evladır.

Bir kadın, (bakıma muhtaç olan) çocuğun mahreminden gayrısını nikâhlarsa, çocuğa bakım hakkı düşer, çocuğun mahremini nikâhlayan kadının ise bakım hakkı düşmez. Bunun misali, çocuğun amcasını nikâhlayan anne gibi ve çocuğun dedesini nikâhlayan ninesi gibidir. Bakım hakkını düşüren nikâhın kalkmasıyla, bakım hakkı geri gelir. (şayet kadının evli olduğu bundan dolayı da bakım hakkının düştüğünü iddia etseler) Kocasının bulunmadığı hakkında söz kadına aittir, onu sözü kabul edilir. (yani nikâhın düşmediğini dolayısı ile bakım hakkının devam etmesi demektir.)

Çocuk bu sayılan kadınların yanında hizmetten ihtiyaçsız olana kadar kalır. Bu kendi başına yemesi, içmesi, giyinmesi ve istinca/helâ ihtiyacını gidermesi etmesiyledir. Dokuz veya yedi yaşıyla takdir edilir.

Bundan sonra baba, çocuğu almak üzere zorlanır. Kız çocuğu annesinin veya o yoksa ninesinin yanında hayız/adet görme çağına kadar kalır. İmamı Muhammed’e göre şehvet duyma çağına kadar kalır. Zaman fasit olduğu için fetva İmamı Muhammed’in sözüyledir.

Çocuğa bakım hakkı olan kadın buna (bakmaya) zorlanmaz. (zira çocuğa bakmaktan aciz kalabilir. Fakat bakım işi, çocuğun başkasını emmemesi veya başka yakın akrabasının bulunmaması sebebi ile ona kalmış ise buna mecbur tutulur.)

Eğer çocuğa bakacak bir kadın yoksa bakım hakkı mirastaki sıra üzere asabalara[1] aittir. Fakat mahrem olmayan asabasına kız çocuğu verilmez. Bu, amcasının, dayısının oğlu gibileridir. Ahmak olan fasığa da bakım için kız çocuğu verilmez.

Eğer asabalar aynı yakınlık derecesinde toplansalar, en takvası bakıma layıktır, sonra en yaşlısı layıktır. Zimmî (İslam memleketinde yaşayan Yahudi ve Hıristiyanlar) olan kadın, çocuğunu küfre alıştırma korkusu olmadıkça Müslüman evladını bakmaya daha layıktır.

Kendi işlerini görme çağına gelmedikçe babanın çocuğu sefere/yolculuğa götürme hakkı yoktur. Annenin de aynı şekilde hakkı yoktur, ancak evlendiği vatanı darul harb/kafir memleketi değilse, oraya götürmesi müstesnadır. Anneden başkası için çocuğu sefere götürme hakkı yoktur.

Eğer iki şehir ve köy arasında baba için çocuktan haberdar olmak ve evinde gecelemek mümkün ise, bu durumda annenin çocuğu sefere götürmesinde bir beis yoktur (zira burada babasızlıktan dolayı zarar görmüş olmaz). Aynı şekilde köyden şehire nakletmekte de beis yoktur, aksi durum bunun hilafınadır. Çocuğun kendisinin bakımı hususunda seçim hakkı yoktur.                (Mülteka l-Ebhur)

 



[1] Erkek tarafından varis olanlar.

 

Pazartesi, 28 Haziran 2010 14:32 tarihinde güncellendi

GAYRI MÜSLİM DEĞİLMİŞLER....

Yazışmalarda artık “Gayrimüslim” denmeyecek

AB Genel Sekreterliği, yazışmalarında “Gayrimüslim” yerine “Farklı inanç grupları” kavramını kullanma kararı aldı.

Devlet Bakanı Egemen Bağış, Süryani Kadim Ortodoks Patrik Vekili Yusuf Çetin’in “Aramicede müslim, ‘inanan’ anlamına geliyor. Bizi ‘gayrimüslim’ kavramıyla tanımladığınızda inanmadığımızı söylüyorsunuz” uyarısı üzerine değişikliğin yapıldığını söyledi.

Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’nin tüm yazışmalarında “Gayrimüslim” yerine “Farklı inanç grupları” kavramını kullanma kararı aldıklarını açıkladı. İslam geleneğinde “Hz. Muhammed’in peygamberlerin sonuncusu ve bütün insanlığın peygamberi olduğuna inanmayan herkes” için kullanılan; Osmanlı ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nde Müslüman olmayan vatandaşları tanımlamak için tercih edilen “gayrimüslim” kavramıyla ilgili uyarı, Süryani Kadim Ortodoks Patrik Vekili Yusuf Çetin’den geldi.

Hükümetle paylaştı

Bağış, Süryani Kadim Ortodoks Patrik Vekili Yusuf Çetin’le geçen yılki buluşmasına atıfta bulunarak, “Sayın Patriğin uyarısı bizi bu değişikliği yapmaya yönlendirdi” dedi. Bağış, şunları söyledi: “Sayın Çetin ‘Bizim konuştuğumuz dil Aramicede de müslim, ‘inanan’ anlamına geliyor; haliyle bizim de kullandığımız bir kavram. Dolayısıyla bizi ‘gayrimüslim’ kavramıyla tanımladığınızda inanmadığımızı söylüyorsunuz’ dedi.

Bu dilbilimsel açıklama sayesinde fark ettik ki hata yapıyoruz. Sayın Patriğin uyarısı üzerine ‘Gayrimüslim’ yerine ‘Farklı inanç grupları’ kavramını kullanma kararı aldık. Bu kararı da uygulamaya başladık. Bu dil bilimsel ve teolojik uyarıyı hükümetteki arkadaşlarımla da paylaştım. Her birinden olumlu tepkiler aldım. Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’nin tüm yazışmalarında ‘Gayrimüslim’ kavramını kullanmaktan vazgeçtik.”

Azınlık da beğenilmiyor

Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’ın geçtiğimiz haftalarda İzmir Musevi Cemaati temsilcileriyle yaptığı toplantının ayrıntıları da cemaatin en önemli yayın organı haftalık Şalom Gazetesi’nde yayınlandı. Şalom’un haberine göre Bağış toplantıda “Azınlık” ve “Gayrimüslim” terimlerini beğenmediğini, bu ülkede kimin köklerinin daha eskiye dayandığının araştırma konusu olduğunu, dolayısıyla kimin azınlık, kimin çoğunluk olduğunun tartışılabileceğini söyledi.

 

NOT: Asırlardır ecdadımızın anlamadığını bizin bakan anlamış hemen ikna olmuş....

Kur'an, münafıkların şehadet kelimesini söylediğini, ama onların bu şehadetlerinin yalan olduğunu açıkça Münafikun suresinde bildiriyor. Bunun gibi bütün gayrımüslimler yani müslüman olmayan sapık batıl din sahipleri de, kelime itibarıyla bir şeylere inandıklarını söyleseler de, asıl onların özelliği, Allahı ve hükümlerini inkar olduğundan asla hiç inanmamış gibidirler. Dolayısıyla onların bazı şeylere iman ettik demeleri, iman sahibi olmalarını ve müslüman ismini almalarını gerektirmez... Bu kadar açık bir hileyi anlamayan adamı da avrupa gavurlarıyla ilişkiler için tayin etmişler, vay halimize vay!!!!!

Pazartesi, 28 Haziran 2010 13:15 tarihinde güncellendi

İkrah/Zorlama Meselesi

 

İKRAH HAKKINDA BAZI TABİRLER

İkrah: Kişinin ihtiyarını ve iredesini kaldıran fiildir.

Mükrih: Zorlayıcı, dediğini yaptırmaya kadir olan.

Mükreh: Zorlanan, baskı altında kalan.

Izdırar hali: Çaresizlikte kalmak hali ki o anda leş-domuz-içki gibi şeylerden birazıçık kullanmak caiz olur.

Kısas: Cinayet karşılığında verilen misli ceza.

Had: Şeriatın tayin ettiği belli ceza.

Ric’at: Boşadığı hanımına dönmesi.

Î’lâ: Hanımına 4 ay yanaşmamak üzere yemin etmesi.

iladan dönmek: Hanımına yanaşmamak için yaptığı yemini bozması.

ibra: Borçtan beri etmesi.

İKRAH KİTABI

İkrah, öyle bir fiildir ki, insan bu fiille, başkasının ehliyeti kalmakla beraber rızasını yok eder veya seçme hakkını ifsat eder. (mesela, bir kişi başkasını namazı terk etmeye zorlasa zorlanan kişinin ehliyeti ki o da akıl, buluğ ve İslam’dır kendisinde sabittir. Zorlama ile ehliyet ondan kaybolmadığı için namaz borcu da düşmez.)

Zorlamanın bağlayıcı olmasının şartı, zorlayan sultan olsun hırsız olsun tehdit ettiği şeyi yapmaya kadir olmalı. Zorlananın tehdit edilen şeyin meydana gelmesinden korkmasıdır. Zorlananın daha evvel o işten, kendi hakkı veya başkasının hakkı veya şeriatın hakkı için sakınır olması. Zorlama aletinin kişiyi veya uzvu telef eden bir şey olması veya rızasını kaldıracak derecede sıkıntı gerektirmesi.

Şayet kişi malını satmaya veya bir şeyi satın almaya veya kiralamaya veya ikrara etmekle, öldürmekle veya şiddetli dövmekle veya uzun süre hapsedilmekle zorlansa (bu zorlanma hali sona erdikten sonra) yaptığı işi fesh etmekle veya geçerli yapmak arasında muhayyerdir. Eğer zorlanma halindeyken müşteri malı teslim almışsa ona fasit bir mülkiyetle sahip olur.

Müşteri aldığı köleyi hür etse sahihtir, onun üzerine kıymeti vermek gerekli olur. Zorlananın müşteriden ücreti alması, malı teslim etmesi isteyerek olursa bu izin vermektir, zorla bunları yapmak izin sayılmaz. Zorlandıktan sonra hibe ettiği şeyi isteyerek vermesi izin sayılmaz.

Zorlanmadan alan müşteri elinde mal helak olsa kıymetini vermesi lazım gelir. Satıcının zorlayan ve satın alandan dilediğine ödettirme hakkı vardır. Eğer zorlayana ödettirirse, kıymeti almak üzere müşteriye müracaat eder. Eğer müşteriye elden ele satışlar olduktan sonra ödettirirse kendi satışından sonraki bütün satışlar geçerlidir, daha evvel olanlar geçerli olmaz.

Şu satışlardan birine izin verse evvelde olanlarda caiz olur. Eğer ücret mevcut ise, müşterinin satış fesh edildiği zaman ücreti geri isteme hakkı vardır.

Sopa ile vurmak veya bir gün hapsetmek ikrah/zorlama sayılmaz, ancak makam sahibi olan kimseden zarar görmesi müstesnadır. Eğer ölü hayvan eti yemeğe veya kan içmeye veya domuz eti yemeğe veya içki içmeğe, dövmekle veya hapisle veya bağlamakla zorlansa bunları işlemesi helal olmaz.

Eğer öldürmekle veya uzvunu kesmekle zorlansa helal olur. Eğer şiddetli açlıkta olduğu gibi telef olma anında onları yemek-içmek helal olduğunu bilerek sabretse günahkâr olur.

Eğer küfretmek veya Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) sövmek için öldürülmekle veya azasının kesilmesi ile zorlansa, bu fiilleri açıklamasına, kalbi imanla dolu olduğu halde izin verilir. Öldürülmeye sabrederse mükafaat kazanır. Öldürmek ve aza telef etmekten başka şeylerde izin yoktur.

Şayet öldürmek ve âza telefi ile bir Müslüman’ın malını telef etmeye zorlarsa bunu yapmasına izin verilir, ödemek sorumluluğu zorlayan üzerinedir.

Eğer başkasını öldürmeye veya âzasını kesmeye zorlansa ona bu işlerde izin verilmez. Şayet bunları yaparsa kısas, zorlayan üzerinedir. Ebu Yusuf’a göre hiç birine kısas yoktur.

Şayet dağdan aşağı yuvarlanmakla zorlansa ve bunu yapsa diyeti, zorlayanın âkılesi/yakın akrabası üzerinedir. Ebu Yusuf’a göre zorlayanın malından verilmesi gerekir. İmamı Muhammed’e göre zorlayan kısas edilir. Şayet yüksek bir yerden atlamakla veya ateşe girmekle veya suya dalmakla ölüme zorlansa ve her biri helak edici ise zorlanan için bu işlere girişmek veya sabretmek serbestliği vardır.

İmameyn der ki, sabretmesi lazımdır.

Şayet gemide yangın olsa, eğer sabretse yanacak, eğer suya atlarsa boğulacak, bu durumda İmamı A’zam’a göre muhayyerliği vardır. İmamı Muhammed’e göre sebat etmesi gerekir.

Eğer hanımını boşamak veya kölesini hür etmek veya bu ikisi hususunda vekil tayin etmekle zorlansa ve bunu yapsa geçerli olur. Kölenin kıymetini almak için zorlayana müracaat eder.

Aynı şekilde cimadan evvel hanımını boşamışsa, mehrin yarısı ile zorlayana müracaat eder, eğer cimadan sonra boşamış ise bir şeyle müracaat edemez. Zorlanan kimsenin yemini sahihtir, adağı ve zıharı da sahihtir. Bunlar sebebi ile ödediğini dönüp zorlayandan isteyemez.

Ric’atı, îlâsı, iladan dönmesi, İslam’a girmesi de sahihtir, fakat zorlanarak dinden dönse öldürülmez. Zorlananın borcu silmesi sahih değildir. Dinden dönmesi de sahih değildir, bu sebeple hanımı ondan boşanmış olmaz.

Şayet kadın, (kocasının) dilden açıkladığının gerçekleştiğini iddia etse, adam kalbinin imanla dopdolu olduğunu iddia etse (adam) tasdik edilir.

Şayet zinaya zorlansa ve bunu yapsa, eğer sultan tarafından zorlanmışsa had vurulur, İmameyne göre üzerine had yoktur. Fetva bununladır.

 

 

Perşembe, 24 Haziran 2010 16:02 tarihinde güncellendi

BAKARA SURESİ 23. AYET TEFSİRİ -1

Bakara Suresi 23. Ayetin Tefsiri:


وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِن مِثْلِهِ

 

(Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphede iseniz, onun surelerinden birinin mislini getirin!) Vahdeniyyetini isbat edip şirki iptal edince, bunlarla gerekli ilme ulaştıran yolları beyan edince, onlara şirk koşarnın kafir olacağını açıkladı.

Bunların peşinden Muhammed (Aleyhisselam)ın nübüvvetine delil olan şeyi getirdi ki, o Kur'andır. Öyle büyük bir kitaptır ki, büyük hatipler onun fesahatı karşısında aciz kaldı. Arapların en beliğleri bile onun karşısında dili tutuldu. Anlaşıldı ki o kitap Allah indindendir.

Bil ki إِنْ ve اِذَا ilerde şart manası için kullanılır. Fakat إِنْ de asıl olan şartın meydana gelmesinin kesin olmadığı manasıdır. Arkadaşına şöyle söylemen gibi "eğer bana ikram edersen bende sana ikram ederim" Burda arkadaşın ikram edip etmediği bilinmez. Bu şek manasından dolayı إِنْ kelimesi asıl manası itibarıyla Allahu Tealanın kelamında kullanılmaz, ancak hikaye yolu üzerine getirilir.

اِذَا da asıl olan şartın kesin olduğudur. "güneş zevale gelince sana geleceğim" işte إِنْ kelimesi, şu اِذَا yerinde kullanılırsa, orda bir incelik saklıdır. Tecahul (bilmez gibi görünmek) muhatabına kesin bildiğini tenbih, kişiyi cahil makamına indirmek, azarlamak gibi.

"Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphede iseniz" ayetinde إِنْ kelimesinin kullanılmasında böyle incelikler vardır. Bu hitap, Kur'anın hak olduğun dan, Allahın kelamı olduğunda kesinlik bulunduğundan yapılan bir hitaptır.

Onlara Kur'anın hak olduğunu bildiren ve azarlama yollu bir hitap yapılmıştır. "Onun surelerinden bir mislini getirin" ayrıca "biz sizi topraktan yarattık, sonra meniden, sonra donuk kandan buyurularak, yaratılmayı inkar edenlere tevbih yapılmıştır. Bu makamda şöyle bir şüphe hiç uygun değildir, akıllıya yakışmaz ancak farzı-muhal olarak düşünülebilir.

Denildi ki bazı kafirler, kesinlikle Kur'an hakkında şüphe eder. Bazıları ise böyle değildir. Fakat ayette hepsi şüphelerinde kesinlik olmayan gibi sayıldı. Veya şüphelerinin olmadığı gibi yapıldı. Bu makamda اِنْ lafzının kullanılmasının başka bir nüktesi vardır.

"Biz indirdik"buyurdu bu lafızda tedric (kademe kademe olması) manası, teksir (çok kere indirmek) manası vardır. Zira Kur'anın parça parça inmesi maslahat gereğince, olaylar ve vak'alar hasebince olmuştur. "Kafirler dediler ki kuran ona topluca indirilseydi ya" şeklinde mücadele edenlere karşı "Kulumuza parça parça indirdiğimiz kuranda şüphede iseniz o parçalardan surelerden bir benzerini getirin" zira bu, hepsini birden getirmekten daha kolaydır.

Bu şekilde son derece hasmı susturmak ve ilzam etmek vardır. Şüphelerin ve nazarların bitişi vardır. Kul tefekkür ederek nefsini şüpheden vazgeçerir ve tenbih olur, hükmüne boyun eğer.

Sure: Kuran bölümlerinden bir parçasıdır. En azı üç ayettir. İhlas, Kevser sureleri gibi.

Şehrin suru tabirinden alınmıştır. Zira Kur'andan bir bölüm olup sınırlanmış başlı başına bir bölümdür. Veya ilimlerden ve fenlerden pek çok faideleri şeylere şamildir.

Kur'anın sure sure bölümlere ayrılmasının faidesi, nevileri ayırmak, nazmını yenilemek, ezberlemeyi kolaylaştırmak, Kur'ana rağbeti artırmak, okuyanın neşesini arttırmaktır.

Zira Kur'an okuyan, sureyi veya bir bölümü bitirince diğerine başlar. Bu durum onun için daha neşeli ve enfes olur. Yolcuda böyledir. Mesafeyi mil, berid, fersahları kat ederek aştıkça sefere olan neşesi artar ve bununla ferahlanır. İşte bu gibi sebeblerle Kur'an cüzlere ayrıldı.

"suresinin mislini getirin" şartın cevabıdır. Evvelindeki "fa" harfi cevap olduğunun delilidir. Bu ayet nubüvveti isbat eder ve hasımları aciz bırakır.

Kelam alimleri Peygamberimiz Muhammed (Aleyhisselam) ın nübüvvetini ispatta birkaç yol üzeredirler.

Muhammed (Aleyhisselam) nübüvvetini iddiası, tevatüren sabittir. En büyük mucizesi Kur'andır. Onunla meydan okudu ve kimse karşı koyamadı. Meydan okuyan ayetler çoktur.

"Onun haberlerinin mislini getirin" "onun on ayeti gibisini getirin" Önce on ayet getirmeleri istendi, aciz kalınca bir kısa sure getirmeleri istendi.

Karşı gelemedikleri tevatürle sabittir. Zira böyle bir şey olsa bu zamana kadar ulaşırdı. Zaten hasımlar Butha'nın taşlarından, Dehna denilen yerin kumlarından fazla idiler. İnsanların en hırslıları idiler.

Hasımları aciz bırakmasının birkaç yönü vardır. Muhakkık alimler derki: Kur'an son derece belağatta, nihayet derecede fesahattadır.

Denildi ki gaybi haberler vermesidir. Denildiki garib uslubu iledir. Denildiki Allah, onunla akılların muaraza etmesini sarf etmiş (red etmiş) tir.

 

Cuma, 02 Temmuz 2010 19:18 tarihinde güncellendi

Sayfa 86 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.