.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

N. YILDIZ'DA TEYMİYYE Yİ TANIMAMIŞ...

Son günlerde yine ibni Teymiyye tartışmaları başladı.

N. Yıldız, onun müçtehid olduğunu ve İmamı Züfer, Ahmed B. Hanbel ve diğer müçtehidler gibi olduğunu söyledi. Şeyhul islam vasfıyla hayatında anılan sadece onun olduğunu ifade etti. Hatalarının içtihad hatası olduğunu, yani yine makbul olacağını ima etti.

Biz bu meseleye daha evvel sitemizde - alikarahoca.net - yervermiş ve reddiyeleri yayınlamıştık. Adresleri aşağıdadır, kısa bir bölümünü aktaralım ve nekadar feci bir çöküşe sebeb olduğunu ve birileri tarafından istismar edilerek ümmetin itikad ve amelinin yok edilmesi istendiğini, bu işe farkında olmadan bazılarının nasıl alet olduğunu hatırlatalım.....

http://www.alikarahoca.net/mezhepsizlere/1392-ibn-i-teymiyyenin-yanlislari.html

http://www.alikarahoca.net/mezhepsizlere/1396-ibn-i-teymiyyenin-yanlislari-2.html

.......................................

İbn-i Teymiyye'nin İtikadi Görüşleri - İhsan ŞENOCAK // İnkişaf Dergisi


<<<İbni Teymiyyedeki Teşbihin Tanıkları


İbn Teymiyye’nin, tecsim akidesini zaman zaman konuşmalarına taşıdığı, minber ve kürsülerde savunduğu bilinmektedir. Çağının tanıklarından İbn Battuta, Ebu Hayyan ve İbn Cehbel’in şahadetleri bu noktada önem arz etmektedir.



İbn Battuta’nın seyahat ettiği ülkelerdeki gözlem ve hatıralarını anlattığı “Tuhfetu’n-nuzzar fî ğaraibi’l-emsar” adlı eseri, İbn Teymiyye ve Onun tecsim akidesi ile alakalı ilginç bilgiler vermektedir:



Dımaşk şehrinde çeşitli konularda konuşan fakat aklından zoru olduğu anlaşılan Hanbeli fakihlerinin ileri gelenlerinden Takıyyuddin İbn Teymiyye adında biri vardı. Halka vaaz verir, insanlarda Ona karşı ileri derecede saygı gösterirlerdi.



İbn Teymiyye, yaptığı bir konuşmadan dolayı fakihlerin tepkisini çekmişti. el-Meliku’n-Nasır’ın huzuruna çıkarılıp, kadılar tarafından sorgulandı ve hapse atıldı. Yıllarca hapiste kaldı. Bu müddet içerisinde 40 ciltten oluşan ve adını “el-Bahru’l-muhit” koyduğu bir tefsir kaleme aldı. Annesinin ricası üzerine sultan Onu serbest bıraktı.



İbn Teymiyye, Dımaşk de bulunduğum sırada –önceden- tutuklanmasına sebep olan ifadeleri tekrar etti: Cuma günü cemaat olarak hazır bulunduğum camide, insanlara vaaz ve nasihatta bulunurken minberin merdiveninden bir basamak aşağıya inerek “muhakkak ki Allah Teala benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir.” şeklinde bir cümle sarfetti. Maliki fakihi İbn Zehra söylediklerine karşı çıktı. Cemaatte ayağa kalkıp sarığı başından düşünceye kadar ona dayak attı. Neticede bir daha tutuklandı ve hapsedildiği kalede ölünceye kadar tutuklu kaldı.

İbn Teymiyye’yi ta’dil eden biyografi yazarlarının reddettiği bu ifadeyi, farklı vurgularla müfessir Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît” ve “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirlerinde nakletmektedir. Ebu Hayyan bir çok yerde Onun tecsimi çağrıştıran ifadelerini tenkit etmektedir. Ne var ki elimizdeki matbu nüshalarda bu tenkitlerin bir çoğundan tek bir harf bulmak mümkün değildir. Çünkü baskı sürecinde her iki eserden de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşleri çıkartılmıştır.

İbn Teymiyye’nin açıkça Allah Tealaya cisim isnat ettiğini söyleyen Zahid Kevseri bu noktada şunları söylemektedir: “Ebu Hayyan, ‘O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır.’ ayetini tefsir ederken muasırı olan İbn Teymiyye’nin “Kitabu’l-Arş” adlı -kendi el yazısıyla kaleme aldığı- eserinde şu ifadeleri okuduğunu nakletmektedir: ‘Allah Teala kürsüde oturmaktadır. Yanı başında boşalttığı yerde ise Onunla birlikte Hz. Peygamber oturmaktadır.” Elyazması nüshalarda var olan bu ifadeler kitabın musahhihi tarafından matbu nüshalara alınmamıştır. Musahhih, Kevseri’ye, din düşmanlarının hadiseden nemalanmamaları için böyle bir tercihte bulunduğunu söylemiştir.



Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît”in muhtasarı olan “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirinde de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini tenkit etmektedir. Kitabı tahkik eden Bûran ed-Dannavî ve Hidyan ed-Dannâvî İbn Teymiyye’ye isnat edilen tecsimle alakalı bölümü tefsirden çıkartmışlardır.



İmam es-Sübki (v. 756) “es-Seyfu’s-sakîl fî’r-reddi alâ İbn-i zefîl” adlı eserinde, Ebû Hayyan’ın belli bir dönem kendisinden övgüyle bahsettiği İbn Teymiyye’yi “Kitabu’l-Arş” adlı eserini okuduktan sonra ölünceye kadar lanetlediğini yazmaktadır.



Şafii ulemasından Şihabuddin İbn Cehbel de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini reddeden bir risale kaleme almıştır.[50] İbn Cehbel eserinin sonunda “İbn Teymiyye’nin sapıklık ve inadının derecelerini açıklamak için tahrif ve fesadından kaynaklanan açıklamalarını bekliyoruz.”[51] demesine rağmen İbn Teymiyye Onun bu meydan okumasına cevap ver(e)memiştir.

Sonuç

İslam düşünce tarihinde hakkında en çok söz söylenen isimlerden birisi olan Harranlı İbn Teymiyye, Eşariler başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip kelamcılara sert eleştireler de bulunmuş, ulemanın hazır bulunduğu muhakemelerde sorgulanıp teşbih akidesinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı defaatle cezalandırılmıştır.



Müteşabihatı tefsir ederken ayetlere zahiri anlamlarını veren, semada yerleşme, bir yere oturma, hareket etme gibi insanlara ait fiilleri Allah Teala’ya isnat eden İbn Teymiyye, Sünnet ve Cemaat Akidesini benimseyen alimler tarafından tenkit edilmiş, görüşleri hakkında çok sayıda reddiye kaleme alınmıştır.



Geçmişte Takıyyudin es-Subki, İbn Cehbel, İbn Hacer el-Heytemi, İmam Şa’rani, yakın dönemde Zahid Kevseri, Yusuf en-Nebhani, günümüzde ise Muhammed Ebu Zehre ve Said Ramazan el-Buti gibi muhakkik alimler tarafından tenkit edilen İbn Teymiyye, uzun bir aradan sonra Muhammed b. Abdulvahhab’ın faliyetleri ile tekrar ön plana çıkmış, günümüzde ise selefiyye adı altında İslam coğrafyasında etkin bir konuma gelmiştir.

Muhakkak ki her şeyin en doğrusunu bilen Allah Teala’dır.

 

Cuma, 04 Mart 2011 14:01 tarihinde güncellendi

MEKTUBATTA KADER KONUSU

289. MEKTUBUN BAŞLIĞI VE KONUSU

İkiyüz seksendokuzuncu mektup, Mevlana Bedrud-din'e gönderilmiş tir.

Kaza ve kaderin sırları ve bunlarla alakalı hususlar hakkındadir.

289. MEKTUBUN TERCÜMESİ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismiyle başlıyorum!

Kaza ve kader sırrını, kullarından has olanlara açan, yolun doğru ve düzgün olanından kayma yeri olduğundan avamdan bunu gizleyen Allah'a hamd olsun.

Salat-selam, kendisi ile hucceti baliğanın tamam olduğu ve helak yolunda olan asilerin özürlerinin kesildiği Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, âli ve ashabı üzerine olsun; öyleki bunlar iyilik ve takva sahibi olup kadere iman etmişler ve kazaya razı olmuşlardır.

Kader, hakkında hayret ve dalalet çok olan şeydir. Ekseri münazara edenleri, vehim ve hayalleri batıldır. Hatta bazıları kuldan ihtiyarı ile sadır olan işlerde sırf cebirle hükmetti. Bazıları bunu, yegâne kahredici bir olan (Allah'a) nisbet etmeyi men etti.

Bir taife itikatta, iktisad ve sıratı müstekim olan büyük kısmı aldı. Muhakkak bu yola fırkayı naciye muvaffak edildi ki onlar Ehli Sünnet vel Cemaattır. Allah onlardan, seleflerinden ve haleflerinden razı olsun. İfrat ve tefriti bıraktılar, orta yolu seçtiler.

Ebu Hanife'den rivayet edildi ki kendisi Caferi Sadık'a (radıyellahu anhu) sorup demiş ki, ey Allah'ın Resulünün evladı! Allah işi kulllarına havale etti mi?

-Dedi ki, Allahu teala, rububiyyeti kullarına havale etmekten yücedir.

-Ebu Hanife ona dedi, kulları bunun üzerine mecbur ettimi?

-İmamı Cafer Sadık dedi, Allahu teala onları buna cebretmekten sonra onlara azab etmekten daha adaletlidir.

-Bu nasıl olur?

-İkisinin arasında, cebir yok işi onlara havale etmek yok, zorlama yok, musallat etme yok.

Bundan dolayı Ehli Sünnet derki, kulların ihtiyari fiilleri yaratmak ve icad etmek haysiyetinden Allah'ın kudreti altındadır, kesb diye isimlendirilen diğer bir haysiyetten kulun kudreti altındadır.

Kulun hareketi, Allah'ın kudretine nisbetle halk diye isimlendirilir, kulun kudretine nisbetle kesb diye isimlendirilir. Ancak Ehli Sünnetten olan Eşarîler şu görüşe gittiler ki asla kul kendi fiillerinde ihtiyarı yoktur. Ancak Allahu subhanehu adetin cereyanı üzere kulların ihtiyarı akabinde eşyayı icad eder. Zira hadis olan kudretin Eşari'ye göre tesiri yoktur. Bu mezheb, cebre meyleder. Bu sebeble cebri mütevessıt (orta yol üzere olan cebr) diye isimlendirilir.

Ustad Ebu İshak İsferanî, hadis olan kudretin fiilin aslında tesiri olduğuna hükmetmiştir. Fiilin hasıl olması, iki kudretin toplamıyladır. Muhakkak iki tesir eden kudretin bir eserde toplanmasına, değişik iki cihetle (olduğu için) cevaz vermiştir.

Kâdı Ebu Bekir Bâkillânî, fiilin vasfında hadis kudretin tesir ettiğine hükmetmiştir; fiili taat ve masıyyet olması gibi bir vasıfla vasıflandırarak.

Bu zayıf kulun indinde seçilen görüş, fiilin aslında ve vasfında birlikte hadis kudretin tesiri vardır. çünkü, asılda tesiri olmadan sadece vasıfta tesirlidir demenin bir manası yoktur. Zira vasıf, onun üzerine bağlı olan eseridir. Lakin o, asıl fiilin tesiri üzerine zaid olan şekilde bir tesire muhtaçtır. Çünkü vasfın bulunması, aslın bulunması üzerine zaittir. Tesir ile hükmetmekte bir sakınca yoktur, Eşarî üzerine bu ağır gelse de. Zira kudrette tesir de Allah'ın icadı iledir. Nasıl ki kudretin kendisi de Allahu tealanın icadı ile olduysa. Kudretin tesirine hükmetmek, doğruya en yakın olanıdır.

Eş'ari mezhebi, aslında cebr dairesine dahildir. Zira ona göre haki-katten ihtiyar yoktur, asla ona göre hadis kudretin tesiri yoktur. Ancak cebriye mezhebine göre kulun ihtiyari fiilleri hakikaten failine nisbet edilmez. Eş'ari'ye göre ise hakikaten failine nisbet edilir; her ne kadar kul için ihtiyar hakikaten sabit değilse de. Zira kulun fiili hakikaten kula nisbet edilir, bir nebze de olsa kudret tesir edici olması eşittir, bu Ehli Sünnetten Eş'arîden başkalarının görüşü gibidir. Veya sırf (fiilin ortaya çıkmasına) medar olur Eş'arînin mezhebi gibi.

Bu açıklamalarla Ehli Hak'kın mezhebi, ehli batılın mezhebinden ayrılmış oldu.

Failden fiili hakikaten nefyetmek, mecazen ona bunu isbat etmek, cebriyyenin mezhebinde olduğu gibi halis küfür ve zaruri olan şeyi inkar-dır.

Temhid kitabının sahibi der ki, Cebriyye'den bazıları, fiil kuldan zahiren ve mecazendir, amma hakikatte kulun kudreti yoktur, der. Kul ağaç gibidir, rüzgar onu sallandırınca sallanır. Aynı şekilde kul ağaç gibi mecburdur (derler.)

Bu söz küfürdür. Buna itikad eden kafir olur. Yine cebriyyeden bazı-larının şu sözü de böyledir. 'Kulun hakikaten bir fiili yoktur, ne hayırda ne de şerde. Kulun yaptığı işin faili Allahu subhanehudur.' Bu söz de küfür dür.

Eğer dersen; kulun kudreti için fiillerinde tesir olmayınca, hakikatten onun için ihtiyar olmayınca, hakikatten fiillerin kula nisbetinin Eş'ari'ye göre ne manası vardır?

Derim ki kudret, onun için her ne kadar fiillerde tesir yoksa da, ancak Allahu subhanehu onu fiillerin mevcut olmasına medar (sudur yeri) yaptı. Şöyleki Allahu teala, kulların kudretlerini ve ihtiyarlarını fiillere sarf etmeleri akabinde, adetin cereyanı üzere fiilleri yaratır. Sanki kudret, fiillerin mevcut olması için adet bakımından illet oldu. Adet bakımından kudret için fiillerin sudurunda tesir oldu. Zira fiiller onsuz adet bakımından mevcut olmamaktadır.

Her ne kadar kudretin fiillerde tesiri yoksa da, adet bakımından illet olduğundan fiiller hakikaten kullara nisbet edilir.

Bu söz, Eş'ari mezhebinin tashihinde son sözdür. Bundan sonra söz, düşünmeyi gerektiren bir mahaldedir.

Bilki, Ehli Sünnet vel Cemaat, kadere iman eder. Şöyleki kaderin hayırlısı, şerlisi, tatlısı ve acısı Allahu subhanehu'dandır. Zira kaderin manası, ihdas ve icattır. Malumdur ki Allah'tan başka ihdas ve icad eden yoktur.

"Ondan başka ilah yoktur. O, her şeyin halıkıdır. Ona ibadet edin!"

Mutezile ve Kaderiye, kaza ve kaderi inkar ettiler, zannettiler ki kulların fiilleri sadece kulun kudretiyle hasıldır.

Şöyle derler: Şayet Alla şerre hükmetse ve sonra da onlara bunun üzerine azab etse, bu Allahu subhanehu'dan zulüm olur.

Bu söz onlardan cehalettir. Zira kaza (hüküm), kuldan kudreti ve ihyitarı yok etmez. Çünkü Allah hükmetti ki kul bunu ihtiyarı ile yapacak veya terk edecek. Netice olarak derim ki bu, kulun ihtiyarının olmasını gerektirir. Bu ihtiyarın olmasını sabitleştirir. Bunda bir zıtlık yoktur.

Ayrıca bu görüşleri, Allahu tealanın fiilleri ile de nakzedilir, zira Allahu subhanehu'nun fiilleri kazasına itibarla, ya vacibtir veya yasaktır. Eğer kazası vacibe tealluk ederse o şey vacib olur. Veya yok olmasına tealluk ederse o şey imkansız olur. Eğer ihtiyar ile fiilin vacib olması ona zıt ise, Allahu teala faili muhtar olamaz, bu ise küfürdür.

Gizli kalmasın ki kulun son derece acizliği ile birlikte fiillerini icat etmekte müstakil kudreti olduğuna hükmetmek, son derece sefihliktir, ahmaklığın son derecesinin kaynağıdır. Bu yüzden Maveraunnehir alimleri (Allah çalışmalarını şükrana layık eylesin), bu meselede onların dalalette olduğunu son derce mübalağa ile ifade ettiler, hatta mecusiler banlardan hal bakımından daha ehvendir, dediler zira onlar sadece bir ortak isbat ederler, Mutezile ise sayısız ortakları isbat ederler.

Cebriye zannederki kulun asla fiili yoktur, onun hareketleri cemad varlıkların hareketi gibidir. Asla kulun kudreti yoktur, ihtiyarı da yoktur. Zannederlerki kullar hayırla sevab kazanamazlar, şer ve küfürle ceza görmezler. Asiler de mazur olup mes'ul değillerdir. Zira bunların hepsinin fiilleri Allah tarafındandır, kul bunlarda mecburdur. Bu sözleri küfürdür. Bunlar o lanetlenmiş mürcielerdir ki derler ki masıyet, zarar vermez, asi azab görmez.

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'den rivayet edildi ki, şöyle buyurdu; 'Mürcie, yetmiş Nebinin lisanı üzere lanet olundu.'

Zarureten mezhebleri batıldır, zira (isteği ile) tutan kişi ile, eli titrek kişinin hareketi arasında açıkça fark vardır. kesin biliriz ki evvelkisi dileği iledir, ikincisi böyle değil.

Kat'i deliller de şu mezhebi nefyetmektedir. Allahu teala'nın şu kavlinde olduğu gibi; "Yaptıkları şeye karşılık olmak üzere…"

Ve Allahu subhanehu'nun şu kavli şerifi; "Dileyen iman etsin, dileyen küfretsin." Daha diğerleri de vardır.

Bil ki insanların pek çoğu, himmetlerinin zafiyetinden ve niyetlerinin noksanlığından özür talep ederler, kendilerinden suali def ederler. böyle-ce Eş'ari mezhebine bilakis cebriyeye meylederler. Bazan kulun hakikaten ihtiyarı olmadığını söylerler, fiilin ona nisbeti mecazidir derler. Bazen de, cebri gerektiren ihtiyarın zayıf olduğuna hükmederler.

Bununla beraber bazı sofilerin şu makamdaki kelamını dinlerler; 'Fail tektir, ancak O'dur, kulun kudretinin fiilinde asla tesiri yoktur. Onun hare-ketleri cemadatın hareketleri menzilindedir, kulun zat ve sıfat bakımından varlığı, engin bir serap gibidir ki susuz kişi onu su zanneder, taki ona varınca onu bir şey olarak bulamaz. Onun yanında Allahı bulur.'

Bu gibi sözler onları sözlerde ve fiillerde gevşeklik ve tembelliklerini artırır. Bu sözün tahkikinde deriz ki, Allahu subhanehu meramın hakikatını bilir; şayet ihtiyar Eş'ari'nin dediği gibi hakikaten kul için sabit olmasa, asla Allahu teala kula zulmü isbat etmezdi. Zira kulun ihtiyarı yok, kudretini tesiri yok. Ancak o Eş'ari katında sadece fiilin medarıdır. Halbuki Allahu teala yüce kitabında pek çok yerde kula zulmü isbat eyledi. Az da olsa tesiri olmadan sadece medar olmak kulların zulmünü gerektirmez.

Evet! Allahu teala tarafından kulların elemlendirilmesi ve azablan-dırılması, kulların ihtiyarı olmaksızın sabittir, bu asla onlar hakkında zulüm değildir, zira Allahu subhanehu mutlak maliktir, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. amma zulmü kullara nisbet etmek, kulların ihtiyarının sabit olduğunu gerektirir. Bu nisbette mecaz ihtimali, kullanılanın hılafıdır. Bu da zaruret yokken kullanılmaz.

Kulun ihtiyarının zayıf olmasına hükmetmek, bu da ya kendisi ile kasdedilenin kulun ihtiyarının Allah'ın ihtiyarına nisbetle zayıf olması manasıdır ki bu doğrudur, bunda kimsenin çekişmesi yoktur. Aynı şekilde zafiyet, fiilin kendinden sadır olmasında müstakil değildir manasında olursa yine kabul edilir. Amma zafiyet, fiillerde kulun ihtiyarının tesiri yoktur manasında ise bu men edilir, bu ilk meseledir. Men edişimizin delili geride tafsilatıyla geçti.

Bilmek gerekir ki Allahu teala kulları takatlarının ve kudretlerinin miktarınca mükellef kıldı, halkının zafiyetinden dolayı teklifi hafif yaptı.

Allahu tebareke ve teala buyurdu: "Allah sizden hafifletmek diliyor, insan zayıf olarak yaratılmıştır."

Nasıl böyle olmasın! Allahu subhanehu hakimdir, rauftur, rahimdir. Rahmete, acımaya ve hikmete, kulun takat getirmeyeceği şey ile emredilmesi uygun olmaz. Kulun kaldırmaya güç yetiremeyeceği büyük bir kayayı kaldırmakla ona teklif etmedi. Bilakis kulun üzerine kolay olan namaz gibi kıyama, rukuya, secdeye ve kolayına gelen şekilde kıraata şamil olan ibadetle emretti. Bunların hepsi son derece kolaydır.

Mesela oruç ta aynı şekilde son derece kolaylıkladır. Zekat ta aynı şekilde. Zira kırktabiri takdir etti, tamamını veya yarısını takdir etmedi ki kullara ağır gelmesin. Acımasınını kemalinden emredilen şeyin halefini, eğer aslı zor gelirse yeterli buldu. Abdest için halef olarak teyemmümü kıldı. Aynı şekilde kıyama kadir olamayan oturarak kılar, oturmaya kadir değilse sırt üstü yatarak kılar. Ruku' ve secdeye kadir değilse ima ile kılar. İnsaf ve itibarla şer'î hükümlere bakan kişi, daha pek çok misallerde tekliflerin tamamını son derece kolaylıkta ve yumuşaklıkta bulur. Allahu subhanehu'nun kullarına rametinin, tekliflerden affediciliği ile son derece mükemmel olduğundan haberdar olur.

Tekliflerin hafif olduğunun ölçüsü, avamın emredilen ibadetlerde ziyadeyi temenni etmesidir. Zira bazısı farz orucun ziyadesini temenni eder. Bazısı farz namazın ziyadesini temenni eder. Diğerleri de bu kıyas üzeredir. Bu temenni ancak son derece hafif olduklarındandır.

Bazılarının vicdanlarında hükümlerin edasını kolay bulamamaları, Allahu subhanehu'ya karşı düşmanlıkla dikilen nefsi emmarenin hevasından kaynaklanan ve kendilerinde tabiii olarak bulunan nefsani karanlıklar ve bulanıklıklar mevcut olmasına dayanır.

Allahu subhanehu buyurdu: "Müşriklere, kendisine davet ettiğin şey ağır geldi."

Yine Mevla teala buyurdu: "Namaz, huşu edenler hariç elbette (diğerlerine) ağırdır."

Nasıl ki zahiri hastalık hükümlerin edasında zorluğu gerektirirse, aynı şekilde batınî hastalık ta şu zorluğu gerektirir. Muhakka şerefli şeriatımız, nefsi emmarenin merasimlerini iptal etmek ve onun isteklerini yok etmek için gelmiştir. Nefsin hevası ve şeriata tabi olmak, zıt olan iki tarafta vakı'dır. Şüphesiz şu zorluğun bulunması, nefsin hevasının olduğu na delildir. Hevanın miktarı, zorluğun miktarıyla takdir edilir. Heva tama-men yok olursa, zorluk ta tamamen kaybolur.

Amma biraz evvelce bahsettiğimiz sofiyyenin ihtiyarın yok olduğu ve zafiyeti hakkındaki sözlerine gelince; bil ki onların sözü eğer şeriata mutabık olması mümkün değilse, asla ona itibar edilmez; nasıl delil olmak ta ve taklit edilmekte uygun gelsin. Ancak delil ve taklide, Ehli Sünnetten olan alimlerin sözleri uygundur.

Sofiyyenin kelamından uygun olanı kabul edilir, muhalif olanı asla kabul edilmez; ayrıca biz derizki halleri düzgün olan sofiyye asla şeriatın ötesine geçmezler. Ne hallerde, ne amellerde, ne sözlerde, ne ilimlerde ve ne de marifetlerde. Bilirlerki şeriatla ihtilaflı kalmak, hallerdeki hastalık ve bozukluktan ortaya çıkar. Şayet haller düzgün olsa, hak şeriata asla muhalif olmaz.

Hasılı kelam, şeriata muhalefet zındıklık delilidir, sapıklık alametidir. Bu babta netice sözüm, sofiyye şeriata muhalif bir söz konuşsa, bu sözü halinin galebesi altındaki keşfinden ve vaktinin sarhoşluğundan ortaya çıkmışsa, bu sofi mazurdur, keşfi sahih değildir, taklide uygun değildir. Bilakis sözünün zahir manasından çevrilip düzeltilmesi gerekir. Zira sar-hoşların sözü, zahiri manasından döndürülüp sahih manaya çevrilir.

Şu ifadeler, Allahu subhanehu'nun yardımı ve güzel muvaffak kılma-sıyla bana bu makamda kolay olan açıklamalardır.

Allah'a hamd olsun, selam seçtiği kulları üzerine olsun.

 

 

Cuma, 04 Mart 2011 13:41 tarihinde güncellendi

MAHMUD EFENDİ HAZRETLERİ K.S.

MAHMUD EFENDİ HAZRETLERİ' NİN HAYATI

 

HAZRAT-Ü MEVLÂNÂ eş-ŞEYH MAHMUD en-NAKŞİBENDÎ el-

MÜCEDDİDÎ el-HÂLİDÎ el-ÛFÎ

TEVELLÜDÜ VE AİLESİNİN SALÂHI

Mahmud Efendi Hazretleri 1929'da Trabzon vilâyetinin Of kazasının Miço (Tavşanlı) köyünde doğdu. Babası Mustafa oğlu Ali Efendi, annesi Tufan kızı Fâtıma Hanımefendi verâ ve takva ile maruf muhterem kimseler idiler.

Mahmud Efendi Hazretleri 1929'da Trabzon vilâyetinin Of kazasının Miço (Tavşanlı) köyünde doğdu. Babası Mustafa oğlu Ali Efendi, annesi Tufan kızı Fâtıma Hanımefendi verâ ve takva ile maruf muhterem kimseler idiler. Ali Efendi köyün camisinde imamlık yapar, aynı zamanda kendi tarlasında da ziraatla meşgul olurdu. Tarlası câmiye uzak olmasına rağmen vazifesini hiç aksatmaz, mutlaka câmiye gelir, ezan okur ve namazı kıldırırdı.

Bazen köylüler ziraatla meşgul olduklarından câmiye gelemezler, Ali Efendi namazı tek başına kılmak zorunda kalacağını bildiği halde işini bırakır, yine de namazını câmide kılardı.

Ali Efendi ibadetine düşkün, çokça Kur'ân okuyan kanaat ehli bir kimse idi. 1954 senesinde zorluklarla biriktirdiği parasıyla hacca gitti ve Mekke-i Mükerreme'de rahatsızlanarak vefat edip Cennetü'l-Me?lâ'da, daha önce orada vefat etmiş bulunan babası Mustafa Efendi'nin yakınına defnedildi.

Annesi Fâtıma Hanım kul haklarına çok dikkat ederdi. İneklerini meraya götürürken kimsenin bahçesinden otlamasın diye ağızlarını bağlardı. Kazara bir ineği başkasının bahçesinden otlayacak olsa hemen sahibinden helallik ister ve o inekten sağdığı sütün tamamını bahçe sahibine verirdi.

İLME BAŞLAMASI, HOCALARI VE İCAZETİ

Mahmud Efendi Hazretleri altı yaşındayken hafızlığını babası ve annesinde yaptı. Ailesinin ve yetiştiği çevrenin dindarlığının da etkisiyle küçük yaşına rağmen namazları câmide kılıyor, nafile ibadetlere de ihtimam gösteriyordu.

Hafızlığını bitirdikten sonra Ramazan ayında Kayseri'ye gidip o bölgenin muteber ulemâsından olan Tesbihcizade Ahmed Efendi'den sarf, nahiv ve Farsça okudu. Kayseri'de bir sene kaldıktan sonra memleketi Of'a dönerek zamanın en meşhur kıraat âlimi Mehmed Rüşdü Aşıkkutlu Hoca Efendi'den Kur'ân-ı Kerîm kıraat etti.

Belağat, ilm-i kelam, tefsir, hadis, fıkıh ve usûl-ü fıkh gibi sâir ulûm-i şer?iyyeyi ise aklî ve naklî ilimlerde mütehassıs ulemâdan ve Süleymaniye Medresesi dersiâmlarından olan eniştesi Çalekli Hacı Dursun Fevzi Efendi'den ikmal ederek henüz on altı yaşında iken icazet aldı.

Kendisi okurken okutmaya başladığı talebelerini yedi sene kadar okuttuktan sonra askere gitmeden icazet verdi (ki o tarihlerde bu, başarılması çok zor bir işti).

ŞEYHİ ALİ HAYDAR EFENDİ'YLE TANIŞMASI

Askerde bulunduğu sırada ise hayatının seyrini değiştirecek olan en büyük üstadı ve şeyhi Ali Haydar Efendi'yle tanıştı. Ali Haydar Efendi Hazretleri Osmanlı sultanlarından son dört padişahın huzur hocalarından olup, Meşîhat-ı İslâmiyye'de Hey'et-i Te'lîfiyye Reisi idi.

Müteassıb bir Hanefî olan Ali Haydar Efendi "Mezâhib-i erbe?anın fıkıh kitapları kaybolsa hepsini ezberden yazdırabilirim" diyecek derecede dört mezhebin fıkhına da vâkıf biriydi ve aynı zamanda dört mezheb müftüsüydü. Mecelle'nin "Büyu? ve icâre" bölümünün hazırlanması Kendisine tevdî edilmiş, Seçtiği sekiz kişilik ilmî bir heyetle bu kısmı itmam etmişti. Daha sonra İstanbul müftülüğü ve diyanet işleri reisliği yapmış olan Ömer Nasûhi Bilmen gibi muktedir bir fakîh bu heyette Kendisinin dördüncü kâtibiydi.

Ali Haydar Efendi son devir Osmanlı ulemâsının en büyüklerinden sayılan merhum Zâhidü'l-Kevserî'ye bir fetvasından dolayı Meşîhat'ta çıkışmış, sonra Kahire'ye gidecek olan talebesi Emin Saraç Hoca Efendi ile: "O şimdi muhâcir oldu, ben bir defa kendisine çıkışmış idim, hakkını bana helal etsin" diye kendisine haber gönderdiğinde Zâhidü'l-Kevserî: "O bizim üstadımızdır, her zaman bize çıkışma hakkına sahiptir" diye kendisinden övgüyle bahsetmişti.

İşte Mahmud Efendi murad (Allâh-u Te?âlâ tarafından seçilmiş) kullardan olduğu için böyle büyük bir âlim ve şeyh olan Ali Haydar Efendi Kendisinin ayağına gönderildi, şöyle ki: Ali Haydar Efendi'nin kırk sene evvel vefat etmiş olup Bandırma'da medfun bulunan şeyhi Ali Rıza Bezzaz Hazretleri bir gece İstanbul'daki tekkede bulunan Ali Haydar Efendi Hazretleri'ne mânevî yolla zuhur edip, o günlerde orada askerde bulunan Mahmud Efendi'yi takdim ederek: "Bandırma'ya hemen gel ve buradaki emaneti al" diye emir buyurmuş.

Bunun üzerine Ali Haydar Efendi derhal Bandırma'ya gidip Tekke Câmii'ne varmış ve yanında bulunan müridlerine: "Burada bir asker var, onu bulun ve bana getirin" buyurmuş. Bu emir üzerine Bandırma'da bir asker aramaya başlamışlar. Fakat bu askerin adı, soyadı ve adresi olmadığı için işleri hiç de kolay olmamış.

Bundan sonrasını Mahmud Efendi Hazretleri şöyle anlatır: "Küçük yaşlarımdan beri âlimlere ve şeyhlere karşı muhabbetim vardı. Nerede bir âlim, bir Allâh dostu olduğunu öğrensem onu ziyaret ederdim. Bandırma'da acemi birliğinde askerlik yapıyorken orada da ziyaret edip, duasını alabileceğim âlim bir zat, bir şeyh efendi var mı diye merak ediyordum. Orada Halil Efendi isminde takva sahibi bir zat vardı. Bir keresinde ona: 'Buralarda şeyh yok mu?' diye sordum. O da bana Ali Rıza Bezzaz Efendi Hazretleri'nin kabrini göstererek: 'Bu zatın halîfesi var, lakin O da İstanbul'da' dedi.

Bunun üzerine ben o zatın kabrini ziyaret ettim. O'nun halîfesini de ziyaret edip duasını almayı arzu ettiğim için, 'Bir fırsatını bulup İstanbul'a nasıl gidebilirim?' diye düşünmeye başladım, işte o anda kalbim O zata doğru aktı. Artık daima O'nu düşünür oldum.

Bir gün Bandırma'da deniz kenarındaki Haydar Çavuş Câmii'nde cuma namazını eda ettim. Namazdan sonra câminin bir köşesinde beyaz sarıklı, beyaz cübbeli, gayet heybetli ve nûranî bir zat gördüm. Bana padişah gibi heybetli geldi. O zatın kim olduğunu sorduğumda bana: 'İşte O zat Senin görmek istediğin Ali Haydar Efendi Hazretleri'dir' dediler.

Çok sevindim ve O'nunla görüşmek istedim. Fakat yakınları temkinli davranıp bana: 'Zaman çok kötü, bu zat takipte. Gece gelirsen görüşürsün' dediler. Gece gittiğimde rahatsız olduğu için erken yatmıştı. Kendisiyle ancak ertesi gün görüşmek nasip oldu, huzuruna girdiğimde beni görür görmez: 'İşte kitaplarımı teslim edeceğim kişi budur' dedi. Böylece görüşüp tanıştık, Beni Kendisine mânen Şeyhi'nin teslim ettiğini bildirdi ve Kendisinden ayrılmamamı tenbih etti, bir daha da O'nu hiç bırakmadım."

İLME VERDİĞİ ÖNEM VE DÎNÎ İLİMLERİ NEŞRİ

Şeyhi Ali Haydar Efendi'nin vefatıyla Mahmud Efendi Hazretleri'nin hayatında yeni bir merhale başlamış oldu. Bir taraftan imamlık yaparak cemaatle, bir taraftan talebe okutmakla, diğer bir taraftan da Ali Haydar Efendi Hazretleri'nin vasiyeti vechile tarikat ehli ihvanı irşâd ile meşgul oluyordu.

İmamlık yaptığı İsmailağa Câmii'ni hem tekke hem medrese hem de emr-i bi'l-mâruf ve nehy-i ani'l-münker merkezi olarak kullanıyordu. Osmanlı medreselerinde takib edilen usul üzere daha askere gitmeden önce memleketinde birçok talebe okutmuş ve birçok kimselere icazet vermiş olan Mahmud Efendi Hazretleri'nden İstanbul'da da birçok imam, vâiz ve müftü ders aldı.

Kendisi daima insanları ilme, amele ve ihlasa teşvik etti. O zamanlarda ilim okumak ve okutmak hele ki sünnet-i seniyyeden taviz vermeden bu işi yapmak hiç de kolay değildi.

Köylerde cenazeleri kaldıracak, ramazanlarda teravih kıldıracak ve mukabele okuyacak kişileri bulmak bile zor hale gelmişti. Avam halk Kur'ân-ı Kerîm'i okuyamaz, namaz kılmayı bilemez, dînî vecîbelerden bîhaber ve dahî îman şartlarını sayamaz ve kelime-i şehâdeti bile telaffuz edemez hale gelmişti.

On sekiz sene ezân-ı Muhammedî Türkçe okutulmuş, Arapça okuyanlar takibe uğrayıp cezalandırılmıştı. Din adamları ve mütedeyyin insanlar basın-yayın organları kullanılarak kötülenmiş, iftiralar atılarak halkın nazarından düşürülmeye çalışılmıştı ve bu işte oldukça mesafe de kat edilmişti.

Sakallılar, sarıklılar papaz diye yaftalanmış, çarşaflılar öcü gösterilmiş ve hatta fahişe ithamlarına hedef kılınmışlardı. Bu maksatla nice filimler, tiyatrolar ve piyesler düzenlenmişti. Bu iş meydanlarda çarşaf çıkarma merasimleri icra etmeye kadar varmıştı. İlkokuldan itibaren çocuklar bu telkinlerle büyütülmeye başlanmıştı. İnsanlar körü körüne Avrupa'yı taklit etmeye teşvik edilmiş ve bu hususta bütün ölçüler ayakaltına alınarak her türlü rezalet açıktan işlenir hale gelmişti.

Dînî ilimleri içeren kitaplar bir yana Kur'ân-ı Kerîm okumak bile yasaklanmıştı. Bu şartlar altında dînini öğrenmek isteyenler dağlarda, mağaralarda, ahırlarda ve mezarlıklarda köşe bucak kaçarak, dışarılara nöbetçiler bırakarak ders okumaya çalışıyorlardı.

Kur'ân-ı Kerîm'i Arapçasından okuyabilmenin bile ulaşılması çok zor bir iş olduğu bu ağır şartlar içerisinde Mahmud Efendi Hazretleri'nin kırk-elli senelik kısa bir zaman zarfında erkekli kadınlı binlerce hoca, on binlerce talebe yetiştirmesinin ve milyonlarla ifade edilen sakallı erkeklerin ve çarşaflı kadınların yetişmesine sebep olmasının her türlü takdirin fevkınde bir hizmet olduğu âşikardır.

On beş-on altı yaşlarındaki gençlerin sakallarına jilet vurmaması, sarık, şalvar, cübbe giymeleri, hafızlık yapmaları ve Kur'ân ilimlerini tahsil etmeleri, genç kızların çarşaf giymeleri ve küçük yaşlarda Kur'ân'ın manasını anlayacak seviyeye ulaşmaları hiç şüphesiz büyük bir gayretin ve yüce bir mânevî tasarrufun eseridir.

Mahmud Efendi Hazretleri hemen hemen bütün illeri, kasabaları ve binlerce köyü gezerek emr-i bi'l-mâruf ve nehy-i ani'l-münker yaparken daima insanları ilim öğrenmeye çağırıp durdu. Kendisine "Bir emriniz, bir arzunuz var mı?" diye soranlara "Her mahalleye bir kız bir erkek medresesi yapın" diye cevap verirdi.

Kendisinin ilme teşvik babındaki bazı sözleri şöyledir:

"Ey talebeler! Sizler, kurumuş toprakların yağmur yüklü bulutları, direksiz kubbenin direklerisiniz."

"Ömrümden üç nefesim kalsa size okuyun, okuyun, okuyun derim."

"Sizin yerinizde olsam bu sabah kahvaltı yapmadan ilme başlardım."

İLİM NEŞRİNDE TÂKİP ETTİĞİ USÛL

Mahmud Efendi Hazretleri'nin yaşadığı zamana ve Türkiye şartlarındaki insanların ahvâline göre ilmi artırmada kullandığı tedrîcî üslub hayret vericidir.

Hatta bâzı ilim ehli kimseler bu husustaki inceliğe muttalî olamadıklarından kendisini tenkid bile etmişlerdir. Çünkü insanlara "Emsile, Bina, Avâmil okuyun yeter" diyerek ilme teşvik ediyordu.

Kur'ân-ı Kerîm okumayı dahi bilmeyen, geçim derdine düşmüş bir millete "On beş-yirmi sene ilim okumalısınız" demiş olsaydı acaba bu ilmi kim kabul ederdi.

Bir zaman sonra ilmî seviyeyi yükseltip zikrolunan kitaplara İzhar ve İzzî gibi diğer kitapları eklemiş ve "İzhar okuyan hocadır" buyurarak insanları heveslendirmişti.

Daha sonra bu kitaplara Kâfiye, Molla Câmî, Nûru'l-îzah, Mülteka, Telhis, Şerhu'l-Emalî, Şerhu'l-akaid gibi daha yüksek kitapları ekledi.

İlmin temelini bu şekilde atarak birçok talebeler yetiştiren Mahmud Efendi Hazretleri bunlarla da yetinmeyip "Mülteka ezberlenmeli", "Hidâye okunmalı", "Mülteka'nın şerhi Mecme?u'l-enhur'u anlayarak okuyup bitirmeyene hoca demem" gibi sözlerle ilmî seviyeyi daha da yükseltti.

Artık "Uzun uzun tefsirler, uzun uzun hadisler, fıkıhlar okuyun" diyor ve hoca olduktan sonra yedi sene fıkıh ihtisası yapılması gerektiğini söyleyerek içindeki niyetini dile getiriyordu.

Bu arada kadınların cahil kalmalarına gönlü razı olmadığından bu konuda da yeni bir çalışma yapıyordu. Kadınlara İslamiyet'i en kolay yine kadınlar anlatabileceği için onlardan da hocalar yetiştirmek gerekiyordu. Erkeklerin, kendilerine mahrem olmayan kadınları hele ki böylesine bozuk bir zamanda okutmaya kalkmaları birçok mahzuru beraberinde getireceğinden bu işe şöyle bir çare buldu; Kendisi önce erkekleri okuttu, sonra erkek hocalara hanımlarını ve kızlarını okutmalarını emretti. Kocalarından veya babalarından okuyan hanımlar da diğer hanımları okuttular.

Kadınların nurlarını söndüren unsurlar erkeklerinkinden daha az olduğu için kısa zamanda kadın medreseleri çoğaldı ve yayıldı.

Öyle ki okuyan kadınların sayısı erkekleri geçti. Nice kızlar hâfızlık yaptı ve niceleri hoca olup sâir kadınların hidayetlerine vesîle oldular.

Mahmud Efendi Hazretleri ilme teşvik babında vaazlarında defalarca şu sözleri tekrarlamıştır: "Boğaz köprüsünü alelâde marangozlar, demirciler yapabilir mi? Büyük mühendisler, büyük mimarlar lazım. İşte bu din köprüsünü de küçük hocalar yapamaz, büyük âlimler lazım."

ULEMÂYA HURMET VE NUSRETİ

Ulemâya, talebelere çok hürmet eder, hallerine ihtimam gösterir ve onların müşkilleriyle bizzat ilgilenirdi. İlmiyle âmil olmayan âlimlere olsun, mücerred hâfızlara olsun son derece tâzim eder, huzuruna girdiklerinde ayağa kalkar, uğurlarken kapıya kadar refâkat eder, hatta arabada dahi ön koltukta oturan hâfız ise ayaklarını ona doğru uzatmaz, derli toplu otururdu.

Okuyanlara ve okutanlara maddî ve mânevî yardım etmekte elinden gelen her türlü imkânı kullanırdı.

1962 yılında ders halkasına katılan Konyalı bir talebesi şöyle anlatmaktadır: "Fatih'te müezzindim. Sabah namazından sonra İsmailağa'ya gider, öğleye kadar Hoca Efendi'den ders okurdum. Öğleden sonra da müzâkere ve mutâla?a ile ilgilenirdim. Beş tane çocuğum vardı. Evin kirasını ödemekte de zorlanıyordum. Ek işte çalışmaya karar verdim. Bunun için ders okumayı bırakmam gerekiyordu. Bir gün dersten sonra Hoca Efendi'ye durumu arz ettim. Çok müteessir oldu. Bana beklememi söyleyip, kendisi kalkıp evine gitti, hanımının bileziklerinden üç tane alıp geldi. 'Al, bunlar sana hediyemizdir. Bozdur kiranı öde, lâkin dersten geri kalma' dedi."

İLİM VE TARÎKATI BİRLEŞTİRMESİ

Mahmud Efendi Hazretleri, şeyhi Ali Haydar Efendi Hazretleri gibi ilim ve tasavvufu cem eden zülcenâhayn bir zat idi.

Mahmud Efendi tarîkat üzerinde titizlikle durmakla birlikte şer?-i şerîften zerre kadar taviz verilmesine de asla müsaade etmemiştir. O her zaman rüyalara, zuhuratlara, keşiflere, kerametlere ve sâir hârikulâde hallere fazla itibar edilmemesi gerektiğini, asıl maksadın şerîat caddesinde istikamet etmek olduğunu dile getirmiştir.

Aşağıda zikredeceğimiz sözleri bu mevzûda ne kadar hassas davrandığını gözler önüne sermektedir:

"Mürşid olarak bilinen bir şahısta şerîatı tatbik var ise, o şahısta tarîkat da vardır. Şerîat yok ise tarîkat da yoktur, o şahıs mürşid olamaz."

"Kendinizi rüya veya zuhuratta çok güzel hallerde görebilirsiniz. Şerîata aykırı hal ve hareketleriniz olduğu halde böyle rüyalar görüyorsanız, biliniz ki bu rüyalar sizin için istidractır. İstidrac; Allâh-u Te?âlâ'nın âsi bir kulunu derece-derece helâka çekmesi demektir. Bu kadar çalışmalarımız niçin? Şerîatı iyi becerelim diye. Dön dolaş hep şerîat."

"İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhu) Hazretleri 2. cildin 50. mektubunda şöyle buyuruyor; 'Şerîatın hakîkatine kavuşmak için şerîatın sûretine uymak şarttır. Çünkü velâyetin (velîliğin) ve nübüvvetin (nebîliğin) bütün kemalleri, şerîatın sûreti üzerine kurulmuştur."

ŞERÎAT VE SÜNNETE İTTİBÂSI

Mahmud Efendi Hazretleri insanları sadece sözüyle değil, hâliyle de ilme ve ibadete teşvik etmiş, başladığı hiçbir ibadeti bırakmamış ve istikametiyle görenleri gayrete getirmiştir.

Farz namazların evvel ve âhirindeki sünnet namazların hâricinde teheccüd, işrak, kuşluk, evvâbîn, tahiyyetü'l-mescid ve abdest şükür namazı gibi nevâfili hiç terk etmemiş hatta bir defasında "Kuşluk namazını terk edeceğine Mahmud ölsün daha iyi" buyurmuştur.

Pazartesi-perşembe orucunu, ramazanın son on günü îtikâfı terk ettiği görülmemiştir. Hadîs-i şeriflerde zikrolunan nâfile namaz, oruç ve zikir gibi ibadetlere devam etmiş, Müslümanları da teşvik etmiştir.

Üstad Hazretleri'nin unutulmuş sünnetleri diriltmesi, sünnetlerden mâadâ edeplere bile farz gibi riayet etmesi Müslümanlar tarafından sevilip takdir edilmesine vesile olmuştur. Türkiye'de "Takva" denilince, "Sünnet-i seniyyeye ittibâ" denilince akla gelen ilk isim olması bu dikkatinin netîcesidir.

Bir ara cemaatinin "Mahmudçular" ismiyle zikredildiğini duyduğunda çok üzülmüş ve cuma hutbesinde şunları söylemiştir: "Mahmudçular diyorlar. Allâh aşkına! Ben yeni bir din mi îcad ettim?! Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in günlük hayatta tatbik edilen dört bin küsur sünneti vardır, dördünü terk ettiğimi gören arkamda namaz kılmasın."

ZİKİR VE TEBLİĞE VERDİĞİ ÖNEM

Mahmud Efendi Hazretleri şer-?i şerîfi bütün olarak gördüğü için sadece ilimle meşgul olup ibadette, zikrullâhın medresesi mesâbesinde olan tarîkat vazîfelerinde, dîni tebliğ etmekte ve emr-i bi'l-mâ?ruf nehy-i ani'l-münker yapmakta gevşeklik gösterilmesini asla tasvip etmezdi.

Bu mevzû ile alâkalı sarf ettiği şu sözleri zikretmek O'nun yolunun bir nebze olsun anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

"Yatmadan evvel biraz ders (tarîkat virdi) ile meşgul olalım. Teheccüd namazından sonra devam edelim. İşrak vakti bitirelim. Ondan sonraki bütün vakitlerimizi ilme harcayacağız."

"Zikrullah, Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e en büyük ittibâdır. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) zikirsiz durmazdı. 'Rasulullah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bana zikri emretti ben de zikrediyorum' demeli ve sabah akşam durmadan Allâh-u Te?âlâ'yı zikretmeli."

Emr-i bi'l-mâruf ve nehy-i ani'l-münker yapılması gerektiğini beyan ederken şöyle derdi:

"İstanbul'un bütün evleri medrese olsa emr-i bi'l-mâruf ve nehy-i ani'l-münker olmasa bir değer ifade etmez."

"Allah aşkına acıyın bu insanlara. Sel gibi cehenneme akıyorlar."

Üstadı Ali Haydar Efendi'den şu sözü çokça naklederdi:

"Dîn-i Mübîn-i İslam'ın devam ve bekası emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münkerin devam ve bekasına, Dîn-i Mübîn-i İslam'ın inkırâzı (yıkılması) ise emr-i bi'l-mâruf ve nehy-i ani'l-münkerin terkine bağlıdır."

ÂLİMLERİN KENDİSİ HAKKINDAKİ SÖZLERİ

Mahmud Efendi Hazretleri'nin şeyhi , son dört padişahın huzur hocası, dört mezhebin müftüsü ve Meşîhat-ı İslamiyye'de heyet-i te'lîfiyye reisi olan Ali Haydar Efendi Hazretleri Kendi yerine bıraktığı Mahmud Efendi Hazretleri hakkında: "(İlahî koruma sayesinde) Henüz Mahmud'umun sol tarafına bir seyyie(günah) yazılmamıştır. Mahmud'umun eli Benim elimdir.

Bende ne varsa Mahmud'uma verdim. O'nu sevmeyen âhirette Beni göremez." buyururlardı.

Ali Haydar Efendi'den ve Zâhid el-Kevserî'den mücaz olan büyük âlim Emin Saraç Hocaefendi, Mahmud Efendi Hazretleri'ni sıkça ziyaret eder ve çeşitli vesilelerle: "Ali Haydar Efendi Hazretleri'nin murâdını Mahmud Efendi hayata geçirmiştir, çünkü Ali Haydar Efendi'nin tek arzusu ilmin yayılması ve (sakal, cübbe-şalvar ve çarşaf gibi) islam şiârının canlanmasıydı" derdi.

Mahmud Efendi Hazretleri'nin zâhirî ilimdeki üstadı Hacı Dursun Fevzi Efendi: " Mahmud Efendi Hazretleri'nin arkasında namaz kılan, İmam-ı Âzam Efendimizin ardında kılmış gibidir" derdi .

Kendisi evvelki meşayıhtan icazetli bir şeyh olduğu halde ilk önce Ali Haydar Efendi Hazretleri'ne intisab edip O'nun halifesi olmuş, daha sonra Mahmud Efendi Hazretleri'ne intisab ederek O'nun yüce makamını itiraf etmiştir.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'nin yedinci torunu ve Medîne-i Münevvere'deki Mazharî Ribâtı'nın son şeyhi olan Muhammed Mazhar el-Fârûkî Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri'ni İstanbul'da ziyaret etmiş ve:

"Ben âlemleri gezdim, bu asırda Mahmud Efendi gibi şerîat ve tarîkatı birlikte yaşayan bir zat görmedim" demiştir.

İslam âleminin en büyük âlimlerinden ve Ehl-i Sünnet'in en büyük müdâfîlerinden olan Büyük Kutub Allâme Seyyid Muhammed Alevî el-Mâlikî (Rahimehullâh) Mahmud Efendi Hazretleri'ni İstanbul'daki dergâhında birkaç defa ziyaret etmiş, vefatından önce on gün kadar Kendisinin misafiri olmuş ve:

"Dünyada birçok cemaatler gördüm. Kimisi ilme önem verip tasavvufu zâyi etmiş, kimi de tasavvufa ihtimam gösterip ilmi zâyi etmişlerdir, ama Mahmud Efendi ve cemaati ilimle ameli, şerîatla tarîkatı birlikte yaşayıp-yaşatan müstesna cemaatlerdendir.

Bu kadar kalabalık müridi olup da kendisini öne çıkarmayan ve son derece tevâzû sahibi olan bir zat mutlaka evliyâullâhın kutuplarından biri olması gerekir, zira bu makam normal bir velîde tahakkuk etmez" demiştir.

2009 senesinin yaz aylarında vâki olan Şâm-ı Şerîf ziyaretinde akdedilen ulemâ ve meşâyih meclisinde Allâme Muhammed Sa?îd Ramazan el-Bûtî bu mevzûya işaret edip Mahmud Efendi'ye "Türkiye'deki sırrı siz muhafaza ettiniz" demişti.

Yine 2009 yılının Aralık ayında Mahmud Efendi'yi ziyarete gelen Büyük Muhaddis Allâme Muhammed Avvâme, bir sohbet esnasında etrafında toplanan on bin kadar talebeyi gördüğünde Hazreti Ali Efendimiz'in (Kerremellahu Vechehû) Kûfe'ye gelişinde İbni Mes?ûd (Radıyallâhu Anh)'ın talebelerinin O'nu karşılamaya çıkışlarını zikrederek Hazreti Ali (Kerremellahu Vechehû)nun İbni Mes?ûd (Radıyallâhu Anh) hakkındaki;

"Allâh İbni Mes?ûd'a rahmet etsin. Gerçekten bu beldeleri ilim doldurmuş" sözünü nakledip akabinde;

"Allâh Mahmud Efendi'ye merhamet etsin. Gerçekten bu beldeleri ilim doldurmuş" demişti.

Mahmud Efendi Hazretleri'nin ilim, amel ve ihlastaki yüksek mertebesine daha birçok âlim değinmiştir ki, Büyük Muhaddis merhum Abdulfettâh Ebû Ğudde kendisini mescidinde ziyaret edip hürmetlerini arz etmiştir.

Medîne-i Münevvere'nin kutuplarından olup dünyadaki bütün velilerin meclisinde toplandığı Muhammed Zekeriya el-Buhârî Hazretleri rüyasında Rasûlüllâh (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)'i görmüş, Kâinatın Efendisi'nin hemen ardında da Mahmud Efendi Hazretleri'ni, ayağını Rasûlüllâh (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)'in mübarek ayağını kaldırdığı yere koyarken görmüş, bunun üzerine Mahmud Efendi Hazretleri'ne: "Ben Buhara'da Seyr-u Sulûkümü tamamlayamadım, siz bana tamamlattırır mısınız? diye ricada bulunmuş. Efendi Hazretleri de: "Siz manen tamamlamışsınız" diyerek tevazu göstermiştir.

Şâm-ı Şerîf'in fukahâsından Abdurrezzak Halebî Hazretleri Mahmud Efendi Hazretleri'nin en büyük âşıklarından olup talebelerine daima onu tanıtmaya çalışmıştır.

Son devrin Hanefi fukahâsının en büyüklerinden olan Merhum Edîb Kellâs Hazretleri yüz yaşına yaklaşmış iken ellerde taşınarak Şâm-ı Şerîf ziyaretlerinde Efendi Hazretleri'ni ziyarete gelmiş ve onun hakkında: "Kalbimin sevgilisi"diye ihtiramda bulunmuştur.

Türkiye meşâyıhının ulularından, Kelâmî Dergâhı Postnişîni Ali Haydar Efendi Hazretleri'nin âhiretliği olan Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri'ni mescidinde ziyaret ederek O'nun yüce makamını tasdik etmiştir.

Gümüşhânevî kolunun önde gelen meşâyıhından Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri'ni sürekli ziyarete gelmiş ve cenazesinin yıkanmasını ve namazının kıldırılmasını kendisine vasiyet etmiştir.

Ali Haydar Efendi Hazretleri'nin âhiretliği olan Alvarlı Muhammed Lutfî Efe Hazretleri'nin âhiretliği olan, Rasûlüllâh (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)'in kabr-i şerifinin kapısı herkesin önünde kendisine açılan ve vefatından altı ay sonra kabrinden çıkartıldığında kefeninde hiçbir leke bulunmaksızın etrafa misk kokuları saçan Hacı Salih Efendi Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri'nin müridi gibi Pazar sohbetlerine katılır ve O'nun hakkında: "Kutb-u Medar bu Zattır, görmüyor musunuz, dünya etrafında dönüyor" buyurmuştur ki bu fakir bunu bizzat kulaklarımla duymuşumdur.

Son dönemde Kur'an'a çok büyük hizmeti geçmiş olan Gönenli Mehmed Efendi Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri'ni sık sık ziyaret ederdi. Oğlu vefât ettiğinde Efendi Hazretlerimizle birlikte kendisine tâziye ziyaretine gittiğimiz zaman Efendi Hazretlerine hitaben : "Senin yaptıklarını biz beceremedik, ortalığı sakallılarla ve çarşaflılarla doldurdun. Bir kere rüyamda semânın bir katında evliyâullahın toplantısına katıldım, tanıdığım bütün meşâyıh oradaydı, seni göremeyince sağa sola bakındım. O zaman hâtiften: "Mahmud'u aşağılarda arama. Yukarı bak! Yukarı! " diye nida edildi " demiştir.

Son devir Osmanlı Ulemasından ve Medîne-i Münevvere meşâyıhından olan Hattat Mustafa Necati Erzurûmî Efendi Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretlerine çok tazim eder, Medîne-i Münevvere'de kaldığı otellerde Efendi Hazretlerini ziyaret eder ve :

"Şeytan senden kaçtığı kadar kimseden kaçmıyor. Bu zamanda şeytanın en büyük düşmanı sensin. " derdi.

Muhammed Ali Sâbûnî gibi dünya çapında Meşhur Allame, Mahmud Efendi Hazretlerine intisab etmiş ve :

"Bu Zât sadece Türkiye'nin değil, bütün dünyanın şeyhidir. " demiştir.

Seyda Cezerî'nin halifesi büyük âlim Mehmet Emin Er, Suud ulemasından Seyyid İbrahim Ahsâî, Mekke ulemasından Ahmed Nurseyf, Medîne-i Münevvere'de bulunan Arif Hikmet Kütüphanesi müdürü büyük âlim Ali Ulvi Kurucu, Erzurum müftüsü Halis Efendi gibi Üstadımız Hazretlerini ziyaret eden, kendisinin yüceliğini itiraf eden ve kendisine intisab eden daha birçok zevât-ı kirâm vardır ki bunları tek tek saymaya ne bizim ömrümüz, ne yaşımız, ne de imkanlarımız müsait değildir.

Allah-u Teâlâ Bu Yüce Ğavs'ın dünyada himmetlerini, âhirette şefâatlerini cümlemize nasip eylesin. Âmîn!

ATATÜRK'E DUA.....

Hutbede ATATÜRK'e duaya TEPKİ
25 Ocak 2011 Salı 10:26
Konu; hutbede Mustafa Kemal Paşa'ya dua edilmesiydi...

Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi, bir 'cuma hatırası'nı anlattı ve tepki gösterdi.

Konu; hutbede Mustafa Kemal Paşa'ya dua edilmesiydi.

Eygi, Diyanet'e çağrıda bulundu.

İşte, Eygi'nin yazısının ilgili kısmı:

Cami Minberinden M. Kemal Paşa'ya Dua


Geçtiğimiz 29 Ekim 2010 Cuma günü otomobille Ankara'ya gidiyordum. Cuma'yı Kaynaşlı ilçesinde kıldım. Hatip efendi, hutbede Mustafa Kemal Paşaya dua etti. Malum eskiden Cuma hutbelerinde zamanın Halifesi ve Padişahına dua edilirmiş. Mustafa Kemal Paşanın vefatından bu yana 73 yıl geçti... Hutbelerde bazı paşalara dua edilecekse, niçin Şark Fatihi Kazım Karabekir Paşa'ya, Mareşal Fevzi Çakmak'a, İzmir Fatihi Sakallı Nurettin Paşaya ve diğerlerine de ismen dua edilmiyor?

28 Şubattan sonra, Ergenekoncular ve Derin Devlet, Diyanet'e birtakım elemanlar soktular, sızdılar.

Din işlerine kesinlikle siyaset karıştırılmamalıdır.

Yine din işlerine ideoloji karıştırılmamalıdır.

Din işlerine İslamcılık ideolojisi de karıştırılmamalıdır.

Mustafa Kemal Paşa sağlığında hutbelerde kendisine dua ettirtmemiştir. Diyanet'teki Derin Devletçiler ve Ergenekoncular kraldan daha kralcı, paşadan daha paşacı olmasınlar.

İslam dini böyle şeyleri kaldırmaz.

Dua edilecekse, şahıs ismi vermeden "Şehitlerimize, gazilerimize, dinimize hizmet edenlere..." şeklinde anonim dua yapılmalıdır.

Din, siyasetin üzerindedir.

Din, resmî ideolojinin ve diğer ideolojilerin üzerindedir.

Din, siyasete ve ideolojiye alet edilmemelidir.

Siyaset dine hizmet edebilir...

Kemalizm, Mustafa Kemal Paşanın vefatından sonra çıkartılmış bir ideolojidir ve İslam ile bağdaşmaz ve uyuşmaz.

cami minberi mübarek ve ulvî bir makamdır, Resulullah Efendimizin (salât ve selam olsun ona) makamıdır.

Hutbede Cenab-ı Hakk'a hamd ü sena edilir, Resulullah Efendimize salât ve selam getirilir, onunAshabına, etbaına, Ehl-i Beytine dua edilir. Zamanın İmamına da dua edilir ve sonra Müslümanlara nasihat edilir. Bunun dışında para verin, yardım edin demek olmaz... Yardım toplanacaksa minberden söylenmez, cemaate başka şekilde duyurulur.

Bu hususu muhterem Diyanet İşleri Başkanlığına selam ve hürmetlerimle arz ediyorum. Lütfen bu çirkin uygulamayı durdursunlar, kaldırsınlar.

Sayfa 63 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.