.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

Allah inatçı ısrarcıları sevmez....

sapkasi.jpgMİLLET NE YAPSIN....
 
İki gün önce Diyarbakır’da İstiklal marşımızın kabulünün 88.yıl dönümü münasebetiyle bir salon toplantısı düzenlenmişti. İstiklal marşı demek milli bütünlük demektir. DTP bu gerçeği bildiği için kongrelerinde hiçbir zaman İstiklal marşını okumadı. Diyarbakır’da böyle bir etkinliğin düzenlenmiş olması bile önemli bir mesajdır. İlgili bütün kurumların böyle bir organizasyona destek olması gerekir?

Ama olmadı.

Toplantı salonuna gelen iki subayın salonda bir kaç başörtülü bayan görünce,tepki göstererek salona girmediğini bazı haber siteleri flaş haber olarak verdi. Daha sonra herhangi bir yalanlama veya tekzipte gelmedi. Düşünebiliyor musunuz, Diyarbakır’da İstiklal marşı şairimiz anılıyor, bayrağımıza, marşımıza saygının en güzeli gösteriliyor ama iki komutan başörtüsüne tepki için salonu terk ediyor. Şimdi söyleyin bakalım, bu problemleri kim içinden çıkılamaz hale getiriyor, kim kangrenleştiriyor?

Tabi sorumluluğu sadece askerin üzerine yıkıp, çıkmak da mümkün değil. Asıl sorumluluk programı tertipleyenlerle, salonda bulunanlara düşüyor. Birileri baş örtüsünden rahatsız mı oldu, onların salondan çıkarılmasını mı istiyor, salonda bulunan herkes ya tepki gösterip dışarı çıkmalı, ya da bu ülkeyi babasının çiftliği sanan bu kişileri salonu terke mecbur etmelidir. Baş örtülüler değil, onlardan rahatsız olanlar salondan çıkmalıdır. Türkiye askeri bir kışla değildir. Bazı askerlerin yanlışlarının bedelini yıllardır kanla, gözyaşıyla bu millet ödüyor. Üç beş askeri bürokratın ülkenin kaderi ile dama taşı gibi oynamasına müsaade edilmemelidir. Bu zihniyet tasfiye edilmediği müddetçe, ne terörle ne de öteki problemlerle mücadele etmek mümkün değildir. Bu iş de genel kurmay’a düşüyor. (Basından...)
Pazar, 15 Mart 2009 15:19 tarihinde güncellendi

Hınzır hınzırı ısırmaz....Diyalog bize uymaz....

spor.jpgFIFA'dan tartışılacak karar

Türk yardımcı antrenör Yüksel Yeşilova'yı 'Müslüman olduğu için takıma uğursuzluk getirdiğini' öne sürerek takımdan kovan Steaua Bükreş Kulübü Başkanı Gigi Becali, delil yetersizliği gerekçesiyle beraat etti.

FIFA Etik Kurulu, beraat kararını bugün resmi bir yazıyla Romanya Futbol Federasyonu'na bildirdi. Başkan Paolo Lombardi imzasıyla gönderilen yazıda, Becali'ye atfedilen ve dini ayrımcılık içeren ifadeler için, yeterli delil bulunamadığı belirtildi. Yazıda, 'Eldeki verilerin dikkatle incelenmesi sonucunda, Becali'nin cezalandırılmasını gerektirecek yeterli delil bulunamamıştır.' ifadelerine yer verildi.

Kararı adil bulmayan Yüksel Yeşilova ise AİHM'e müracaata hazırlanıyor. Mediafax haber ajansına konuşan Yeşilova, 'Becali benden kolay kolay kurtulamaz. Hemen bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne şikayetimi ileteceğim.' sözleriyle hakkını aramaya devam edeceğini vurguladı

Teknik Direktör Dorinel Munteanu ile 8 hafta Steaua Bükreş'i çalıştıran yardımcı antrenör Yüksel Yeşilova, görevde kaldıkları süre içinde takım ancak 1 galibiyet alabilmişti. Bunun üzerine kulübün patronu Gigi Becali, Gazeta Sporturilor'a verdiği özel mülakatta başarısızlığı Türk yardımcı antrenöre yıkmıştı. Gazetenin 'Steaua Bükreş Müslümana yasak!' manşetiyle yayınladığı röportajda Becali, 'Ben dindar bir Hıristiyanım. Bir Müslüman bana ne şans getirecek? Elbette bu adam uğursuzluk getirdi.' suçlamasında bulunmuştu. (CİHAN)

Pazar, 15 Mart 2009 15:05 tarihinde güncellendi

Sağımız solumuz tutulmuş......

adsz.jpgRektör ve dekanlarla ilgili şok iddia

YÖK ve rektörler arasındaki türban gerginliği adeta bildiri savaşına dönerken, üniversite ve siyaset çevrelerinde şok bir iddia gündeme bomba gibi düştü. Tarihçi bir profesöre dayandırılan iddiaya göre 22 Tane hıristiyan asıllı dekan ve rektör var.

YöK ve rektörler arasındaki türban gerginliği adeta bildiri savaşına dönerken, üniversite ve siyaset çevrelerinde şok bir iddia kulaktan kulağa yayılıyor. Tarihçi bir profesöre dayandırılan iddiaya göre dekan ve rektörler arasında 22 tane Hristiyan asıllı isim bulunuyor. Aynı zamanda kökenbilimine ilişkin çalışmalarıyla da tanınan, (adı bizde saklı) Profesör’ün iddiasına göre; Hristiyan olduğunu kamuoyundan gizleyen bu 22 rektörün büyük çoğunluğu da ermeni kökenli.

 EVLERİNİN ALTINDA ŞAPEL VAR
Bunların tarihsel hikayesi ise 1900’lü yılların başındaki tehcir uygulamasına dayanıyor. Tehcir uygulamasından kurtulmak ve topraklarından ayrılmak istemeyen bir çok ermeni müslüman oluyor. Bazıları da müslüman komşularının yanlarına sığınıyor. Bazıları gerçekten İslamı kabul

ederken bazıları dışarı da Müslüman görünüp, özel hayatında Hristiyan olarak yaşamaya devam ediyor. Hatta bazıları evlerinin bodrumunda, küçük kilise anlamına gelen gezli “şapeller” bulunuyor. Bunlara “Kripto hristiyanlar” deniyor.

Tarihi vesikalara göre gizli hristiyan olduğu halde 40 yıl boyunca Müslüman din alimi olarak Hocalık yapanlar bile var.

İddiaya göre Türkiye’de ermeni asıllı, kripto hristiyanların sayısı şu an 100 bin civarında. Ve bunların bazıları, siyaset, sermaye, bürokraside etkin konumlara geldiler.

Ancak en büyük etkinliği eğitim camiasında sağladılar. Gerçek dinlerini gizleyerek dekanlığa, rektörlüğe kadar yükseldiler.

AŞKIN, ALICI VE SAYLAN HAKKINDA DA İDDİA EDİLMİŞTİ.
Daha önce de bu konuda bazı iddialar gündeme gelmişti. 9 Eylül üniversitesi rektörü Emin Alıcı’nın, kimliğinde, Hristiyan yazdığı, Babasının adının Manufer, dedesinin adının ise Ohannis olduğu basında yer almıştı.

Yine Van 100. yıl üniversitesi rektörü Yücel Aşkın’la, bir dönem YöK üyeliği de yapan çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Türkan Saylan hakkında da benzer iddialar bazı medya organları tarafından gündeme getirilmişti.

Pazar, 15 Mart 2009 15:01 tarihinde güncellendi

DOĞRU SÖZ ALINIR.....

akm--.jpgYakup Kadri’nin Çarşaf Medhiyyesi….

“Gazinin satranç tahtasında bir piyon olmakla” övünen ve onu hiçbir şarta bağlı olmaksızın kayıtsız ve şartsız sevdiği halde, Tiran'a zoraki büyükelçiliğe gönderilen Yakup Kadri Karaosmanoğlu da, 1915 yılında (1331) “Çarşaf ve Peçeye Dair” başlıklı yazısında öyle bir tasvir yapar ki; “çarşaf giymeyen kadınlara aşk olsun!”

 

Yakup Kadri: Bu çirkin asrın yegane süsü sizin çarşafınız ve peçenizdir!

“Bu çirkin asrın, bu çirkin muhîtin yegane süsü, yegane güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Memnun ve müsterih (huzurlu) yaşamak için bu kanaat size kifayet etmez mi? Halbuki benim ruhumu sadece bu kanaat dolduruyor: Peçeniz ve çarşafınız… Bunlardır ki; bana muhabbeti öğretiyor, hayata muhabbeti, aşka muhabbeti, memlekete muhabbeti öğretiyor.”

“Sakın onları çıkarmayınız, sakın onları atmayınız. Bu çirkin asrın, bu çirkin muhîtin ortasında, asalet (soyluluk) ve zerafete yegane dal (delil ve alamet) olarak, bunlar, sade bunlar kaldı.”

Necip Fazıl Kısakürek, Yahya Kemal Beyatlı, Cahit Sıtkı Tarancı, Aşık Veysel gibi şairlerimiz, ölümü anlatan o kadar güzel şiirler yazarlar ki; insanın Karacaahmet mezarlığına gidip, kendi mezarını kazıp, içine yatası gelir!
“Gazinin satranç tahtasında bir piyon olmakla” övünen ve onu hiçbir şarta bağlı olmaksızın kayıtsız ve şartsız sevdiği halde, Tiran'a zoraki büyükelçiliğe gönderilen Yakup Kadri Karaosmanoğlu da, 1915 yılında (1331) “Çarşaf ve Peçeye Dair” başlıklı yazısında öyle bir tasvir yapar ki; çarşaf giymeyen kadınlara aşk olsun!..
O yıllarda yavaş yavaş batılılaşmaya başlayan büyükşehirlerde hayatın tabiî akışı içinde değişiklikler görülmektedir. Avrupa ile teşrik-i mesaide bulunan insanlar, matbuatın da tesiri ile oradan buraya doğru esen rüzgarlarda bazı menfi havayı da ister istemez taşırlar. Tesettürün en olgunlaşmış şekli olan çarşaf ve peçeye karşı bir sızlanma ve karşı duruş hisseden Yakup Kadri de en güçlü ve tek silahı olan kalemini ateşler. 1889'da Kahire'de dünyaya gelen ve çok da dindar olmayan bir aileden gelen Yakup Kadri, adeta şiir gibi bir yazı kaleme alır. Bu yazı o günlerin basın ve kültür dünyasına bomba gibi düşer. Yazar, çarşaftan müşteki olan kadınlara “Niçin onlardan müşteki gibisiniz? O mazrufa bu zarftan daha muvafık ne olabilir? Sizi böyle gördükçe bir kadının başka türlü nasıl giyinebileceğini düşünüyorum ve çarşafsız, peçesiz bir kadın tahayyül edemiyorum” diyerek onlara nefis bir nesir ziyafeti çeker.

ÇARŞAFA VE PEÇEYE DAİR...
“Bu çirkin asrın ve bu çirkin muhitin (ortamın) yegane süsü, yegane güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Yalnız bunlardır ki; gözlere hala bakmak tahammülünü, bakmak arzusunu veriyor. Niçin onlardan müştekî (şikayetçi) gibisiniz? O mazrûfa (zarfın içindekine), bu zarftan daha muvafık (uygun) ne olabilir? Sizi böyle gördükçe bir kadının başka türlü nasıl giyinebileceğini düşünüyorum ve çarşafsız, peçesiz bir kadın tahayyül edemiyorum. Siz bizim aşkımızın, hürmetimizin, siz bizim kıskançlığımızın mutî (uysal) mahbûseleri değil misiniz? Vücudunuzun şeklini alan bu dil-firîb (cazibeli, alımlı) mahbesi, sizin etrafınıza, sizin yüzünüz üstüne biz ördük; bizim ihtimamımız, bizim muhabbetimiz ördü. Sizi güneşten, havadan, sizi kem nazardan sakındık da böyle yaptık. Yazık değil mi ki; o saçlara güneş vursun, o yüzü havalar, tozlar hırpalasın! Yazık değil mi ki; -ma'azallah- o gözlerin harîmine kolayca laubali bir yabancı gözün kıvılcımı sıçrasın? Düşündük ki; belki bilmeyerek, belki farkına varmayarak birine gülüverirsiniz. Nazarlarınız belki, bila-ihtiyar (elde olmayarak), birinin üstünde fazlaca tevakkuf ediverir (duruverir). Onun için yüzünüzü örttük. Zira tebessümlerinizin, bakışlarınızın kıymetini biz anlıyor, biz biliyorduk. Gönlümüz onların öyle lüzumsuz yere heder olmasına acıdı da, bir ipek mahfaza içinde muhafazalarına lüzum gördü. Çünkü siz hilkaten (yaratılıştan) müsrifsiniz (elindeki kıymeti boşa harcayan), hazinelerinizin bahasını bilemezsiniz. 

 

 

KADINLAR AÇILDI EVLER YIKILDI!


İnsanlar, kadınlara tehakküm (hüküm) ettikleri gündür ki; tabîate galip geldiler. Cemiyetlerin (toplumların) ve medeniyetlerin esasını bir erkeğin kıskançlığı kurdu. Memleketlerden, vatanlardan evvel, ilk müdafaa edilen kadındı. Bana inanınız bütün bu evler, bu mabedler ile bu şehirler sizin için yapıldı ve sizin açıldığınız, sizin kıskançlık mahbesini yıktığınız yerlerde derhal evler yıkıldı, mabedler harap oldu, şehirler çöktü. Çünkü, sizin mahbesleriniz, o yerlerin surları idi, kaleleriydi.



Niçin başka cinsten (toplumlardan) kadınlara bakıp da başınızda garip mütalealara (görüşlere) meydan açıyorsunuz? Onlardan size ne? Siz başlı başınıza bir alemsiniz. Ben o aleme girdiğim dakikadan itibaren hariçte bir başka mevcudiyet var mı, yok mu, unuttum bile. Siz niçin kendinizde herkesi unutmuyorsunuz?


Söze başlarken size demiştim ki; bu çirkin asrın, bu çirkin muhitin yegane süsü, yegane güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Memnun ve müsterih (huzurlu) yaşamak için bu kanaat size kifayet etmez mi? Halbuki benim ruhumu sadece bu kanaat dolduruyor: Peçeniz ve çarşafınız… Bunlardır ki; bana muhabbeti öğretiyor; hayata muhabbeti, aşka muhabbeti, memlekete muhabbeti öğretiyor, bahusus (özellikle) memlekete muhabbeti… Zira sizin bu örtüleriniz, bu süsleriniz değil midir ki; minarelerden ve o al rayetten (kırmızı bayraktan) sonra bu serseri ruha bir raz-aşina melce (dost sığınak) ve bir emin mersa (güvenli liman) saadeti veriyor. Peçenizin kudsiyetini şuradan anlayınız ki; bir yabancı elin ona uzanması ihtimali bile, gayz nedir, hırs nedir, intikam nedir, kin nedir hiç bilmeyen bu tembel ve yorgun ruhda, beldeler yıkacak, burcü barûlar (kaleler ve kuleler) devirtecek bir ateş alevliyor.



“SAKIN ÇARŞAFI VE PEÇEYİ ÇIKARMAYIN”


Gördünüz mü? Peçenizden bahsederken, haşin adımlarla, yüksek surlar etrafında dolaşan bir eski kahraman gibi söz söylemeye başladım. Belki bunların hiçbirini yapmayacağım; fakat emin olunuz ki, şu dakikada çok samimiyim. Size, sizin örtülerinize ve süslerinize doğru teveccüh edince (yönelince), kendimi her şeye kadir (gücü yeter) farzediyorum. Tarih, menakıb-ı beşeriyeyi (insanlık destanlarını) dolduran en büyük kahramanlıklar, bana birer çocuk oyunu gibi geliyor.



Sakın onları çıkarmayınız, sakın onları atmayınız. Bu çirkin asrın, bu çirkin muhitin ortasında, asalet (soyluluk) ve zerafete yegane dal (delil ve alamet) olarak, bunlar, sade bunlar kaldı. İnsanlar senelerden beri, insanlığı terzîl (rezil etmek) için ve cemiyetlere manzaraların en fenasını vermek için sevimsiz bir cinnetle her şeyi devirdiler. Bu gürûha (şuursuz kalabalık) peyrev olmak (peşinden gitmek) size yakışır mı? Ben sizi zamanların ve insanların fevkinde (üstünde), onların haricinde (dışında) biliyorum. Siz mestûr (örtülü, gizli, hayalı, namuslu) ruhlardan değil misiniz? Dünya yüzünde tek başına kalan ulvî bir dinin İlahı, sizi bu sıfatla sair mahlûkat arasında mümtaz (seçkin) kılmamış mıydı? Siz O'nun halkettiği (yarattığı) cennet-asa (cennet gibi) alemin meleklerisiniz. O, “Kitab”ında (Kur'an-ı Kerim'de) sizin isminizi zikretti. O vakitten beri siz, mukaddesat meyanına (arasına) girdiniz. Artık ne hale (bugüne), ne mazîye (geçmişe), ne de atîye (geleceğe) mensupsunuz… Yalnız unutmayınız ki; sizi bu mertebeye (yüksek dereceye), bizim aşkımız, bizim hürmetimiz, bizim kıskançlığımız is'ad etti (yükseltti). (Kanunu-evvel 1331)

Pazar, 15 Mart 2009 12:47 tarihinde güncellendi

Sayfa 223 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.