.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

AKLI BAŞINDA OLANLAR SAKINIYOR.....

domuz_gribi.jpgBaşbakan Erdoğan neden aşı olmuyor?
Domuz gribi aşısıyla ilgili kuşkular bu açıklama ile ayyuka çıkacak
 
SAĞLIK Bakanı Recep Akdağ, Başbakan Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün domuz gribi aşısı olacaklarını duyurdu.
 
Ama Başbakan Erdoğan bakana "Bana sormadan böyle açıklama yapmanız doğru değil" diyerek kızdı ve "Ben aşı olmayı düşünmüyorum" dedi...

Partisinin grup toplantısının ardından Bakan Akdağ'ın açıklamasına bu yanıtı veren Erdoğan, sözleri ile kafaları karıştırdı...

KAMPANYA YAPILMASI YANLIŞ

Başbakan Erdoğan, parti grubunda da Domuz Gribi ile ilgili şu sözleri söyledi;

"Sağlık bakanımla aynı düşünmüyorum... Vatandaşım kendi isteğine bağlı olarak böyle bir yolu tercih ederse eyvallah. Ama etmiyorsa illa yaptırmalısınız diye bir kampanyanın sürdürülmesi yanlıştır. Cebren bu iş olmaz."

Başbakan Erdoğan'ın "aşı olmayacağım" açıklaması ve hemen öncesinde domuz gribi aşısı kampanyasına olumsuz baktığını açıklaması kafaları fena halde karıştırdı... Kamuoyunda aşıya karşı olan şüpheler daha da arttı...

Erdoğan, AKP Grup toplantısının ardından Sağlık Bakanı Akdağ dönerek, “Benim adımı vermişsin. Ben aşı olmayı düşünmüyorum” dedi.
Bu arada gazetecilerin bu yöndeki sorularına Başbakan ‘Aşı olmayı düşünmüyorum, bu tercih işi” diyerek yanıtladı.
Perşembe, 05 Kasım 2009 05:11 tarihinde güncellendi

BİRAZ DA YAKIN GEÇMİŞİ HATIRLAYALIM..... 1

ergenkn.jpgBelgeyi büyük bir ekip hazırladı
Bu iddia çok tartışılacak: "Ekibin içinde İsmail Hakkı Karadayı Paşa ve Aytaç Yalman var. Hatta onlardan daha rütbeli birisi de var." Daha rütbeli kim olabilir, biliyor musunuz?


Faik Tarımcıoğlu: ‘Demirel muhtıra yazarlarından’

“27 Nisan muhtırası Ankara’da meşhur bir ofiste hazırlandı ve GK Başkanı Büyükanıt’a verildi. Ekipte eski bir genelkurmay başkanı, kuvvet komutanı ve eski cumhurbaşkanı vardı.”

“Bu bir psikolojik harekât. Gazetelerin manşetlerine bakın. Görürsünüz... Bu plandaki bir sürü şey uygulanmış. Askerin psikolojik harekâtı daima medyayla iç içedir.”

“Bingöl’de 33 er, Başbağlar’da 33 kişi katledildi. Bu 33 rakamı Tesadüf değildir. 33 rakamı Mustafa Muğlalı olayına bir referanstır ve kasten seçilmiştir.”

* * *

NEDEN: FAİK TARIMCIOĞLU
Ergenekon soruşturması başladığında, emekli olan generallerin kuvvet komutanıyken nasıl dört tane birden darbe planladıklarını ve toplum olarak ne tür kanlı tuzakları atlatmış olduğumuzu ürpererek öğrenmiştik. Şimdi ise toplum olarak kanımız dondu. Meğer ordudaki cunta planları bitmemiş. Darbe ortamının olgunlaşması için bugün de hâlâ hazırlıklar yapılıyormuş. Bu vahim olay, Genelkurmay Karargâhı’nda bir albay tarafından yeni bir darbe planının hazırlandığının ortaya çıkmasıyla anlaşıldı. Bu planın hazırlanmasını kim emretti? Kimler hazırladı? Böyle bir planın hedefi neydi ya da kimdi? Bu planın ne kadarı uygulandı? Bu psikolojik harekâtta medya ve yargının rolü ne oldu? Bütün bu soruları Türkiye’nin yakın geçmişini hem askerî savcı olarak hem de siyasetçi olarak sadece yakından değil bizzat içinden takip etmiş biri olan ve Türkiye’deki sistemi çok iyi bilen, 12 Eylül döneminde sıkıyönetim savcılığı yapan Faik Tarımcıoğlu’na sorduk. Bir dönem ANAP milletvekilliği yapan ve Özal’ın yakınında bulunan eski askerî hâkim ve askerî savcı Faik Tarımcıoğlu çok ilginç analizler yaptı ve çok çarpıcı iddialarda bulundu.

* * *

NEŞE DÜZEL: Genelkurmay Karargâhı’nda bir darbe planı hazırlandığı ortaya çıktı. Planı bir albayın hazırladığı anlaşıldı. Bir ihbar mektubu ise emri bir orgeneralin verdiğini ileri sürdü. Sizce bu planın hazırlanmasını kim emretti?

FAİK TARIMCIOĞLU: Böyle bir planın hazırlanmasını ancak Genelkurmay İkinci Başkanı emredebilir. Çünkü bir karargâh planının hazırlanması emrini ancak karargâh komutanı verebilir. Karargâh komutanı da Genelkurmay İkinci Başkanı’dır. Ayrıca bu planı Genelkurmay’da tek başına bir albay hazırlayamaz.

Bu tür bir eylem planını kaç kişi hazırlar?

Muhtevasına bakarak söylüyorum... Bu eylem planı bir kâğıt parçası olamaz. Bunun gibi planlar 30-40-hatta 50 kişilik bir ekip tarafından hazırlanır. Bunun için çeşitli birimler görevlendirilir. Önce planın taslağı hazırlanıp, Daire Başkanı’na sunulur, ki o Daire Başkanı, genellikle Genelkurmay Harekât Dairesi Başkanı’dır.

Rütbesi nedir daire başkanının?

Korgeneraldir. Sonra bu taslak Genelkurmay İkinci Başkanı’na verilir. O da sonra Genelkurmay Başkanı’na sunar.

Böyle bir planın hedefi neydi ya da kimdi?

Bu plan, 22 Temmuz seçimlerine bir tepkidir. Çünkü o seçim yenilgisinde büyük bir travma yaşadılar ve bu harekât planını hazırladılar. Hedef, hükümeti devirmek ve cumhurbaşkanlığı kalesini geri almaktır. Bir diğer hedef de hükümete destek veren Gülen Cemaati’ni ezmektir. Planda yer alan Alevilere yönelik eylemler de, toplumda huzursuzluk yaratmak içindir.

Niye özellikle Aleviler seçiliyor?

Çünkü toplumda huzursuzluk yaratmak için ya Türk-Kürt savaşı çıkartacaksın, ya da Alevi-Sünni kavgası yaratacaksın. Bunun başka bir yolu yoktur. Aslında 27 Mayıs da, 12 Eylül de hep toplum mühendisliğini içeren bu tür eylem planlarıyla yapıldı. 12 Eylül öyle müthiş bir harekât planıydı ki, bir düdükle bir saat içinde bütün Türkiye’ye en ücra karakollara kadar hâkim olundu.

Peki, şimdiki eylem planı uygulandı mı? Yoksa kâğıt üzerinde mi kaldı?

Muhtevasına dikkatle baktığımız zaman bir sürü uygulanmış şeyler var bu planda. Bu bir psikolojik harekât olduğu için önce gazetelerin manşetlerine bakmak lazım. Psikolojik harekâtın izlerini ve planın uygulanıp uygulanmadığını gazetelerin manşetlerinde, televizyon haberlerinde mutlaka görürsünüz. Televizyonlarda konuşmalar olur, birileri çıkıp avaz avaz bağırır.

Genelkurmay’ın psikolojik harekâtı medyayla bu kadar iç içe midir?

Evet, maalesef öyledir. Üstelik bu ilişki, bir bayrak yarışı gibi devam eder. Komuta kademesinin değişmesi pek bir şey değiştirmez. Hükümeti devirme planları yapılmaya devam eder ve bu planlar uygulanmak için müsait bir ortam beklerler. 22 Temmuz seçimlerine dönersem...

22 Temmuz seçimlerinde askerin yaşadığı asıl büyük travma nedir sizce?

Askerin yaşadığı asıl büyük travma, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasıdır. Zira cumhurbaşkanlığı bu ülkede bir rejim sorunudur. Cumhurbaşkanı mutlaka asker kökenli olmalıdır. Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığından önce de inanılmaz hadiseler yaşandı. Ama Özal Çankaya yollarına dizilen taşları cesaretle ve dirayetle temizledi. Bunda benim de ciddi katkılarım oldu. Taşların temizlenmesiyle Özal cumhurbaşkanı oldu ve işte orada film koptu.

Çankaya’nın taşları dedikleriniz neler ya da kimler?

Mesela Anayasa Mahkemesi... Özal cumhurbaşkanı olmasın diye türban kanununu mahalli seçimlerin önüne alarak haksız yere iptal etti. Hadi öyle karar verdi diyelim. Bir de gerekçeyi yazmadan kararı açıklayıp Özal’ı kontrpiyede bıraktı. Beyazıt camiinde cuma olayları tertiplenmeye başladı. Rahmetli Özal’la aramızda bu konuda çok enteresan bir konuşma geçti. “Postallarına baktınız mı” dedim.

Camilerde cuma olaylarına katılanların mı?

Evet... Olaylara katılanların çember sakalları vardı. “Ya Allah Bismillah, Allahü Ekber” diye bağırıyorlardı ama postalları vardı.

Ajan provokatörlerdi, öyle mi?

Evet. Benzer olaylar 12 Eylül’de de yapılmıştı. Konya’da İstiklal Marşı çalarken yere oturanlar da postallılardı. O zaman Hürriyet’in manşeti, “İstiklal Marşı’na saygısızlık” idi. 12 Eylül’ü meşrulaştırmak için bir provokasyondu bu.
Özal’ın cumhurbaşkanlığı öncesinde, Anayasa Mahkemesi’nin türban kararıyla senkronize bir biçimde o günlerde Yargıtay da “tapu tahsis belgesi geçersizdir” diye senkronize bir karar verdi. Büyük basında bu haberi, “Özal yalan söyledi” diye manşetten verdiler. Özal cumhurbaşkanı olmadan son altı ayda yaşananlar bunlar... Bir diğer senkronize adım da Danıştay’dan geldi.

Yargı bütün bu kararları alırken kiminle senkronize hareket ediyor?

Genelkurmay’la... Özal Çankaya’ya çıkmasın diye her türlü itibarsızlaştırma operasyonu yapıldı. Yargının verdiği bütün kararlar siyasiydi... Danıştay, Özal’ın çok önem verdiği ikinci değişim programıyla ilgili Bakanlar Kurulu kararnamesini haksız yere iptal etti. Hemen ardından bu kez Yüksek Seçim Kurulu, hiç üstüne vazife değilken, kimse ona bir şey sormamışken...

O ne yaptı?

ANAP’ın eli güçsüz olsun diye, gene senkronize bir hareketle, “seçime katılmamanın bir müeyyidesi yok” diye bir karar verdi. Daha önce seçime katılmamanın para cezası vardı. Bu, ANAP büyük şehirlerde oy kaybetsin diye yapıldı. Bütün bunlar, ANAP oy kaybederse ANAP’ın genel başkanı Özal cumhurbaşkanı olamaz diye gerçekleştirildi. Türkiye’de bu tür planlar zaten hep hazırlandı ve hayata geçirildi.

Türkiye gene bir cumhurbaşkanlığı seçim sürecine giriyor. 2011’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerine neredeyse bir yıl kaldı. Siz, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hep çok gerginlik yarattığını söylüyorsunuz. Ortaya çıkarılan darbe planı, Erdoğan’ın muhtemel cumhurbaşkanlığını engellemeyi hedeflemiş olabilir mi?

Elbette. Hiç şüpheniz olmasın. 1993 senesi tarihe en büyük kara leke olarak geçti. Darbe ortamını hazırlamak için pek çok suikast yaşandı. Uğur Mumcu 1993 başında öldürüldü. Birkaç gün sonra Özal şaibeli bir şekilde öldü. Arkasından Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis suikasta uğradı. Hemen ardından 33 er Bingöl’de öldürüldü. Sivas’ta 37 kişi yakıldı. Üç gün sonra Başbağlar’da 33 kişi katledildi. Bu 33 rakamı, Mustafa Muğlalı olayına bir referanstır ve kasten seçilmiştir. Sonra JİTEM’in karanlık yüzü Cem Ersever öldürüldü.

Bütün bu cinayetler niye işlendi?

Bütün bunlar darbeye ortam hazırlamak ve darbenin meşruiyetini sağlamak için yapıldı. Çatışmalar sürdü, Kürt sorunun demokratik ve siyasi yoldan çözülmesi engellendi. Ama Özal ölüp de Demirel Cumhurbaşkanı olunca işler normalleşti. Özal dönemi bitti ve bir süre darbeye gerek kalmadı. Çünkü Demirel’le 12 Eylül’ün darbe düzeni devam ettirildi. 28 Şubat ise bir nokta operasyondu.

Anlamadım...

O nokta operasyonun hedefi Erbakan’ın şahsıydı. Erbakan’ı siyasetten silme operasyonuydu bu. Tasfiyeyi Tel Aviv politikası da istiyordu. Bu işe görevlendirilen dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir’di. Onu döneminde İsrail’le çok özel askerî anlaşmalar yapıldı. Aslında Erbakan’ın tasfiye edenler...

Onlara ne oldu?

İktidara Erdoğan’ın ve Gül’ün gelmesiyle birlikte öyle bir duvara tosladılar ki... Bunun öfkesiyle “Sarıkız, Eldiven, Yakamoz, Ayışığı” darbe planlarını yaptılar ve başaramadılar. Ve sonunda bugünlere gelindi. Sıra, bu yeni eylem planına geldi. Çünkü 28 Şubat’tan sonra “Erbakan’ı hallettik. Şimdi önümüze kim çıkabilir? İstanbul’un ağzı laf yapan belediye başkanı çıkabilir, onun için bir kumpas yapalım” dediler. Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, adlî müşavir olan tümgenerale talimat verdi. O da Atatürkçülük ticareti yapan bir Yargıtay başsavcısına söyledi. O, Diyarbakır DGM başsavcısına “devlet böyle istiyor” diye telefon etti. Böylece Siirt konuşmasında okuduğu şiir bölücülük olarak takdim edilerek Erdoğan hapse atıldı. Ben o sırada Ankara’daydım.

Artık askerî savcı değildiniz. ANAP’tan milletvekili değildiniz. Ne yapıyordunuz?

Bizim Vakıf 2000 diye bir stratejik araştırmalar vakfımız vardı. Konferanslar düzenliyoruz, kim başbakan olacak diye araştırmalar yapıyoruz. Tuttuğum nabızlardan Erdoğan’ın bir güç olduğunu gördüm. Diyarbakır DGM’den mahkûmiyet kararını istettim. Arkadaşlarım gönderdi. Rezalet... Hukuk düzenini alt üst eden bir karar. Hiç üstüme vazife değilken kalkıp Yargıtay’a gittim. Bu konuyu Yargıtay’da en üst düzeyde bir görevliyle konuştum.

Ne konuştunuz?

Sonradan politikaya atılan bu görevliye, “Bu karar haksız ve hukuksuz. Bu kararla mahkûm ederseniz, bu adam başbakan olur” dedim. Açtı Anayasa’yı , “76’ncı maddeye bak, nasıl aday olacakmış” dedi. “Hukukta memnu hakların iadesi diye temel bir kavram var. O zaman geldiğinde ne yapacaksınız” dedim. Yetkili bana aynen şunu söyledi. “Beş yıl sonra kim öle, kim kala” dedi. Erdoğan’ın başbakan olması onları çok öfkelendirdi.

İhbar mektubunu yazan subay, Genelkurmay Başkanı’nın bu plandan haberdar olduğunu söyledi. Sizce Org. Başbuğ bu plandan haberdar mıydı? Ya da şöyle sorayım Genelkurmay Başkanı’ndan habersiz böyle bir plan hazırlanabilir mi?

Hazırlanabilir ama genelkurmay başkanının böyle bir plandan haberinin olmaması mümkün değildir. Planın emrini vermemiş olabilir ama sonunda mutlaka bilgisi olur. Çünkü plan hazırlandıktan sonra ona arz edilir. Genelkurmay eski Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde 367 tartışmalarının yapıldığı sırada yaptığı bir konuşma çok sonra internet sitelerine düştü. Bu ses kaydında Karadayı “aksi olursa, Genelkurmay gereğini yapar” diyordu. Bu ne demektir?

Ne demektir?

Bu, “darbe planları yapılıyor” demektir. Zaten o dönemdeki 27 Nisan Muhtırası da Ankara’da bir büroda hazırlandı.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt o muhtırayı ben yazdım diye açıklamadı mı?

Evet, ama muhtıranın bir bölümünü o yazdı. Önce Ankara’da bir büroda 14 nisan-27 nisan tarihleri arasında bir muhtıra taslağı hazırlandı. Bu taslak, Genelkurmay Başkanı’na verildi. 14 nisan’da Büyükanıt, cumhurbaşkanıyla ilgili “sözde değil özde laik” lafları etti, ondan sonra muhtıra taslağı hazırlandı. Bu taslağa Büyükanıt bazı montajlar yaptı.

Muhtıranın diğer kısmını kim yazdı?

Ekibin içinde İsmail Hakkı Karadayı Paşa ve Aytaç Yalman var. Hatta onlardan daha rütbeli birisi de var.

Cumhurbaşkanı demektir bu... Demirel mi var?

Evet. 367, Abdullah Gül cumhurbaşkanı olmasın diye tezgâhlanmıştı. Anayasa Mahkemesi baskı altına alınmıştı. 367 kararı çıkacak ve hükümet eli mahkûm anayasa değişikliği için referanduma gidecekti. O anayasa değişikliğinde, daha evvel cumhurbaşkanlığı yapmış biri tekrar aday olabilecekti. Hedef, Demirel’in cumhurbaşkanı olmasıydı. Bir de o günlerde askerî kesimde peş peşe intihar olayları basına yansı. Bu suiistimal olayları dosya halinde Başbakanlığa intikal etmek üzereydi. Gündemin bu nedenle de değişmesi gerekiyordu.

Çok emin konuşuyorsunuz. Neye dayanarak bu kadar emin konuşuyorsunuz?

27 nisan günü saat öğlen bir buçuk, televizyon seyrediyorum. Mehmet Ağar 367 oylaması için Meclis’e girip girmemeyi basına açıklayacaktı. O sırada ciddi bir işadamı telefon etti. “Aman Faik Abi, Mehmet Ağar’a müdahale et” dedi. DYP Genel Merkezi’ni aradım. Başkan Yardımcısı Saffet Arıkan Bedük’le konuştum. Kendisi sınıf arkadaşımdır. “Duyum aldım. Meclis’e girmeyecekmişsiniz. Bu, DYP’nin intiharıdır” dedim. Bedük, “aynı fikirdeyim, laf anlatamadım” dedi. “Ağar’ı Özel Kalemi’nden ara, onunla bir de sen konuş” dedi.

Ağar’la konuştunuz mu?

Aradım, özel kalemi Abdullah’la konuşmamız yarıda kaldı. Çünkü o sırada Ağar, basına Meclis’e girmeme kararını açıkladı. Meclis’e o gün DYP ve ANAP girmedi. ANAP’tan Başkan Yardımcısı Mehmet Keçeciler’le de konuştum. “ANAP buharlaşır” dedim. Bana, “mani olamadım” dedi.

Çok ciddi iddialarda bulunuyorsunuz. Bunların belgesi var mı?

Bunun belgesi olmaz. Muhtıranın dışarıda hazırlandığı bilgisi benim şahsi araştırmam ve duyumumdur. Ama zaten sonraki bazı gelişmeler bu bilgiyi teyit etti. Ankara Kuleli Sokak’taki hepinizin bildiği çok meşhur bir ofis adlî gelişmeler dolayısıyla alelacele kapatıldı.

Muhtıranın taslağını hazırlamak için orada mı toplanılmıştı?

Evet...

TARAF


Perşembe, 05 Kasım 2009 05:03 tarihinde güncellendi

Kürdistan kuruldu bile

mehmet-sevket-eygi.jpgKürdistan kuruldu bile
Mehmet Şevket Eygi | Milli Gazete

Kürdistan devleti kurulacakmış... Beyler siz neler sayıklıyorsunuz!.. Üsküdar'da sabah oldu... Kürdistan kurulacak değil, kuruldu kuruldu...

Devlet olarak her şeyi var. Haritaları da yayınlanıyor. Sınırlarının bir kısmı şu anda kesinleşmiş değil.

Birileri Kürdistan realitesinin farkında değil mi?.. Olmaz olur mu, elbette farkındalar... Peki ne yapıyorlar? Satranç oynuyorlar satranç...

Bu Kürdistan meselesinin arkasında kimler var?.. Var oğlu var. ABD var, İsrail var, Siyonizm var, Haçlılar var.

Türkiye'den, İran'dan, Suriye'den toprak istiyorlar mı? Suriye'den isteyip istemedikerini bilmem ama Türkiye ve İran'dan epey arazi istiyorlar.

Bu işin sonu ne olur?

Kürtlerin bu maceradan zararlı çıkacaklarını sanıyorum.

Kürdistan devletine Türkiye'den bir parça verilirse, ülkenin her yerine dağılmış Kürtlere "Haydi kendi ülkenize gidiniz!.." denilirse ne olacak? Denilir mi, denilmez mi?

Dünyanın en büyük Kürt şehri hangisidir? İstanbul'dur İstanbul...

Türkiye'de sadece Türkler ve Kürtler yok. Yetmiş seksen etnik unsur birlikte yaşıyor. Laz, Çerkes, Gürcü köyleri var ama şehirlerde çeşitli unsurlar birlikte yaşıyor.

Türkiye'nin Vezüv'leri vardır. Bunların bazısı mışıl mışıl uyur görünüyor. Bazısından ise homurtular geliyor. Bunların biri veya birkaçı patlarsa ne olacak?

Ah keşke biri çıksa da, 1910 Türkiyesinin büyük bir resimli albümünü yayınlasa. Adriyatik denizine kadar geniş bir Rumeli-i Şahane... Bütün Ortadoğu Suriye, Irak,Filistin... Haleb-i şahba, Şam-ı şerif, Kuds-i şerif, Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere... Ta Afrika ortalarına kadar uzanan Trablusgarb vilayeti... Ege Denizinde Cezair-i Bahr-i Sefid vilayeti...Rodos, Midilli, Sakız... Girit...

Girit bizim canımız

Feda olsun kanımız

Sonra ne oldu? 1891'de Libya'yı ve On İki Adaları İtalyanlar aldı. 1912'de Balkan Harbi'nde yenildik, Rumeli elden gitti, Bulgar orduları Çatalca'ya dayandı. 1914-18 dünya savaşında imparatorluk tasfiye edildi.

O tarihlerde ordumuz yok muydu? Vardı da iç siyasetle meşgul oluyordu. Jön Türkler hürriyet, müsavat, adalet, uhuvvet şarkıları söylüyordu. Prens Sabahaddin adem-i merkeziyet (federasyon) ve teşebbüs-i şahsî tezlerini savunuyordu.

Balkan savaşında Türkiye Sırbistan'ı, Bulgaristan'ı, Yunanistan'ı yenebilir miydi? Elbette yenerdi, hem de çok kolay yenerdi. Onları yenmesinden daha tabiî bir şey olamazdı. Avrupa düvel-i muazzaması (büyük devletleri) Osmanlı ordusunun galip geleceğini tahmin ettikleri için, savaşın neticesi ne olursa olsun, sınırlar değişmeyecek diye gizli protokol imzalamışlardı.

Peki niçin yenildi ordumuz?

1. Sultan Abdülhamid yoktu. O'nu tahttan indirip Selanik'e Yahudi Alatini'nin köşküne haps etmişlerdi.

2. Ordu asıl vazifesini unutmuş, iç siyaset bataklıklarına düşmüştü.

3. Umur-i devlete Selanikliler, Masonlar, Jön Türkler hakim olmuştu.

4. İkinci Meşrutiyet'in zafer sarhoşluğu içinde yaklaşan büyük tehlikeler görülmüyordu.

Tarih tekerrür eder diyorlar. Hiç ibret alınsa tekerrür eder miydi?

Perşembe, 05 Kasım 2009 04:59 tarihinde güncellendi

Yahudiler: 'Ezan yerine saat kurun !'

yahudilr.jpgSon günlerde Kudüs'te tansiyonu yükselten, Müslüman ve Yahudi yerleşimciler arasında geçen diğer bir tartışma konusu: Kentin Yahudi sakinlerini rahatsız eden ezan sesleri.

Ezana ağır hakaret

Başkentin doğusunda yaşayan Araplara yakın oturan Yahudi sakinleri, günde 5 vakit hoparlörle okunan ezan seslerinden şikâyetçi. Özellikle her sabah saat 4'te okunan ezana dayanamayan Yahudiler, ezanı çekilmez bir baş belası diye tarif etti.

Ezan'a gürültü yapıyormuş

The Jerusalem Post gazetesine konuşan kentin sakinlerinden Yehudit Raz, ''Sanki hoparlörü alıp benim odamın içine koymuşlar gibi ve bu sadece bir ya da iki camiden gelen bir gürültü değil. Her sabah onlarca hoparlörden birbiri ardına gelen bir gürültüden bahsediyoruz'' dedi.

Verdikleri akla bak:Saat kursunlar

Bu konuda polislerin hiçbir şekilde yardımcı olmadığını vurgulayan Roz, ''Sanki biz onların kuralları altında yaşıyoruz. Bu bölge benim evime çok yakın ve bu durumu kimsenin umursadığı yok. Neden bu gürültüyle bütün çevreyi uyandırıyorlar, sadece saatlerini kursalar olmaz mı?' dedi.

Rahatsız eden ezan değil, İslam'ın ta kendisi

Bu meseleyi mecliste dile getireceğini ifade eden Belediye meclis üyesi Yael Antebi, polislerin bu meseleye hiçbir şekilde müdahale etmek istemediğini söyledi. Antebi, ''İnsanlar uyuyamıyor ve bu onların günlük hayatını etkiliyor.'' dedi.

Şufat muhtarı Jameel Sanduka ise bu konuda kendisinin ve komşularının farklı düşündüğünü söyledi. Sanduka sözlerine şöyle devam etti: ''Bu topraklardaki varlığımız çok daha eskilere dayanıyor. Bu insanları rahatsız eden ezan değil, İslam'ın ta kendisi.'' dedi.

Sesini kıstık

Polisin daha önce kendisiyle irtibata geçip hoparlörün sesini kısın dediğini belirten Sanduka, ''Biz de isteklerini yerine getirip biraz kıstık, ama ben halkıma hoparlörü kaldırmalarını söyleyemem çünkü bu onların dininin bir parçası.'' dedi.

Perşembe, 05 Kasım 2009 04:54 tarihinde güncellendi

Sayfa 130 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.