İki gün önce Diyarbakır’da İstiklal marşımızın
kabulünün 88.yıl dönümü münasebetiyle bir salon toplantısı
düzenlenmişti. İstiklal marşı demek milli bütünlük demektir. DTP bu
gerçeği bildiği için kongrelerinde hiçbir zaman İstiklal marşını
okumadı. Diyarbakır’da böyle bir etkinliğin düzenlenmiş olması bile
önemli bir mesajdır. İlgili bütün kurumların böyle bir organizasyona
destek olması gerekir?
Ama olmadı.
Toplantı salonuna
gelen iki subayın salonda bir kaç başörtülü bayan görünce,tepki
göstererek salona girmediğini bazı haber siteleri flaş haber olarak
verdi. Daha sonra herhangi bir yalanlama veya tekzipte gelmedi.
Düşünebiliyor musunuz, Diyarbakır’da İstiklal marşı şairimiz anılıyor,
bayrağımıza, marşımıza saygının en güzeli gösteriliyor ama iki komutan
başörtüsüne tepki için salonu terk ediyor. Şimdi söyleyin bakalım, bu
problemleri kim içinden çıkılamaz hale getiriyor, kim kangrenleştiriyor?
Tabi
sorumluluğu sadece askerin üzerine yıkıp, çıkmak da mümkün değil. Asıl
sorumluluk programı tertipleyenlerle, salonda bulunanlara düşüyor.
Birileri baş örtüsünden rahatsız mı oldu, onların salondan
çıkarılmasını mı istiyor, salonda bulunan herkes ya tepki gösterip
dışarı çıkmalı, ya da bu ülkeyi babasının çiftliği sanan bu kişileri
salonu terke mecbur etmelidir. Baş örtülüler değil, onlardan rahatsız
olanlar salondan çıkmalıdır. Türkiye askeri bir kışla değildir. Bazı
askerlerin yanlışlarının bedelini yıllardır kanla, gözyaşıyla bu millet
ödüyor. Üç beş askeri bürokratın ülkenin kaderi ile dama taşı gibi
oynamasına müsaade edilmemelidir. Bu zihniyet tasfiye edilmediği
müddetçe, ne terörle ne de öteki problemlerle mücadele etmek mümkün
değildir. Bu iş de genel kurmay’a düşüyor. (Basından...)
Pazar, 15 Mart 2009 15:19 tarihinde güncellendi
Cuma, 13 Mart 2009 17:51
Ali Kara
Hınzır hınzırı ısırmaz....Diyalog bize uymaz....
FIFA'dan tartışılacak karar
Türk
yardımcı antrenör Yüksel Yeşilova'yı 'Müslüman olduğu için takıma
uğursuzluk getirdiğini' öne sürerek takımdan kovan Steaua Bükreş Kulübü
Başkanı Gigi Becali, delil yetersizliği gerekçesiyle beraat etti.
FIFA Etik Kurulu, beraat kararını bugün resmi bir
yazıyla Romanya Futbol Federasyonu'na bildirdi. Başkan Paolo Lombardi
imzasıyla gönderilen yazıda, Becali'ye atfedilen ve dini ayrımcılık
içeren ifadeler için, yeterli delil bulunamadığı belirtildi. Yazıda,
'Eldeki verilerin dikkatle incelenmesi sonucunda, Becali'nin
cezalandırılmasını gerektirecek yeterli delil bulunamamıştır.'
ifadelerine yer verildi.
Kararı adil bulmayan Yüksel Yeşilova
ise AİHM'e müracaata hazırlanıyor. Mediafax haber ajansına konuşan
Yeşilova, 'Becali benden kolay kolay kurtulamaz. Hemen bugün Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi'ne şikayetimi ileteceğim.' sözleriyle hakkını
aramaya devam edeceğini vurguladı
Teknik Direktör Dorinel Munteanu ile 8 hafta Steaua
Bükreş'i çalıştıran yardımcı antrenör Yüksel Yeşilova, görevde
kaldıkları süre içinde takım ancak 1 galibiyet alabilmişti. Bunun
üzerine kulübün patronu Gigi Becali, Gazeta Sporturilor'a verdiği özel
mülakatta başarısızlığı Türk yardımcı antrenöre yıkmıştı. Gazetenin
'Steaua Bükreş Müslümana yasak!' manşetiyle yayınladığı röportajda
Becali, 'Ben dindar bir Hıristiyanım. Bir Müslüman bana ne şans
getirecek? Elbette bu adam uğursuzluk getirdi.' suçlamasında
bulunmuştu. (CİHAN)
Pazar, 15 Mart 2009 15:05 tarihinde güncellendi
Cuma, 13 Mart 2009 16:31
Ali Kara
Sağımız solumuz tutulmuş......
Rektör ve dekanlarla ilgili şok iddia
YÖK
ve rektörler arasındaki türban gerginliği adeta bildiri savaşına
dönerken, üniversite ve siyaset çevrelerinde şok bir iddia gündeme
bomba gibi düştü. Tarihçi bir profesöre dayandırılan iddiaya göre 22
Tane hıristiyan asıllı dekan ve rektör var.
YöK ve rektörler arasındaki türban gerginliği adeta
bildiri savaşına dönerken, üniversite ve siyaset çevrelerinde şok bir
iddia kulaktan kulağa yayılıyor. Tarihçi bir profesöre dayandırılan
iddiaya göre dekan ve rektörler arasında 22 tane Hristiyan asıllı isim
bulunuyor. Aynı zamanda kökenbilimine ilişkin çalışmalarıyla da
tanınan, (adı bizde saklı) Profesör’ün iddiasına göre; Hristiyan
olduğunu kamuoyundan gizleyen bu 22 rektörün büyük çoğunluğu da ermeni
kökenli.
EVLERİNİN ALTINDA ŞAPEL VAR
Bunların
tarihsel hikayesi ise 1900’lü yılların başındaki tehcir uygulamasına
dayanıyor. Tehcir uygulamasından kurtulmak ve topraklarından ayrılmak
istemeyen bir çok ermeni müslüman oluyor. Bazıları da müslüman
komşularının yanlarına sığınıyor. Bazıları gerçekten İslamı kabul
ederken bazıları dışarı da Müslüman görünüp, özel
hayatında Hristiyan olarak yaşamaya devam ediyor. Hatta bazıları
evlerinin bodrumunda, küçük kilise anlamına gelen gezli “şapeller”
bulunuyor. Bunlara “Kripto hristiyanlar” deniyor.
Tarihi vesikalara göre gizli hristiyan olduğu halde 40 yıl boyunca Müslüman din alimi olarak Hocalık yapanlar bile var.
İddiaya
göre Türkiye’de ermeni asıllı, kripto hristiyanların sayısı şu an 100
bin civarında. Ve bunların bazıları, siyaset, sermaye, bürokraside
etkin konumlara geldiler.
Ancak en büyük etkinliği eğitim camiasında sağladılar. Gerçek dinlerini gizleyerek dekanlığa, rektörlüğe kadar yükseldiler.
AŞKIN, ALICI VE SAYLAN HAKKINDA DA İDDİA EDİLMİŞTİ.
Daha
önce de bu konuda bazı iddialar gündeme gelmişti. 9 Eylül üniversitesi
rektörü Emin Alıcı’nın, kimliğinde, Hristiyan yazdığı, Babasının adının
Manufer, dedesinin adının ise Ohannis olduğu basında yer almıştı.
Yine
Van 100. yıl üniversitesi rektörü Yücel Aşkın’la, bir dönem YöK üyeliği
de yapan çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Türkan Saylan
hakkında da benzer iddialar bazı medya organları tarafından gündeme
getirilmişti.
Pazar, 15 Mart 2009 15:01 tarihinde güncellendi
Cuma, 13 Mart 2009 15:38
Ali Kara
DOĞRU SÖZ ALINIR.....
Yakup
Kadri’nin Çarşaf Medhiyyesi….
“Gazinin satranç tahtasında bir
piyon olmakla” övünen ve onu hiçbir şarta bağlı olmaksızın kayıtsız ve şartsız
sevdiği halde, Tiran'a zoraki büyükelçiliğe gönderilen Yakup Kadri
Karaosmanoğlu da, 1915 yılında (1331) “Çarşaf ve Peçeye Dair” başlıklı
yazısında öyle bir tasvir yapar ki; “çarşaf giymeyen kadınlara aşk olsun!”
Yakup Kadri: Bu çirkin asrın yegane süsü sizin
çarşafınız ve peçenizdir!
“Bu çirkin asrın, bu çirkin muhîtin yegane süsü, yegane
güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Memnun ve müsterih (huzurlu)
yaşamak için bu kanaat size kifayet etmez mi? Halbuki benim ruhumu sadece bu
kanaat dolduruyor: Peçeniz ve çarşafınız… Bunlardır ki; bana muhabbeti
öğretiyor, hayata muhabbeti, aşka muhabbeti, memlekete muhabbeti öğretiyor.”
“Sakın onları çıkarmayınız, sakın onları atmayınız. Bu çirkin
asrın, bu çirkin muhîtin ortasında, asalet (soyluluk) ve zerafete yegane dal
(delil ve alamet) olarak, bunlar, sade bunlar kaldı.”
Necip Fazıl Kısakürek, Yahya Kemal
Beyatlı, Cahit Sıtkı Tarancı, Aşık Veysel gibi şairlerimiz, ölümü anlatan o
kadar güzel şiirler yazarlar ki; insanın Karacaahmet mezarlığına gidip, kendi
mezarını kazıp, içine yatası gelir! “Gazinin satranç tahtasında bir piyon olmakla” övünen ve onu
hiçbir şarta bağlı olmaksızın kayıtsız ve şartsız sevdiği halde, Tiran'a zoraki
büyükelçiliğe gönderilen Yakup Kadri Karaosmanoğlu da, 1915 yılında (1331)
“Çarşaf ve Peçeye Dair” başlıklı yazısında öyle bir tasvir yapar ki; çarşaf
giymeyen kadınlara aşk olsun!.. O yıllarda yavaş yavaş batılılaşmaya başlayan büyükşehirlerde
hayatın tabiî akışı içinde değişiklikler görülmektedir. Avrupa ile teşrik-i
mesaide bulunan insanlar, matbuatın da tesiri ile oradan buraya doğru esen
rüzgarlarda bazı menfi havayı da ister istemez taşırlar. Tesettürün en
olgunlaşmış şekli olan çarşaf ve peçeye karşı bir sızlanma ve karşı duruş
hisseden Yakup Kadri de en güçlü ve tek silahı olan kalemini ateşler. 1889'da
Kahire'de dünyaya gelen ve çok da dindar olmayan bir aileden gelen Yakup Kadri,
adeta şiir gibi bir yazı kaleme alır. Bu yazı o günlerin basın ve kültür
dünyasına bomba gibi düşer. Yazar, çarşaftan müşteki olan kadınlara “Niçin
onlardan müşteki gibisiniz? O mazrufa bu zarftan daha muvafık ne olabilir? Sizi
böyle gördükçe bir kadının başka türlü nasıl giyinebileceğini düşünüyorum ve
çarşafsız, peçesiz bir kadın tahayyül edemiyorum” diyerek onlara nefis bir
nesir ziyafeti çeker.
ÇARŞAFA VE PEÇEYE DAİR... “Bu çirkin asrın ve bu çirkin muhitin (ortamın) yegane süsü,
yegane güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Yalnız bunlardır ki;
gözlere hala bakmak tahammülünü, bakmak arzusunu veriyor. Niçin onlardan
müştekî (şikayetçi) gibisiniz? O mazrûfa (zarfın içindekine), bu zarftan daha
muvafık (uygun) ne olabilir? Sizi böyle gördükçe bir kadının başka türlü nasıl
giyinebileceğini düşünüyorum ve çarşafsız, peçesiz bir kadın tahayyül
edemiyorum. Siz bizim aşkımızın, hürmetimizin, siz bizim kıskançlığımızın mutî
(uysal) mahbûseleri değil misiniz? Vücudunuzun şeklini alan bu dil-firîb (cazibeli,
alımlı) mahbesi, sizin etrafınıza, sizin yüzünüz üstüne biz ördük; bizim
ihtimamımız, bizim muhabbetimiz ördü. Sizi güneşten, havadan, sizi kem nazardan
sakındık da böyle yaptık. Yazık değil mi ki; o saçlara güneş vursun, o yüzü
havalar, tozlar hırpalasın! Yazık değil mi ki; -ma'azallah- o gözlerin harîmine
kolayca laubali bir yabancı gözün kıvılcımı sıçrasın? Düşündük ki; belki
bilmeyerek, belki farkına varmayarak birine gülüverirsiniz. Nazarlarınız belki,
bila-ihtiyar (elde olmayarak), birinin üstünde fazlaca tevakkuf ediverir
(duruverir). Onun için yüzünüzü örttük. Zira tebessümlerinizin, bakışlarınızın
kıymetini biz anlıyor, biz biliyorduk. Gönlümüz onların öyle lüzumsuz yere
heder olmasına acıdı da, bir ipek mahfaza içinde muhafazalarına lüzum gördü.
Çünkü siz hilkaten (yaratılıştan) müsrifsiniz (elindeki kıymeti boşa harcayan),
hazinelerinizin bahasını bilemezsiniz.
KADINLAR AÇILDI EVLER YIKILDI!
İnsanlar, kadınlara tehakküm (hüküm) ettikleri gündür ki;
tabîate galip geldiler. Cemiyetlerin (toplumların) ve medeniyetlerin esasını
bir erkeğin kıskançlığı kurdu. Memleketlerden, vatanlardan evvel, ilk müdafaa
edilen kadındı. Bana inanınız bütün bu evler, bu mabedler ile bu şehirler sizin
için yapıldı ve sizin açıldığınız, sizin kıskançlık mahbesini yıktığınız
yerlerde derhal evler yıkıldı, mabedler harap oldu, şehirler çöktü. Çünkü,
sizin mahbesleriniz, o yerlerin surları idi, kaleleriydi.
Niçin başka cinsten (toplumlardan) kadınlara bakıp da başınızda
garip mütalealara (görüşlere) meydan açıyorsunuz? Onlardan size ne? Siz başlı
başınıza bir alemsiniz. Ben o aleme girdiğim dakikadan itibaren hariçte bir
başka mevcudiyet var mı, yok mu, unuttum bile. Siz niçin kendinizde herkesi
unutmuyorsunuz?
Söze başlarken size demiştim ki; bu çirkin asrın, bu çirkin
muhitin yegane süsü, yegane güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir.
Memnun ve müsterih (huzurlu) yaşamak için bu kanaat size kifayet etmez mi?
Halbuki benim ruhumu sadece bu kanaat dolduruyor: Peçeniz ve çarşafınız…
Bunlardır ki; bana muhabbeti öğretiyor; hayata muhabbeti, aşka muhabbeti,
memlekete muhabbeti öğretiyor, bahusus (özellikle) memlekete muhabbeti… Zira
sizin bu örtüleriniz, bu süsleriniz değil midir ki; minarelerden ve o al
rayetten (kırmızı bayraktan) sonra bu serseri ruha bir raz-aşina melce (dost
sığınak) ve bir emin mersa (güvenli liman) saadeti veriyor. Peçenizin
kudsiyetini şuradan anlayınız ki; bir yabancı elin ona uzanması ihtimali bile,
gayz nedir, hırs nedir, intikam nedir, kin nedir hiç bilmeyen bu tembel ve
yorgun ruhda, beldeler yıkacak, burcü barûlar (kaleler ve kuleler) devirtecek
bir ateş alevliyor.
“SAKIN ÇARŞAFI VE PEÇEYİ ÇIKARMAYIN”
Gördünüz mü? Peçenizden bahsederken, haşin adımlarla, yüksek
surlar etrafında dolaşan bir eski kahraman gibi söz söylemeye başladım. Belki
bunların hiçbirini yapmayacağım; fakat emin olunuz ki, şu dakikada çok
samimiyim. Size, sizin örtülerinize ve süslerinize doğru teveccüh edince
(yönelince), kendimi her şeye kadir (gücü yeter) farzediyorum. Tarih, menakıb-ı
beşeriyeyi (insanlık destanlarını) dolduran en büyük kahramanlıklar, bana birer
çocuk oyunu gibi geliyor.
Sakın onları çıkarmayınız, sakın onları atmayınız. Bu çirkin
asrın, bu çirkin muhitin ortasında, asalet (soyluluk) ve zerafete yegane dal
(delil ve alamet) olarak, bunlar, sade bunlar kaldı. İnsanlar senelerden beri,
insanlığı terzîl (rezil etmek) için ve cemiyetlere manzaraların en fenasını
vermek için sevimsiz bir cinnetle her şeyi devirdiler. Bu gürûha (şuursuz
kalabalık) peyrev olmak (peşinden gitmek) size yakışır mı? Ben sizi zamanların
ve insanların fevkinde (üstünde), onların haricinde (dışında) biliyorum. Siz
mestûr (örtülü, gizli, hayalı, namuslu) ruhlardan değil misiniz? Dünya yüzünde
tek başına kalan ulvî bir dinin İlahı, sizi bu sıfatla sair mahlûkat arasında
mümtaz (seçkin) kılmamış mıydı? Siz O'nun halkettiği (yarattığı) cennet-asa
(cennet gibi) alemin meleklerisiniz. O, “Kitab”ında (Kur'an-ı Kerim'de) sizin
isminizi zikretti. O vakitten beri siz, mukaddesat meyanına (arasına) girdiniz.
Artık ne hale (bugüne), ne mazîye (geçmişe), ne de atîye (geleceğe)
mensupsunuz… Yalnız unutmayınız ki; sizi bu mertebeye (yüksek dereceye), bizim
aşkımız, bizim hürmetimiz, bizim kıskançlığımız is'ad etti (yükseltti). (Kanunu-evvel
1331)
Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir. Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.