.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

Hayız Ve Nifas Hakkında Hükümler:

gul_agaci.gif1 - Hayız Ve Nifas Hakkında Hükümler:

 

(Aybaşı halinde olan kadın namaz kılamaz ve oruç tutamaz. Orucu, aybaşı halinden çıktıktan sonra kaza eder. Fakat namazın kazası kendisine lâzım gelmez.)

Zira H z. Â i ş e (Radıyallâhü anhâ) : -Peygamber Efendimiz {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanın­da biz, aybaşı halinden temizlenince orucu kaza eder, fakat namazı kaza etmezdik»  demiştir. Hem de namaz çok olduğu için biriktiği zaman kaza edilmesi güçtür. Oruç ise, az olduğu için kaza edil­mesinde güçlük yoktur.


(Aybaşı halinde olan kadın, cami ve mescitlere de giremez.) Cünüp olan kimse de öyledir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) -Ben mescidi, ne aybaşı halindeki kadına ve ne de cünüp olan kimseye caiz kılmam-  buyurmuş­tur. Görüldüğü gibi Hadiste herhangi bir kayıt veya istisna bulun­madığı için, -Cünüp olan kimse, camide duramaz. Fakat içinden ge­çebilir- diyen Imam-ı Şafii´ nin görüşüne karşıdır.


(Aybaşı halinde olan kadın, Kabe´yi de tavaf edemez ve kocası onunla cinsel ilişkide de bulunamaz.) Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) : «Kadınlara, temizlenip yıkanmadıkça yaklaşmayınız»  bu­yurmuştur.

(Aybaşı halinde veya loğusa olan kadın ile, cünüp olan kimse, Kur´an´dan da hiç bir şey okuyamazlar.) Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi´s-salâtü ve´s-selâm) : -Ne aybaşı halinde olan kadın ve ne de cünüp olan kimse, Kur´­an´dan hiç bir şey okuyamazlar-  buyurmuştur. Bu hadis de, ay­başı halindeki kadına camiye girmeyi caiz gören İmam Mâ­lik´ in görüşüne karşıdır. Hadisteki «Hiç bir şey- deyimi mutlak olduğu için bir âyetten az olan miktara da şamildir ve bu itibarla hadis- Aybaşı halindeki kadın ile cünüp olan kimsenin, Kur´ân´dan okumak istedikleri miktar bir âyetten az olduğu zaman, caizdir» di­yen T a h a v i´ nin de görüşüne karşıdır.

 (Aybaşı halindeki kadın, loğusa ve cünüp olan kimse, ne Kur´ân-Kerim´e ve ne de üzerinde Kur´ânın herhangi bir sûresi yazılı bu­lunan paraya çıplak olarak el değdiremezler. Abdestsiz olan kimse de çıplak olarak Kur´ân´a el değdiremez. ´Bunlar Kur´ân´a ancak, kıIıfı ve paraya da kesesi içinde el değdirebilirler.) Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi s-salâtü ve´s-selâm);  «Kur´ân´a ancak temiz olan kimse el değdirebilir«  buyurmuştur. Sonra, hem abdestsizlik, hem cünüplük ele girdiği için, abdestsiz olan kimse ile cünüp olan kimse, Kur´ân´a el değdirmede aynı hükme tabidirler. Fakat abdestsiz olan kimsenin ağzı abdestsiz olmadığı, cünüp olan kimsenin ise, ağzı da cünüp ol­duğu için, abdestsiz olan kimse Kur´ân okuyabilir, cünüp olan kim­se ise, okuyamaz. Kur´ân´ın kılıfı dediğimiz şey de; sahih olan görü­şe göre, gövdeden soyulmuş deri gibi Kur´ân´a yapışık olmayan ka­bı demektir. Sahih olan görüşe göre, cünüp veya abdestsiz olan kim­senin, elbisesinin kolu ile Kur´ân´ı tutması mekruhtur. Çünkü elbi­senin kolu elbise sahibine tabi olan bîr şeydir. Fakat hadis ve fıkıh kitapları Kur´ân gibi olmayıp sahipleri elbiselerinin kolları ile, zaruret­ten dolayı onları tutabilirler. Abdestsiz olan çocuklara, çıplak olarak –kabsız olarak- Kur´ân´ı vermekte -sahih olan kavle göre- sakınca yoktur. Çünkü çocukları abdestsiz olarak Kur´ân´ı tutmaktan menetmekte Kur´ân´ın zayi olma tehlikesi, onları abdest almaya zorlamada da güçlük var­dır.   (Hidaye)

 

 

2 - Hayız Ve Nifas Hakkında Müşterek Olan Sekiz Hüküm:


1- Namaz. Hayız ve nifas halinde, namazın edası da kazası da düşer. Kifâye´de de böyledir.

Kadın kanı gördüğü vakit, o andan itibaren namazı terk eder. Fakîh «Biz bunu alırız.» demiştir. Nevâzîl´den naklen Tatar-hâniyye´de de böyledir. Sahih olan da budur. Tebyîn´de de böyledir.

Kadın, hayızlı olduğu veya nifase bulunduğu, zaman, nama­zın farzı düşer. Ondan Önceki zamanda, içinde namaz kılma imka­nı olduğu halde, kılmamış bulunduğu vakitlerle ilgili namazların, hükmü baki kalır. Zehayre´de de böyledir.


Bir kadın, vaktin sonunda o vaktin namazını kılmaya başlamış da, sonradan hayızlı olmuşsa, —nafilenin hilâfına— son­radan, o namazı kaza eylemez. Hulâsa´da da böyledir.

Hayızlı bir kadının, namaz vakitleri girdiği zaman, abdest alıp, evinin bir köşesine oturarak teşbih çekmesi, «lâ ilahe illallah» demesi, müstehabtır. Bunu mümkün olduğu kadar yapmalıdır. Çünkü temiz olsa idi, namazı eda edecekti. Sirâciyye´de de böyledir.


Suğra isimli kitabta : «Hayızlı bir kadın, secde ayetim işit­tiği zaman, secde eylemez.» denilmektedir; Tatarhâniyye´de de böy­ledir.

 
2- Oruç Tutmak. Hayız ve nifaslının oruç tutması haramdır. Bunlar, bu oruçları sonradan kaza ederler. Kifâye´de de böyledir.


Nafile bir oruca başlamış olan kadın, oruçlu iken hayız olursa, ihtiyaten o orucu kaza eder.

3- Mescide Girmek Hayızlı veya nifaslı veyahut da cenabet olan kimseye, is­ter oturmak için olsun, isterse ibadet etmek için olsun, mescide girmek, haramdır. Münyetul - Musallî´de de böyledir,

Tefazîb isimli kitabta ; «Cemaat için, hayızlı, mescide gi­remez.» denilmiştir.

Hüccet´de ise «Hayızlı, başka yerde bulamiyorsa, su için, mescide girebilir.» denilmiştir. Hüküm de böyledir.

Hayızlı bulunan veya cünüp olanın, vahşî hayvanlardan ve­ya hırsızdan veyahut da soğuktan korktuğu zaman, mescidde dur­masında "bir beis yoktur. Bu durumla karşılaşanlar için, evlâ olan ise, mescide tazim ederek, teyemmüm etmektir. Tatarhâniyye´de de böyledir.


Mescidin üzeri de, mescid hükmündedir. Cevheretü´n - Ney-yire´dede böyledir.

Sahih kavle göre, cenaze ve bayram namazlarım kılmak için tanzim edilmiş olan yerler, -namazgahlar— mescid hükmün­de değildir. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.


Hayızlı veya cenabet olanın, kabir ziyaret etmesinde, bir beis (sakınca ve mesuliyet) yoktur; Sfâeiyye´de de böyledir.

 
4- Ka’beyi Tavaf Hayızlı ye nifaslı olana, dıştan da olsa, Kabe´yi tavaf et­mek haramdır. Kifâyede de böyledir.

Cünüp olan da, Ka´be´yi, dıştan bile olsa tavaf edemez. Bu da, haramdır ve memnudur, Tebyîn´de de böyledir.

5- Kur’an Okumak: Hâize ve nüfesâ´ya Kur’an okumak da haramdır. Hayızlı, nifaslı ve cünüp olanlar, Kur´an-ı Kerîm´den bir âyet veya daha az miktarda da olsa, —hiç bir şey- okuyamazlar. Sahih kavle göre, Kur´ân okumalarının haram olmasında, bunların üçü de, birbirlerine müsavidirler.

Ancak, bunlar, bir ayetten az olan bir miktarı, Kur´ân okuma kastı olmaksızın okuyabilirler. Meselâ : Şükretmeyi irade ederek «el-hamdü lillâh» demek veya yemeğe başlamak veya başka bir niyyetle «bismillah» demek gibi... Bunlarda bir beis yoktur. Cev­heretü´n -- Neyyire´de de böyledir.

Konuşma, esnasında, lisanda cereyan eden ve Kur´ân âyet­lerinde bulunan «sümme nazara», «lem yelid», «ve lem yûled» gibi ilâhî lafızları teleffuz etmek de, yukarıdaki hükme tabi´dir. Hülâsa´da da böyledir.

Okunması helâl olmayan bir şeyi okumak için, cünüp kimse ağzını yıkamış olsa bile yine hüküm değişmez. Seraksî´nih Muhıtinde böyledir. Sahih olan da budur. Sirâcü l- Vehhâc´da da . böyledir.

Hayızlı ve nifaslı olanların Zebur, Tevrat ve İncil´i okuma­ları da mekruhtur. Tebyîn´de de böyledir.

Kur´ân öğretmekte olan kadının, hayızlı olduğu Vakit, iki kelimenin arasını keserek, kelime kelime okutup öğretmesi lâzım­dır. Uygun olan da budur. O kadının, Kur´ân’ı heceleyerek okuma­sında ve okutmasında kerahet yoktur. Muhıyt´te de böyledir.


Zahirü´r - rivâye´de, kunut dualarını okumak da mekruh değildir. Tebyîn´de ve Tecnîs´de de böyledir.

Cünüp ve hayızh olanların, duaları okuması, ezane cevap vermesi ve benzeri şeyleri yapması da caizdir. Sirâciyye´de de böyledir.

 
6- Kur’an’a Dokunmak: Hayızlı, nifash ve cünüp olanlarla abdesti olmayanların, Kur´an´a dokunmaları da haramdır.

Ancak, Kur´ân, meşin veya benzeri bir şeyden yapılmış bir kılıfla kılıflanmış bulunursa, okuyan kimseler, bu durumda Kuran´a dokunabilirler. Sahih olan da budur. Fetva da bunun üze­rinedir. Hidâye´de ve Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.


Sahih olan kavle göre, Mushaf´ın kenarına ve beyaz olan «yazısız olan — yerlerine de, el sürmek memnû´dur. Tebyîn´de de böyledir,


Kur´an´a dokunma hususunda, taharet azalarının dışında kalan uzuvlarla, tahareti tamamlanmamış azalar arasında, görüş ay­rılığı vardır. Esahh olan, her ikisinin de memnu oluşudur.  
Bu durumda olan kimselerin, giydikleri elbiselerle Kılıfına dokunmaları da caiz değildir. Tefsir, Fıkıh ve Hadîs kitapları­na dokunmaları da mekruhtur.


Kur´an´a, sırtındaki elbisenin yakası ile dokunmakta (onu tutmakta) bir beis yoktur. Tebyîn´de de böyledir.

Yine bu gibi kimselerin, içinde tam bir ayet yazılı olan, tah­ta, para ve bunlardan başka şeylere dokunmaları da caiz değildir. Hulâsa da da böyledir.


Şayet, Kur´an farisice yazılmışsa, İmam-ı A´zam Bbû Ha-nife (R.A.)´ye göre, ona da dokunmak (el sürmek) mekruhtur. Sa­hih kavle göre, İmâmeyn´in görüşleri de böyledir. Hulâsada da böy­ledir.

Âlimlerin umumuna göre Kur´an haricinde, içinde Allah´­ın zikri geçen kitaplara dokunmanın, mekruh olduğu görüşü de vardır. Nihâye´de de böyledir.


Cünüp, hayızlı ve nifaslı olanların, Kur´an´a bakmaları mekruh olmaz. Çevheretü´n - Neyyıre´de de böyledir.

Cünüp veya hayızlı olanların, yazmakta oldukları satırla­rın aralarına; Kur´an´dan bir âyeti yazmaları da mekruhtur. Fakat, yazdıkları bu âyeti okumazlarsa mekruh olmaz.


Cünüp olan kişi, Kuranı Kerim´i yazamaz. Ancak, yazılan sahıfe bir yerde olursa, Kur´an´ı yazabilir; fakat —yazdığı, şeyin üzeri­ne elini koyamaz. Âyetin haricinde —kâğıdın yani henüz âyet ya­zılmamış olan boş kısmına ise elini koyabilir.


İmâm Muhammed (R.A.) «Bu kimselerin, Kur´an yazma­maları bana göre en sevimli davranışıtır. demiştir. Buhara âlimleri de, bu görüşü alıp benimsemişlerdir.


Sahih kavle göre, sabi çocuklara, abdestleri olmasa bile, Kur´an´ı vermekte, bir beis (sakınca) yoktur. Sirâcül - Vehhâc´da da böyledir.


7- Cima: Bu gibilere –hayız ve nifaslı- cima´da, haram (yasak, -memnu´) dur. Erkek için, hayızlı veya nifaslı bulunan karısını öpmek, onunla yatmak, göbeği ile diz kapağı arası hâriç, bütün vücudundan faydalanmak serbesttir. Bu hüküm İmâmı A´zam Ebû Hanîfe (R. A,) ve İmam Ebû Yûsuf (R.A.)´a göredir. Sirâcü´l-Vehhâc´da da böyledir.


Bir kimse, bu durumda, haram olduğunu bilerek cima´ ederse, o kimsenin, tevbe.ve istiğfar etmekten başka, yapacağı bir şey yoktur. Bir dînar veya yarım dînar, tasadduk etmesi müstehab olur. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

 
8- Kan Kesilince Gusul: Hayızlı veya nifaslının, kan kesilince gusletmesi vacibtir. Kifâye´de de böyledir.

Hayız müddetinin en son haddi olan, On gün geçtikten sonra, ister ilk defa hayız gören kadın olsun, isterse adetli bulun­sun, yıkanmadan Önce, cima´ etmesi helâl olur. Yıkanana kadar, cima´ etmemek ise müstlehâbtır. Muhıyt´te de böyİedir.


On günden daha az bir sürede kan kesilirse, yıkanana ka­dar veya üzerinden bir namaz vakti geçene kadar, cima´ etmek caiz olmaz. Çünkü namaz, ancak vaktin sonunda yıkanacak kadar bir vakit bulanın üzerine, farz olur. Zâhidî´de de böyledir.


Fakat kan, vaktin evvelinde kesilir ve kesilme, —kan gö­rülmeme hâli— yakit –namaz vakti- geçene kadar devam ederse, bu durumda bek­lemek şart değildir. Nihâye´de de böyledir.

Bir kadının hayız kanı, adeti olandan daha az bir sürede kesilmiş olsa, o kadın için mukârenet, (cima) —adeti geçene ka­dar, yıkanmış olsa bile— mekruh olur. Fakat, o kadının bu durum­da, ihtiyaten, namaz kılması ve oruç tutması gerekir. Tebyîn´de de böyledir.


Kanı on günden önce kesilen, fakat gusletmek için su bula­mayıp, teyemmüm eden bir kadına, Ebû Hanife (R.A.) ve Ebû Yû­suf (R.A.)´a göre, namaz kılana kadar cima´ etmek helâl olmaz.

Su bulursa, yıkanana kadar Kur´an okuması haram ve fakat cima´ etmek helâl olur. Zâhidî´de de böyledir, el Cühandî : «Sahih olan budur.» demiştir. Sîracül - Vehhâc´da da böyledir

 

Ne zaman ki, ilk hayız gören bir kadın on günden önce ve adetli olan bir kadın da adetinden daha kısa bir sürede temiz­lenmiş olsa; (yani kan kesilse) abdest ve guslünü, namazın son vak­tine kadar tehir eder. Fakat, bu tehiri, namazın kerâhat vaktine gir­mesine sebep olabilecek kadar, fazla olmamalıdır. Zâhidî´de de böy­ledir.  (Fetevayı hindiye)

 

 

3 - Hayız ve Nifas Sebebiyle Haram Olan Şeyler:


Hayız ve nifasla sekiz şey haram olur (ki bunlar):


(1) Namaz (kılmak),


(2) oruç (tutmak),


(3) Kur´an´dan bir âyetj; okumak ve


(4) ona kılıfsız olarak dokunmak,


(5) camiye girmek,


(6) Kabe´yi tavaf etmek,


(7) cinsel ilişkide bulunmak,


(8) göbek al­tıyla diz kapağının altı arasında kalan bölgeden yararlanmaktır.

 

Hayızlı ve lohusa olanlar (âdetleri sona erince) oruçlarını kaza ederler, namazlarını ise kaza etmezler. (Nurul izah)

 

Hanefi fıkhında meşhur üç kitabtan aktardığımız hükümler, bütün alimlerimizin ittifak ettiği kati hususları ihtiva etmektedir. Yeni yetmelerden reformcu –prof Bayındır- gibileri kadınların hayızlı iken oruç tutabileceğini yumurtlaması, ayak takımında güneş görmemiş fetva diye tabir edilir. Bizler asrı saadetten beri tatbik edilerek kitablara kaydedilen hükümleri İslam mezheblerinin fıkıh eserlerinden alıp tatbik ederiz, avamın mezhebi tabi olduğu imamın görüşüdür, müçtehid olamayanlar avam gibi taklit konumundadırlar. Bu hususlardaki delilleri kendine göre yorumlayan bid’at ehli reformcular, asırlarca kabul görmemişte şimdi mi revaçta olacak, ancak tembel Müslümanlar bunları dinlerler, kendileri de fetva verenlerde sapıtır.

Perşembe, 09 Ekim 2008 13:29 tarihinde güncellendi

Hayızlı Oruç Tutamaz, Namaz Kılamaz...

gll.jpgHAYIZ VE NİFAS HAKKINDA MÜŞTEREK OLAN SEKİZ HÜKÜM

387 BİRİNCİ HÜKÜM: Hayız ve nifas halinde, namazın edası da kazası da düşer. Hz. Aişe (r.anha)'den rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem (sav) zamanında hayız'dan temizlenen kadının, hayız süresi içerisinde geçirdiği namazı kaza etmediği, oruç'u kaza ettiği sabit olmuştur.(286) Hayızlı bir kadın; namaz vakitleri girdiği zaman, evinin bir köşesine oturarak tesbih çeker. Bu müstehabtır. Bunu mümkün olduğu kadar yapmalıdır. Zira temiz olsaydı, o vakitte namazı eda edecekti. Siraciye'de de böyledir.(287)

İKİNCİ HÜKÜM: Hayız ve nifas halinde iken oruç tutması haramdır. Temizlendikten sonra, geçirmiş olduğu oruç'ları kaza eder. İbn-i Abidin: "Hayız ve nifas'ın hükümlerini" izah ederken: "Orucu haram kılar, onun sahih olmasına o hal manidir. Fakat vacip olmasına mani değildir. Onun için kadın (temizlendikten sonra) orucunu kaza eder"(288) buyurmaktadır.

ÜÇÜNCÜ HÜKÜM: Hayızlı ve nifaslı veyahut da cünüb olan kimseye; ister oturmak için olsun, isterse ibadet etmek için olsun mescid'e girmek haramdır.(289) Resûl-i Ekrem (sav): "Şüphesiz ki ben mescidi; ne hayızlı kadın için, ne cünüb olan kimse için helâl kılmam"(290) buyurmuşlardır.

DÖRDÜNCÜ HÜKÜM: Hayızlı ve nifaslı olana; dıştan da olsa Kâbe-i muazzamayı tavaf etmek haramdır. Cünüb olan kimse de Kâbe-i Şerif'i tavaf edemez, bu da haram'dır. Tebyin'de de böyledir.(291)

BEŞİNCİ HÜKÜM: Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Ne hayızlı bir kadın ve ne de cünüb olan kimse Kur'an-ı Kerim'den birşey okumasın"(292) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla hayızlı ve nifaslı kadına Kur'an-ı Kerim'i okumak da haramdır. Kunut dualarını okumak, tesbih ve zikir yapmak, ezana icabet etmek mübahtır.

ALTINCI HÜKÜM: Hayızlı, nifaslı ve cünüb olanlarla, abdesti olmayanların Kur'an-ı Kerim'e dokunmaları da haramdır.(293) Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Kur'an-ı Kerim'e temiz olanlardan başkası el süremez"(294) buyurduğu bilinmektedir. İbn-i Abidin: "Kur'an'a el sürmek levhade, parada veya duvarda yazılı bile olsa caiz değildir. Ancak bunların yalnız yazısına el sürülemez. Mushaf böyle değildir. Onun kabına ve beyaz yerine dokunmak da memnudur. Bazıları caiz olduğunu söylemişlerdir. Bu kıyasa daha yakındır. Memnu olması ise ta'zime daha layıktır. Nitekim Bahır'da da böyle denilmiştir. Yani sahih olan memnu olmasıdır"(295) hükmünü zikretmektedir.

YEDİNCİ HÜKÜM: Hayızlı ve nifaslı kadınla cinsi münasebette bulunmak da haramdır.(296) Kur'an-ı Kerim'de: "Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayınız"(297) hükmü beyan buyurulmuştur. Molla Hüsrev: "Hayızlı kadınla cinsi münasebet helâl'dır diyen kâfir olur. Çünkü haram olması kesin nass ile sabittir"(298) hükmünü zikretmektedir. İbn-i Abidin: "Sonra bu fiil, yani hayızlı kadınla cinsi münasebette bulunmak bilerek kasden yapılırsa büyük günahtır. Mecbur edilerek veya unutarak yapılırsa günah değildir, tevbe lazım gelir. Bir veya yarım altın sadaka vermesi mendûb olur. Şarih burada bilmemeyi de karıştırmıştır. Zahire göre bilmeden cinsi münasebette bulunmak yalnız büyük günah olmasını önler, asıl itibariyle haram olmasını önlemez. Çünkü İslâm memleketinde (Darû'l İslâm'da) şer'i hükümleri bilmemek özür değildir. Bunu Tahtavi beyan etmiştir. Sadaka vermenin mendûb olması İmam-ı Ahmed'le, Ebû Davud'un, Tirmiz ve Nesai'nin İbn-i Abbas'tan merfû olarak rivayet ettikleri şu hadisle sabittir: "Karısına hayızlı halinde yakınlık eden kimse hakkında bir veya yarım altın sadaka verir" dedi. Sonra: "Cim'a hayzın evvelinde olursa bir altın, sonunda olursa yarım altın verilir" denilmiştir. "Kanın rengi siyah ise bir altın, sarı ise yarım altın verilir" diyenler de olmuştur. Bahır sahibi diyor ki: Ebû Dâvûd'un ve Hâkim'in rivayet ettikleri, Hâkim'in sahihdir dediği şu Hadis-i Şerif de buna delildir: "Erkek karısına hayızlı halinde yakınlık ederse kan kırmızı geldiği takdirde bir altın, sarı ise yarım altın sadaka versin." Kadına yakınlık etmek hayızlı olduğunu haber vermesiyle haram olur"(299) buyurmaktadır.

SEKİZİNCİ HÜKÜM: Hayızlı ve nifaslı kadınların, kan kesilince gusül abdesti alması vacibtir. Kifaye'de de böyledir.(300)

Perşembe, 09 Ekim 2008 13:08 tarihinde güncellendi

Bizde ve dünyada çevre, insan vs. hakları

balk.jpg
II. Bâyezid devrine ait en mühim kanunlardan birisi şüphesiz ki, Bursa, İstanbul ve Edirne İhtisâb Kanunnâmeleridir. Bu kanunnâme, dünyanın en mükemmel ve en geniş belediye kanunu olmakla kalmamakta, aynı zamanda dünyada ilk tüketici haklarını koruyan kanun, ilk gıda maddeleri nizâmnâmesi, ilk standartlar kanunu, ilk çevre nizâmnâmesi ve kısaca asrına göre çok hârika bir hukuk kodudur. Bu kanun, hem Osmanlı örf âdetlerini ve hem de İslâm hukukunu çok iyi bilen Mevlânâ Yaraluca Muhyiddin tarafından hazırlanmıştır. Hazırlanış tarihi 1502 ila 1507 tarihleri arasındadır.
    Her biri 100 küsur maddeyi bulan üç kanunnameden sadece bazı maddelerini, tüketici hakları açısından arz ediyoruz (Maddenin başındaki rakamlar Kanun maddelerine ve harflerden B, Bursa, E, Edirne ve İ, İstanbul Kanununa işaret etmektedir):
Çarşamba, 08 Ekim 2008 14:29 tarihinde güncellendi

Rahibenin dedesi ! İbretlik Yazı

bat.jpgBu rahibenin dedesini tanıdınız mı?

     Bir müddet önce bu köşede, “Bu adamı ve dedesini tanıdınız mı?” başlıklı bir yazı kaleme almıştık. Şimdi sıra geldi, “Bu kızı ve dedesini tanıdınız mı?” sorusuna cevap aramaya. Hem de bugünlerde isminden sıkça söz edilen bir profil üzerinden.

     Gelenekleri olan köklü bir toplumda, bir milletin tarihi açısından oldukça kısa sayılabilecek bir sürede kuşaklar arasında yaşanan inanılmaz uçurumun bir başka çarpıcı hikâyesine yer vereceğiz bugün.

     Yıllardan 1862, aylardan ekimdi. Kim bilebilirdi o gün dünyaya gelen minicik kız çocuğunun gün gelip ilk kadın Türk romancısı olacağını. Aslında onun kaderi ebesinin göbek bağını keserken ettiği duasından belliydi. “Aklı güzel olsun” deyivermişti ebe kadın, “Sesi de, talihi de güzel olsun” diyeceğine. Öyle de olmuştu.

     Öğrenmeye, okumaya ve Fransızcaya ilgisi vardı. Fransızcayı evde kendi kendine kitaplardan öğrenmişti. Annesi Adviye Hanım ise, “Dilini değiştiren dinini de değiştirir” diye söyleniyordu bazen.

     Arapça ve Fransızca derslerinden sonra matematik, hukuk, Arap tarihi ve felsefesi okudu. 17 yaşına geldiğinde babasının isteği üzerine Abdülhamit’in Kolağası Faik Bey ile evlendi. Azimliydi. 1892 yılında ilk romanı olan “Muhadarat”ı yazdı.

     George Ohnet’nin “Volonte”sini çevirip yayımladı. Çevirisine imzasını “Bir kadın” diye atmıştı. Bir erkek ismi de kullanabilirdi ama o “Bir kadın” yazmayı tercih etmişti.

     1914 yılında yazdığı “Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı”, Meşrutiyet sonrası zamanı anlatıyordu.

     Kolağası Faik Bey ile evliliğinden Ayşe, Hatice, İsmet ve Nimet adlı 4 kızı dünyaya geldi.

     Yazının buraya kadar ki kısmında sanırım kimden bahsettiğimi anladınız…

     1 Ocak’tan itibaren tedavüle girecek olan Türk lirasında resmine yer verilecek olan Fatma Aliye Hanım’dan söz ediyorum.

     Ama buraya kadar yazdıklarımız konunun sadece bir yönü.

     1926 yılına gelindiğinde Fatma Aliye Hanım’ı şok eden bir olay yaşandı.

     Dame De Sion’da okuyan kızının, yani İsmet’in ortadan kaybolmasıyla hayatı değişti. Çünkü İsmet’in kaybolmasının nedeni bir gençlik hevesi değil, Katolik bir rahibe olmayı tercih etmesiydi. İsmet, annesine uzaklardan mektuplar yazdı ama hayatının sonuna kadar onun karşısına çıkmayı reddetti.

     Fatma Aliye Hanım babasından kalan tüm bütün servetini kızını bulma uğruna harcadı. Birçok ülke gezdi, dedektifler tuttu ve kalan ömrünü kızı İsmet’i bulmaya adadı. Ancak Hıristiyan olan kızı İsmet’e kavuşamadan 13 Temmuz 1936 da hayata gözlerini yumdu.

     İşte size, 1 Ocak’ta tedavüle girecek olan lirada resmine yer verilen Fatma Aliye Hanım’ın acıklı hikâyesi.

     Bitti mi? Bitmedi?

     Kızı rahibe olan Fatma Aliye Hanım’ın babası kimdi dersiniz?

     Abdülhamit döneminin devlet büyüklerinden ünlü tarihçi ve hukukçu Ahmed Cevdet Paşa…

     Yani, İslam Hukuku konusunda önemli çalışmalara imza atan Ahmet Cevdet Paşa’nın torunu İsmet, bir rahibe oldu.

     Tıpkı, dönemin ünlü Osmanlı bakanlarından gazeteci Ali Kemal’in, geçtiğimiz mayıs ayında Londra'ya belediye başkanı seçilen torunu Boris Johnson’un İslam karşıtı bir Hıristiyan olması gibi.

     Boris Johnson’un büyük dedesi Hacı Ahmet Efendi’de, İstanbul’un büyük camilerinin aydınlatma mumlarını bedava verecek kadar dinine ve devletine hürmetkâr bir Osmanlı idi.

     Pekâlâ, bu nasıl oldu?

     Fatma Aliye Hanım’ın 1880’li yıllarda doğan kızları Hatice ve Ayşe evde eğitim gördü. 1900 doğumlu Nimet ile 1901 doğumlu İsmet ise Dame De Sion’a gitti.

     Ailenin üçüncü kızı Nimet, “saçlarımdan tutarak beni Hıristiyanlığın sembolü olan ikonları öpmeye zorluyorlar” diyerek Dame De Sion’a bir daha gitmeyeceğini söyledi. Nitekim bu okuldan alınarak Robert Kolej’e kaydettirildi. Ama İsmet o kadar şanslı değildi. Kendisiyle özel ilgilenildi, peşine kendisiyle özel ilgilenmesi için misyoner kızlar takıldı ve din değiştirmesi sağlandı.

     Neticede Ahmet Cevdet Paşa’nın torunu İsmet Katolik rahibe oldu. Tevfik Fikret’in oğlu Haluk, Protestan papaz… Haluk bir Protestan kilisesinin papazı olarak 1965 yılında öldü. Namık Kemal’in torunu ise kimliğini bir ateist olarak oluşturdu.

     Bu nasıl bir kaderdir Ya Rabbi…

     Aranızda bu konuda açıklaması olan, ya da kendi akıbetini garanti gören var mı?

PROF. DR. OSMAN ÖZSOY - HABER 7
Çarşamba, 08 Ekim 2008 13:07 tarihinde güncellendi

Sayfa 310 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.