.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

Mevlid-i Nebî Hakkında...

gl_resul.jpgEn Sevgiliye,

      Ey âlemlere rahmet olarak gönderilen peygamberim, ey ölürken bile ümmetim diyen peygamberim. Sana binlerce salât ve selam getiriyor, sana olan özlemimi sığmayacağını bile bile şu iki satıra sığdırmak istiyorum. Sen bize bedenen ne kadar uzak olsan da gönüllerimize o kadar yakınsın ki; sen bizim gözyaşımızda, sen bizim sevincimizde, sen bizim her kelimemizdesin ve sen bizim kalbimizdesin. En önemlisi de bu değil midir zaten?

      Ne kadar zormuş senden ayrı kalmak. Dünyada kavuşamasak bile ben biliyorum ki; ahirette bizi Kevser havuzunun başında bekleyeceksin. Bizde inşallah sana konuk olacağız. Allah’a duanı hiç eksik etme. Ümmetimi affet Ya Rabbi demeyi ne olur eksik etme. O seni kırmaz. Bizim için iste. Şu yaralı gönüllerimize mehlem olacak ilacımız sensin. Ya Rasulallah 12 yaşındayım en çok istediğim şeyden biri seni, rüyada da olsa seni görmek, o nur yüzünü görmek ve o mübarek elinle başımı okşaman ne çok isterdim Ya Rasulallah. Ablam anlatıyor o 10–12 yaşlarındayken rüyada görmüş seni, öyle güzel gülüyormuşsun ki ona bakarak… Ablam o rüyadan hiç uyanmak istememiş. Ne olur Ya Rasulallah bir kez göreyim seni.

Bazen ‘’Ah bende o zamanlarda yaşasaydım da seni hep görseydim’’ diyorum. Keşke ‘’bende bir sahabe olsaydım da seni hep görseydim’’ diyorum. Ama buda çok güzelmiş. Görmeden sevmek buymuş, hem de uğruna hiç gözünü kırpmadan ölebilircesine. Seni her hatırladığımda gözümden akan yaşlara hâkim olamıyorum. Ağlamak ağlamak doyasıya ağlamak geliyor içimden. Hiçbir şey yapamıyorum bari akan gözyaşlarımı sana gönderiyim.

        Ya Rasulallah, duydum ki sen  ‘’kim bana salâvat getirmezse cimridir’’ buyurmuşsun. Bende elimden geldiğince sana salâvat getiriyor ve elimden geldiğince ibadet ediyorum. Çünkü biliyorum ki Allah bunun karşılığını dünyada olmasa da ahrette verecektir. Ama Benim istediğim tek şey sevdiklerime kavuşmak. Cennetini de bunun için istiyorum. Çünkü orada Allah var. Sonra sen varsın Ya Rasulallah, senin sahabelerin var orada. Hz Ömer, Hz Osman, Hz Ali, Hz Ebubekir, Abdullah b. Revaha, Bilal-i habeşi, anam babam sana feda olsun dediğin Saad Bin Ebi Vakkas var orada. Sonra Hz Aişe, Hz Fatıma, Hz Rümeysa, Hz Zeynep var orada. Ben seni ve onları istiyorum Ya Rasulallah. Cenneti de bu yüzden istiyorum. Çünkü insana asıl diplomayı verecek Allah-u Teala’ dır. Ben diplomamı ondan almak istiyorum ve diploma notumun geçer not olmasını istiyorum. Çünkü ucundaki mükâfat çok büyük. Ya Rasulallah ben o mükâfatı ve sana kavuşacağım anı büyük bir sabırla bekleyeceğim. Dünyada olmasa da cennette sana kavuşacağım hasretiyle yaşayacağım. Biz seni bazen unutsak bile senin bizi unutmadığını biliyorum.

       Seni öyle çok seviyorum ki sen bunu zaten biliyorsundur. Ümmetinden bir kızın gecelerce nasıl ağladığını ve gözyaşlarının nasıl döküldüğünü ve kalbinin nasıl acıdığından senin haberin vardır.

       ALLAH’ IM NE OLUR BU CANI CANANINA KAVUŞTUR…

N. ZENGİN  (2005 yarışmada 1. olduğu mektup)
Pazar, 08 Mart 2009 10:03 tarihinde güncellendi

ZIR CAHİLLERDEN NE BEKLENİR..... CÜBBELİ CEVAB VERİYOR....

cubbeli_ahmet_hocamz.jpgMustafa İSLÂMOĞLU'nun Âyet İnkârı  

 
 

Sohbetlerimize devam eden kardeşlerimizin: "Mustafa İslamoğlu nasıl biri? Kitapları okunabilir mi ve derslerine gidilebilir mi?" şeklindeki ısrarlı soruları üzerine bu fakir kardeşiniz, bu kişinin kitapları hakkında bir araştırma yapmak zorunluluğu hissettim. Elime geçen "Yahudileşme temâyülü" kitabı, bana bu kişinin ne kadar çelişkili ve karmaşık batıl görüşlere sahip biri olduğunu kolayca anlatmış oldu.

Rahmân ve Rahîm olan Allâh ism-i şerîfiyle! Bizleri Ehl-i Sünnet itikadı üzere sabit kılan Allâh-u Te'âlâ'ya hamd-ü senâdan, Cumhur'un yolundan ayrılanları, İslâm ipini boynundan çıkarmakla niteleyen Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e salât-ü selamdan ve O'nun yolundan bir karış bile ayrılmayan âl-i ashâbına hayırla duadan sonra:

Sohbetlerimize devam eden kardeşlerimizin: "Mustafa İslamoğlu nasıl biri? Kitapları okunabilir mi ve derslerine gidilebilir mi?" şeklindeki ısrarlı soruları üzerine bu fakir kardeşiniz, bu kişinin kitapları hakkında bir araştırma yapmak zorunluluğu hissettim.

Elime geçen "Yahudileşme temâyülü" kitabı bana bu kişinin ne kadar çelişkili ve karmaşık batıl görüşlere sahip biri olduğunu kolayca anlatmış oldu. Bu esnada fıkıh âlimlerinin cumhurunu, "Hayızlı kadınların camiye giremeyeceği" gibi bazı fetvalarından dolayı Yahudilere meyletmekle suçladığını görmem de işin tuzu biberi oldu.Sonra bana verilen "Üç Muhammed" kitabında, onun Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in şanına tazim sadedinde yazılmış olan Kâzî İyaz (Rahimehullâh)ın "eş-Şifâ"sı ve İmâm-ı Süyûtî'nin "el-Hasâis"i gibi muteber eserlerde geçen sahih rivâyetleri tenkit ederek, "Bu kitaplarda anlatılan hârikulâde vasıfların Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)de bulunmadığı"nı söylemiş olduğunu görmem, bende tedavisi kabil olmayan çok derin bir yara açtı. Ama daha sonra elime geçen "Gerekçeli Meal" kitabında onun, bu yazımızda örneklendireceğimiz üzere; "Teröristlerin cezasıyla ilgili" bir âyeti nasıl yok saydığını, "Tur dağının Yahudiler üzerine kaldırılması" gibi bazı mûcizeleri ne tür sudan bahanelerle reddettiğini ve "Uzeyr (Aleyhisselâm)ın yüz sene ölü bırakıldıktan sonra diriltilmesi" gibi, Allâh-u Te'âlâ'nın yaşanmış olaylar olarak kıssa ettiği bir takım gerçekleri nasıl temsil ve mecaz olarak nitelediğini görünce, onun Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in şanına izafe ettiği nâkısaları ve müctehid imamları Yahudilere meyletmekle suçlayarak onlara attığı iftiraları yadırgamaz hale geldim.

İnşâallâh bu yazımızı takip edecek yazılarımızda, onun bu tür fasit ve müfsit görüşlerini ibtal etmek üzere bir takım ilmî reddiyeler kaleme alacağız. Ancak bu yazımızda Mâide Sûresinin otuzüçüncü âyet-i kerîmesinde geçen İslâm'ın önemli bir hükmünü nasıl yok saydığını beyan etmeyi münasib gördük. Şimdi ilk olarak kendisinin mealine ve dipnotuna hiç müdahale etmeksizin yazdıklarını size aynen aktaracağız, daha sonra da tahlilini hep birlikte yapacağız.
"Allah'a ve Rasûlü'ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğu yaymaya çalışanların öldürülmeleri ya da asılmaları veya muhalefetlerinden dolayı ellerinin ve ayaklarının kesilmesi, yahut bulundukları yerden sürülmeleri, sadece (âdil) bir karşılıktan ibarettir. Bu, onların dünyada uğradıkları zillettir; âhirette ise onları korkunç bir azap beklemektedir." Yazar bu âyetin dipnotunda (1/197) şu kaydı düşmüştür. "Bu cümle bir 'inşa' cümlesi değil bir 'ihbar' cümlesidir ve dolayısıyla Kur'an el ve ayakların çaprazlama kesilmesi gibi bir cezayı emretmemekte, sadece nakletmektedir. Bundan öte, Allah Rasû lü'nün hiçbir muhalife böylesi bir ceza uygulamadığı da tarihi bir gerçektir." Mezkûr şahsın mealini ve gerekçesini böylece okumuş oldunuz.

Buna mukabil bir de Üstâdımız Mahmud Efendi Hazretlerinin hazırlamış olduğu "Kur'ân-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi"ndeki meale göz atalım. "Allâh'a ve Rasûl'ün(ün dostları olan müminler)e harp açmakta olan (ve insanların yollarını kesip mallarını çalan) o (imansız) kişilerin ve (Müslümanlardan da olsa) yer(yüzün)de fesat (ve bozgunculuk çıkartmak) için koşuşturan kimselerin cezası, (sadece öldürmekle yetinmişlerse,) ancak (kısas yoluyla) öldürülmeleri yahut (cinâyetle birlikte mal da gasbetmişlerse,) asılmaları veya (cinâyet işlemeyip sadece mal almışlarsa,) ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi ya da (korkutmadan başka bir şey yapmamışlarsa,) o (oturdukları) yerden sürül(üp hapse gönderil)meleridir.
İşte sana! Bu (cezalar), dünyâda onlar için büyük bir (alçaklık, rezillik ve) rüsvaylıktır, (günahlarının büyüklüğünden dolayı) âhirette ise kendileri için pek büyük bir azap vardır!" Görüleceği üzere İslamoğlu, Kur'ân-ı Kerîm'in metninde olmayan birçok kelimeyi metne sokmasının yanısıra, dipnotta bu âyetin bir "İnşâ" değil de, bir "İhbar" olduğunu öne sürmüştür.

Sizin anlayacağınız şekilde ifade etmem gerekirse, "İnşâ", "Bir şeyi emretmek ve yapılmasını istemek" mânâsına gelmekte, "İhbâr" ise: "Evvelce olmuş bir şeyin vukuunu haber vermek ve nakletmek"tir.
Onun dediğine göre bu âyet-i kerîmede zikredilen ceza hükümleri, bir haber niteliği taşımaktaysa, bu haber kimlerin uygulamasını bize nakletmektedir. Böyle bir şey söz konusu olamaz.

Ayrıca bu ceza uygulanmayacaksa, sadece anlatılıp geçilecekse bu durumda âyet-i kerîmede beyan edilen "Dünyadaki rüsvaylık" teröristlere nasıl ulaşacaktır. Onlar bu cezalara maruz kalacak yerde sadece bunları hikâye gibi dinlediklerinde, rezil olacak yerde gülüp sevineceklerdir. Yine böylece bu durumda bir sonraki âyet-i kerîmede konu edilen: "Ancak siz kendilerini yakalamadan tövbe edenler müstesna" kavl-i şerîfi, mânâsız boş bir kelâmdan öte geçmeyecektir. Çünkü ceza yoksa istisna ve müstesna mefhumları kime işletilecektir?! Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'de aynı ifadeyle zikredilen: "Fakat eğer onlar sizinle (Mescid-i Haram'da) savaş (başlat)ırlarsa, (oranın hürmetini önce onlar ihlâl ettiği için,) siz de (hiç aldırmadan) onlarla savaşın.

İşte sana! Kâfirlerin cezası böylece (misilleme)dir." (Bakara Sûresi:191)

"Hırsızlık yapan erkekle, hırsızlık yapan kadına gelince; her ikisinin (çalıp) kazanmış oldukları şeye ceza olarak, Allâh'tan caydırıcı bir azap olmak üzere ikisinin de (sağ) ellerini (bileklerinden) kesin!...."(Mâide Sûresi:38)

"Ey iman etmiş olan kimseler! Siz ihramlı kişilerken av öldürmeyin! İçinizden her kim onu kasten öldürürse, işte sana! (O kişinin yapması gereken;) öldürmüş olduğu hayvanın misli bir ceza (ödemesidir) ki; sizden adâlet sahibi iki kişi ona karar verecektir…." (Mâide Sûresi:95)

âyet-i kerîmelerinde "Ceza" tabiri, hüküm ifade etmekteyken, burada konu edilen "Ceza"nın, üstelik: "Onların cezası ancak ve ancak budur" mânâsını ifade eden "İnnemâ" edatıyla zikredilmiş olmasına rağmen hükümsüz olması hangi delile dayanmaktadır. Bu konuda bu âyet-i kerîmenin hükmünü nesheden başka bir âyet-i kerîme yokken, bir âyet nasıl geçersiz addedilebilir.

Oysa Fahru'r-Râzî, Beyzâvî ve Nesefî gibi birçok tefsirde: "Allâh-u Te'âlâ ile muhârebe yapılamayacağından dolayı burada Allâh-u Te'âlâ'nın emirlerine muhâlefet eden ve Rasûlünün hükümlerine başkaldırmış olan kimselerin cezası konu edilmiştir" denilerek bu âyet-i kerîmenin bir haber niteliğinde olmayıp, İslâm'ın bir had cezasını beyan ettiği belirtilmiştir. İslamoğlu bu âyet-i kerîmenin hükmünü yok saymakla kalmamış, üstelik "Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in böyle bir tatbikatı olmadığının tarihi bir gerçek olduğu"nu savunarak tarihi bir iftirada bulunmuştur. Zîrâ Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bu hükmü işlettiği, en sahih kaynaklarda zikredilmektedir.
Nitekim Enes (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatmıştır:

"Ukl ve Urayne kabîlelerinden birtakım insanlar Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e gelerek Müslüman olduklarını açıkladılar. Fakat sonra Medine'nin havası kendilerine yaramayınca hastalanıp zayıflamaya başladılar ve ovadaki develerin yanına gidip onların sütlerinden içerek sağlıklarına kavuşmak için Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)den izin istediler. Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in müsâadesi üzere Kuba civârındaki zekât develerinin yanında bir müddet kalıp iyileştiklerinde, dinden dönerek develerden birini boğazladılar, çobanlardan birinin ellerini ve ayaklarını kesip, diline ve gözlerine de diken batırarak ölünceye kadar kızgın güneşin altında bıraktılar, diğer develeri de alıp götürdüler. Sağ kalan bir çobanın haberi üzerine Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) yirmi kişilik bir müfrezeyi onların takibine gönderdi. Yakalanıp getirildiklerinde Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) onlara kısas yapılmasını emretti. Bunun üzerine o cânilerin gözleri çıkarıldı, elleri ve ayakları kesildi ve ölünceye kadar o hal üzere Harre tarafında bırakıldılar."
(Buhârî, Meğâzî: 34, No: 3956, 4/1535; Zekât: 67, No: 1430, 2/546; Müslim, Kasâme:2, no:1671, 3/1297; Neseî, Tahâret, 191, no:304, 1/174; Ebû Dâvûd, Hudûd:3, no:4364, 2/534; Tirmizî, Taharet:55, no:72, 1/106; İbni Mâce, Hudud:20, no:2578, 2/861; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, no:12042, 4/214)

İslamoğlu'nun, bu rivâyetleri bilmeyecek kadar cahil biri olmadığını düşünürsek, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bu âyeti tatbik etmediğini söylemesi, bizde ister istemez burada bir sû-i kasd (kötü niyet) bulunduğu düşüncesini uyandırmıştır.

Zaten bu kişinin bu rivayetleri bilmeyecek kadar cahil biri olduğunu kabullenmemiz durumunda da, yine insanları böyle bir kişiyi dinlememeleri ve kitaplarını okumamaları hususunda uyarmak boynumuzun borcudur. Ayrıca bu âyet-i kerîme, teröristlere uygulanacak ceza hakkında Kur'ân-ı Kerim'de misli bulunmayan tek âyet olma özelliğini taşıdığı için bütün müctehidler tarafından işletildiği ve kendisinden ciltler dolusu hükümler istinbat edildiği, dört mezhebin fıkıh kitaplarında kaleme alınmıştır. Bu husustaki bazı genel hükümleri şöyle özetleyebiliriz.

El-Mevsû'atü'l-Fıkhiyye isimli eserde (17/158-161) zikredildiğine göre: "Kendileri yakalanmadan önce tövbe etmedikleri müddetçe muharib (terörist)lerin cezalandırılmasının, kaldırılmaya ve bağışlanmaya elverişli olmayan İlâhî hadlerden bir had olduğu" hususunda fıkıh âlimleri arasında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Bu hususta temel teşkil eden nass ise;

"Allâh'a ve Rasûl'üne harp açmakta olan o kişilerin ve yerde fesat için koşuşturan kimselerin cezası, ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi ya da o yerden sürülmeleridir. İşte sana! Bu, dünyâda onlar için büyük bir rüsvaylıktır, âhirette ise kendileri için pek büyük bir azap vardır! Ancak o kimseler müstesnâ ki kendilerine güç yetirmenizden önce tevbe etmiştirler! Bilin ki; Allâh gerçekten Ğafûr'dur; Rahîm'dir." (Mâide Sûresi:33-34) âyet-i kerîmeleridir.

Fıkıh âlimleri, âyet-i kerîmede geçen cezaların nasıl uygulanacağı hakkında farklı görüşler serdetmişlerdir. Şâfi'îler, Hanbelîler ve İmâm-ı Muhammed ile İmâm-ı Ebû Yûsuf (Radıyallâhu Anhum) bu hükümlerin âyet-i kerîmede geçen tertip üzere uygulanacağı ve hükümlerin işlenen suça göre taksim edileceği görüşüne gitmişlerdir.
Buna göre; hem öldürüp hem mal alan öldürülüp asılır, sadece mal almakla yetinenin sağ el ve sol ayağı kesilir, eşkiyalık yapıp yolcuları korkutan, fakat öldürme ve mal alma gibi suçlara bulaşmayan kimseler sürgüne gönderilir. İbni Abbâs (Radıyallâhu Anhumâ) da âyet-i kerîmeyi böylece tefsir etmiştir.
(Ravzu't-tâlib:4/155; el-Muğnî, 8/288; Ravzatu't-tâlibîn:10/156-157; Metâlibü Üli'n-nühâ: 6/252-253; Nihâyetü'l-muhtâc:8/3)

İmâm-ı Ebû Hanîfe (Radıyallâhu Anh)a göre; muharib kimse bir insan öldürmeden veya bir mal gasbetmeden yakalanırsa, tazir (azarlanma) cezasına çarptırıldıktan sonra tövbe edinceye kadar hapsedilir. Eğer hırsızlığın nisabı kadar (1.0,5 gram altın veya o değerde bir) mal almışsa eli ve ayağı çaprazdan kesilir, masum bir kişiyi öldürmüş, ama mal almamışsa öldürülür, hem cana kıymış hem de mal almışsa, ceza verme yetkisine sahip olan kimse, üç işten birini yapmakta serbesttir. Dilerse ellerini ve ayaklarını çaprazlama keser, sonra öldürür. İsterse sadece öldürür. İsterse asar.
(Bedâi'u's-sanâi' : 7/94; İbni Âbidîn: 3/213; el-İhtiyâr:4/114)

İmâm-ı Mâlik (Rahimehullâh)a göre ise; öldürenin mutlaka öldürülmesi gerekir. Ancak kılıç darbesiyle veya asılarak öldürülmesi hususunda yönetim serbesttir. Sadece yol kesmekle yetinseler bile idare hangisinin daha kârlı olduğunu gözeterek, öldürmek yahut asmak veya çaprazlama kesmek hususunda muhayyerdir.
(Bidâyetü'l-müctehid:2/491-492; Şerhu'z-Zürkanî:8/110; Hâşiyetü'd-Düsûkî: 4/350; Tefsîru'l-Kurtubî: 6/152)

Görüldüğü üzere; dört mezhebin sahibleri olsun, mezheb içi müctehidler olsun, hepsi de bu âyet-i kerîmeyi tahlil ve tatbik etmişler, hiçbiri hükümsüz kabul etmemişlerdir.

Hal böyle iken İslamoğlu'nun: "Bu âyet-i kerîme el ve ayak kesilmesini emretmemektedir, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bunu yapmamıştır, bu sadece mücerred bir anlatımdır" demesi, bu âyeti hükümsüz kılması anlamına gelir ki bunun da inkârın bir türü olduğunda şüphe yoktur. Burada beni daha çok şaşırtan şu olmuştur; İslâmoğlu'nun beyânına göre bu "Gerekçeli Meâl"in fıkhî notları Hayrettin Karaman'la müzâkere edilmiş! Bu durumda böyle bir târihî hatâ onun da mı gözünden kaçmış yoksa o da mı aynı görüşte?! Eyvâh ki ğarîb oldu şerî'at-i Muhammed, Ki kaldı bu misilli ulemânın eline! Allâh-u Te'âlâ'nın âyetlerinden birini inkâr, tümünü inkâr sayılacağına göre, işin ne boyuta vardığı siz okurlarımızın isabetli anlayışlarına havale edilmeye değer bir husustur.

Artık "Kâfirlere İslâm'ı hoş gösterelim" derken İslâm'ın kol kesme, recm ve kısas gibi hükümlerini ve Allâh'ın ahkâm âyetlerini inkâra düşerek kâfirlerin durumuna düşmekten Allâh-u Te'âlâ'ya sığınırız ve siz okurlarımızı, bütün Müslümanları bu hususta uyarmanız ve bu reddiyeleri okutmanız temennîlerimizle Allâh-u Te'âlâ'ya emanet ederiz.

Allâh-u Te'âlâ'nın selâmı, rahmeti ve bereketleri hepinizin üzerine olsun.

Cübbeli Ahmet Hoca Efendi
Cumartesi, 07 Mart 2009 12:28 tarihinde güncellendi

OKU DA... NASIL BU HALE GELDİK ANLA....

_ferman_selim_3.jpgYavuz Bahadıroğlu      
Halifeliğin kaldırılması

3 Mart, hilafetin kaldırılışının yıldönümüydü (1934). Aynı tarihte Diyanet Teşkilâtı kurulmuş, ayrıca da “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” (eğitimin birleştirilmesi) kabul edilmişti.

Yoğun seyahatlerimizden fırsat bulup konuyu günü gününe gündeme getiremedik. Ne var ki; bazı konuların günü hiç geçmez, hilafet meselesi de böyle konulardan biridir. Hemen ifade etmeliyim ki; yakın tarihimiz, salt ihtiyaçların değil, öfkelerin de belirleyici olduğu bir dönemdir. Aradan geçen bunca seneye rağmen, aynı döneme ilişkin öfkeler dinmiş değildir. “Taraflar” ve “taraftarlar” oluşmuş, tarihin üzerinden büyük bir kavga başlatılmıştır. Tarih âdeta siyasetin boks ringine çevrilmiştir.
Tabiî tarih ilmi açısından bu tür kavgaların zerre kadar önemi yoktur. Tarih ilmi açısından önemli olan, sadece doğru tespitlerin ışığında tarihi gerçeklerle buluşulmasıdır. Maalesef Türkiye’nin siyasi şartları buna hâlâ izin vermiyor. Tarih hâlâ spekülâtif amaçlarla kullanılıyor.
Ve yakın tarihe hâlâ öfkeler hükmediyor! Böyle bir ortamda, sağlıklı analizler yapıp, doğru sonuçlara ulaşmak, neredeyse imkânsızlaşıyor. O kadar ki; birinci elden anlatımlara bile ulaşamıyorsunuz.
Halife Abdülmecid’in bizzat kaleme aldığı 12 ciltlik “Hâtıralar” isimli kitabı ülkemizde yayınlanabilmiş olsaydı, eminim tarihimizin alacakaranlık kuşağında kalmış bir bölümü hakkında, bilmediğimiz pek çok şeyi öğrenme şansımız olabilirdi. Aslında, tarihi “doğru” yapmak bakımından son derece talihli, ancak doğru “yazmak” ve doğru kaynaklardan öğrenmek açısından çok talihsiz bir milletiz!..
Mesela İstiklal Savaşımızı, savaşın dört önderinden (Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Kâzım Karabekir) iki önderin (Mustafa Kemal ve İsmet İnönü) gözüyle gördük, onların anlatımlarından öğrendik, diğer ikisinin (Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir) gözünden de görme şansını bir türlü yakalayamadık.
Ne hikmetse Mareşal Fevzi Çakmak ölümüne kadar sustu, Kâzım Karabekir Paşa ise anılarını kaleme aldı; ancak yıllar boyu kimse yayınlama cesareti gösteremedi. Yayınlanan bölümleri ise yasaklandı. Sonra sansürlenerek tekrar yayınlandı.

Kâzım Karabekir Paşa’nın hatıraları, acaba hangi mecburiyetlerden dolayı son derece incitici, yorucu ve düşündürücü bir sansüre tabi tutulmuş olabilir?..
Dediğim gibi: tarihi “doğru” yapmak bakımından son derece talihli; ancak doğru “yazmak” ve doğru kaynaklardan öğrenmek açısından çok talihsiz bir milletiz!..
Hele de yakın tarih! Yakın tarih, tam bir mayın tarlasıdır! Öyle ki; yakın tarihin bazı şahitleri sürekli konuşup yazarken, bazıları sus pus durumdadır! Sus pus olanlara, Atatürk’ün resmi eşi Lâtife Hanım da dâhildir. Tıpkı Kâzım Karabekir Paşa gibi, o da Atatürk’le ve Atatürk’ün arkadaşlarıyla yaşadıklarını, “Belki bir gün yayınlanır” umuduyla, günü gününe kaydetmişti. Ne var ki; önce 25 yıl, 25 yıl dolunca da sonsuza kadar yayınlanması yasaklandı. Lâtife Hanım’ın anılarını çelik kasalara koyup kilit üstüne kilit vurdular! Milletin “öğrenme hakkı” gaspedildi.
“Hilâfet” meselesi de “yasak”larla iç içe bir konudur. Tarihçi, bu konuda da alacakaranlık kuşağında el yordamıyla yürümek zorunda kalıyor.
Şimdi gelelim hilâfetin kaldırılma serüvenine… Önce, Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Dr. Rıza Nur ve Hüseyin Avni tarafından verilen kanun teklifine uygun olarak 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı. Hemen ardından Sultan Mehmed Vahideddin bir İngiliz savaş gemisiyle ülkeden ayrıldı. Padişah’ın bu şekilde vatandan ayrılması, TBMM’de tartışma konusu oldu.
Nihayet, Konya Meb’usu (milletvekili) ve Şer’iye Vekili Vehbi Efendi hilâfet makamı boşaldığından yeni bir halife seçilmesi gereğini gündeme getirdi. Bu yönde hazırladığı fetva okunarak oya sunuldu ve kabul edildi. Fetvanın kabulü üzerine 162 üyenin katıldığı oturumda yeni halife seçimi yapıldı, muhtelif adaylar için oy verildi; dört üyenin çekimser kaldığı bu oylamada adaylardan Abdülmecid Efendi 148 oy alarak halife seçildi.
Seçim sonucu, Atatürk tarafından yeni halifeye iletildi. Aynı zamanda Akşam gazetesine verdiği demeçte, Atatürk, “Tarihimizin en mutlu dönemi hükümdarlarımızın halife olmadıkları zamanlardır... Ne Acemler, ne Afganlılar ne Afrika Müslümanları, İstanbul halifesini asla tanımadılar... Biz halifeyi eski ve saygıdeğer bir geleneğe saygı duyarak yerinde bıraktık. Halifeye saygımız vardır” dedi.
Bütün bunlar dindar milletvekillerinin ekseriyette bulunduğu, İstiklâl Savaşı’nı kazanan Birinci Meclis döneminde oluyordu. İstiklal Savaşı’nı zafere götüren iradeyi temsil eden Birinci Meclis dağılıp, yerini 2 Ağustos 1923 tarihi itibariyle İkinci Meclis alınca, durumlar farklılaştı: Saltanattan sonra hilafetin de kaldırılacağı konuşulmaya başlandı.
Bu konuda devrin süper devleti İngiltere’nin çok büyük baskıları vardı. Çünkü İngiltere, İslâm dünyasını (özellikle Ortadoğu petrollerini) kontrol etmek istiyordu. Halifenin varlığı buna engeldi. Bunun için, İngiltere açısından halifelik müessesesinin bertaraf edilmesi gerekiyordu.
Bir sabah Vatan gazetesine bakanlar gözlerine inanamadılar: 60 milletvekilinin hilafetin kaldırılmasına ve hanedanın memleketten çıkarılmasına taraftar olduğunu yazıyordu.
Buna ilişkin kanun teklifi Urfa Mebusu Şeyh Saffet Efendi ile 53 arkadaşının imzasıyla Büyük Millet Meclisi’ne geldi: Hilafetin kaldırılması teklifinin başında bir “şeyh”in imzasının bulunması da dikkat çekiciydi.
Meclis’in 1 Mart 1924 tarihli açılış toplantısında konuşan Mustafa Kemal Paşa, “Millet, Cumhuriyet'in şimdi ve gelecekte bütün saldırılardan kesin ve ebedi olarak masun (dokunulmaz) bulundurulmasını istemektedir. Türk milleti üzerinde kâbus bulundurulamaz” demek suretiyle hilafete karşı tavrını netleştirdi…
Oysa daha önceki konuşmaları hilafetin üzerinde titrediğini düşündürüyordu. Hilafetin kaldırılmasına ilişkin oturum sadece 3.5 saat sürdü… 3.5 saat içinde 1300 yıllık müesseseye son verildi. İkinci Meclis, 3 Mart 1924 tarihinde, “hilâfet” işlevini üstlenerek (hilâfet müessesesi, hâlâ Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsında mündemiçtir) “ilga” etti (kaldırdı).
Son Halife Abdülmecid Efendi görevden alındı. Hz. Ebubekir’den itibaren 102. halife idi. “İlk Halife”nin hilafeti 2 sene 3 ay, “Son Halife”nin hilafeti ise 1 sene 3 ay sürmüşü.
Halife Abdülmecid, 4 Mart sabahı yakınları ile birlikte Çatalca’ya götürülerek trenle sınırdışı edildi. Malvarlığı hazineye aktarıldı.

Cumartesi, 07 Mart 2009 12:25 tarihinde güncellendi

SİLAH YAPMA DA NE YAPARSAN YAP.....

fze.jpg'İran yaparsa Türkiye de yapar '

   'İran yaparsa Türkiye de yapar 'Beyaz Saray'ın eski Ulusal Güvenlik Danışmaları, İran'ın nükleer silah çalışmalarının yayılacağını iddia etti.



Beyaz Saray’ın iki eski Ulusal Güvenlik Danışmanı, ABD Senatosu Dışişleri Komitesi’nin İran oturumunda konuştu. Obama Yönetimi’ne yakınlığıyla tanınan Zbigniew Brzezinski ve Brent Scowcroft, Tahran’ın nükleer silah geliştirmesi durumunda, bunu, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bölge ülkelerinin izleyeceğini öne sürdü.

ABD Senatosu’ndaki bir oturumda, İran’ın uranyum zenginleştirmeye devam etmesi halinde, Türkiye’nin de aynı yola girmeye zorlanacağı belirtildi.

Dış İlişkiler Komitesi’nin İran konulu oturumunda, iki eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Brent Scowcroft ve Zbigniew Brzezinski konuştu. İki ünlü uzman da, Beyaz Saray’ın Tahran ile doğrudan müzakere ederek İran’ın nükleer silah sahibi olmasının önlenmesi gerektiğini savundu.

Zbigniew Brzezinski, ABD’nin görüşmelere alt düzeyde başlamasını ve İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın Haziran’da yapılacak seçimlerde bu görüşmelerden siyasi prim sağlamasından kaçınılması gerektiğini belirtti. Türk-Amerikan Konseyi’nin (ATC) Başkanı olan Brent Scowcroft, görüşmelerin mümkün olduğu kadar kapsamlı olması gerektiğini söyledi.

Brzezinski, Tahran ile görüşmeler başlamadan önce, ABD’nin, Ortadoğu’daki dostları ve müttefiklerini nükleer şemsiyesi altına almaya hazır olduğunu belirtmesini önerdi. Brzezinski, ABD nükleer şemsiyesinin caydırıcılığın önemini göstereceğini kaydetti. Ünlü stratejist, bu yöntemin, Sovyetler’e ve Çin’e karşı işlediğini ifade etti.

KİMSE İÇİN İYİ OLMAZ

Brent Scowcroft ise, ABD’nin, nükleer enerji santrallerinde kullanması için İran’a zenginleştirlmiş uranyum vermesi ve atık yakıtı da geri alması gerektiğini kaydetti. Scowcroft, İran’ın uranyum zenginleştirmeye devam etmesi halinde, Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’ın da aynı yola girerek "sivil nükleer güç" geliştireceğini söyledi. Scowcroft, "Kısa zamanda bu programlar birçok ülkeyi nükleer silah için gerekli uranyuma yaklaştırır. Bu da hiç kimse için daha iyi bir dünya olmaz" dedi. Scowcroft ve Brzezinski, Beyaz Saray’ın İran ile görüşmelere "zaman sınırı" getirmemesini de savundu.
Cumartesi, 07 Mart 2009 12:14 tarihinde güncellendi

Sayfa 229 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.