.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

75. MEKTUB - MİRZA BEDİ-UZ ZAMAN..

75. MEKTUBUN BAŞLIĞI VE KONUSU

Yine Mirza Bediuz-zaman’a yazılmıştır.

İki cihanın Efendisine tabi olmaya teşvik; O'nun ve âlinin üzerine salat ve selam olsun, evvela itikadları düzeltmekle, ikinci olarak zaruri fıkhi hükümleri öğrenmekle ve bunlarla alakalı hususlar hakkındadır.

 

75. MEKTUBUN TERCÜMESİ

Allahu subhanehu sizi, salim kılsın, afiyette yapsın.

Bilki iki cihanın saadetinin peşin sermayesi, resullerin Efendisine ittibaya bağlıdır, O'nun ve âlinin üzerine salavatlar ve selamlar olsun; o şekilde bir ittibaki Ehli Sünnet alimleri onu beyan etmiştir. Allah onların çalışmalarını şükrana layık eylesin. Bu durum evvelâ, itikadların şu büyük-lerin görüşlerine göre tashih edilmesi ile, ikinci olarak ta helal, haram, farz, vacib, sünnet, mendup, mubah ve şüpheli şeyleri öğrenmekledir. Bu bilgi-nin gereğince amel etmek mutlaka lazımdır.

Şu iki kanat ki, itikadî ve amelîdir, (bunların) hasıl olmasından son-ra, ebedi saadetin husulü için ezeli yardım geçmişse, kudsî aleme doğru uçmak kolay olur. Bunlar olmaksızın mümkün değildir.

Alçak dünyanın yaptıkları gizli değildir ki matlaplardan sayılsın, emel lerinin ve rütbelerinin husulü, maksatlardan zannedilsin. Yüce himmetli olmak lazımdır. Zira insan, Allahu subhanehu’dan her neşeyi bulursa, onu vesile ile bulur. O takdirde O’na doğru vesile talep etmek gerekir.

Mısra’:

İş budur, kalanı fuzulidir.

İltifatının mükemmelliğinden dolayı himmet talep etmişsin, sana müj-de olsun; salimen ve ganimetle dönersin. Fakat bir şarta riayet etmen gerekir, bu, teveccüh kıblesini birlemektir. Zira teveccüh kıblesini müte-addit yapmak, salikin kendini tefrikaya atmasıdır.[1]

Meşhur misallerdendir, bir mahalde mukim olan, her mahaldedir. Mahaller arasında terettütlü olan, asla hiçbir mahalde değildir.

Allahu subhanehu bizi ve sizi, Muhammed Mustafa’nın şeriat cadde-sinde istikamet üzere olmakla rızıklandırsın. O yolun sahibi üzerine salat, selam ve tahıyye olsun.

Hidayete tabi olanlara, Muhammed Mustafa’nın sünnetine yapışan-lara selam olsun, O’nun ve âlinin üzerine salatlar ve selamlar.



[1] Teveccüh kıblesi; kalbin yöneldiği şeylerdir. Bunlar değişik şeyler olunca, derviş asla huzur üzere kulluk yapamaz, hakiki tevhid ehli olamaz. Mürşidin talimatıyla vazifesini rabıta üzere yaparsa, bütün cihetlerden kurtarıp kalbini Mevla'ya doğru, şekilsiz ve keyfiyetsiz olarak çevirmiş ve yöneltmiş olur. İşte bu halin elde edilmesi için emredilen vesile Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ve O'nun varisleri olan Allah dostlarıdır.

 

NOT:

Bu mektubta bahsedilen zat, o dönemde -1600 yılları- yaşayan ilim ehli bir zattır. Öyle olduğu halde İmamı Rabbani k.s. ona yazdığı mektubta itikadın ve amelin ehli sünnete muvafık olması lazım geldiğini sıkı bir şekilde tenbih etmektedir.

Mektubun ana temasında olduğu gibi iş ancak sünnete ittiba ile hasıl olur, değilse kurtuluş hayal olur, bütün çalışmalar boşa gider, uyanmak lazım, sünnete tabi olmak lazım,  sünneti ihya etmekle bid atler ve küfür yolları yok olur, böylece islamın nuru parlar ve bütün kafirler de hidayet bulur, sünnete göre olmazsa, kafirler yanlış anlatım yüzünden kafir olarak ölür gideler.....

 

Salı, 19 Temmuz 2011 14:12 tarihinde güncellendi

286. MEKTUB - SON DERECE ÖNEMLİ....

 

286. MEKTUBUN BAŞLIĞI VE KONUSU

İkiyüz seksenaltıncı mektup, Mevlana Emanullah Fakih'e yazılmıştır.

Sahih itikad, Ehli Sünnet vel Cemaat görüşlerine uygun olarak Kitap ve Sünnetten alınandır.

 Ehli Sünnet vel Cemaat görüşlerine muhalif olarak, Kitap ve Sünnet'ten veya keşiflerine dayanarak, Ehli Hak'kın olduğu itikada muhalif olarak delil çıkaranları red halkındadır.

 

286. MEKTUBUN TERCÜMESİ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismiyle başlıyorum!

Bilki, Allah seni irşad eylesin ve sana doğru yolu ilham eylesin, sahih itikad, salik için yolun zaruriyyatı cümlesindendir; öyle ki Ehli Sünnet vel Cemaat alimlerinin Kitap ve Sünnet'ten çıkardığı hükümler ve Selef'in tercih ettiği hususlardır. Kitap ve sünneti, Ehli Hak'kın yani Ehli Sünnet vel Cemaat alimlerinin anladığı manalara hamletmek te aynı şekilde zaruridir. Faraza keşif ve ilham yoluyla şu anlaşılan manalara muhalif bir şey zahir olsa, ona itibar etmemek lazımdır. Ondan sakınmak gerekir. Zahirinden vahdeti vucud anlaşılan ayet ve hadisler gibi. Zat'a ait ihata, sereyan, kurb ve beraberlik manaları gibi.

Ehli Hak alimleri şu ayetler ve hadisi şeriflerden, şu (iddia edilen) manaları anlamamışlardır. Salik için yol esnasında şu manalar açılsa, mesela bir mevcuttan başka bir şey görmese, veya idrak etse ki Allahu teala Zat'ı ile kuşatmış veya O'nu Zat'ı ile yakın bulsa, bu salik halinin galip gelmesi ve vaktinin sekri sebebiyle bu hususta mazur olsa da, lakin onun için gerekli olan, Allahu teala'ya iltica etmek, devamlı olarak O'na yakarmak ki onu şu vartadan kurtarsın, onun için Ehli Hak alimlerinin görüşlerine uygun olan işleri açmasını dilemesidir. Ve kendisine asla kıl kadar bile olsa Ehli Hak alimlerinin Hak itikadlarına muhalif bir şeyi açmamasını dilemesidir.

Hasılı kelam, Ehli Sünnet vel Cemaat alimlerinin anladığı manaları, keşfin ölçüsü yapmak gerekir. İlhamın dayanağını bunlardan başkası yapmamalıdır. Alimlerin anladığı manaya muhalif olan manalar, itibar sınırından sakıttır. Zira her sapık bid'at ehli, itikadının dayanağı ve kayna-ğı Kitap ve Sünnettir. Zira o bid'atçı zayıf anlayışıyla Kitap ve Sünnetten, gerçeğe uygun olmayan manaları anlamaktadır.

"Onunla pek çoklarını saptırır, onunla pek çoklarını hidayet eder."

Ancak 'İtibar edilen Ehli Hak'kın anladığı manalardır, onlardan gayrı olarak muhalif olanlar itibar edilmez' demiştim, şuna binaen ki Ehli Sünnet alimleri ashabın ve selefin (Allah onlardan razı olsun) eserlerini iyice araştırmışlar, hidayet yıldızları (olan ashabın) nurlarından o hükümleri iktibas etmişlerdir. İşte bu yüzden ebedi kurtuluş, onlara ait oldu, sürekli felah onların nasibi oldu.

"İşte bunlar Allah'ın hizbidir, dikkat edin ancak Allah'ın hizbi felah bulanlardır."

Bazı alimlere furu' (fıkhi) meselelerde gevşeklik gelse, ameli işlerde noksanlık etseler, hak itikad kendilerinde olduğu halde, böyle bir noksanlıkları sebebiyle mutlak olarak alimleri inkar etmek uygun olmaz. Bütünüyle onlara dil uzatmak doğru olmaz. Böylesi sırf insafsızlıktır, zorbalık etmektir. Bilakis dinin ekseri zaruri şeylerini inkar olur. Zira şu zaruri hususları nakledenler şu alimlerdir. Onların iyisini bozuğunu ayıran da yine bu alimlerdir. Şayet onların hidayet nuru olmasaydı, biz asla bunlara hidayet edilmezdik. Doğruyu hatalıdan ayırmasaydılar, elbette sapıtırddık.

Bunlar öyle kimselerdir ki, dosdoğru din kelimesini yüceltmekte bütün gayretlerini sarf ettiklerinden, insanların pek çoğu sıratı müstekime yürüdürler. Onlara tabi olan kurtarır, felah bulur. Onlara muhalif olan sapar, açık yoldan sapıtır.

Bilmek gerekir ki, sonuçta sofiyyenin itikadı, yani sülük menzilleri tamamlandıktan sonra, velayet derecesinin sonuna vasıl olduktan sonra, aynen Ehli Hak'kın itikadlarıdır. Bunlar alimler için nakil ve delil getirmekle hasıldır, sofiyye için keşif ve ilhamla hasıldır.

Şayet bazı sofiler için yol esnasında halin galebesi ve sekir sebebiyle, şu itikadlara muhalif bir şey zahir olsa da, lakin o makamları geçtiğinde ve işin sonuna ulaşınca, şu muhalef dağılıp yok olur. Değilse şu muhalefet üzere kalır. Fakat yine umulan, bununla muaheze edilmemesidir. Zira onun hükmü, hatalı müçtehidin hükmü gibidir. Müçtehid hüküm çıkartmasında hatalı olur. Bu sofi de keşfinde hatalı olur.

Şu taifenin muhalefetlerinden bazısı; vahdeti vucud ile hükmetmesi, Zat'ın ihata etmesi, kurbiyyeti, beraber olması gibi şeylerdir. Aynı şekilde, yedi veya sekiz sıfatın, Hak celle ve alâ'nın Zat'ı üzerine zaid bir var olmakla hariçte var olduğunu inkarları da bu muhalefetlerindendir. Muhakkak Ehli Sünnet alimleri, bu sıfatların Zat'ın vucudu üzerine zaid bir vucudla hariçte var oldukları görüşüne gitmişlerdir.

Bunların inkarlarının menşei, onların şu vakitteki müşahedeleri, sıfat aynasında Zat'ı müşahedeleridir. Malumdur ki ayna, bakan kişinin nazarında gizlidir, bu gizlilik sebebiyle hariçte sıfatların olmadığına hükmetmişledir. Zannettiler ki sıfatlar şayet mevcut olsaydı, elbette müşahede olunacaktı. Müşahede edilmeyince, mevcut değillerdir (diye hükmettiler.) Sıfatların mevcudiyyetini söylediği için de alimlere taan ettiler. Bilakis küfür ve putperestlikle hükmettiler. Allahu subhanehu bizi böyle cüretkarlıktan muhafaza eylesin. Şayet onlar için şu makamdan yükseliş hasıl olursa, şuhudları şu perde altından çıkarsa, mertebelerinin hükmü kalkarsa, elbette sıfatları Zat'a muğayir olarak bulurlardı. Asla onları inkar etmezlerdi. Asla, büyük alimleri taan etmeye işleri çekip gitmezdi.

Muhalefetlerinden biri de bazı işlere hükmederler ki bu Allahu teala'nın fiilinin vacib olmasını gerektirir. Onlar vacib olması lafzını tabir etmeseler ve iradeyi sabit kılsalar da, lakin onlar hakikatte iradeyi nefyetmektedirler. Onlar bu hükümlerinde bütün din sahiplerine muhalif olmaktadırlar.

Bu işlerinden biride şöyle hükmetmeleridir, 'Allah teala bir kudretle kadirdir yani dilerse yapar, dilemezse yapmaz.' Derlerki ilk şart doğruluğu gereklidir. İkinci şart, doğruluğu imkansızdır. Bu sözleri de vacib ile (Allahu teala hakkında) hükmetmektir; belki din ehli katında kararlaştırılmış manadaki kudreti inkardır. Zira o alimlere göre kudret, fiili yapması ve terk etmesinin sahih olması manasındadır. Bu soffilerin sözlerinin gerektirdiği, fiilin vacib olması, terkinin imkansız olmasıdır. Biri diğerine göre ne konumdadır? Bunların bu husustaki mezhebleri, aynen felsefecilerin mezhebi gibidir.

Evvelki şartın sadık olmasının vucubu ile ikinci şartın sıdkının imkan sız olması hükmü ile birlikte iradeyi sabit kılmak ve bu isbat işinde (güya) felsefecilerden ayrılmak (çabaları) onlara fayda vermez. Zira irade, iki eşit (fiil ve terk) şeyden birini tahsis etmektir. İki şey eşit kabul edilmezse, irade yok demektir. Burada fiili vacib kıldıkları ve terki de imkansız kıldıkları için eşitlik yoktur. Meseleyi iyi anla!

Bu muhalefetlerinden biri de, kaza ve kader meselesini açıklamalarıdır; o şekilde ki zahiri, vucubu isbat eder.

Bu bahiste ki sözlerinden biri de 'hakim mahkumdur, mahkum hakim dir' sözleridir.

Hak subhanehu'yu birinin mahkumu yapmak ve onun üzerine hakim olduğunu isbat kılmak, icabı isbat etmekten nazarı çevirerek (böyle hüküm vermeleri de) gerçekten çirkindir.

"Onlar elbette, sözden çirkin ve yalan olanı derler."

Bu gibi muhalefetleri çoktur. Hak subhanehu'nun, surî tecelliden başka görülmeyeceğine hükmetmeleri gibi. Bu söz de, Hak subhanehu'nun (ahırette) gözle görülmesi meselesini inkardır. Onların cevaz verdiği tecelli surî şeklindeki görme olayı, hakikatten hak subhanehu'yu görmek değildir. Belki benzer ve misalden bir kısımdır.

Nazm:

Mü'minler O'nu, keyfiyyetsiz, idraksiz ve misalden bir benzeri olmaksızın görürler.

Kamil zatların ruhlarının kadim ve ezeli olduğunu söylemeleri de bunların muhalefetlerindendir. Bu söz ehli islamın bulunduğu itikada muhaliftir. Zira ehli islama göre alem bütün cüzleriyle beraber hadistir. Ruhlar da alem cümlesindendir. Zira alem, Allahu teala'dan başka her şeyin ismidir. İyi anla!

Salik için, işin özüne ve hakikatına ulaşmadan evvel gereklidir ki, Ehli Hak alimlerini taklidi kendine lazım getire, keşfine ve ilhamına muhalif olsa da. Alimleri haklı olarak kabul etmeli, kendini hatalı bilmeli. Zira alimlerin dayanağı enbiya (aleyhissalat vesselam) lardır ki onlar kat'i vahiyle desteklenmişlerdir, hata ve karışıklıktan masumdurlar. Sofinin keşifi ve ilhamı sabit hükümlere muhalefet takdirince hata ve yanlıştır. Keşfi, alimlerin sözü üzerine takdim etmek, hakikatte keşfi, indirilmiş kat'i hükümlere takdim etmektir ki bu da sapıklığın ta kendisidir, sırf husrandır.

Nasıl ki Kitap ve Sünnetin gereğine itikad zaruriyse, aynı şekilde bu ikisinin gereğince amel etmek te zaruridir; öyle ki alimlerin bu ikisinden çıkarttığı ve istinbat ettiği usul üzere helal, haram, farz, vacib, sünnet, müstehab, mekruh ve şüpheli hususlar. Bu hükümleri de bilmek aynı şekilde zaruridir.

Mukallidlerin (müçtehid olmayan müslümanların), Kitap ve Sünnetten hükümleri müçtehidlerin görüşüne muhalif olarak alıp onunla amel etmeleri caiz değildir.

Taklid ettiği ve tabi olduğu müçtehidin mezhebinde seçilen fetva ile amel etmelidir. Bid'atlardan sakınarak azimetle amel etmelidir. Mümkün oldukça bütün müçtehidlerin sözlerine uygun olarak amel etmekte gayret etmelidir ki ameli, üzerinde ittifaklı olan hükümle olsun.

Mesela, İmamı Şafii abdestte niyeti şart koşmuştur, bu yüzden niyetsiz abdest almamalıdır. Aynı şekilde azaların yıkanmasında tertibi fazr kılmıştır. Bu yüzden tertib üzere abdest almalıdır.

İmamı Malik, azaların yıkanmasında ovalamayı farz kılmıştır. Mutlaka azaları ovalamalıdır. Aynı şekilde kadına ve zekere dokunmakla abdest bozulur diye hükmetmişlerdir. Bu yüzden bu ikisinden biri vakı' olunca abdestini tazelemelidir. Diğer ihtilaflı hususla da bu kıyas üzeredir.

Şu iki itikadi ve ameli kanat hasıl olduktan sonra, artık ilahi yakınlık derecelerine doğru yönelici olabilir, karanlık menzilleri aşmak ve nurani yolları geçmek için talep edici olur.

Ancak bilmeli ki,  şu yükseliş ve menzilleri kat' etmek, yolu bilen kamil ve mükemmil bir şeyhin teveccühüne bağlıdır. Onunla hidayet bulur. Onun bakışı, kalb hastalıklarına şifadır, teveccühü razı olunmayan düşük ahlakları def edicidir.

Evvela şeyh talep eder. Eğer Hak subhanehu'nun sırf fazlı ile onu bulursa, onu bilmenin büyük bir nimet olduğuna itikad ederek ona yapışsın. Tamamıyla bütün tasarruflarında ona boyun eğici olsun.

Şeyhu-l İslam Hirevi derki, 'İlahi, şu velilerini yaptığın hal ne acaibtir! Kim onları bilirse ancak seni bulur, seni bulamayan da onları tanıyamaz.'

Kendi ihtiyarını tamamıyla, şeyhinin ihtiyarında yok etsin, bütün muratlarından nefsini boşaltsın. Onun hizmetinde kemeri kuşansın. Şeyhinin emrettiği şeylerin tamamını yapmak hususunda, saadetin baş sermayesinin, onun emrine yapışmakta olduğuna inanarak, son derece gayret sarf etsin.

Eğer kendisine tabi olunan şeyh, müridin kabiliyyetinin zikre uygun olduğunu görürse, ona zikirle emreder, eğer münasib olanın teveccüh ve murakabe olduğunu görürse, bu iki hususla ona işaret buyurur. Sadece sohbetin kafi olduğunu görürse, aynı şekilde bununla ona emreder.

Hasılı kelam, şeyhin beraberliği varken zikre ihtiyaç duyulması asla tarikatın şartlarından değildir, belki şeyh talibin haline münasib olanı ona emreder. Eğer ondan, tarikat şartlarından bazısında bir kusur vakı' olursa, şeyhin sohbeti ile onu telafi eder. Onun teveccühü, talibi noksanını tamamlamaya zorlar.

Şöyle bir şeyhin sohbetiyle şereflenmeyen talip, eğer muradlardan ise, Hak subhanehu onu cezbeder (çeker) ve onu kendine seçer. Sırf nihayetsiz sonsuz olan inayeti ile onun işine kefil olur. Ona lazım gelen bütün şartlar ve edebleri bildirir. Bazı büyüklerin ruhaniyyetini, onun sülük menzillerini aşmasında yoluna vesile ve delil yapar. Muhakkak şeyhin ruhaniyyetinin aracılığı, sülük yollarını aşmada, Allahu subhanehu'nun adetinin devamlılığında lazımdır.

Eğer bu talip müridlerden ise, kendisine uyulan bir şeyhin aracılığı olmadan işi müşkildir. Kendisine uyulan şeyhe vasıl oluncaya kadar Allahu subhanehu'ya devamlı olarak iltica etmelidir.

Aynı şekilde tarikat şartlarına riayeti kendine lazım saymalıdır. Bu şartlar, meşayıhın kitaplarında tafsilatıyla beyan edilmiştir. Oraya müracaat etmeli, oradaki hususları iyi düşünmeli, bundan sonra onlara riayet etmelidir.

Tarikatın en büyük şartı, nefse muhalefettir. Bu da, haramlara son vermek manasındaki vera' ve takva makamına riayet etmeye bağlıdır. Haramlara nihayet vermek, ancak fuzuli mubahlardan uzak olunduktan sonra tasavvur edilebilir. Zira mubahları işlemekte dizginleri salıvermek, şüphelileri işlemeye götürür. Şüpheliler de haramlara yakındır. Onlara düşme ihtimali de kuvvetlidir.

"Kim korunun etrafında hayvanlarını güderse, oraya girmesinden korkulur."[1]

Haramlardan sakınmak, fuzuli mubahlardan uzak durmaya bağlıdır. O halde vera' halinin gerçekleşmesi için mutlaka fuzuli mubahlardan uzak durulması gerekir. Terakki ve yükseliş için vera' halinin gerçekleşmesi mutlak gereklidir. Zira yükseliş buna bağlıdır.

Bu hususun açıklaması; ameller için iki cüz vardır. emirlere yapışmak, yasaklara son vermek.

Emirlere yapışmakta kudsiler (melekler) de bizimle ortaktır. Sadece emirlere yapışmakla terakki olsaydı, elbette kudsiler için de terakki olurdu.

Haramlara son vermek, insanoğluna hastır. Kudsiyyîlerde bu husus yoktur. Onlar bizzat masumdurlar, muhalefet imkanları yoktur ki yasaklardan men edilsinler. Terakkinin, şu sakınmak cüzüne bağlı olması lazım geldi. Bu sakınma işi, nefse muhalefetin ta kendisidir. Muhakkak şeriat, nefsani arzuları kaldırmak, zulmani merasimleri def etmek için gelmiştir. Muhakkak nefsin tabii gereksinimi ya haramları işlemek veya fuzuli işleri işlemektir ki bunun da neticesi harama götürür. Dolayısıyla fuzuli işlerden sakınmak, nefse muhalefetin ta kendisidir.

Denilirse; emirlere yapışmak ta nefse muhalefet vardır, zira nefis ibadetle meşgul olmayı istemez. Emirlere yapışmakta aynı şekilde terakkiyi gerektirir. Meleklerde ise emre yapışmaya muhalefet olmayınca bu (emirleri işlemek onlarda) terakkiye sebeb olmaz. Bu iki hususun birbirine kıyası farklıdır.

Derim ki; nefsin ibadeti istememesi ona razı olmaması da ancak, nefsin kendini boş bırakmayı talep etmesi sebebiyledir; öyle ki hiçbir şeyle kayıtlanıp meşgul olmayı istemez. Bu boş kalması ve bir şeyle meşgul olmaması da aynı şekilde haramlara veya fuzulilere dahildir. Burda emirlere yapışmakta nefse muhalefet haramlar ve fuzulilerden sakınmak şekli üzere hasıl olur, yoksa emirleri yapmakla değil; yani, sadece emredilen şeyler (de değil) ki bunlarda aynı şekilde meleklerde mevcuttur denilsin. Böylece kıyas sahih olmuştur.

Hangi yolda nefse muhalefet çok olursa, o yolların en yakınıdır. Şüphesiz, nefse muhalefet, Nakşi yolunda diğer yollardan daha çok fazladır. Zira şu Nakşi büyükleri, azimetle amel etmeyi seçtiler, ruhsatlardan sakınmayı tercih ettiler. Malumdur ki haramlardan ve fuzulilerden sakınmaktan her biri azimetle amel etmekte mevcuttur, orda bu iki hususa riayet edilir; ruhsat bunun hılafınadır, zira orda sadece haramdan sakınmak vardır.

Eğer denilirse; diğer tarikat erbabının da azimeti seçmiş olması mümkündür; derim ki, ekser tarikatlarda sema' ve raks vardır. Orda iş pek çok zorlamadan sonra ruhsat derecesine varıyor. Bundan sonra orda azimetle amel etmeye nerden imkan kalsın. Aynı şekilde cehri zikir işinde de ruhsattan ötesi düşünülemez.

Muhakkak diğer tarikat şeyhleri yollarında, sahih niyetle pek çok yeni şeyleri icat ettiler. Bu işlerinde sahih netice, ruhsat olması hükmüdür. Şu yüce silsile büyükleri bunların hılafınadır, zira onlar (Nakşi büyükleri), sünnete kıl kadar muhalefete asla cevaz vermezler. Nefse muhalefet bu yolda en tamam şekilde hasıl olur ve yolları en yakın yol olur. Talipleri için bu yolu seçmek daha uygun ve münasib olur. Zira yol, yakınlıkta en nihayete gider, matlab ise son derece yücedir.

Muhakkak sonra gelenlerden şu büyüklerin bazı halifeleri, bunların bazı kurallarını terk etti ve bu yolda bazı işleri ihdas ettiler. Sema', raks ve cehri zikri seçtiler. Bunun kaynağı, şu yüce tarikatın büyüklerinin niyetlerinin hakikatına ulaşamamalarıdır. Zannettilerki kendileri, şu ihdasları ve bid'atlarıyla şu tarikatı tamamlayacaklar ve kemale erdirecekler. Bilemedilerki kendileri, bu işleriyle tarikatı tahrib etmeye çalışırlar, onu zayi etmekte gayret ederler.

"Allah, hakkı isbat eder, yola, O hidayet eder."



[1] Hadisi şerif manasından alınmıştır.

 

NOT:

Şu mektubu şerifin beyanların okuduktan sonra, İmamı Rabbani k.s. nin ne kadar sünnete sadık olduğu, yolunun ehli sünnet itikadı üzere sabit olduğu ve muhaliflerin yanlışlarını ortaya koymakta ne kadar mahir olduğu açığa çıkar.

Bu hakikatleri bilmeden bu zatın ve nakşi yolunun aleyhine konuşan zavallı cahiller, kendilerini nasıl helak ettiklerinin farkında değillerdir. Allah dostları iki tarafı keskin bir kılıç gibidir, kişiye ummadığı yerden saplanır...... Bu zatların hallerine vakıf olmadan onları tenkit etmek, dışardan ahkam kesip ürümekten başka bir şey değildir...... Kervan yürür, ........ 

 

Cuma, 28 Ocak 2011 20:55 tarihinde güncellendi

MİLLİ GÖRÜŞÜN HALİ.......

 

Nureddin Şirin`in Velfecr.com`da yayınlanan analiz yazısı

Bazı kardeşlerimiz bize, Milli Görüş ve Erbakan hocadan söz ettiğimizde, İmam Hasan El Benna, Şehid Seyyid Kutub, Allame Mevdudi, İmam Humeyni vb. önder şahsiyetleri, İslami hareket liderlerini hatırlatarak, bu önderlerin gösterdiği yol ve istikamet varken, Milli Görüş vurgusu yapmanın bir yanılgı olduğunu, Milli Görüş hareketinin kimlik ve misyonu ile söz konusu önderlerin ortaya koydukları mücadele yolunun birbiriyle çeliştiğini ifade ederek, bizi sorguluyor, eleştiriyor, bundan da öte, gittiğimiz yoldan sapmakla suçluyorlar.

Bu kardeşlerimizi iyi niyetli görerek, kendilerine şunu hatırlatmak isterim.

Türkiyeli Müslümanlar İmam Hasan el Benna’yı, Şehid Seyyid Kutub’u, Allame Mevdudi’yi, Abdulkadir Udeh’i, Muhammed Kutub’u Milli Görüş hareketi içinde tanıdılar; Milli Görüş hareketi vesilesiyle, bu hareketin sağladığı imkan ve vasıtalarla bu şahsiyetlerin fikirleri, mücadeleleri ve şahsiyetlerini öğrendiler.

Milli Görüş hareketi Türkiyeli Müslümanlardan, özellikle gençlerden İmam Hasan el Benna’yı, Allame Mevdudi’yi tanımasını, onların eserlerini takip etmesini, onların fikirleriyle donanmalarını istedi; buna çalıştı, bunu teşvik etti.

Örneğin, merkezi Kuveyt’te bulunan IIFSO (Uluslar arası Müslüman Öğrenciler Teşkilatları Federasyonu) tarafından basılan Türkçe eserler, Milli Görüş aracılığıyla Türkiyeli Müslümanların eline ulaşmıştı; bizler Şehid Seyyid Kutub’u, Şehid Abdulkadir Udeh’i, Muhammed Kutub’u, Muhammed Hamidullah’ı, öncelikle IIFSO yayınlarından tanıdık. Daha sonra onların eserleri Türkiye’deki yayınevleri tarafından basılmaya başlandı.

Şehid İmam Hasan El Benna’nın Risaleleri basılmaya başlandığında, Fizilalil Kur’an basıldığında bu eserleri Müslümanların alıp okumasını sağlayan, teşvik eden ve özellikle de gençlerin bu fikir ve idealler uğruna yetişmesini isteyen Milli Görüş hareketi idi.

Eğer bu aktardığım bilgilerin doğruluğunda şüphe eden ve yanıltıcı bilgi verdiğimizi düşünen varsa, lütfen o dönemleri yaşayan büyüklerinden ve ağabeylerinden sorsunlar.

 

NOT:

Yukardaki yazı her nekadar siyasi bir analiz ise de, aslında milli görüş camiası ve islamın dünyaya hakimiyyet idealinin neden bu halde başarısız kaldığının acı bir itirafıdır. Şöyleki, N.Şirin'in yaptığı açıklamalarda bahsettiği zevat ki herkesçe malum olan <<<Türkiyeli Müslümanlar İmam Hasan el Benna’yı, Şehid Seyyid Kutub’u, Allame Mevdudi’yi, Abdulkadir Udeh’i, Muhammed Kutub’u Milli Görüş hareketi içinde tanıdılar; Milli Görüş hareketi vesilesiyle, bu hareketin sağladığı imkan ve vasıtalarla bu şahsiyetlerin fikirleri, mücadeleleri ve şahsiyetlerini öğrendiler.>>>  kişilerdir.

İslam aleminde alim ve aydın münevver olarak bahsedilse bile işin aslını incelediğimiz zaman bu zevatın fikirleri ve mücedele yöntemleriyle asla islam birliği ümmet ittifakı sağlanamaz.  Zira bu zevatın fikirleri kitapları tercüme edilip Türkiyede yayyılmaya başlayınca önce islam camiasında tefrika ve sürtüşmeler başladı, inkar ve tefrika yayıldı.  1980 ihtilalinden sonra bu gibi reformist düşünceli zevatın kitapları ücretsiz olarak özellikle gençler arasında yayıldı ve iş bu günki hale geldi.  Şimdi bütün cemaatler ve guruplar içinde yeniden bölünmeler ayrışmalar halen daha devam etmekte, son olarak siyasi sahadaki cemiyetimizin perişan hali içler acısı olarak önümüze serilmiş bulunmaktadır.

En mahrem konuları bile basının önünde tartışmaya girişmiş bir topluluğun haline bakıp, "Allah yolunda kenetlenmiş bir bina ..." gibi olup cihad etmesi ayeti ve diğer birlik ve ictimayı beyan eden nasslar nerde kaldı.... demekten kendimizi alamıyoruz....

Yukarda bahsedilen zevatın herbirini özel incelemeye alırsak yaptıkları güya faideli gibi görülen çalışmaları mutlaka ehli sünnetin asırlarca tatbikinden bir yönde ayrılmatı değişik mecralara sürüklenmeyi ihtiva ettiğini görürüz. Ekserisi harici ve vehhabi/selefi akımların etkisindeki bu zevat ve takipçilerinin, milli görüş dediğimiz islamın cihan şumul davasını temsili asla mümkün olamaz. Zira asırlardır islamın bayraktarlığını yapan ecaddımız ve diğer islam padişahları/sultanlar ve halifeler mutlaka bir Allah dostuna tabi olup ondan manevi destek almakla büyük başarılara imza atmışlardı. Şu bahsedilen zevatın hangisi tasavvufu ve Allah dostlarını tam olarak kabul eder???? Hepsinde değişik manevi mikroplar gizlidir, ilim ve maneviyat ehli bunu anlar....

Netice olarak siyasi sahada başarılı olmak için demokrat kafayla -daha fazla oy- hedefiyle islama hizmetin yanlış olduğunu anlamamız, az da olsak ALlahın izniyle galib olacağımızı bilerek ehli sünnetten taviz vermemeiz lazım geldiğini anladığımızda inşaallah muvaffak olacağız, ilahi yardıma nail olup islamın yücelmesine vesile olacağız..... Yardım ancak Allah tandır....

Allah dostlarını vesile ederek yardımı celb etmek lazım.... vesselam....

 

Salı, 20 Temmuz 2010 21:03 tarihinde güncellendi

GÜLEN HAREKETİNİ TANIMAK.....

İnternet yazılı basında geçenlerde bir yazı gördük... Bir müddet belki red edilir diye bekledik ama kimsenin bir şikayeti yok galiba..... Ancak ehli sünnet olanların bunu kabullenmesi imkansız......

<<< Cemaat üyelerinin evlendikleri yabancılar dinlerini değiştirip Müslüman mı oluyorlar?

Hayır. Gülen, İslam uygarlığının vaktinin artık geldiğine inanıyor. Bu uygarlığı Arap Müslümanlığının sağlayamadığını, tarihte bir ara bir uygarlık yaratıp çöktüğünü, bundan böyle çok daha insan temelli bir Anadolu Müslümanlığının ortaya çıkacağını düşünüyor. Anadolu İslamı’nın, Türk kalkınması ve Rönesansı üzerinden İslam âleminde yepyeni bir dinamizm yaratacağını öngörüyor. O yüzden de Müslüman Türklerin dünyada yaygınlaşması, cemaat değerleri üzerinden bir yeni Türk Müslümanlığı Rönesansı’nı başlatmasını istiyor. Burada farklı din ve kökendeki insanlar arasındaki ilişki, din değiştirme üzerinden değil, “iman” üzerinden, “değerler” üzerinden yürüyor. “Dinin, milletin ne olursa olsun, bu hümanistik değerleri kabul et” yaklaşımıdır bu.

Gülen hareketi, Müslümanlaştırmak üzerine yürümüyor muydu?

Başta öyleydi. Başta bir din toplumu yaratma isteği muhakkak ki vardı. Şimdi vardığı nokta, bir Türk-İslam uygarlığı yaratmak. Gülen buna “Anadolu İslamı” diyor. Sorulduğunda, “İslam evrenseldir ama, Anadolu’nun değerlerinin yansıdığı bir İslam anlayışı da vardır” diyor. Hoşgörü, diyalog ve çeşitliliğe dayanan bir İslam anlayışı bu. Kendisiyle yaptığımız uzun konuşmalardan biliyorum. Gülen, Batı’dan kopulmamasını istiyor. Bugün dünyada bir İslam âlemi olmadığını, sadece Müslüman toplumlar olduğunu söylüyor. “Bir İslam âlemi olmadığı için de ortak düşünen, hareket eden bir blok yok” diyor.

İslam âlemi yok demek, bir İslam uygarlığı yok mu demek?

Aynen öyle. Bir İslam dini var, Müslüman toplumlar var ama İslam uygarlığı yok. Üstelik İslam toplumlarında yönetenle yönetilen arasında Batı’dakinin aksine büyük bir kopuş da var. Çünkü orada milletin devleti yok. Hep devletin milleti var. Gülen bunun çok farkında ve “bu, İslam’ın özünden uzaklaşmadır” diyor. Gülen şunu da söylüyor. “İslam’ın, siyasete ve devlete ilişkin hükümleri yüzde üçü, beşi aşmaz” diyor.

Yani şeriat devleti diye bir şey olamaz, öyle mi?

Evet. “İslam’ın daha çok ibadete, imana, ahlaklı davranışa ve ahlaklı topluma yönelik ilkeleri vardır. Gerisi, insanların kendi aralarında vardıkları karar ve kurallarla oluşturacakları yönetimlerdir. İşte insanların ürettiği bu kurallar ve hukuk, dinin esaslarıyla çelişmemelidir. Dinin içinde siyasal olan kısım yüzde üçtür, beştir. İnsanın yaptığı hukukun çelişmemesi gereken kısım da budur. Onun ötesinde siyaset de, hukuk da dünyevi bir olgudur” diyor. Bu çok önemli. Çünkü böylece toplumu radikalize etmiyor.

Sivil hukukun, dinin yüzde üçlük kısmına aykırı olmaması da önemli değil mi?

Ama din yahu bu...

Ama dinin bu yüzde 3-5’lik bölümünün içinde kadını mirastan mahrum eden, onun tek başına şahitliğini tanımayan, faizi yasaklayan pek çok kural var. Ticaret hukukundan ceza hukukuna varıncaya kadar pek çok hüküm var. Öyle değil mi?

Fethullah Gülen, “bunların çoğu tarihî bir dönemde, bir toplumun yaşam tarzından çıkan yorumlardır” diyor.

Kadının örtünmesine, başörtüsüne de tarihî bir yorum olarak mı bakıyor?

“Örtünme, amir hüküm değildir. İslam’ın zorunlu kurallarından biri değildir. Örtünmenin kendisi de, biçimi de tercihe dayalıdır. Esas olan kadının kendini teşhir etmemesidir” diyor. Türban krizi bağlamında bir başka şey daha söylüyor. “İman eden kişi örtünmek istiyorsa, onu zorla açmak kötü bir şeydir. Ama örtündüğü için okuyamamak daha kötü bir şeydir. O yüzden daha az kötüyü tercih emek lazım” diyor.

Türbanlı kızlara başınızı açın ve üniversitenize devam edin mi diyor?

Aynen öyle. Bu o kadar rahatlatan bir şey ki...

Gülen önemsenen bir adam olduğu için ona her yerden bilgi gittiğini söylediniz. Ne demek istediniz?

Hareketi, iki buçuk yıllık incelemeden sonra benim çıkardığım sonuç şu... Bir Selefi İslam diye cihadist bir İslam var. Bir de İran’da olduğu gibi radikal bir Şia var. Şimdi bunlara karşı bir de Fethullah Gülen gibi şiddeti dışlayan, moderniteyle ve Batı’yla İslam’ın uyumlu hale gelmesini Müslümanlar için uygun gören biri var. Batı dünyası böyle birine olumlu bakıyor. Batı, bu adamı yarattı demek değil bu. Tam tersine hiç öyle yatırım falan yapmaz. Bakar ki böyle bir güç doğuyor. Batı ondan faydalanmak ister. Şimdi ortada böyle Fethullah Gülen gibi biri ve hareketi varken, İslam dünyasındaki radikal hareketlere karşı onun da görüşlerini alacaklardır ve onun da saflarında olmasını isteyeceklerdir... >>>

NOT:

Yazıyı esefle okudum, röpörtaj olduğundan yazarın kendi görüşleri kendi çıkardığı hükümlerdir diye hüsnü zan etmeye çalıştım ama yine de bu gibi yazılara reddiye yapılmadığından işin ciddi olduğu anlaşılmakta zorluk çekilmez.

Hümanistlik mi yoksa Allahın kullarını yaratanı hatırına sevmek mi? Kullara hizmeti Allaha hizmet için yapmak mı?  Bizim mükemmel tabirlerimiz dururken niçin avrupalının diliyle konuşurlar acaba???

Cemaat üyelerinin evlendiği yabancılar acaba erkek mi yoksa bayan mı?  Bir bayan müslüman yabancı dinli ile nasıl evlenebilir???  Müslüman erkek niçin yabancı bir kadınla evlensin? Şu memlekette nice sahipsiz kızlar helak olurken kötü yola düşerken islam aleminde mülteci kamplarında milyonlar perişanken sen nasıl yabancı kadınla evleneceksin???

Anadolu islamı.... Bu tabir türkçülerin türk islam sentezine benziyor arapların arap ırkçılığı gibi.  Bu denemeleri yapanlar ne halde, başkalarının sonundan ibret almak lazım.

Müslümanlaştırmak, yani islamı tebliğ ve tatbik ederek alemi kurtarmaya çalışmak Allahın emri ve Resulullahın s.a.v davası değilmi? İlayı kelimetullah...

Şeriat devleti olmaz diyor, ama ahır zamandan bahseden hadisi şerifler islamın tüm dünyaya hakim olacağını ve islam adaletiyle hükmedileceğini bildiriyor, İsa a.s. ın kırk yıl kadar hüküm süreceğini haçı kıracağını domuzları öldüreceğini v.s. beyan ediyor..... Kim neyi iddia ediyor dikkat etsin..... Boşuna çalışmasınlar....

Şeriat islamın kendisidir, Ö.N.Bilmen in ıstılahatı fıkhiyye kamusunda böyle der, ancak dinin ahkam kısmına da şeriat denir, bu durumda dinin yüzde 3 , 5 i değil belki yarıya yakını ahkamdır, zaten bir fıkıh kitabı okusaydılar (Nur risalesinden başka birşey bilmezler ki) fıkhın içinde bahsedilen namaz ve diğer ibadetlerin diğer ahkama göre belkide dörttebir kadar az olduğunu kendi gözleriyle görürler. Mülteka isimli meşhur fıkıh kitabında 55 kadar bölüm vardır bunların çok az kısmı ibadetlerden bahseder.... iyi mütaala etmeyenler bilgi dışı konuşur....

Daha az kötüyü tercih, yani ehveni şer kaidesi.... Ancak bu kaide hakkında nass olmayan yerlerdedir, yani kişinin tercihinde kaldığı muamelelerde hakkında kati delil yoksa az zararlı olanı alınır, yazarın dediği gibi okuldan geri kalmak çok büyük zararsa o zaman başını açarak okula git ve az zararı tercih et, bu mu islamın hükmü??? Zavallılar, kadının Rabbi onun örtünmesini ve erkeklere karışık olmamasını emretmiş, ayrıca gözlerin yumulmasını da her iki cinse emretmiş... Bunun üzerine mükellefler ne yapabilir, ancak bu hükmü en güzel şekilde tatbik.... Bu hükmü çağın gereğine göre değiştirmeye kalkarsanız o zaman din nerde kalır, iman nerde kalır, herkes aynı şeyi yapabilir...... şarap yerine birayı tercih edebilir, oruç yerine iftar edip kendini oruçsuzlardan gösterebilir, zina yerine flörtü tercih eder v.s.....

Şianın ve vehhabilerin iki zıt kutbu arasında güya orta yol, halbuki orta yol ehli sünnet yoludur ifrat ve tefriti reddeden ehli sünnet aynı zamanda küfre karşı cihadı da emretmektedir. Bu sünnet olan yol dururken tabiiki avrupa işlerine gelenleri besleyip reklam edecek, okul açmasına izin verecek... sen git bir medrese aç bakalım, şeriartı öğret ve yaşamaya çalış bakalım, kıyameti koparırlar... işte avrupada örtü çarşaf peçe meselesi, minare ve mescid yapımı meseleleri, karikatür ve diğer iftiraları...... Kafirin çirkin yüzünü görmeyen göz ne işe yarar, küfrü düşman bilmeyen kalb ne işe yarar, hakkı söylemeyen dil ne işe yarar sadece sahibine yük ve mesuliyyet olur.....

 

Pazartesi, 19 Temmuz 2010 17:34 tarihinde güncellendi

Sayfa 83 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.