.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

KADINLARLA TOKALAŞMAK

gl_at.jpgSoru: Bugünlerde gazete sütunlarına ve TV ekranlarına yansıyan, “kadınlarla tokalaşma” konusunda acaba dinimizin hükmü nedir ve Peygamberimizin örnek tatbikatı nasıldır? Kur’an-i Kerim’deki “Zinaya yaklaşmayınız” emri gayet açıktır. Bu emirle, zina yapmak şöyle dursun, zinaya giden bütün yollar bile yasaklanmaktadır. İki cins arasındaki, dokunmak/tutmak gibi fiiller, zinadan önceki hareketler oldu?u içindir ki, İslâm dini meşru olmayan bu fiilleri de yasaklamıştır.

Cevap: İnsanlar gözleri kapalı tokalaşmadıklarına ve tokalaşacakları insana bakıp gördüklerine göre, “tokalaşmak”tan önce, bakmanın/görmenin hükmüne göz atmak icap eder. Kadın ve erkeklerin, birbirlerini tanıyacak kadar normal ve tabii bakışlarında bir mahzur yoktur. Yeter ki, birinci bakışın arkasına başka bakışlar eklenmesin.

a) Yabancı kadınlara bakmak hususunda Kur’an diyor ki: “Mü’min erkeklere söyle, gözlerini kıssınlar.” (Nur, 30)

b) Peygamberimiz (sav), Hz. Ali Efendimize, “Ya Ali, bakışına bakış ekleme. Birinci bakış lehine, (günah değil), ikinci bakış ise aleyhinedir (günahtır)” buyurdular. (Tirmizî, Edep 23; Ebû Davud, Nikâh 24)

c) Hz. Câbir, bir kadına ani bakışın hükmünün ne olduğunu soruyor. Peygamberimiz, “Bakışını hemen çevir” buyuruyor. (Müslim, Âdâb 45; Ebû Davud, Nikâh 44; Tirmizî, Edep 29)

d) Peygamberimizin hanımlarından Ümmü Seleme ile Meymûne Vâlidemizin bulundukları yere doiru, âmâ olan İbni Ümmi Mektum Hz. geliyordu. Geldi ve onların bulunduğu yere girdi. Peygamberimiz hanımlarına, “Örtününüz” buyurdu. Onlar, “Ey Allah’ın Resûlü, o bizi görmeyen bir âmâ değil mi?” dediler. Peygamberimiz, “Siz de mi âmâsınız? Siz onu görmüyor musunuz?” buyurdu. (Ebû Davud, Libas 37; Tirmizî, Edep 29)

Değerli okuyucular, tokalaşmadan önce şart olan bakmak ve görmek hakkında Peygamberimizin sözleri böyle olunca, yabancı kadınlarla tokalaşmanın hükmü acaba nasıldır?

TOKALAŞMAK

Kur’an-ı Kerim bize, herhangi bir hususta tereddüde düştüğümüz zaman, onu Allah ve Resûlü’ne götürmemizi, yani o konuda ayet ve hadislere bakmamızı emrediyor.

Biz de öyle yapalım. Eserlerde “musâfaha” kelimesiyle anlatılan tokalaşmanın sünnet olduğu hakkında, âlimler birleşiyorlar. Ama kadınlarla erkekler arasındaki tokalaşmanın sünnet olduğu hakkında değil...
Meşhur âlimlerden İbni Hacer, yabancı kadınlarla tokalaşmanın bu emrin dışında olduığunu, yani sünnet olmadığını ifade etmektedir. (Kütüb-i Sitte Muhtasarı 10/191)

İbn-i Esir, El-Kâmil fi’t-Târih’inde, Peygamberimizin, yakın olmayan kadınlar hakkında tavrını Şöyle anlatıyor: “Resûlullah, kadınlara el sürmez, hiçbir kadınla tokalaşmaz ve hiçbir kadın da ona el vermezdi.” (Mekke’nin Fethi Bahsi)

Nitekim, ikinci Rıdvan Bîatı’nda ve Mekke’nin Fethi’nde, erkeklerden musafaha yaparak bîat alan Hz. Peygamber, kadınların elini tutmamıştır. Bizim en güzel örneğimiz Peygamberimizdir. Kur’an-ı Kerim de zaten, “Resûlullah’ta sizin için güzel bir örnek vardır” buyuruyor. O halde en güzel örneğe iyi yapışmak lâzım...

Deniliyor ki: “Cinsel haz amacı olmazsa, kadınlarla tokalaşmak helâldir.”

Biliyorum ki, bu söz kötü niyetle söylenmiş bir söz değildir. Ama iyi niyetle de olsa yanlış yanlıştır. Dolayısıyla, herhangi bir kaynak eserden delil getirilmediği müddetçe, bu hükmü kabul etmek mümkün değildir. Çünkü, 1400 seneden sonra bizim “Şu helâldir, Şu haramdır” Şeklinde hüküm verme salâhiyetimiz olamaz. Yapılacak tek Şey vardır, o da bu mesele için kaynak eserlere bakmaktır.

İslâm’da caiz olan, kadınların ellerinin açık olmasıdır; dokunmak ve tutmak değil. Yoksa, Peygamberimiz, caiz olsaydı kadınların ellerini niçin tutmasındı?

Hz. Resûlullah, bir peygamber olarak kadınların elini tutmadığı halde, biz neyimize güvenerek tutacağız ve “Cinsel haz amacı olmazsa helâldir” diyebileceğiz?

“Cinsel haz amacı olmazsa” deniliyor. Eğer bir fiil caiz değilse, onda niyet aranmaz. Meselâ bir kadının açık olan sırtına bakmaz, cinsel haz amacı olsa da, olmasa da helâl değildir.

Yusuf Aleyhisselâm'ın kendisi hakkında sözü şöyle: "Ben nefsimi temize çıkarmam, nefsime iyi diyemem. Çünkü nefis fazlasıyla kötülüğü emredicidir."

Peygamberler bile kendilerini bu hususta emniyette hissetmedikleri halde, kim kendini her zaman kontrol edebilecektir?

Tokalaşan iki kişiden birinin hatırında kötü hiçbir düşünce olmadığı halde diğerinde olabilir.

Bilemezsiniz ya, diyelim ki sizinle el sıkışan şahsın böyle bir amaç taşıdığını biliyorsunuz, engel olabilecek misiniz? Böyle bir durumda, yutkuna yutkuna hazmetmeye çalışmaktan başka ne yapılabilir?

Öyleyse yeni baştan soralım:

Hâlâ, "Cinsel haz amacı olmazsa tokalaşmak helâldir" diyebilecek miyiz?

İki elin buluşmasını basite almamak gerekiyor değerli okuyucular. Bu konu romanlara bile konu olmuş. Sevgilisinden bahseden romanın kahramanı, "Onun elinin sıcaklığını ve yumuşaklığını hâlâ unutamıyorum" diyor.

Bir erkekle aralarında hiçbir şey olmadığını anlatmak için "Eli elime değmedi" diyen bayan, bu sözüyle bizim anlatmak istediğimizin canlı isbatı oluyordu. Sinan Çetin, programındaki muhatabına, "İlk defa ne zaman elini tuttun?" diye soruyordu. Bu sorunun sebebi ne ola ki?

Bütün bunlar, iki elin birleşmesinin, icabında daha başka ne türlü birleşmelerin öncüsü olduğunu isbat etmiyor mu?

HELÂLLERİ HARAMLAŞTIRMAK

Yukarda, "En doğrusu, bu konu hakkında kaynak eserlere bakmaktır" demiştim. Bu konuda söz söyleyenler, kaynak eserlere bakmış olmalılar. Bakmaya bakıyorlar da; "kadınlarla el sıkışmak helâldir" hükmünü bulamayıp, "haramdır" ibaresiyle karşılaşınca bir türlü kabul edemiyorlar.

Kabul etmemekle kalınsa bir derece. Bir de karalamaya geçiyorlar.

Diyorlar ki: "Müctehidlerde helâlleri haramlaştırma gibi bir zafiyet var." Değerli okuyucular, bu durumda müctehidler, -kadın eli sıkmak helâldir- demedikleri için, insanlara helâli haramlaştırarak İslâm'ı bozmuş oluyorlar( !) Çünkü din, kaba çizgilerle haram ve helâl hükümlerden ibarettir."

El insaf! Halbuki, mübarek müctehidleri tenkit edenler, asırlardan beri onların ictihadlarını öğrenerek yetişen sayısız âlimlerin eserlerini okuyarak yetiştiler. Onların eserlerini yok sayıversek, bu tenkitçilerde ilimden eser mi kalır? Tenkit edilen müctehidler, cahil değil âlim kimselerdir. Bunlarca, helâlleri haramlaştırdıklarına göre, bu işi bile bile yapmış olmaları lâzım.

Helâle haram demek insanı dinden çıkardığına göre, haşa, bu zatlar böyle bir fecaatı mı işlemişlerdir? Asla!

"Kadınlarla el sıkışmak helâldir" demedikleri için onları suçlamakla, 13 asırdır müctehidlerin ictihadlarıyla amel eden bu ümmete de hakaret etmiş olmuyorlar mı?

"Müctehidler" demekle sadece birini değil, topunu birden suçladığınıza göre, sizce helâlleri haramlaştıran böyle bir topluluğa hürmet duymaya değer mi?

Fitnenin her tarafı sardığı bir devirde, insanları kötü hislerden nasıl koruyup da, "Cinsel haz amacı olmazsa kadınlarla tokalaşmak helâldir" diyeceğiz?

Bir de, "El sıkışmak artık olağan hale geldi. Akla cinsel haz zaten gelmez" deniliyor.

Öyle olduğu kabul edilse bile, haramlık yine kalkmaz. Bir erkek, annesine, kız kardeşine veya kızına karşı kötü his beslemez, ama onların üzerlerinde sadece iç çamaşırı olduğu halde onlarla aynı yatakta yatamaz. Kötü amaç olmaması şart değildir.

Ve meselâ; Müşrikler, "Muhammed, Medine'ye gidince zayıf düşmüş" dedikleri için, Peygamberimiz (sav) onların görecekleri şekilde omuzlarını yükselterek, silkeleyerek çalımlı bir şekilde yürüyerek tavaf yapmıştı ki buna "Remel" denilir.

Artık Müslümanlar hakkında böyle söz söyleyenler olmadığı halde, asırlardır hâlâ tavafın ilk üç devresinde remel yapılmaktadır.

NETİCE: Müslüman hanımların başlarının örtülmesi farz olduğu ve bu husus 14 asırdır bilindiği halde, bazılarının kullanmasıyla zamanımızdaki bazı sözüm ona din adamları, "İslâma göre kadınların başlarının kapatılması gerekir mi, gerekmez mi?" tartışması yapıp duruyorlar. Şimdi de bir kısmımız oyuna gelerek, lütfen, "Kadınlarla tokalaşmak caiz mi, değil mi?" tartışmasına âlet olmayalım.

Saygılarımla... (Ali eren)

Pazar, 12 Ekim 2008 10:43 tarihinde güncellendi

Bazı Nurcu kardeşlerimize zaruri bir açıklama...

izah.jpgALİ EREN'DEN  AÇIKLAMA

   Ehli Sünnet inancına sahip her hassas Müslüman gibi, ben de bu inanca, ters gördüğüm tavırlara gücümün yettiği kadar karşı çıkmaya çalışıyorum. Bu cümleden olmak üzere, Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü faaliyetlerini yanlış buluyor ve zaman zaman tenkit ediyorum. Dinlerarası Diyalog faaliyetlerini yürütenler, bunu Risale-i Nurlara dayandırdıkları halde onları, -benim gibi- Nurcu kardeşlerimizin büyük çoğunluğu da tenkit ediyor. Tenkitle de kalmayıp, `Onlar Nurcu değil` diyorlar. Onun için, Diyalog faaliyetlerindeki yanlışları tenkit ederken, bunu yapanların Nurcu olduklarını yazmamaya dikkat edegelmişimdir. Buna rağmen, o tür yazılarımdan alınan ve internet ve telefonla, `Bu, Nurcuları tenkit gibi oluyor; oysa biz o faaliyetler içinde değiliz` diyen bazı Nurcu kardeşlerimiz oldu. İnternet veya telefonla bana ulaşanların hiçbirini cevapsız bırakmadım. Kendileriyle teker teker ve uzun uzun ilgilendim ve Allah`ın izniyle alınanların alınganlıkları kalktı, tenkit edenler de tenkitlerinden vazgeçtiler. Ve neredeyse hepsiyle de işin sonunu tatlıya bağladık.

    Bu zatlardan birisi de yaşlı Nurculardan İzmirli muhterem Muhiddin Naralan`dır. Kendisine hürmet eder, dua beklerim. Çok az da olsa, anlaşamadıklarımız da var. Bu zatlar, her şeyi gözlerinin önüne serdiğim veya sereceğimi söylediğim halde, nafile. Bunlardan, İstanbul`da ikamet edenlere, `Kabul etmediğiniz meselelerin belgelerini göstereyim, gözlerinizle görün` dediğim halde, görmek bile istemiyorlar. `Siz bana gelmeyin; zararı yok, ben size geleyim` desem de kabul edemiyorlar. Peki bu ne! Onların yerinde ben olsam, `Şu adama gideyim de yalanını yüzüne bir vurayım` der, onu yazdığına yazacağına pişman eder, bir daha öyle şeyler yazamayacak hale getirirdim. 23 Haziran`da Milli Gazete`den bir iktibas yapmış, bu yazıdan hiç çıkarma yapmadan olduğu gibi almıştım. Hıristiyan olan iki kişiden bahseden yazıda şöyle bir ifade vardı: `Nurculuktan başpapazlığa geçti.` Bir Nurcu kardeşimizin yazdığına göre, bazı Nurcu kardeşlerimiz bu cümleden alınmışlar. `Nurcular insanları Hıristiyan yapıyor öyle mi!` diyorlar. Bi kere o ifade bana ait değildi. İktibas ettiğim yazıdaydı, ama farketmez. İşin doğrusu, o kelimelerden bu mananın çıkmayacağıdır. Bir adam hakkında; `Müslümandı, Hıristiyan oldu` desek, `Müslümanlar insanları Hıristiyan yapıyor` demiş olmadığımız gibi, `Nurculuktan papazlığa geçti` deyince de, `Nurcular insanları Hıristiyan yapıyor` demiş olmayız. Buna rağmen, Ehl-i Sünnet Nurcu kardeşlerimizi bilmeden üzmüşsek, özür dilemeyi bir borç biliriz. Üzüntüye sebep olan yazımızda, El-Cihad ve Rumuzul Kur`an gibi, Risale-i Nur`u esas alan eserlerden bahsetmiş ve `Bu eserleri bilhassa Risale-i Nur mensupları okumalıdır` tavsiyesinde bulunmuştuk. Kardeşlerimizin bu satırları okuyup okumadıklarını merak ediyorum. Bi kere ortada Müslümanken Hıristiyan olanlar var. Bir kişi bile olsa, bu çok mühim. Çünkü, sonu ebedi cehennem azabı. Esas, bu mesele karşısında harekete geçmek lazım değil midir?.. Bir Müslüman, din kardeşinin İslamı bırakıp Hıristiyan olmasına üzülmüyor da, daha basit noktalara takılıp tenkide yöneliyorsa, -kusura bakılmasın- benim bunu aklım almıyor. Değerli okuyucular, Kur`an gibi, Allah`ın gönderdiği İncil de aslında tek çeşittir. Buna rağmen Diyalogcular ne yapıyorlar?

a) Bozulduğu için birbirine uymayan 4 ayrı İncil`i de Kur`an`ın seviyesine getiriyor ve İncillerle Kur`an`ın kaynağının aynı olduğunu söylüyorlar.

b) Üç Allah inancına sahip olan Hıristiyanların, -haşa- Hz. İbrahim`in dinine mensup olduğunu söylüyorlar. (Tabii ki Yahudileri de aynı kategoride görüyorlar.) c) Peygamberimiz`e iftira atmaktan çekinmiyor. `Bir kimse bana da inanmasa cennete gider` dediğini yazabiliyorlar.

d) Bir yaratıcının varlığını kabul eden Zerdüşti ve Budistlerin bile cennete gireceğini söylüyorlar. Değerli okuyucular, bizim bir-iki kelimemize alınganlık gösterip de, İslam inancına taban tabana zıt bu sözlere sessiz kalan bazı kardeşlerimize ne demeli? Tabii ki sessiz kalanlar için söylüyorum. Okuyan, gören, dinleyen bir kimse olarak söylüyorum. Diyalog, ne karşılıklı konuşmak, ne de İslamı anlatmaktır. İslam`dan taviz üstüne taviz vermektir. Aksini iddia eden varsa buyursun. Bu toplantılarda neler olduğunu bilmeyenler de bize lütfen bilmeden itiraz etmesinler. Gidip görsünler de, ölçüleri Ehl-i Sünnetse, gözleri faltaşı gibi açılsın.

                                                                      Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Cuma, 10 Ekim 2008 13:36 tarihinde güncellendi

Sünnet, hadis, mezhep, sahabe, evliya tanımazlığa reddiyedir!

akil_ornekleri_kuran.jpgSünnet, hadis, mezhep, sahabe, evliya tanımazlığa reddiyedir!

Afşin Selim / Milli Gazete

İslâmiyet’in mutlak bilinmesi gereken kaide, edep ve erkânını öğrenmekle yükümlü olanlar; cahilliğe sığınıp en temel hükümlere yabancı kalamazlar. Evet, bilmek lüks değildir Müslüman için. Cühelalık ile âlimlik arasında, bilmekten ziyade, “idrak” farkı mevcuttur. Cühelanın idraki, algısı, nazariyesi, âlim ile denk olabilir mi? Hâlbuki her şey derecelendirilmiştir yeryüzünde; hayat bir denge! Fakat her şeye rağmen; cühela, edindiği temel hükümler çerçevesinde(aşmadan ve taşmadan) tavır durmaya memurdur. Cühelanın kimisi bilmemezliğe sığınır, kimisi akletmek için bilmek ister... “Müslümanlardanım” diyerek, İslâm’ın temel prensiplerini -haşa- teferruat diyerek geçiştirenler, “bilmiş cühelalar”dandır meselâ.

Hz. Âişe (Dininizin yarısını bu Âişe’den alınız), Hz. Osman (O’ndan gökteki melekler hayâ ederler) ve Hz. Ömer’e(Hak ile bâtılı ayırt edici Ömer’dir) hakarete varan tenkitleri bilmişlik addeden bir “Müslüman”ın yaptığı edepsizliğin mesuliyeti, İslâmiyet’e mal edilemez. Ve yine, günlük hayatta yapılan yanlışların faturası İslâmiyet’e kesilemez. Yanlışı şahıslar yapar, İslâmiyet değil… “Canından, malından ve makamından vazgeçmeden”, sıcacık odalarda; Hz. Aişe, Hz. Osman ve Hz. Ömer’e atfen ahkâm kesenler, ülke gündemi tartışırcasına, İslâmî hükümler vermeye kalkışan edep yoksunlarıdır ancak! Heyhat: Beraber postal bağladıkları ahbaplarına hitap eder gibi hitap edip, yargılamaya kalkıyorlar sahabeleri, âlimleri ve evliyaları…

Modern çağın garabetleri

Modern çağı garabetler sarmıştır. Müslümanlarda bundan nasiplenmiştir. Kur’an’ı ve Sünneti, birbirinden bambaşka şeylermiş gibi izah etmek, inkâra açılan bir kapıdır. “Allah’ın emirleri ile peygamberlerinin emirlerini birbirinden ayırmak”(Nisa 150) gibi… Yıkıcı bir propagandadır bu! Hazreti Peygambersiz bir Müslümanlık olabilir mi yahu? Hâl böyle iken, “akıl” ve “mantık” bahşedilmiştir insana; Kur’an’da adı sıkça geçen “temiz akıl” (Bakara 179, Bakara 269, Âl-i İmran 7, Âl-i İmran 190, Zümer 9, Zümer 18, Zümer 21, Mü’min 54, Mü’min 67) manidardır sahiden. Keza akıl bahsinde, “yine de akıllanmayacak mısınız, yine de akıl erdirmeyecek misiniz” (Bakara 44, Bakara 76, En’am 32, A’raf 169, Yunus 16, Hud 51, Yusuf 109, Enbiya 67, Mü’minun 80, Kasas 60, Yasin 62, Yasin 68, Saffat 138…) diye suâl edilir Kur’an’da. O hâlde gerçekten, “aklı olmayanın dini olmaz.”

Her şeyi, her ayrıntısı ile Kur’an’da bulmak mümkün müdür? Hayır… Yalnızca belli başlı esaslar bulunabilir orada. Ehl-i sünnet âlimleri yetiştirmiştir İslâmiyet. Buna binaen; İslâm şereflenmez, şereflendirir! İçtihat diye bir zenginliğe, berekete sahiptir İslâm. Mezheplerde buradan zerk olmuştur zaten. Söze “bence” ile başlayanlar, benliklerini yutmuşlar mıdır gerçekten? Zira içtihat denilen hâdise, “onlar eskide kaldı” ezberiyle idrak edilebilir mi? Hâlbuki eskiyen, pörsüyen ve küflenen “kusurlu ve noksan din anlayışı”nın müsebbibi, az önce vurguladığımız gibi, İslâm değil, şahıslardır! “Müslümanlardanım” diyen bir insan, hayatı “yalnızca ve yalnızca”, “güzel ahlâk gözetmeksizin”, namaz ibadetine, başörtüsüne veyahut bayramlarda seyranlarda kabristanlıkta dua etmeye indirgemiş ise; bunun suçlusu İslâmiyet olamaz! “Sosyal bir varlık” olduğu alenen belli olan insan, vicdanına hapsettiği bir İslâmiyet idrakiyle de, İslâm’ın sosyal hayata müdahalesini kavrayamamıştır. İslam, şarkın mistik tarikatlarına benzemez! O, akıl bahşettiği insana, “sorgu ve düşünce” kabiliyeti vermiştir; yeter ki süzgeçten geçirebil, amacını ve aracını edinmiş ol!

Dünden bugüne ehl-i sünnet âlimlerini ciddiye almayarak, itikadi sapkınlığını “modernizm” ve “reform” maskesi ile perdeleyen şürekâ, İslâm’ın süzgecinden bir türlü geçiremediği felsefeyi “araç” ken, “amaç” edinmiş olabilir mi? Belki de…

Yürüyen Kur’an

“Yalnızca Kur’an yeter” iddiasının arka planında; sünnetsizlik, mezhepsizlik ve âlim tanımazlık yatar çoğu kez… İslâmiyet’in süzgecinden geçmemiş her şey batıldır! “Müslümanlardanım” diyen bir insan, İslâm’ı her şeyin önüne koyamıyorsa, orada bir güdüklüğe rastlanır muhakkak.

Hazreti Peygamberin “yürüyen Kur’an” olduğunu dâhi idrak edememekteki inat ve ısrarları da devam ededursun; “bence” ile başlayan hükümler, ehl-i sünnet âlimlerinin asırlardır yazdıklarını, konuştuklarını dikkate almadan yapılmaktadır ki, bu çok tehlikelidir. Demek ki epey güveniyorlar kendilerine! Esasen, inanan var, inanan var! İslâm’ı, sözde İslâm ile yok etmek niyeti güden modern haçlı zihniyeti ise, şüphesiz sempati ile bakıyor bunlara. Çünkü dönüştürülüyor Müslümanlar. Çerçevesini mezhep, sünnet ve hadis inkârından edinen bu yenileyicilere göre, “İslâm yalnızca Kur’an’dan ibaret”. Maksat farklı elbette: Muhtevası muğlâk bir yenileyicilik… Şunlara bakınız: Herhangi bir alt yapı ve rahleyi tedrisattan geçmemişleri dâhi “yeniliyoruz” diyerek, geziyor ortalıkta. Hangi eskiyi yeniliyorlar?

Netice itibariyle:

- “Yenilemek” iddiası, İslâm’ı tahrif ve tahrip olmuş bir din zannetmenin tepkisidir.

- Yüce Yaratıcıyı ve İslâm’ı idraki nispetinde algılayan insan ise, kendi yanlışlarından kendisi sorumludur.

- Din tacirliğinin bir diğer adı da dini taciz etmektir ayrıca!

- Hadislerin sahih olup olmadığını; Hazreti Peygamberi ve onun davasını, misyonunu tanıyan bir Müslüman, akla, vicdana ve idrake sahip olduğundan dolayı, gayet tabi ayırt edebilir.

- Ehl-i sünnet vel cemaat bir Müslüman, “küçüğünden büyüğüne” Sahabelere saygı duymak mecburiyetindedir. Hazreti Peygamberin ifadesiyle: “Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz.”

- İslâm’ın(Hazreti Peygamberin), âlimlere bakışı malumdur: “Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi ile şehitlerin kanı tartılır, âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından ağır gelir.”

- O’nun dostlarını dost edinmeyen kimin dostudur ki?

Not: Hâdiseyi burada noktalıyorum. Söz ustalarındır. Bu ülkedeki Müslümanları bekleyen bir tehlikeyi işaret ediyorum yalnızca. Hazreti Peygamberi ve onun sünnetini, ashabını ve âlimlerini hafife alıp, pervasızca sorgu sual ederek, zihin ve kalp bulanıklığına sebebiyet veren sözüm ona “yenileyici”lerin, sözlerini ve yazdıklarını ciddiye almıyorum! Ehl-i sünnet vel cemaat itikadına mensup hakiki âlimlerden şaşmamak gerek. Allah için sevip, Allah için buğz edenlere selâm olsun
Cuma, 10 Ekim 2008 12:49 tarihinde güncellendi

Çanakkale'de yaşanmış bir olay ve alacağımız dersler

Çanakkale 1915, 1916...
sehiysmall.jpg

 

Kaç yıl geçti aradan… Şunun şurasında doksan yıl dostlar. Düşünün bir milletin tarihi ve milli hafızası için çok eski bir zaman mıdır doksan yıl? Evet, Çanakkale bir destandır. Doğru… Hem de birçoğumuzun dedesinin bizzat yazdığı bir kahramanlık destanı. Evet, evet bizzat dedemizin dedelerimizin yazdığı taze ve yaşanmış bir destan… Şimdi burada yaşanmış binler hatıradan birini paylaşacağım sizinle. Kahramanlık hikâyeleri arasında yitirilmiş başka bir hatırayı…

Acaba; Çanakkale’ de yaşanan sadece özü yitik kuru bir kahramanlık mıdır? Yoksa O zaferi besleyen başka amiller de varda biz utancımızdan anamaz mı olduk…
İbretle okuyunuz; O zamandan bu zamana neler değişti, nasıl değişti ve milletimiz hangi özelliklerini kaybetti, ısrarla kaybettirilmeye devam ediyor da bu hale geldi insanlarımız, düşünelim...

“Kocadere köyünde büyük bir sargı  yeri (Şehit ve yaralılarımızın toplandığı yer) kuruluyor. Kimi Urfa’lı, kimi Bosna’lı, Kimi Adıyaman’lı, Kimi Düzce’li, Kimi Halep’li çok sayıda yaralı getiriliyor... Bunlardan biri Lâpseki’nin Beybaş Köyündendir ve yarası oldukça ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir. Alçalıp yükselen göğsünü biraz daha tutabilmek için komutanının elbisesine yapışır. Nefes alıp vermesi oldukça zorlaşır ama tane tane kelimeler dökülür dudaklarından.
— Ölme ihtimalim çok fazla... Ben bir pusula yazdım... Arkadaşıma ulaştırın...
Tekrar derin nefes alıp, defalarca yutkunur:
— Ben... Ben köylüm Lapseki'li İbrahim Onbaşıdan 1 Mecit borç aldıydım. Kendisini göremedim. Belki ölürüm. Ölürsem söyleyin hakkını helal etsin…
— “Sen merak etme evladım.” diye cevap verir komutanı… Kanıyla kırmızıya boyanmış alnını eliyle okşar.
Az sonra komutanının kollarında şehit olur ve son sözü de;
— Söyleyin hakkını helal etsin. olur...
Aradan fazla zaman geçmez. Sargı yerine sürekli yaralılar getirilmektedir. Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaştırılmadan şehit düşer. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılır. İşte yine bir künye ve yine bir pusula. Komutan gözyaşlarını silmeye daha fırsat bulamamıştır. Pusulayı açar, hıçkırarak okur ve olduğu yere yığılır kalır. Ellerini yüzüne kapatır, ne titremesine ne de gözyaşlarına engel olamaz...

PUSULADAKİ NOT: "Ben Beybaş Köyünden arkadaşım Halil'e 1 mecit borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim."
Biz bu olayın neresindeyiz?
Kupkuru ve içi boş bir Türklük davası güdüp de ecdadın ayaklarındaki toz olamayanların, Vatan, Millet, Bayrak sevdasında görünüp te ülkeyi yiyip-bitirenlerin ve yetim hakkına bile göz dikip; haksızca hak iddia edenlerin suratlarına ecdadın o meşhur şamarını indiren ne güzel bir ibret derstir bu hatıra, değil mi dostlar…
Atalarına, Onların aziz hatıralarına, Milli Terbiye ve edebe bağlı kalanlara ne mutlu…

Cuma, 10 Ekim 2008 12:45 tarihinde güncellendi

Sayfa 309 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.