.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

RESULULLAHI S.A.V ZİYARET VE ŞEFAAT

 

Şifaus –Sekam fi ziyareti Hayril Enam isimli eser- Müellifi Sübki r.aleyh. vefatı hicri 683.

 

Bu eserde Resulullah s.a.v in kabri şerifini ziyaret ve şefaatın subutu ile ilgili birkaç hadisi şerif zikredilmiştir.

Evvelkisi:

“Kim benim kabrimi ziyaret ederse, onun için şefaatım vacib olur.” (Darekutni – Beyhaki)

İkinci si:

“Kim benim kabrimi ziyaret ederse, şefaatim ona hulul eder/iner”

(İmam Ebu bekir Ahmed … Bezzar )

Üçüncüsü:

“Ancak ziyaret etmekten başka bir haceti olmadığı halde, kim beni ziyaret için gelirse, kıyamet günü onun için şefaatçi olmak benim üzerime haktır.” (Taberani – Darekutni)

Dördüncüsü:

“Kim hacceder de, vefatımdan sonra kabrimi ziyaret ederse, sanki beni hayatımda ziyaret etmiş gibidir.” (Darekutni, süneninde…)

Beşincisi:

“Kim Beytullahı hacceder de beni ziyaret etmezse, muhakkak bana cefa etmiş olur.”

(İbni Adiyy)

Altıncısı:

“Kim kabrimi ziyaret ederse, veya (şöyle buyurdu)kim beni ziyaret ederse, onun için şefaatçi olurum veya şahid olurum.” (Ebu Davud)

Yedincisi:

“Kim isteyerek benim kabrimi ziyaret ederse, kıyamet günü civarımda (yakınımda) olur.”

(Ebu Cafer el Akili)

Sekizincisi:

“Kim vefatımdan sonra beni ziyaret ederse, sanki hayatımda beni ziyaret etmiş gibi olur.”

(Darekutni)

Dokuzuncusu:

“Kim farz haccını yapar da kabrimi ziyaret ederse, cihad ederse, Beyti Makdis’te üzerime salat okursa, Allahu azze ve celle ona farzlar hakkında sormaz.” (Hafız ebul Feth)

Onuncusu:

“Kim vefatımdan sonra beni ziyaret ederse, sanki diri olduğum halde beni ziyaret etmiş gibidir.” (Ebul Futuh)

Onbirincisi:

“Kim, sevabını umduğu halde beni Medine’de ziyaret ederse, onun için şefaatçi olurum veya şahid olurum. “

Diğer bir rivayette “Kim, sevabını umduğu halde beni Medine’de ziyaret ederse, kıyamet gününde civarımda olur.” (Dimyati)

Onikincisi:

“Ümmetimden, imkanı olduğu halde beni ziyaret etmeyen hiçbir kimsenin özrü yoktur.”

(Neccar)

Onüçüncüsü:

“Kim, kabrime gelene kadar beni ziyaret ederse, kıyamet günü onun için şahid olurum. Veya şefaatçi olurum.”

(Ebu Cafer el Akili)

Yukarki rivayetlerden anlaşıldığına göre, kabir ziyareti ve şefaat haktır.

Efendimiz s.a.v kabrinde olduğu halde sanki hayattaki gibidir.

Her müslümanın onunla karşılaşmak buluşmak azminde olması lazımdır.

Onun civarında olmak ve ahırette yanında dirilmeyi arzulamak lazımdır.

Vehhabi – selefi bid’at ehlinin inkarları ancak kendilerini mahrum eder, ehli sünnetin hak olduğu sabit olur.

 

 

Pazartesi, 19 Temmuz 2010 15:25 tarihinde güncellendi

HER MAHALLEYE MEDRESE.....

Medresemi / Tekkemi istiyorum Medresemi / Tekkemi istiyorum

Durup dururken, medreselerden, tekkelerden neden söz ettiğimi merak etmiş olabilirsiniz. Ama bence tam zamanıdır bunları konuşmanın ve hatırlamanın.

Medrese, tekke, zaviye, dergâh… bütün bunlar, Resulullah’ın ‘soffa’sının (ehli suffe) zaman ve mekanlara dağılmış, her bir coğrafyada farklı isim ve hal almış evlatları, müritleri, talebeleri, muakkibleri ve bir nevi devamlarıdırlar.

Medrese de tekke de, zaviye de dergah da hep o görklü Peygamberin (asv) sofasındaki sohbet ve eğitimin ruhaniyetinden vücut buldular.

Ehli Suffe dediğimiz her biri rahle-i nebide yetişen ankalar, kısa zamanda uçup her biri bir kıtanın başına konup orada İslamiyet’i yaydılar, dağıttılar, filizlendirdiler. Onların o samimi ve âlicenap fedakârlıkları olmasaydı, ne Fars İslam ile buluşur, ne Türk İslam ile şereflenir, ne Kurt Seyyidlere ahbap olurdu…

Her biri Medine’den alem tarlasına ekilen tohumlar oldular ve düştükleri zeminde yeşerip hikmet ve marifet ağacının dal budak salmasına vesile oldular.

Cemil Meriç, ‘İslam medeniyeti sohbetin eseridir’ derken bu hikmete dikkat çeker işte. Onların o mekân tutma ve vardıkları yerde filizlenme gayret ve kabiliyetleri olmasaydı, bizim gibi oturup, insanların, kendi ayaklarına gelmesini bekleselerdi ne ‘Maveraunnehir’ ihtida ederdi, ne Endülüs’te hikmetin ve bilgeliğin raksı yaşanırdı, ne İstanbul fethedilirdi.

Elbette Cenab-ı Hakkın bir muradı var ise o, olur. Fakat olma, o muradın içinde saklı talep ve o talebi gerçekleştirmesi beklenen eşyadaki kabiliyetle mümkündür.

Çünkü bazen Allah’ın muradı, insanın iradesinin doğru yönde kullanılması şartına bina edilir. İnsan o şartı yerine getirmezse o murat hasıl olmaz. İşte bugün İslamiyet, dünyanın yarı kıtasına yayılmışsa onların eseridir.

Ve eğer hâlâ dünyanın tamamını kuşatmamışsa, o da bizim tembelliğimizin eseridir…

* * *

Durup dururken, medreselerden, tekkelerden neden söz ettiğimi merak etmiş olabilirsiniz. Ama bence tam zamanıdır bunları konuşmanın ve hatırlamanın.

Hükümet’in başlattığı açımılın, elbette hemen netice vermesini biz de beklemiyoruz. Ancak, şu açılım kavramı, doğduğu andan itibaren her iki tarafı da rahatsız etti.

Türkler, açılımla, birilerine ayrıcalık verildiği fikrine kapıldılar. Kürtler ise, TC bize lütufta mı bulunuyor deyip, uzatılan eli tutmadılar. İki halk arasında kalplerin yumuşatılmasına vesile olacak bir hali, tek taraflı olarak bir muzafferiyet havasına döküp baltaladılar.

Bendeniz, şu ‘açılım’ kelimesinin telaffuz edildiği gün, tesadüfen Ülke Tv’de Sevgili kardeşim Turgay Gülerin hazırlayıp sunduğu, Sıradışı’nda canlı yayında idim. İlk konuşmamda hemen bu kelimenin doğru olmadığını, ‘açılım’ yerine, ‘rejimin insanileştirilmesi’ ve ya ‘demokratlaşması’ ifadelerinin kullanılması gerektiğini söylemiştim. Esasında, ‘açılım’ kelimesinde birinin diğerine bir ianesi, bir jesti söz konusudur. Başa kakmayı da içerir.

Oysa biz çok iyi biliyoruz ki, ‘açılım’ adı altında yapılmak istenenlere, Kürtler kadar Türklerin de –hatta belki daha ziyade- ihtiyacı var. Çünkü aynı anda, aynı zihniyetin aynı küfrî planlarıyla mağdur edildik. Kayıplara uğradık.

Esasında plan, en başından, Türklüğü ve Türk milletini İslam’ın bazı şearirine (ezan, Cuma, örtü vs gibi) karşı kullanma planıydı. Türkleri İslamiyetten koparmak, bin yıllık tarihini leke-dar etmek ve onu bütün bütün sukut ettirmekti. Böylece Türk, içi boşaltılmış, manası alınmış, kuru bir ceset haline gelmiş ve İslam’ın savaşan topluluğu olmaktan çıkarılmış olacaktı. İşte Birinci Cihan Harbinden sonraki asıl plan buydu. Sevr onun adıydı. Biz böyle bir şeyi kabul etmeyeceğimizi İstiklal Harbiyle gösterdik.

Bunun üzerine onlar daha dessas planlarla arzularını bizim planlarımızmış gibi bize uygulattılar.

*İnkılâplarla ‘muassır medeniyet seviyesine’ çıkacağımızı zannederken, bir de gördük ki atımız, Batı ahırına çekilip bağlanmış, ellerimiz ve ayaklarımıza da bukağılar vurulmuş!

*Bir sabah uyandığımızda, bir de gördük ki, babamızın yazdığı kitapları okuyamaz olmuşuz.

*Nenemizin giydiği izareyi yırtıp atmışız.

*Başımız her derde girdiğinde, huzurumuz bozulduğunda, kendimizi yalnız hissettiğimizde sığınıp huzur bulduğumuz, kalben ve bedenen tımar edildiğimiz tekleler zaviyeler, dergâhlar, hasılı bütün irfan ocakları kapanıvermiş.

*Her sabah, her akşam, serin sularında yunduğumuz şadırvanlarımız, sebillerimiz akmaz olmuş!

*Bizi birbirimize bağlayan metin ipler koparılmış ve hakka çağrı davetimiz olan ezan yasaklanmış…

Oysaki Türk milleti, ‘insaniyet-i kübra olan İslamiyet’i, tekkeler ve zaviyeler eliyle almıştı. Türklerin hakiki manada İslamiyet özüyle karşılaşması Hallacı-ı Mansur’un gayretleriyle olmuştu. O Ahmet Yesevi’deki ateşi körüklemiş o da o ateş ile Türkistan illerini aydınlatıp koca bir kıtayı tekke haline getirmişti.

Molla-i Cüzeyri (Cizreli)nin olması gereken bir beyit var aklımda, der ki: “Mim, matlae Şemse Ehad âyine sifet-gir. Lamı’ ji arab berqe ji fehhâre acem da!” (Mim, yani Muhammed (asv) Vahdet güneşinin doğdum makarrıdır. O, hikmet güneşinin ‘şark’ıdır. O güneş parıldayınca herkes aynesini ondan yana tuttu. Evet parıltı Arap’tan çıktı fakat onun aydınlığı Acem’e (yani Kürt, Fars ve Türk) vurdu.)

Evet, İslam Mekke’den çıktı önce Medineyi sonra tüm coğrafyayı ve âlemi aydınlattı. Farslar, galiplerin eliyle İslam’ı kabul ettiler. Kürtler, Emevi zulmünden kaçıp Güneydoğu Anadolu’nan sarp dağlarına sığınan Ehl-i Beytin, rahle-i tedrisinde ve onlara hizmet ederken İslam’ı öğrendiler.

Türkler ise, tasavvuf ve tarikatlar yoluyla İslam’ı benimsediler. Hallac-ı Mansur’un Türk illerine gitmesine kadar, Müslüman Araplarla Türkler sürekli savaştılar. İcbar ve zor ile bir takım Türkler İslamlaştı ama Türklerin kitleler halinde İslamiyet’i kabul etmeleri, İslamiyet’in çıkışından en az 300-350 yıl sonra ve mutasavvıflar eliyle oldu.

Bunlar birer ilahi remizdir ki, Fars’ın itaatine sebep güç, Kürdün itaatine sebep ilim tahsili ve Türk’ün itaatine sebep güzel söz ve nasihattir.

* * *

Geçtiğimiz yüzyılın başında Türk milletini ve onun şahsında İslamiyet’i mağlup etmek isteyenler de bunun analizini yapmıştı ve farkındaydı.

O yüzden, Türk milletini tekkelerden ve zaviyelerden mahrum bıraktılar. Çünkü Arapça bilmeyen Türklerin, İslam’dan anladığı ‘edeb’di. Eline, diline, beline sahip olmak! Bu da tasavvufun özüydü. Eğer bu millet tasavvufsuz bırakılırsa ölürdü. O yüzden Türklerin tarikat kapılarını kapattılar. Ama dikkat edin, Balkanlardaki bir tür lakaytlık olan Bektaşiliğe dokunmadılar. (Anadolu Bektaşiliğini kast etmiyorum. Anadolu Bektaşiliği de yerli bir tekke olduğu için o da kapatıldı. Buna karşılık, Rumeli Bektaşiliği, -belki de Atatürk bir ara oralardan nasiplendiği için onun kapatılmasına izin vermedi- ve bir tür gösteriye dönüştürülmüş olan Mevleviliğe dokunmadılar. Bunun dışında ne kadar ocak, tekke, dergâh, zaviye, zikir hane varsa hepsi kapatıldı…

Bugün bizde tekke yok, dergâh yok, zaviye yok. O yüzden de cemaatler var. Ama cemaatler bir aidiyetten başka bir şey veremiyor. Biraz da para toplayıp yardım yapıyorlar o kadar. Hâlbuki eskiden, Nakşî ve tüm kolları, Kadirî ve tüm kolları, her Cuma gecesi, ya devran ya hatme yaparak, insanlarımızı ıslah ederler, ikmal ederler, bir ve bütün haline getirirlerdi. Kadirîler, harici tağutları yıkar, Nakşîler, enfüsi ilahları imha ederlerdi. O yüzden de muvahhide bir topluluktuk.

Şimdi para toplamaktan ibaret cemaatler haline gelmişiz. Eminim bir yerlerde yine zikirler, devranlar ve hatmeler oluyordur. Olmasaydı bugünlere gelinemezdi..

* * *

Bizim tekkelerimize karşılık Kürtlerin de medreselerini kapattılar. En azından ta 1961 yılına kadar (yani Bütün seyyid ailelerinin başlarını zorla Sivas Kampına toplayıp dağıttıkları zamana kadar, Doğu Anadolu’da her şeye rağmen biraz tasavvuf ve tarikat vardı. O hadiseden sonra orada da yok oldu)ıkları zamana kadar) Çünkü onları İslamiyet’e bağlayan can damarı da medreselerdi.

Şimdi Türkiye yeni bir yeniden ihya hareketi yaşıyor eksikli ve sıkıntılı da olsa. Öyleyse buradan ehli hamiyete seslenme hakkımız vardır ve diyoruz ki:

-Siz gerçekten Türkler ve Kürtler arasında kalplerin yeniden telif edilmesini istiyor musunuz? Öyleyse İslam’ı ayağa kaldırın. Bu da, ancak Türklerde tasavvuf ocaklarını, Kürtlerde de medreseleri yaygınlaştırmakla olur.

Bir hadis şerif var: ‘Kad bedee’l-islamı garîben su yuîdu garîba’ der. Bu hadis, çoğu kere ‘İslam garip geldi, garip gidecek’ diye aktarılır. Bu mana da doğru olabilir ama ben şahsen onu ‘yuîdu’ kelimesinin içeriğine dayanarak diyorum ki, “İslam garip başladı -ve zevale yaklaşmışken- yeniden ihyası da garip olacaktır”

Demek ki İslam’ın yeniden canlandırılması söz konusudur. Öyleyse başlangıçtaki usulü seçmemiz gerekir ki netice alınsın. Yani acilen, Tağ medresesi, Van medresesi ve özellikle seyyidler resmi geçidi olan Norşin ve Tillo medreseleri hemen ve hiç bekletilmeden ihya edilmeli ve burada eğitim görecek olanlara devlet yardımı yapılmalıdır.

* * *

PAPAZDAN İSLAM DERSİ

Kur'an kursu YASAK kilise SERBEST
14 Temmuz 2010 Çarşamba 13:10
KKTC'de Kuran Kursu yasak ama kilise evler serbest...
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde (KKTC) Dini Bilgiler Kursları'nın basılmasıyla gündeme din eğitimi ve din özgürlüğü konusu, Ada'da son zamanlarda şubelerini arttıran kilise evler ve diğer dinlerin merkezleri konusunu da gündeme getirdi.

Kuzey Kıbrıs'ta son iki yıl içerisinde Yehova Şahitleri'ne ve Protestanlara ait ikişer kilisenin yanı sıra bir de sinagog açıldı. Bunlardan biri de Girne'de faaliyet gösteren Lütuf Kilisesi. Kilisenin Pastörü (Protestan papazlarına 'pastör' adı veriliyor) Kemal Başaran, Cihan'a yaptığı açıklamada Kuzey Kıbrıs'ta şu ana kadar 300 ailenin Hıristiyanlığı seçtiği bilgisini veriyor ve ekliyor: "Benim annem babam da Türk doğdu. Türkler; 'Biz Müslümansız Evelallah' düşüncesine sahip ama hakikaten belki Fatiha'dan öteye gidemeyen, ezan sesi duyup da tanıyabilmenin ötesine gidemeyen insanlardı annem babam."

KKTC Din İşleri Dairesi Başkanı Yusuf Suiçmez, Müslümanları baskı altında tutup diğer dini oluşumların denetlenmemesini Müslüman Kıbrıs halkının dinine karşı haksız bir rekabet ortamı oluşturduğuna dikkat çekiyor. Kamuoyunda İslamiyet'le ilgili dezenformasyon yaşandığını belirten Suiçmez, şunları söylüyor: "İslamiyet'i karalamaya, Kur'an ve İslam öğretimi üzerinde bir baskı kurulmaya çalışılıyor. Kendi inancımız toplumda bu şekilde lanse edilirken diğer din unsurlarının saf gösterilmesi ve istismar edilebilecek unsurların görülmemesi bazı eksikliklerin görülmemesi gibi bir ortam yaratıyor."

Hiçbir Hıristiyan'ın bulunmadığı mahallelerde kiliseler açıldığını ifade eden Suiçmez, bazı kişi ve grupların toplumu yozlaştırmak için bilinçli girişimlerde bulunduğunu dile getiriyor. KKTC Din İşleri Dairesi Başkanı, "Bir yerde kilise açılacaksa aynen bizde olduğu gibi uzmanlık eğitimi istenmesi lazım. İnsanlarımızı istismardan korumak için devletin denetleme görevini doğru yapması gerekir." diyor.


PROTESTAN PASTÖR: ÖĞRETMENLER DİNİ BİLGİLER KURSUNU DENETLEMELİ

Girne'de faaliyet gösteren 'Protestan Türk Kilisesi' ya da diğer adıyla 'Lütuf Kilisesi'nin Pastörü Kemal Başaran, öğretmenler sendikasının dini bilgiler kurslarına yaptığı 'denetime' destek veriyor. Türkiye ve Kuzey Kıbrıs'ta Hıristiyan düşmanlığı yapıldığını ve Kuran Kurslarında diğer din ve ırklara karşı düşmanlık öğretildiği gibi bir algılama olduğunu öne süren Pastör Başaran, Türkiye'deki Hıristiyan din adamlarına geçmişte yapılan bazı saldırıları örnek gösteriyor. Başaran, "Kur'an kurslarında doğru eğitim verilmediği için Batı'ya karşı Hıristiyanlığa karşı şüphe yaşanıyor." iddiasını ortaya atıyor.

KKTC'de Dini Bilgiler Kursları'na yapılan müdahalelere şahit olmadığı için bunu 'baskın' olarak değerlendirmeyen Kemal Başaran, "Baskın yaptılar da ne yaptılar, ellerinde sopalar mı vardı da birilerini dövmek mi istediler?" tepkisini veriyor. Devletin Sünni İslam'a ayrıcalık tanıdığını öne süren Protestan Pastörü, "Kurslar, Sünni olmayan kişilerden tarafından denetlenmeli. Ben öğretmenlerin denetlemesini destekliyorum." diyor.

"PROTESTANLIĞI SEÇENLER ARASINDA TÜRKİYE'DEN GELENLER DE VAR"

Aileleri, 'Çocuklarımız dinlerini öğrenmek istiyor' diyerek onları kurslara göndermekle eleştiren Kemal Başaran, "Zavallı yavruların yaz tatillerini din dersi almakla geçirme arzusunda olduklarına inanmıyorum." diyor.

Kendi ailesinden örnek veren Başaran, şu ifadeleri kullanıyor: "Bütün Kıbrıslı Türkler gibi Müslüman'dık. Benim annem babam da Müslümandı, güya Müslümandı. Çünkü İslam'ın beş şartı var, benim annem babam o beş şartın hiçbirini yerine getirmedi. Bugün Kıbrıs Türkleri 'yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir halk.' İslam'ın şartı beş ise halk yüzde bir Müslümandır. Bu insanların yüzde biri bile camiye gitmiyor. 'Biz Müslümansız Evelallah' düşüncesine sahip ama hakikaten belki Fatiha'dan öteye gidemeyen ezan sesi duyup da tanıyabilmenin ötesine gidemeyen insanlardı annem babam."

20 yaşında Protestanlığı seçtiğini belirten Başaran'a göre KKTC'de Hıristiyan olanlar arasında Kıbrıslı Türklerin yanı sıra Türkiye ve Bulgaristan'dan gelen Türkler de var.

 

NOT: Din derslerinin Kur'an kurslarının denetlenmesini isteyen laik hıristiyan kafalar, acaba kendi eğitimlerinin ortaya çıkarttığı anarşit anne baba katili soyguncu tembel şehvet perset nesli ne yapacaklar::::: Bu eğitimle nereye gideceksiniz, sizdeki imkanlar islam alimlerinde hocalarda olsa üç senede dünya saadete kavuşur insanlık hidayet ve bereket bulur.....

AYİNLER BAŞLADI

Bakanlık seferber oldu: Haydin ayine!

Trabzon'daki Sümela Manastırı ile Van'daki Akdamar Kilisesi'nde düzenlenecek ayinler için devlet seferber oldu, polis ve jandarma çalışmalarını yoğunlaştırdı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, geçen hafta İçişleri Bakanlığı aracılığıyla jandarma ve polise bir yazı göndererek, Sümela Manastırı'nda İstanbul Fener Rum Patrikhanesi'nin 15 Ağustos'ta, Akdamar Adası'nda Türkiye Ermeni Patrikhanesi'nin 12 Eylül'de ayin düzenlemek istediği hatırlatılarak, “Van'daki ayin tarihinin 12 Eylül'deki referanduma denk gelmesi nedeniyle patrikhaneyle yapılan görüşmeler sonucunda 19 Eylül'de düzenlenmesi konusunda görüş birliğine varıldı” denildi. Bakanlık, jandarma ile polisin ayinler öncesinde kente gelecek ziyaretçilerin güvenliğinin sağlanması konusunda koordinasyonu sağlaması istendi. Trabzon ve Van'a gidecek ziyaretçiler için 3 aşamalı güvenlik planı uygulanacak. Futbol karşılaşmalarında olduğu gibi ziyaretçiler ayin öncesi, ayin anı ve ayin sonrası olmak üzere polis ve jandarma tarafından sıkı şekilde korunacak.

 

NOT: Bu manastır ve kiliseler eski olmakla bir nebze belki taliplerine izin vermek istenebilir, ama ya şehirlerde açılan kilise evleri ne olacak?  Onlara cemaat toplamaya başlayınca halimiz ne olacak? Adamlarda para var, içki kadın eğlence v.s. şeyler bol, gençleri davet edip elimizden alırlarsa buna kim dur diyecek????   Yapılan yanlışların faturasını kim çekecek?????

Salı, 13 Temmuz 2010 12:15 tarihinde güncellendi

Sayfa 84 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.