|
Sohbetlerimize
devam eden kardeşlerimizin: "Mustafa İslamoğlu nasıl biri? Kitapları
okunabilir mi ve derslerine gidilebilir mi?" şeklindeki ısrarlı
soruları üzerine bu fakir kardeşiniz, bu kişinin kitapları hakkında bir
araştırma yapmak zorunluluğu hissettim. Elime geçen "Yahudileşme
temâyülü" kitabı, bana bu kişinin ne kadar çelişkili ve karmaşık batıl
görüşlere sahip biri olduğunu kolayca anlatmış oldu.
Rahmân ve
Rahîm olan Allâh ism-i şerîfiyle! Bizleri Ehl-i Sünnet itikadı üzere
sabit kılan Allâh-u Te'âlâ'ya hamd-ü senâdan, Cumhur'un yolundan
ayrılanları, İslâm ipini boynundan çıkarmakla niteleyen Rasûlüllâh
(Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e salât-ü selamdan ve O'nun yolundan bir
karış bile ayrılmayan âl-i ashâbına hayırla duadan sonra:
Sohbetlerimize devam eden kardeşlerimizin: "Mustafa İslamoğlu nasıl
biri? Kitapları okunabilir mi ve derslerine gidilebilir mi?" şeklindeki
ısrarlı soruları üzerine bu fakir kardeşiniz, bu kişinin kitapları
hakkında bir araştırma yapmak zorunluluğu hissettim.
Elime
geçen "Yahudileşme temâyülü" kitabı bana bu kişinin ne kadar çelişkili
ve karmaşık batıl görüşlere sahip biri olduğunu kolayca anlatmış oldu.
Bu esnada fıkıh âlimlerinin cumhurunu, "Hayızlı kadınların camiye
giremeyeceği" gibi bazı fetvalarından dolayı Yahudilere meyletmekle
suçladığını görmem de işin tuzu biberi oldu.Sonra bana verilen "Üç
Muhammed" kitabında, onun Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in
şanına tazim sadedinde yazılmış olan Kâzî İyaz (Rahimehullâh)ın
"eş-Şifâ"sı ve İmâm-ı Süyûtî'nin "el-Hasâis"i gibi muteber eserlerde
geçen sahih rivâyetleri tenkit ederek, "Bu kitaplarda anlatılan
hârikulâde vasıfların Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)de
bulunmadığı"nı söylemiş olduğunu görmem, bende tedavisi kabil olmayan
çok derin bir yara açtı. Ama daha sonra elime geçen "Gerekçeli Meal"
kitabında onun, bu yazımızda örneklendireceğimiz üzere; "Teröristlerin
cezasıyla ilgili" bir âyeti nasıl yok saydığını, "Tur dağının Yahudiler
üzerine kaldırılması" gibi bazı mûcizeleri ne tür sudan bahanelerle
reddettiğini ve "Uzeyr (Aleyhisselâm)ın yüz sene ölü bırakıldıktan
sonra diriltilmesi" gibi, Allâh-u Te'âlâ'nın yaşanmış olaylar olarak
kıssa ettiği bir takım gerçekleri nasıl temsil ve mecaz olarak
nitelediğini görünce, onun Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in
şanına izafe ettiği nâkısaları ve müctehid imamları Yahudilere
meyletmekle suçlayarak onlara attığı iftiraları yadırgamaz hale geldim.
İnşâallâh bu yazımızı takip edecek yazılarımızda, onun bu tür
fasit ve müfsit görüşlerini ibtal etmek üzere bir takım ilmî reddiyeler
kaleme alacağız. Ancak bu yazımızda Mâide Sûresinin otuzüçüncü âyet-i
kerîmesinde geçen İslâm'ın önemli bir hükmünü nasıl yok saydığını beyan
etmeyi münasib gördük. Şimdi ilk olarak kendisinin mealine ve dipnotuna
hiç müdahale etmeksizin yazdıklarını size aynen aktaracağız, daha sonra
da tahlilini hep birlikte yapacağız.
"Allah'a ve Rasûlü'ne karşı
savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğu yaymaya çalışanların
öldürülmeleri ya da asılmaları veya muhalefetlerinden dolayı ellerinin
ve ayaklarının kesilmesi, yahut bulundukları yerden sürülmeleri, sadece
(âdil) bir karşılıktan ibarettir. Bu, onların dünyada uğradıkları
zillettir; âhirette ise onları korkunç bir azap beklemektedir." Yazar
bu âyetin dipnotunda (1/197) şu kaydı düşmüştür. "Bu cümle bir 'inşa'
cümlesi değil bir 'ihbar' cümlesidir ve dolayısıyla Kur'an el ve
ayakların çaprazlama kesilmesi gibi bir cezayı emretmemekte, sadece
nakletmektedir. Bundan öte, Allah Rasû lü'nün hiçbir muhalife böylesi
bir ceza uygulamadığı da tarihi bir gerçektir." Mezkûr şahsın mealini
ve gerekçesini böylece okumuş oldunuz.
Buna mukabil bir de
Üstâdımız Mahmud Efendi Hazretlerinin hazırlamış olduğu "Kur'ân-ı Mecîd
ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi"ndeki meale göz atalım. "Allâh'a ve
Rasûl'ün(ün dostları olan müminler)e harp açmakta olan (ve insanların
yollarını kesip mallarını çalan) o (imansız) kişilerin ve
(Müslümanlardan da olsa) yer(yüzün)de fesat (ve bozgunculuk çıkartmak)
için koşuşturan kimselerin cezası, (sadece öldürmekle yetinmişlerse,)
ancak (kısas yoluyla) öldürülmeleri yahut (cinâyetle birlikte mal da
gasbetmişlerse,) asılmaları veya (cinâyet işlemeyip sadece mal
almışlarsa,) ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi ya da
(korkutmadan başka bir şey yapmamışlarsa,) o (oturdukları) yerden
sürül(üp hapse gönderil)meleridir.
İşte sana! Bu (cezalar), dünyâda
onlar için büyük bir (alçaklık, rezillik ve) rüsvaylıktır,
(günahlarının büyüklüğünden dolayı) âhirette ise kendileri için pek
büyük bir azap vardır!" Görüleceği üzere İslamoğlu, Kur'ân-ı Kerîm'in
metninde olmayan birçok kelimeyi metne sokmasının yanısıra, dipnotta bu
âyetin bir "İnşâ" değil de, bir "İhbar" olduğunu öne sürmüştür.
Sizin anlayacağınız şekilde ifade etmem gerekirse, "İnşâ", "Bir şeyi
emretmek ve yapılmasını istemek" mânâsına gelmekte, "İhbâr" ise:
"Evvelce olmuş bir şeyin vukuunu haber vermek ve nakletmek"tir.
Onun dediğine göre bu âyet-i kerîmede zikredilen ceza hükümleri, bir
haber niteliği taşımaktaysa, bu haber kimlerin uygulamasını bize
nakletmektedir. Böyle bir şey söz konusu olamaz.
Ayrıca bu
ceza uygulanmayacaksa, sadece anlatılıp geçilecekse bu durumda âyet-i
kerîmede beyan edilen "Dünyadaki rüsvaylık" teröristlere nasıl
ulaşacaktır. Onlar bu cezalara maruz kalacak yerde sadece bunları
hikâye gibi dinlediklerinde, rezil olacak yerde gülüp sevineceklerdir.
Yine böylece bu durumda bir sonraki âyet-i kerîmede konu edilen:
"Ancak siz kendilerini yakalamadan tövbe edenler müstesna" kavl-i
şerîfi, mânâsız boş bir kelâmdan öte geçmeyecektir. Çünkü ceza yoksa
istisna ve müstesna mefhumları kime işletilecektir?! Ayrıca
Kur'ân-ı Kerîm'de aynı ifadeyle zikredilen: "Fakat eğer onlar sizinle
(Mescid-i Haram'da) savaş (başlat)ırlarsa, (oranın hürmetini önce onlar
ihlâl ettiği için,) siz de (hiç aldırmadan) onlarla savaşın.
İşte sana! Kâfirlerin cezası böylece (misilleme)dir." (Bakara Sûresi:191)
"Hırsızlık yapan erkekle, hırsızlık yapan kadına gelince; her ikisinin
(çalıp) kazanmış oldukları şeye ceza olarak, Allâh'tan caydırıcı bir
azap olmak üzere ikisinin de (sağ) ellerini (bileklerinden)
kesin!...."(Mâide Sûresi:38)
"Ey iman etmiş olan kimseler! Siz
ihramlı kişilerken av öldürmeyin! İçinizden her kim onu kasten
öldürürse, işte sana! (O kişinin yapması gereken;) öldürmüş olduğu
hayvanın misli bir ceza (ödemesidir) ki; sizden adâlet sahibi iki kişi
ona karar verecektir…." (Mâide Sûresi:95)
âyet-i
kerîmelerinde "Ceza" tabiri, hüküm ifade etmekteyken, burada konu
edilen "Ceza"nın, üstelik: "Onların cezası ancak ve ancak budur"
mânâsını ifade eden "İnnemâ" edatıyla zikredilmiş olmasına rağmen
hükümsüz olması hangi delile dayanmaktadır. Bu konuda bu âyet-i
kerîmenin hükmünü nesheden başka bir âyet-i kerîme yokken, bir âyet
nasıl geçersiz addedilebilir.
Oysa Fahru'r-Râzî, Beyzâvî ve
Nesefî gibi birçok tefsirde: "Allâh-u Te'âlâ ile muhârebe
yapılamayacağından dolayı burada Allâh-u Te'âlâ'nın emirlerine
muhâlefet eden ve Rasûlünün hükümlerine başkaldırmış olan kimselerin
cezası konu edilmiştir" denilerek bu âyet-i kerîmenin bir haber
niteliğinde olmayıp, İslâm'ın bir had cezasını beyan ettiği
belirtilmiştir. İslamoğlu bu âyet-i kerîmenin hükmünü yok saymakla
kalmamış, üstelik "Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in böyle bir
tatbikatı olmadığının tarihi bir gerçek olduğu"nu savunarak tarihi bir
iftirada bulunmuştur. Zîrâ Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in
bu hükmü işlettiği, en sahih kaynaklarda zikredilmektedir.
Nitekim Enes (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatmıştır:
"Ukl
ve Urayne kabîlelerinden birtakım insanlar Rasûlüllâh (Sallallâhu
Aleyhi ve Sellem)e gelerek Müslüman olduklarını açıkladılar. Fakat
sonra Medine'nin havası kendilerine yaramayınca hastalanıp zayıflamaya
başladılar ve ovadaki develerin yanına gidip onların sütlerinden içerek
sağlıklarına kavuşmak için Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)den
izin istediler. Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in müsâadesi
üzere Kuba civârındaki zekât develerinin yanında bir müddet kalıp
iyileştiklerinde, dinden dönerek develerden birini boğazladılar,
çobanlardan birinin ellerini ve ayaklarını kesip, diline ve gözlerine
de diken batırarak ölünceye kadar kızgın güneşin altında bıraktılar,
diğer develeri de alıp götürdüler. Sağ kalan bir çobanın haberi üzerine
Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) yirmi kişilik bir müfrezeyi
onların takibine gönderdi. Yakalanıp getirildiklerinde Rasûlüllâh
(Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) onlara kısas yapılmasını emretti. Bunun
üzerine o cânilerin gözleri çıkarıldı, elleri ve ayakları kesildi ve
ölünceye kadar o hal üzere Harre tarafında bırakıldılar."
(Buhârî, Meğâzî: 34, No: 3956, 4/1535; Zekât: 67, No: 1430, 2/546;
Müslim, Kasâme:2, no:1671, 3/1297; Neseî, Tahâret, 191, no:304, 1/174;
Ebû Dâvûd, Hudûd:3, no:4364, 2/534; Tirmizî, Taharet:55, no:72, 1/106;
İbni Mâce, Hudud:20, no:2578, 2/861; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned,
no:12042, 4/214)
İslamoğlu'nun, bu rivâyetleri bilmeyecek
kadar cahil biri olmadığını düşünürsek, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi
ve Sellem)in bu âyeti tatbik etmediğini söylemesi, bizde ister istemez
burada bir sû-i kasd (kötü niyet) bulunduğu düşüncesini uyandırmıştır.
Zaten bu kişinin bu rivayetleri bilmeyecek kadar cahil biri olduğunu
kabullenmemiz durumunda da, yine insanları böyle bir kişiyi
dinlememeleri ve kitaplarını okumamaları hususunda uyarmak boynumuzun
borcudur. Ayrıca bu âyet-i kerîme, teröristlere uygulanacak ceza
hakkında Kur'ân-ı Kerim'de misli bulunmayan tek âyet olma özelliğini
taşıdığı için bütün müctehidler tarafından işletildiği ve kendisinden
ciltler dolusu hükümler istinbat edildiği, dört mezhebin fıkıh
kitaplarında kaleme alınmıştır. Bu husustaki bazı genel hükümleri şöyle
özetleyebiliriz.
El-Mevsû'atü'l-Fıkhiyye isimli eserde
(17/158-161) zikredildiğine göre: "Kendileri yakalanmadan önce tövbe
etmedikleri müddetçe muharib (terörist)lerin cezalandırılmasının,
kaldırılmaya ve bağışlanmaya elverişli olmayan İlâhî hadlerden bir had
olduğu" hususunda fıkıh âlimleri arasında hiçbir görüş ayrılığı yoktur.
Bu hususta temel teşkil eden nass ise;
"Allâh'a ve
Rasûl'üne harp açmakta olan o kişilerin ve yerde fesat için koşuşturan
kimselerin cezası, ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin
ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi ya da o yerden sürülmeleridir. İşte
sana! Bu, dünyâda onlar için büyük bir rüsvaylıktır, âhirette ise
kendileri için pek büyük bir azap vardır! Ancak o kimseler müstesnâ ki
kendilerine güç yetirmenizden önce tevbe etmiştirler! Bilin ki; Allâh
gerçekten Ğafûr'dur; Rahîm'dir." (Mâide Sûresi:33-34) âyet-i kerîmeleridir.
Fıkıh âlimleri, âyet-i kerîmede geçen cezaların nasıl uygulanacağı
hakkında farklı görüşler serdetmişlerdir. Şâfi'îler, Hanbelîler ve
İmâm-ı Muhammed ile İmâm-ı Ebû Yûsuf (Radıyallâhu Anhum) bu hükümlerin
âyet-i kerîmede geçen tertip üzere uygulanacağı ve hükümlerin işlenen
suça göre taksim edileceği görüşüne gitmişlerdir.
Buna göre; hem
öldürüp hem mal alan öldürülüp asılır, sadece mal almakla yetinenin sağ
el ve sol ayağı kesilir, eşkiyalık yapıp yolcuları korkutan, fakat
öldürme ve mal alma gibi suçlara bulaşmayan kimseler sürgüne
gönderilir. İbni Abbâs (Radıyallâhu Anhumâ) da âyet-i kerîmeyi böylece
tefsir etmiştir.
(Ravzu't-tâlib:4/155; el-Muğnî, 8/288; Ravzatu't-tâlibîn:10/156-157; Metâlibü Üli'n-nühâ: 6/252-253; Nihâyetü'l-muhtâc:8/3)
İmâm-ı Ebû Hanîfe (Radıyallâhu Anh)a göre; muharib kimse bir insan
öldürmeden veya bir mal gasbetmeden yakalanırsa, tazir (azarlanma)
cezasına çarptırıldıktan sonra tövbe edinceye kadar hapsedilir. Eğer
hırsızlığın nisabı kadar (1.0,5 gram altın veya o değerde bir) mal
almışsa eli ve ayağı çaprazdan kesilir, masum bir kişiyi öldürmüş, ama
mal almamışsa öldürülür, hem cana kıymış hem de mal almışsa, ceza verme
yetkisine sahip olan kimse, üç işten birini yapmakta serbesttir.
Dilerse ellerini ve ayaklarını çaprazlama keser, sonra öldürür. İsterse
sadece öldürür. İsterse asar.
(Bedâi'u's-sanâi' : 7/94; İbni Âbidîn: 3/213; el-İhtiyâr:4/114)
İmâm-ı Mâlik (Rahimehullâh)a göre ise; öldürenin mutlaka öldürülmesi
gerekir. Ancak kılıç darbesiyle veya asılarak öldürülmesi hususunda
yönetim serbesttir. Sadece yol kesmekle yetinseler bile idare
hangisinin daha kârlı olduğunu gözeterek, öldürmek yahut asmak veya
çaprazlama kesmek hususunda muhayyerdir.
(Bidâyetü'l-müctehid:2/491-492; Şerhu'z-Zürkanî:8/110; Hâşiyetü'd-Düsûkî: 4/350; Tefsîru'l-Kurtubî: 6/152)
Görüldüğü üzere; dört mezhebin sahibleri olsun, mezheb içi müctehidler
olsun, hepsi de bu âyet-i kerîmeyi tahlil ve tatbik etmişler, hiçbiri
hükümsüz kabul etmemişlerdir.
Hal böyle iken İslamoğlu'nun:
"Bu âyet-i kerîme el ve ayak kesilmesini emretmemektedir, Rasûlüllâh
(Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bunu yapmamıştır, bu sadece mücerred bir
anlatımdır" demesi, bu âyeti hükümsüz kılması anlamına gelir ki bunun
da inkârın bir türü olduğunda şüphe yoktur. Burada beni daha çok
şaşırtan şu olmuştur; İslâmoğlu'nun beyânına göre bu "Gerekçeli Meâl"in
fıkhî notları Hayrettin Karaman'la müzâkere edilmiş! Bu durumda böyle
bir târihî hatâ onun da mı gözünden kaçmış yoksa o da mı aynı görüşte?!
Eyvâh ki ğarîb oldu şerî'at-i Muhammed, Ki kaldı bu misilli ulemânın
eline! Allâh-u Te'âlâ'nın âyetlerinden birini inkâr, tümünü inkâr
sayılacağına göre, işin ne boyuta vardığı siz okurlarımızın isabetli
anlayışlarına havale edilmeye değer bir husustur.
Artık
"Kâfirlere İslâm'ı hoş gösterelim" derken İslâm'ın kol kesme, recm ve
kısas gibi hükümlerini ve Allâh'ın ahkâm âyetlerini inkâra düşerek
kâfirlerin durumuna düşmekten Allâh-u Te'âlâ'ya sığınırız ve siz
okurlarımızı, bütün Müslümanları bu hususta uyarmanız ve bu reddiyeleri
okutmanız temennîlerimizle Allâh-u Te'âlâ'ya emanet ederiz.
Allâh-u Te'âlâ'nın selâmı, rahmeti ve bereketleri hepinizin üzerine olsun.
Cübbeli Ahmet Hoca Efendi |