.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

ADALET NERDE......DAVOS NERDE.....

davost_ayp.jpgSoykırımcıları neden koruyorsunuz

Adalet Bakanı, İsrailli teröristler için soruşturma izni vermiyor...

Mazlumder'in Gazze'de soykırıma varan insanlık dışı vahşeti gerçekleştiren İsrailli devlet ve askeri yetkililer hakkındaki suç duyurusu Adalet Bakanlığı'na takıldı. Mazlumder, terörist İsrail'in Gazze'ye düzenlediği saldırıların hemen ardından harekete geçerek, başta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakan Ehud Olmert, Savunma Bakanı Ehud Barak, Genelkurmay Başkanı Gabi Ashkenazi olmak üzere vahşete karar veren bütün İsrailli yöneticiler hakkında TCK'nın 'soykırım' ve 'insanlığa karşı suç' maddeleri yönünden cezalandırılmaları için Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştu. Suç duyurusu üzerine açılan soruşturmaya dava açılabilmesi için Adalet Bakanlığı'nın izin vermesi gerekiyor. Ancak Adalet Bakanlığı'nın bir buçuk aydır Cumhuriyet Başsavcılığı'nın ilgili soruşturma izni talebine bir cevap vermediği ortaya çıktı. Mazlumder, bu durumu protesto etmek için dün Adalet Bakanlığı'nın önünde kitlesel bir basın açıklaması yaptı. Mazlumder Genel Başkanı Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, 'geciken adalet, adalet değildir' diyerek yaptığı konuşmada Adalet Bakanı Şahin'i göreve çağırdı. Gazze'deki vahşet ve katliamları gerçekleştirilenlerin cezalandırılması amacıyla İsrailli devlet ve askeri yöneticiler hakkında açılan soruşturmaya dava açılabilmesinin Adalet Bakanının kararı ile olacağını anımsatan Gergerlioğlu, gerekli izni vermesi konusunda Şahin'i bizzat makamında da ziyaret ettiklerini hatırlattı.

Vicdanlar sızlıyor

Gergerlioğlu, şunları kaydetti: "Bu görüşmenin üzerinden yaklaşık 1 aydan fazla zaman geçmesine rağmen, halen soruşturma izni konusunda bir cevap alamamış bulunmaktayız. Israrlı bekleyişimiz devam etmektedir. Çünkü katliamın unutulmaya terk edilemeyeceğini, adalet gerçekleşene kadar yapılması gereken her şeyi yapmamız gerektiğini biliyoruz. İsrail'in yaptığı katliamlar tüm insanlığın vicdanını sızlatmıştır. Katliam sonrası halen İsrail'e karşı etkili bir yaptırım uygulanamamıştır. Gazze saldırılarından sonra dünyada bir ilk olarak Türkiye'de başvurumuz sonucu soruşturma açılması adaletin sağlanması için bir umut ışığı olmuştur."  Türkiye'de bu davanın açılmasının büyük bir beklenti olduğunun da altını çizen Gergerlioğlu, "Sizleri aciliyetle izin verme konusunda verebileceğiniz olumlu kararı almaya ve kamuoyuna açıklamaya davet ediyoruz. Aksi halde fiille desteklenmemiş sözlerin sizleri ve hükümetinizi tarih nazarında mahkûm edeceğini, sonucu aciliyetle beklediğimizi bildiririz" dedi.

Pazartesi, 16 Mart 2009 07:42 tarihinde güncellendi

Peygamberimizden s.a.v 40 altın kural

muhammed_gl.jpgPeygamberimizden eğitim için 40 altın kural

Efendimiz, (sav) bütün güzel hasletlerinin yanı sıra en mükemmel öğretmen olarak da bütün insanlığa rehber olmuştur.

Peygamberimiz (sav) eğitimde, güzel üslup ve belirgin bir metod uygulamıştır. Efendimiz'in eğitim modeli, İslam'ın öğretilmesi ve anlatılmasında örnek alınacak tek ve en geçerli modeldir.
1. Efendimiz, söylediği hakikatleri bizzat yaşayarak hayatıyla göstermiştir.
2. Dinî yükümlülükleri yavaş yavaş, basamak basamak bir sistemle öğretmiştir.
3. Öğretmede orta yolda durmaya ve insanları bıktırmaktan uzak durmaya dikkat göstermiştir.
4. Öğrenenler arasındaki kişisel farklılıkları göz önünde bulundurmuştur.
5. Karşılıklı konuşma ve soru-cevap şeklini kullanmıştır.
6. Yanlış düşünceyi söküp atmak ve gerçek doğru bilgiyi net bir şekilde
muhatabın kafasına yerleştirmek için aklî ölçüleri kullanmıştır.
7. Muhataplarına soru yönelterek onların zekâ ve bilgi seviyelerini ölçmüştür.
8. Mukayese ve örneklendirme metodunu kullanmıştır.
9. Benzetme ve halk arasında yaygın olarak kullanılan örnekleri kullanmıştır.
10. Görselliğe başvurmuş, anlattığı hususu, elinde herhangi bir şey ile yere ve toprağa çizerek göstermiştir.
11. Sözle beraber jest ve mimiklerini kullanmış ve el ile işaretlerde bulunmuştur.
12. Önemine binaen, halin mümkün kıldığı bir nesneyi bizzat eline almış, eliyle kaldırmış ve arkasından söyleyeceği hususu söylemiştir.
13. Muhataplarından bir soru gelmeden söze önce kendileri başlamıştır.
14. Muhatabının sorusuna eksik ve fazla olmadan cevap vermiştir.
15. Bazen muhatabının sorusuna, onun ihtiyacına binaen sorduğundan daha fazlasıyla
cevap vermiştir.
16. Muhatabını, güzel bir hikmete binaen, sorduğu sorudan daha önemli bir hususa yönlendirdiği de olmuştur.
17. Soru soranın sorduğu soruyu tekrarlamasını istemiştir.
18. Muhatabın aldığı cevabı tekrar etmesini istemiştir. Böylece cevap unutulmayacaktır.
19. Teşvik için övmeye başvururdu. Bildiği bir husustan dolayı kişiyi imtihan etmiştir ki bununla doğru cevap vereceği için kişiyi övmek istemiştir.
20. Önünde olan bir olaya karşı susma yolunu tercih etmiştir.
21. Öğretme esnasında meydana gelebilecek imkân ve fırsatları değerlendirmiştir.
22. Latife ve şaka yoluyla öğretmeyi de tercih ettiği görülmüştür.
23. Öğrettiği hususu yeminle perçinlemiştir.
24. Öğretilen hususun önemine binaen sözü üç kere tekrar etmiştir.
25. Konunun önemini oturuşunu ve duruşunu değiştirerek ve sözü tekrar ederek
göstermiştir.
26. Cevabı geciktirerek muhatabın sorusunu tekrar etmesini sağlayarak onu uyarmıştır.
27. Muhatabı intibaha sevk etmek için, onu omzundan veya elinden tutmuştur.
28. Muhatabı teşvik için veya onu sıkıntıya sokacak bir durumdan dolayı, bazı hususların gizli kalmasını yeğlemiştir.
29. Söyleyeceği hususun hafızalarda daha iyi yer etmesi veya ezberlenmesi için, sözü kısa ve öz bir şekilde ifade etmiş, daha sonra ise ayrıntılarına geçmiştir.
30. Cevabın birkaç madde ile verileceği durumlarda önce cevabın kaç maddeden oluştuğunu bildirmek için sayıyı söylemiş daha sonra saymıştır.
31. Va'z etme, nasihat etme ve öğüt verme metodunu kullanmıştır.
32. İnsanların şevklerini kamçılama veya neticesi elem verici hususlardan
şiddetle uzaklaştırma metodunu kullanmıştır.
33. Kıssa ve geçmiş ümmetlere ve insanlara dair haberlerle öğretme metodunu uygulamıştır.
34. Sorunun cevabının muhatabı utandırma ihtimali olan hususlarda önce nazik
bir hazırlık süreci hazırlamış ve soruyu öyle cevaplandırmıştır.
35. Sorunun cevabının muhatabı utandırma ihtimali olan hususlarda üstü
kapalı olarak kinaye yoluyla ve işaret ederek yetinmiştir.
36. Kadınlara öğretmeyi ve nasihat etmeyi de asla ihmal etmemiştir.
37. Halin gerektirdiği durumlarda öğretme hususunda azarlayıp paylamayı ve kızmayı da ihmal etmemiştir. Ne var ki onun paylaması ve kızması da merhamet yörüngesinde ve ümmetinin selameti için olmuştur.
38. Talim ve tebliğde, yazma metodunu da kullanmıştır.
39. Yabancı dilleri (mesela Süryaniceyi) öğrenmesi için bazı sahabileri görevlendirmiştir ki bu husus da günümüzde dünyanın dört bir tarafında İslam'ın güzelliklerini öğrenmek isteyenlere karşı yapılacak vazifenin çok önemli bir basamağını teşkil etmektedir.
40. Bizzat kendi mübarek zatıyla talimde bulunmuştur.

Pazartesi, 16 Mart 2009 07:40 tarihinde güncellendi

OSMANLIYA HAKSIZLIK ETMEYİN.....

osmanli-nisani.svg.jpgÜnlü tarihçilerimizden Mustafa Armağan, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın "Son padişah (Vahdettin) bir İngiliz gemisine binerek kaçmıştı!" sözlerini değerlendirdi.

Tarihçi-Yazar Mustafa Armağan Zaman gazetesinin Pazer ekinde "Vahdettin kaçtı mı, kaçırıldı mı?" başlığıyla kaleme aldığı yazısında CHP lideri Deniz Baykal'ın "Son padişah (Vahdettin) bir İngiliz gemisine binerek kaçmıştı!" sözlerini değerlendirdi. Mustafa Armağan Makalesinde şunlara yer verdi;

Deniz Baykal şimdi de 'padişahlık' tartışmasını açtı. Ve hatırlatmayı ihmal etmedi: Son padişah bir İngiliz gemisine binerek kaçmıştı! Güya birkaç densizin 'Padişah' dediği Başbakan'a aba altından sopa gösteriyor. Sen de bir darbede soluğu ABD'de alabilirsin, demeye getiriyor.
Yanağından oltaya yakalanmış balık gibi çırpınıyor hafızamız. Çırpınarak kurtulacağını sanıyor. Bilmiyor ki, her çırpınışı, iğneyi etine biraz daha batırmaktadır.

Kendilerini Atatürk'ün yerine koyanlardan bıktık, usandık artık. Onu paravana yapanların her darbeyi nasıl bir soygun filmine dönüştürdüklerini görmekten gına geldi. 27 Mayıs'tan sonra annemin parmağındaki alyansı zorla alanların kendilerini ömür boyu dokunulmaz kılıp tabii senatör ilan ettirdiklerini unutmadık.

Atatürkçü olduğunu iddia edenlerin, 7 Mart 1924 günkü "Akşam" gazetesinde çıkan şu habere ne diyeceklerini merak ediyorum:

"Dün, Meclis'teki en mühim hadise, Gazi Paşa'nın parti grubundaki teklifiydi. İsmet Paşa Osmanlı hanedanına mensup kadınların memleketten çıkarılmamasının Meclis ve Cumhuriyet için bir şefkat eseri olacağı hakkındaki onun bu teklifini bildirdi. O anda odanın içinde kasırgalar koptu. Mebuslar masaların üzerine çıkarak:

- "Olamaz!" diye bağrışıyorlar, bu teklife isyan ediyorlardı. Mebuslara hakim olan psikoloji, merhamete ve şefkate yer bırakmıyordu. İtirazlar gittikçe yükseliyor:

- "Yalnız sağ olanları değil, ölenlerin kemiklerini bile memleketten atmalı!"
sesleri duyuluyordu. Bu durum karşısında Gazi Paşa teklifini geri almıştır."

Konumuza dönersek, şahsen Sultan Vahdettin'in yurtdışına kaçtığını değil, "kaçırıldığını" düşünüyorum. Çünkü baskılar, tehditler, sarayın çevresinde tabanca atmalar vs. ile zaten İstanbul'da yaşaması fiilen imkânsız hale getirilmişti. Amaç, kendiliğinden kaçmasını sağlamaktı. Fakat nereye?

Nitekim 17 Kasım 1922 sabah saat 6'da HMS Malaya adlı savaş gemisiyle yola çıktıktan sonra haber alıp Yıldız Sarayı'na gelen Ankara hükümeti temsilcisi Refet (Bele) Paşa'nın, o sırada ağlamakta olan Vahdettin'in yaverlerinden Sadrazam Tevfik Paşa'nın oğlu Ali Nuri Bey'e, "Ağlama Ali Bey, kaçtığı iyi oldu, ya kalsa idi biz onu ne yapardık?"[1] sözü, gerçeği aydınlatmaya yeter. Bir başka deyişle, eğer Halife Vahdettin gitmeyip sarayda kalmış olsaydı, Ankara'nın niyeti düpedüz onu idam etmekti.

Aynı Ali Nuri Bey'in, oğlu Şefik Okday tarafından yazılan hatıratında babasının ağzından doldurulan bir bant kaydından bahsedilir.[2] Ali Nuri Bey, saraya gelen ve 30 Ağustos Zaferi'ni müjdeleyen raporu okuyunca Vahdettin'in, yaverine zafer haberini birkaç kere tekrarlatarak sevindiğini belli ettiğini anlatır. Hatta o hafta cuma selamlığının, zaferin şerefine Yıldız Camii'nde değil, yanı başında Yavuz Sultan Selim'in yattığı Sultan Selim Camii'nde yapıldığını ve Padişah'ın da halkla beraber o gün İstiklal Savaşı şehitleri için dua ettiğini biliyoruz.

Dolayısıyla 'bu' Vahdettin'in kaçması için herhangi bir sebep yoktu. Ancak bir gerçek vardı ki, İstanbul'da kalması, işleri daha da zorlaştıracak ve Ankara'ya her halükârda ayak bağı oluşturacaktı. Bu yüzden gitmesi istendi, hatta gitmesinin hayırlı olacağı hissettirildi. Kaçmasına mani olmak için hiçbir tedbir alınmayışı ve kaçtıktan sonra da bundan memnuniyet duyulması anlamlıdır. Zira Padişah İstanbul'da tahtında oturuyor iken, Osmanlı'nın bedeni üzerinde gerçekleşecek "Lozan ameliyatı" kolay olamayacaktı.

Bir de "Malaya" gemisi meselesi var. Malaya, Malaylar, yani sonradan tek bir devlete dönüşen Malaya adaları birliği demektir ve bu gemi, Malezya Müslümanlarının öz parasıyla yaptırılmış ve İngiliz Deniz Kuvvetleri'ne hediye edilmiştir (o tarihlerde "İngiliz Malayları" denilen doğudaki beş bölge, gevşek bir yapı altında birleşmişlerdi ve İngiltere'nin himayesinde bulunuyorlardı).

Burada şöyle bir soru akla geliyor: Acaba İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington ile Sultan Vahdettin arasında bir 'gemi pazarlığı' geçmiş miydi? Bunu henüz bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa, o sırada Boğaz'da başka İngiliz gemileri de demirlemiş duruyorken, içlerinden Malezya Müslümanlarının alın terleriyle yapımı finanse edilen geminin Halife hazretlerine tahsis edildiğidir. Nitekim Malaya ile kaçma teklifinde bulunan Harrington, "Durum düzelince memlekete dönerler" diyerek teselli vermiştir. Teselli mi, oyun mu?

Araştırılması gereken bir nokta bu ise bir diğeri, "İngilizlere sığındı" denilen Sultan Vahdettin'in neden doğrudan doğruya İngiltere'ye (mesela Londra'ya) değil de, önce onların kontrolünde bulunan Malta adasına, sonra da İtalya'daki San Remo'ya gitmiş ve orada beş parasız ölmeyi göze almış olduğudur. Eğer Vahdettin gerçekten de söylendiği gibi İngilizlere "sığınmış" ve hiç değilse onların cazip maddi tekliflerini değerlendirmiş ve Türkiye aleyhine çalışmayı kabul etmiş olsaydı, herhalde bir şekilde ödüllendirilmesi gerekirdi. Bu durumda ise elbette tabutu bakkalın çakalın elinde rehin kalmaz, hacizli cenazesi defnedilemediği için haftalarca ortada kalıp kokuşmazdı.

[1] Şefik Okday, Osmanlı'dan Cumhuriyete: Padişah Yaveri İki Sadrazam Oğlu Anlatıyor, İstanbul 1988, s. 108.

[2] Bu bant kaydının şimdi kimin elinde olduğunu bilmiyoruz.

Kaynak:Timetürk

Pazartesi, 16 Mart 2009 07:37 tarihinde güncellendi

Jak Kamhi İsrail e hangi mesajı götürdü?

israilkurdistanku8.jpgTayyip Bey yaşı hayli ilerleyen ve sağlığı da çok iyi olmayan Jak beye ricada bulunur ve İsrail ile aramı bul diyerek Tel Aviv’e gitmesini ister. peki bunu neden ister?

“Tayyip Erdoğan’ı deliğe süpürmeyin, onu kullanın.”
Bu söz malum Tayyip beyin kankası ve kurmayı Cüneyd Zapsu’ya aittir ve ABD’deki Yahudi mahfillerinde edilmiştir..
Bu beyan hiçbir zaman yalanlanmamıştır ama ondan önemlisi Tayyip Erdoğan bu sözü edene zerre bir sitem de etmemiştir.
Bunun anlamı Zapsu’nun bu sözleri Erdoğan’ın bilgisi ve onayı ile etmiş olmasıdır.
Aksi zaten düşünülemez, zira Türkiye Başbakanı için böyle bir söz onun onayı olmadan edilemez.
Birkaç yıl önce Washington’da yaşanan bu sahnelerin bir benzeri şimdi Tel Aviv’de yaşanıyor.
Ama bu sefer Zapsu yok, Jak Kamhi var

Kim midir o?
Türk Yahudilerinin baronudur.
Şimon Perez İstanbul’a geldiğinde onun Boğaziçi’ndeki evinde ağırlanır.
Tayyip Bey yaşı hayli ilerleyen ve sağlığı da çok iyi olmayan Jak beye ricada bulunur ve İsrail ile aramı bul diyerek Tel Aviv’e gitmesini ister.
Peki Jak Kamhi İsrail’e hangi mesajı mı götürür?
Hürriyet’ten Şükrü Küçükşahin’in ünlü diplomat Deniz Bölükbaşı’nın bilgilerine dayanarak aktardıkları mealen şunlardır:
- “Tayyip bey Yahudilerin mutlak dostudur, aksi olsa dünyada Musevi olmadığı halde sadece ona verilen cesaret madalyası gerekçesiyle kamuoyunun baskısına rağmen iade ederdi.
-Tayyip bey süpürülmeyi değil, beraber çalışmayı istiyor.
-Davos olayı tamamen seçime matuf bir gösteriydi. Davos’da Filistin konusuna hassas olan Türk kamuoyu kazanılmaya çalışılmıştır.
-Davos’da o tepki gösterilmeseydi, Saadet Partisi bu konudan hareketle AKP’ye büyük zararlar verirdi.
-Davos’da hedef ne İsrail ne Perez’di. Tepki moderatöre gösterilmiştir ki bu durum o tartışmadan yarım saat sonra yapılan basın toplantısında da Erdoğan tarafından ortaya konmuştur.”
Evet Jak beyin Yahudi merkezine götürdüğü mesajların özeti budur.
Peki Deniz bey abartıyor olamaz mı?
Mesajın içeriği bir yana Jak Kamhi’nin İsrail’e gönderilmesi bile başlı başına bir garabet değil midir? Sadece bu fotoğraf bile Davos’da olanların seçim için tiyatro olduğunu kanıtlamıyor mu? Kamhi’yi İsrail’e gönderen kim, ben miyim Tayyip bey mi?
AKP’yi din gibi gören küreselci mümin kardeşlerime ve özellikle de Vakit gazetesine bu tabloyu armağan ediyorum... Mangalda kül bırakmayan Vakit, bu soruyu sütunundan niye soramıyor? Ondan sonra da İslam şövalyeliği ha! Sevsinler!.. Balığı kandırırsınız da Halik’ı kandırabilir misiniz!.. Bu taraf artık sizin, öbür tarafta görüşeceğiz!

Sabahattin ÖNKİBAR 

Pazar, 15 Mart 2009 15:22 tarihinde güncellendi

Sayfa 222 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.