Cami kapatmalardan sonuç alamayan yönetim, uygulamaya soktuğu ezan yasağını Bakü dışındaki camilere de yayıyor
Azeri basınında yer alan haberlere göre, Bakü'nün bazı camilerinde ezan sesinin dışarı verilmesi yasaklandı. Dini İtikat ve Vicdan Hürriyetlerini Savunma Merkezi (DEVAMM), başkentin üç camisinde daha ezanın yasaklanması için yönetimin çaba sarfettiğini duyururken, yasağın resmi olarak henüz camilere bildirilmediği belirtiliyor.
Sadece başkent Bakü'de değil, Gence'nin dört camisinde de öğle ezanının dışarıdan duyulacak şekilde okunmasına izin verilmediği gelen haberler arasında. Gence'deki yasağın, Dini Kurumlar Devlet birimi şehir temsilcisi Firdovsi Kerimov tarafından uygulamaya sokulduğu iddia ediliyor.
Yerel medyanın haberine göre, bu durumdan Kafkasya Müslümanları İdaresi (KMİ) başkanı Hacı Allahşükür Paşazade de rahatsız ve camilere temsilcilerini gönderdi. KMİ başkan yardımcısı Hacı Salman da, ANSPRESS'e yaptığı açıklamada, haberleri doğruladı ve meselenin araştırıldığını bildirdi.
Ülke içerisinde son birkaç yıl ezan ve camilerle uğraşan bir grubun ortaya çıkması, Azeri Müslümanları oldukça rahatsız etmiş durumda. Camilerin, kimlerin talimatı ile kapatıldığı ya da yıkıldığı bilinmiyor! Bu konuda çeşitli iddialar ortaya atılmakta. En ilgi çeken iddia ise, iktidar içerisindeki Rusya'ya yakın bir grubun, sürekli devlet başkanı aleyhinde, insanları ayaklandırmak istemesi ve ülkede kargaşa çıkarmak için faaliyette bulunması.
BBC AZERİ HALKIN TEPKİSİNİ YANSITTI
Ülke içerisinde son birkaç yıldır artan din üzerindeki baskılar Azeri vatandaşları da rahatsız ediyor. Kapatılan ve yıkılan camilerle ilgili kararları tam olarak kimlerin verdiği konusunda kafa karışıklığı da sürüyor.
Azerbaycan'da yaşananları gündemine taşıyan BBC, cami kapatmalarının beş ay önce çıkarılan yeni din yasası sonrasında başladığına dikkat çekti. Ülkede farklı kesimlerin tepkisini çeken cami kapatmalarının, devletin din üzerindeki baskıyı "radikal akımlar" bahanesiyle artırması olduğu kaydedildi.
Gence'de kapatılan Akli Sünni Camii müezzini Vidad Abasov'un kızgın olduğunu aktarılırken, Abasov'un evinin arka bahçesinde ezan okuduğu ve namazların burada kılındığı ifade edildi.
Azerbaycan'ın yeni din yasası, yurt dışında eğitim gören kişilerin imam olmasını yasaklarken, tüm dini grupların devlet kurumlarına yeniden kayıt yaptırmasını zorunlu kılıyor.
RADİKAL AKIMLAR BAHANE; AMAÇ KONTROLÜ ELDE TUTMAK
Gence'deki caminin "tadilat" için kapatıldığı savunulurken, sadece ülkede yaşayanlar değil, uluslararası insan hakları kuruluşları da Azerbaycan'da din özgürlüğü üzerindeki baskının arttığını ifade ediyor.
Kapatılan Ebu Bekir Camii imamı Gamet Süleymanov da, 'radikal akımları önleme' gerekçesiyle kapatılan camilerin ve artan baskıların doğuracağı öfke ve dışlanmışlık duygusunun daha tehlikeli sonuçları olacağı uyarısında bulunuyor.
Gelişmeleri değerlendiren uzman Azar Valiyev ise, yeni yasanın köklerinin George Bush'un 2002'deki 'Terörle savaş' doktrinine uzandığını, dini ibadetler ve faaliyetler üzerindeki baskıların yıllardır sürdüğünü kaydediyor.
Dini İşler Birimi başkanı Hidayet Oruçov'un "yeni bir Çeçenistan, Dağıstan, ya da İnguşetya olmak istemiyoruz" açıklamasını da, Valiyev "İfade ve din özgürlüğünü kısıtlamak için olmayan tehlike abartılıyor" şeklinde yorumluyor.
Öte yandan, Azeri hükümetinin bir yandan camileri kapatıp bir yandan bazı büyük camileri restore etmesi de "hükümet kendi seçtiği İslam dışında bir anlayışın varlığını engellemeye çalışıyor" sözleriyle değerlendiriliyor.
Dünya Bülteni
Perşembe, 05 Kasım 2009 05:24 tarihinde güncellendi
Salı, 03 Kasım 2009 14:44
Ali Kara
73. MEKTUB
73. MEKTUB
Yetmiş
üçüncü mektup, Kılıç Han oğlu Kılıcullah’a yazılmıştır.
Dünya ve
oğullarını zemmetmek, menfaat vermeyen ilimlerin tahsili-ni terk, fuzuli
mubahlardan sakınmak ve hayırlı salih amelleri işlemeye teşvik ve bunlarla
alakalı hususların beyanı hakkında olucudur.
MEKTUBUN TERCÜMESİ
Allahu
subhanehu, Muhammed Mustafa’nın şeriat caddesi üzere istikamette bulunmakla
bizi rızıklandırsın. O’nun sahibi üzerine salat selam ve ebedi-sürekli
tahıyyeler olsun.
Ey Evlad!
Dünya imtihan ve belalanma yeridir. Zahiri, çeşitli süslerle süslenmiş ve
bezenmiştir. Sureti, hayallerle nakışlanmış ve renklendiril-miştir. Vehmi
çizgilerle, örgülerle ve yanaklarla bezenmiştir. İlk bakışta tatlıdır, göze
görünmesinde tazelikle ve parlaklıkla süslüdür. Lakin hakikat te (dünya),
üzerine hoş kokular saçılmış leştir. Kurtlar ve sineklerle dopdo-lu
zibilliktir. İçecek (su) gibi görünen seraptır. Şekerle kaplanmış zehirdir. İçi
harap ve bereketsizdir. Onun oğulları ile muamele, şu alçaklığı ve feca-atinin
bulunmasıyla birlikte, hakkında söylenenlerden daha şerlidir. Ona aşık olanlar
ahmak ve sihirlenmiş diye anılır. Ona vurgun olanlar, deli ve aldanmışlardır.
Onun
zahiri ile fitnelenenler, ebedi ziyan alameti ile nişanlanmıştır. Onun
tatlılığına ve tazeliğine bakanların nasibi, ebedi pişmanlıktır.
Kainatın
Efendisi, alemlerin Rabbinin sevgilisi, O'nun ve âlinin üzerine salat ve selam
olsun, şöyle buyurdu: “Dünya ve ahıret ancak iki kumadırlar, eğer biri razı
olsa diğeri kızar.”
Herkim
dünyayı razı ederse, muhakkak ahıreti kendine kızdırmış olur. Şüphesiz onun
ahıretten nasibi olmaz. Allahu subhanehu sizi ve bizi, dünya ve ehlini
sevmekten muhafaza eylesin.
Ey Evlad!
Bilirmisin, dünya nedir? Seni Hak subhanehu ve teala’dan perdeleyip geri
bırakan her şey dünyadır, bunlar kadın, evlat, mallar, rütbe, reislik, oyun oyuncak
ve faydasız şeylerle meşgul olmak (gibileri) dünyaya dahildir. [1]
Ahıret
işlerinde tesiri olmayan ilimler de aynı şekilde dünyadandır. Şayet yıldız /gök
ilmini, mantığı, hendeseyi /geometri, hesab ve benzeri faidesiz ilimleri tahsil
etmek fayda verseydi, elbette felsefeciler kurtuluş ehlinden olurlardı.[2]
Peygamber aleyhissalatü ves-selam buyurdu:
“Allahu
teala’nın kulundan yüz çevirmesinin alameti, onun faydasız işlerle meşgul
omasıdır.”
Şiir:
Herkimin
kalbinde hardal tanesi kadar olsa;
Hakkın
gayrısından olan bir şey, bilki o hastalıktır.
‘Yıldız
ilmini bilmek, namaz vakitlerini bilmek için lazımdır’ şeklinde denilen söze
gelince, bunun manası ‘Namaz vakitlerini bilmek ancak yıldız ilmini bilmekle
mümkündür’ şeklinde değildir, belki manası ‘Yıldız ilmi, namaz vakitlerini
bilmenin yollarından biridir’ şeklindedir. Yıldız ilminden haberi olmayan pek
çok insanlar, bununla beraber namaz vakitlerini, yıldız ilminde alim olanlardan
daha iyi bilirler.[3]
Bunun
gibi mantık, hesab ilmi ve benzerleri gibi, şeriat ilimlerinin bazılarında bir
nebze etkisi olan ilimler hakkında getirilen izahlar da buna yakındır. (Yani,
islamı iyi anlamak için mutlaka bu okulların ilimlerini okumak gerekir, diyenlere
en güzel cevab verilmiş oldu. Nice kimseler varki okul yüzü görmemiştir, ama dünya
işinde başarılıdır, zengindir, sanatkardır. Nice okulları bitirenler varki,
meteliksizdirler ve başarılı olamı-yorlar. Asıl iş, Allah'ın rızasını
kazandıracak ilimler ve ibadetlerdir.)
Netice
olarak, şu ilimlerle meşgul olmanın cevazı, ancak çok fazla düşünmekten sonra
zahir olabilir. Bu da, onlardan maksadın ancak şeria-tın hükümlerini bilmek ve
kelam/akaid ilminin delillerini kuvvetlendirmek şartıyladır, böyle olmazsa
onlarla meşgul olmak asla caiz değildir.
İnsafla
düşünmek gerek, mubah olan iş, onunla meşgul olununca vacib olanı kaçırmaya
sebeb olursa, (o iş) mubahlıktan çıkar mı çıkmaz-mı? Şüphesiz bu ilimlerle
meşgul olmak, çaresiz şeriat ilimleriyle meşgul olmayı kaçırtır.[4]
Ey Evlad!
Allahu subhanehu, nihayeti olmayan yardımının kemalin-den dolayı seni gençlik
vaktinde tevbeye muvaffak kıldı, seni yüce Nakşi-bendi silsilesinden (Allah,
ehlinin sırrını pak eylesin) olan dervişlerden birinin elinde inabeye muvaffak
kıldı. Bilmiyorum! Senin için bu tevbe üze-rine sebat var mı, yoksa nefis seni
çeşitli süslü şeylerle yoldan çıkarttı mı?
Tevbe
üzerine istikametini müşkil görüyorum, zira mevsimin gençlik çağlarıdır, dünya eşyasını
elde etme sebebleri kolaydır, ekseri yakınların bu hususta (istikamet işinde
sana) uygun değildir.
Ey Evlad!
İş ve ihtiyat, fuzuli mubahlardan sakınmak, zaruret miktarı ile yetinmektir. Bu
miktarın da kuvvetin hasıl olması, kulluk vazifelerinin edasında cem’iyyetin
hasıl olması niyetiyle olması gerekir. Mesela yemek-ten maksad, ibadetleri eda
etmekte kuvvetin hasıl olmasıdır. Elbise giyin-mekten maksad, avreti örtmek,
soğuk ve sıcağı def etmektir. Diğer zaruri mubahlarda durum aynı kıyas
üzerinedir.
Nakşibendi
büyükleri (Allah, onların yüce sırlarını pak eylesin), azimetle ameli tercih
ettiler, mümkün oldukça ruhsattan sakındılar. Zaru-retle yetinmekte azimetler
kısmındandır. Bu devlet hasıl olmazsa, mubah-lar dairesinden çıkıp, şüpheliler
ve haramlara girmemek lazımdır.
Muhakkak
Allahu subhanehu kereminin kemalinden dolayı tam olarak pek çok nimetleri mubah
eyledi. Cidden şu nimetler dairesini geniş yaptı. Şu nimetlerden nazarı
kesmekle birlikte hangi yaşantı, kulun rabbi-sinin rızasına denk fiil olur.
Hangi cefa, efendinin kölesinin amelleri üzeri-ne kızgınlığına benzeyebilir.
Allah’ın cennetteki rızası, cennetten daha hayırlıdır. Allah’ın cehennemdeki
gazabı, cehennemden daha şerlidir.
İnsan,
mahkum bir kuldur, Mevla onu oğlu yapmadı, başıboş bırak-madı ki dilediği
şeylere daldırsın. Düşünmek ve kalbî amelleri işlemek gerek. Yarın, nedamet ve
hasretten başka bir şey hasıl olmaz. Amel vakti ancak gençlik zamanıdır. Akıllı
olan bu vakti zayi etmez, fırsatı ganimet bilir. Zira iş mühimdir. Belki de
yaşlılık vaktine ulaşamamak umulur. Şayet ulaşılsa, belki de onun için kalb
huzuru hasıl olmaz. Şayet huzur olsa, acizlik ve zafiyet vaktinde (yaşlılıkta),
amel etmeye kadir olamaz.
Hasılı
kelam, cem’iyyet sebebleri şu an hasıldır, anne-babanın mev-cut olması da Hak
subhanehu’nun ihsanlarındandır. Zira senin geçim işi sıkıntısı onların
üzerinedir. Mevsim, fırsat mevsimidir, kuvvet zamanıdır, istitaat zamanıdır.
Hangi özürle bu günün işini yarına bırakmak mümkün olsun da ertelemek tercih
edilsin.
Aleyhis-salatü
ves-selam Efendimiz buyurdu: “Erteleyenler helak oldu.”
Evet,
alçak dünyanın mühim olan işlerini, bu günde ahıret işi ile meşgul olmak için
yarına tehir etmek güzeldir, aksi cidden çirkin olur.
Gençlik
çağları olan şu vakit, din düşmanı olan nefis ve şeytanın istila vakti olup
bunda yapılan az amel için olan itibar, bu vaktin gayrısında kat katı yapılana
itibardan daha fazladır. Nasıl ki askeri bir kaidede, cesaretli ve kalbleri
kuvvetli askerler için, düşmanın istilası vaktinde fazla-ca itibar vardır,
hatta onlardan bu vakitte az bir amel, birazıcık bir sebat itibar edilir, kıymetli
olur. Bu gibi bir itibar, şerli düşmanlardan emin olun-duğu vakitte hasıl
olmaz.
Ey Evlad!
Bilki mevcudatın hulasası olan insanın yaratılmasından maksad, oyun oyuncak
değildir, yemek uyumak değildir. Ancak yaratıl-masından maksad, kulluk
vazifelerini eda, gaffar olan noksan sıfatlardan münezzeh Mevla celle’nin
mukaddes canibine doğru zelillik, kırıklık, acizlik, muhtaç olmak, devamlı
sığınmak, devamlı yakarmaktır.
Şeriatı
Muhammediyye’nin beyan ettiği ibadetlerin edasından mak-sad, kulların
menfaatleri ve maslahatlarıdır. Onlardan hiçbir şey, şanı yüce olan Mevla
canibine dönmez. Bu durumda ibadetleri gayet memnu-niyyetle eda etmek gerekir.
Emirleri yerine getirmekte, onlara sımsıkı yapışmakta, yasakları terk etmek ve
çekinmekte, son derece sa’yu gayret etmek lazımdır.
Muhakkak
Allahu subhanehu, son derece zengin olmasıyla birlikte kullarına emir ve
yasaklarla ikram etti. Bizim için şu nimete karşılık tam bir şekilde şükretmek,
tam bir memnuniyyetle hükümlerine yapışmakta gayret etmek gerekli oldu.
Bilki ey
eylad! Dünyacılardan zahiri şafşatası ve rütbesi bulunan biri, bağlılarından
birine bir hizmet ikram etse, onun menfaati yine onu emre-dene döner; nasıl onu
aziz kabul eder! Ve derki ‘Kadri kıymetli filan şahıs, bana şu hizmetle
emretti, benim için son derece memnuniyyetle o işi yeri-ne getirmek
gereklidir.’
Hangi
bela başımıza indi, hangi musibet isabet etti! Şanı yüce Hak tealanın azameti,
nazarında şu adamın azametinden daha az oldu, çünkü azameti yüce olan Hak’kın
hükümlerine yapışmakta gayret etmez. Haya etmek lazımdır, tavşan uykusundan
uyanmak gerekir.
Allahu
subhanehu’nun emirlerine yapışmamak iki şeyden hali değil-dir. Ya şeriatın
verdiği haberleri yalanlar; ya da Hak teala ve tekaddes’in emirleri
dünyacıların emirlerinden daha düşük olur. Şu iki işin çirkinliğini iyi
düşünmek gerekir.
Ey Evlat!
Şayet yalancılığı birkaç kere tecrübe edilen bir şahıs, geceleyin düşmanın
aniden hücum edeceğini, tamamen filan kavmi istila edeceğini haber verse, o
kavmin ileri gelenleri korunmak için elbette gay-ret ederler, şu belanın def
edilmesi fikrine koşarlar, hemde haber verenin yalancılık töhmetinde olmasını
bildikleri halde; zira tehlike vehmedilen yerde bile ondan sakınmak lazımdır.
Muhakkak
sadık haberci aleyhis-salatü ves-selam Efendimiz, tam mübalağa ile ahıret
azabından haber verdi, bununla beraber ondan asla tesirlenmezler, eğer tesirlenselerdi
elbette etkilenip azabın defi için tefek-kür ederlerdi. Halbuki azabın definin
ilacını, sadık haberci aleyhissa-latü ves--selamın beyanı ile bildiler. Sadık
habercinin haberinin, kendi yanında yalancının haberi kadar itibarı olmayanın
imanı, ne kötü bir imandır. İsla-mın sureti, kurtuluştan bir şey fayda vermez.
Belki kurtuluşun hasıl olması için mutlaka yakin elde etmek lazımdır. Yakin
nerde!
Bilakis
(bu hususta) zan ve vehim de yoktur. Zira akıl sahipleri tehli-ke ve korku
bulunan işlerde vehme itibar ederler. (Bu insanlar yakini habere itibar
etmezler. Zevkleri için en ufak bir haberi değerlendirirler.)
Aynı
şekilde Allahu teala yüce kitabında buyurdu:
“Allah,
yaptıklarınızı görücüdür.”
Bununla
beraber onlar şu çirkin amelleri işlerler, halbuki onlar değer-siz birinin kendi
amellerinden haberdar olduğunu hissetseler, asla o çirkin amellerini işlemezler.
Şunların hali, iki durumdan birinden boş kalmaz, ya Hak subhanehu’nun haberini
yalanlarlar, ya da Allahu tealanın haberdar olmasına itibar etmezler. Bu gibi
bir davranış imandan mı, yoksa küfürden mi dir?
Bu
sebeble evladımız üzerine imanını tazelemek gerekir. Üzerine salat ve selam
olan Efendimiz buyurdu.
“İmanınızı
–lâ ilahe il-lel-lah- sözü ile tazeleyin.”
Allahu
subhanehu’nun razı olmadığı işlerde nasuh tevbeyi tekrar etmelidir. Yasaklanmış
haram işlerden sakınmak gerekir. Beş vakit nama-zı cemaatle eda etmelidir.
Geceyi kaim olmak ve teheccüd namazı kılmak mümkün olursa ne büyük seadettir.
Malların
zekatını vermekte islamın rükunlarındandır. Elbette ve mut-laka onu eda etmek
gerekir. Edasının en kolay yolu, her sene zekat niyetiyle malından fakirin
hakkını ayırmak, onu kendi yanında muhafaza edip sene boyunca zekat verilecek
kimselere onu sarf etmektir. Bu takdirce, her defasında zekat niyetini
yenilemek gerekmez, belki ayırırken yapılan bir kere niyet yeterlidir.
Fakirlere
ve hak edenlere, sene boyunca nasıl sarf edileceği malum-dur; fakat zekat
niyeti ile eda edilmezse, zekattan hesab edilmiş olmaz. Bu bahsettiğimiz
şekilde zekat zimmetten düşer. Aynı şekilde, sıkıntı olma dan zorluktan halas
bulmuş olur. Sene boyunca fakirlere zekat miktarı sarf edilmezse, belki ondan
bir miktar kalsa, aynı şekilde diğer mallardan ayrı olarak onu muhafaza etmek
gerekir. Zira bu gibi bir işe her sene ihtiyaç duyulur. Her ne zamanki
fakirlerin malı ayrı ve müstakil olunca, yarın edasına muvaffakiyyet umulur, bu
gün hasıl olmasa da.
Ey Evlat!
Nefis bizzat cimridir, saltanatı yüce olan Mevlanın emirle-rine yapışmaktan
kaçıcıdır, şüphesiz söz rıfk ve yumuşaklıkla sadır oldu, değilse mallar ve
mülklerin tamamı Allahu tealanın hakkıdır, kul için durak lama ve beklemenin
imkanı nerden olsun! Bilakis tam bir menuniyyetle onu eda etmek lazımdır.
Aynı
şekilde nefsin hevasına tabi olarak ibadetlerin edasında gev-şeklik yapmamak
lazımdır. Kul haklarını ödemekte son derece gayret et-mek gerekir. Bütün
gayreti sarfetmeli ki, üzerinde hiç kimsenin hakkı kal-masın. Zira dünyada
hakları ödemek kolaydır, çünkü uygunluk ve tatlı sözle elde edilmesi mümkündür,
amma ahırette iş müşkil olup ilaç kabul etmez.
Şer’i
hükümlerden sormak, onlar hakkında ahıret alimlerinden fetva istemek gerekir,
zira onların sözleri için tesir vardır. Onların zatlarının bereketi ile,
fetvaları ile amel etmeye muvaffakiyyetin hasıl olması umulur.
Dünya
alimlerinden sakınmak gerekir, onlar ilmi, rütbe elde etmeye vesile ettiler.
Ancak takva alimlerden kimse bulunmazsa zarureten, zaru-ret miktarı kadar
onlara müracaat edilir.
Hacı
Meyan Muhammed el Etreh, o tarafta dindar alimlerdendir. Şeyh Ali el Etreh
ahbablarınızdandır. Bu iki şahıstan her biri o taraflarda ganimettir. Şer’î
meselelerin tahkikinde bu iki alime müracaat en uygu-nudur.
Ey Evlad!
Bizim için dünyacılarla ne alaka vardır? Bizimle onlar arasında hangi münasebet
vardır ki onların hayır veya şerlerinden konu-şalım. Bu babta şer’î nasihatler
tamam ve kamil şekilde geldi. Açık delil Allah içindir.
Fakat bu
evladımız dervişlere dönünce, inabe yolundan onlara men-sub olunca, ekser
vakitlerde kalbin yönelmesi onun hallerine oldu. Bu teveccüh arada konuşmamıza
sebeb oldu.
Bilki şu
nasihatlerin ve meselelerin ekserisi muhakkak ona ulaştı ve kulağına çalındı, fakat
maksad onlarla amel etmektir, sadece bilmek değildir. Bakmazmısın ki hasta,
hastalığının ilacını bilince, bu ilacı bilmek ona fayda vermez. İlacı
yutmaksızın onun için şifa hasıl olmaz. Bütün ısrar ve mübalağamız amel etmek
içindir. Amelden uzak olan ilim, sahibi aleyhine delil olarak dikilir.
Salat
selam üzerine olan Efendimiz buyurdu: “Kıyamet gününde insanların azab
bakımından en şiddetlisi, bir alimdir ki Allahu teala ona ilmi ile fayda
vermemiştir.”
Şu
evladımız bilsin ki evvelki dersi, cem’iyyet sahibleri ile olan soh-betin
azlığı sebebiyle netice vermemişse de, fakat kendisinde bulunan nefis
kabiliyyet cevherinden haber vermektedir. Umulan, Allahu subhane-hu’nun onu, şu
inabe (dersin) bereketiyle, rızasına muvaffak kılması ve onu necat ehlinden
yapmasıdır. Her halde, şu taifeye olan sevgi ipini yitirmemek gerekir. Şu
cemaate sığınmak ve yakarmayı şiar/adet edinmek gerekir. Şu taifeye olan sevgi
sebebiyle, Hak subhanehu’nun mahabbe-tinin teşrifini, tamamıyla kendine
çekmesini, bütün leke ve kirlerden kurtar-masınıbeklemek gerekir.
Şiir:
Aşk ancak
bir şuledir ki muhakkak yaktı,
Bakî olan
sevgiliden başka her şeyi.
[1] Bunların sevgisi, Allah ve resulünün
önüne geçerse ve ibadetlere engel olursa, dünya hükmünde olurlar. Bunlardan
muhab şekilde istifade edip kulluğu yerine getirmek lazım.
[2] Bu ilimlerin tahsili ancak dünyada
helal kazanç için olursa caiz olur. Diğer maksadlar için vakti bunlarla
öldürmek ve Kur’an ilimlerinden geri kalmak asla caiz olmaz.
[3] Hatta yıldızlar ve gök bilimleriyle
uğraşanların ekserisi namaz kılmazlar. Şayet ilimlerinde bir fayda olsaydı,
önce kendileri hidayet bulurdu, sadece desinler için ilim elde etmek kişiye
zarar verir. Batı dünyası bu gibi ilimlerde ilerlediği halde neden Allah'a
secde etmez!
[4] Bu zamandaki dünyacılar ve onların
teşvik ettiği ilimlerin, kişileri gerçek marifetten nasıl men ettiğini iyi
anlamak gerekir. Din ilmi tahsil eden, hafızlık yapan talebeleri bundan
uzaklaştıranlar, yaptıkları zararı iyi düşünsünler.
Perşembe, 05 Kasım 2009 05:21 tarihinde güncellendi
Salı, 03 Kasım 2009 09:17
Ali Kara
NERDE TEVEKKÜL ? BÜTÜN HINZIRLAR İMHA EDİLSİN....
ÖNEMLİ! OKUYUN
ve HERKESİN OKUMASINI
SAĞLAYIN
Dünyadaki diğer ülkeler, domuz gribinin
labaratuvarda biyolojik silah olarak üretildiğini ve insanlığın başına
bela edildiği yazıyor. Domuz gribi aşısıda henüz geliştirilen ve içeriği
açısından ölümcül tehlikeleri olan bir ürün.
Her ikisininde henüz lisansı yok. Avrupa ilaçlar
kuruluşu tarafından onaylanmamış.
Novartis tarafından üretilen Influenza A (H1N1) 2009 Monovalent .
Amerikan’nın bazı eyaletlerinde zorunlu aşılamaya
karşı tepkiler artıyor. Aşılardan ölümler meydana gelmekte. İngiltere
ülkesinde kesinlikle böyle bir uygulama yapmayacağını söylüyor. Diğer
ülkelerdede durum farklı değil.
Bu aşılar yapıldıgı takdirde: ( ÖNEMLİ )
-Guillain-Barre sendromu
-Vaskülit
-Felç
-Anafilaktik şok
-ve ölüme neden olabileceği
duyuruluyor.
Ayrıca Novartis firmasının geliştirdiği ilacın
yan etkilerini Novartisin kendi labaratuvar sonuçlarından okuyabilirsiniz.
Yukarıdaki siteden Novartis’in kendi resmi
evrağında bulunan yan etkilerden bazıları:
*Local injection site reactions (including pain,
pain limiting limb movement, redness, swelling, warmth,
ecchymosis, induration)
*Hot
flashes/flushes
*Chills
*Fever
*Malaise
*Shivering
*Fatigue
*Asthenia
*Facial
edema.
*Immune system
disorders
*Hypersensitivity reactions (including
throat and/or mouth edema)
*In rare cases,
hypersensitivity reactions have lead to anaphylactic shock
and death
*Cardiovascular disorders
*Vasculitis (in
rare cases with transient renal involvement)
*Syncope
shortly after vaccination
*Digestive
disorders
*Diarrhea
*Nausea
*Vomiting
*Abdominal
pain.
*Blood and lymphatic disorders
*Local
lymphadenopathy
*Transient
thrombocytopenia.
*Metabolic and nutritional
disorders
*Loss of
appetite.
*Arthralgia
*Myalgia
*Myasthenia
*Nervous
system
disorders
*Headache
*Dizziness
*Neuralgia
*Paraesthesia
*Febrile
convulsions
*Guillain-Barré Syndrome
*Myelitis
(including encephalomyelitis and transverse
myelitis)
*Neuropathy (including
neuritis)
*Paralysis (including Bell’s Palsy)
*Respiratory
disorders
*Dyspnea
*Chest
pain
*Cough
*Pharyngitis
*Rhinitis
*Stevens-Johnson
syndrome
*Pruritus
*Urticaria
*Rash
(including non-specific, maculopapular, and vesiculobulbous).
Dünya gribe
karşı vitamin takviyesi ve geçmişte kullanılan ilaçlarla çözüm sunuyor!
Domuz gribi ve
tedavisi ile ilgili yakınlarımızı
bilgilendirelim.
Perşembe, 05 Kasım 2009 05:26 tarihinde güncellendi
Salı, 03 Kasım 2009 09:01
Ali Kara
birazda yakın geçmişi hatırlayalım ...2
Türkiye'nin yakın geçmişini ve ordu-siyaset ilişkisini bulunduğu
konumlar ve yaptığı görevler nedeniyle çok iyi bilen, 12 Eylül'de
İstanbul'da sıkıyönetim savcılığı yapan ve daha sonra Turgut Özal'ın
yanında ANAP'tan politikaya atılan emekli askerî hâkim ve savcı Faik
Tarımcıoğlu ile yaptığımız konuşmanın dün birinci bölümünü yayımladık.
Konuşmayı, kaldığımız yerden bugün tamamlıyoruz.
* * *
NEŞE DÜZEL: Bugün ordu içinde bir cunta olduğu iddia edildiğine ve bazı isimler söylendiğine göre ordu ne yapacak şimdi?
FAİK TARIMCIOĞLU:
Ordunun içinde her zaman cuntalar vardır. Üstelik bu cunta
yapılanmaları bir bayrak yarışıdır. Ordu, bu cunta alışkanlığından bir
türlü kurtulamadı. Cunta faaliyetleri bir tek Hilmi Özkök Paşa'yla
durağanlaştı, o kadar. Genelkurmay Başkanlığı döneminde Özkök, Kuvvet
Komutanlarından Aytaç Yalman'ı, Şener Eruygur'u tasfiye etti. Ama
cuntacılığı tasfiye öyle üç beş yılda olacak bir hadise değildir.
Nitekim, yeni ortaya çıkan eylem planı da bir cunta faaliyetidir. Bu da
bir darbe teşebbüs planıdır.
Peki, ordu ne yapacak şimdi?
Çok
vahim olaylar söz konusu. Ordu kesinlikle bu dejenerasyonu, rejenere
etmek zorunda. Yani bu çürümeden, bünyesini temizleyerek kurtulmak
zorunda.
Temizlik dediğiniz tasfiye. Orduda bir tasfiye olur mu?
Başarılı
veya başarısız olmuş her darbe teşebbüsünde mutlaka bir tasfiye
olmuştur, bunda da olacaktır. Eğer olmazsa bu dejenerasyon, bu çürüme
bütün bünyeyi sarar. Bir silahlı gücün çürümesi büyük bir tehlikedir.
Genelkurmay
Başkanlığı Başbakan'a bağlı. Bu temizliği Başbakan Erdoğan yapmak
zorunda. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ görevden alınabilir mi?
Hükümetin
o noktaya kadar gideceğini sanmıyorum. Başbuğ bu eylem planından
haberdardır ama bu planın 'cebine esrar koy, evine silah yerleştir'
gibi ayrıntılarını bilmeyebilir.
Ama Başbuğ bu planın bir darbe teşebbüsü olduğunu biliyordur, öyle mi?
Elbette.
Eğer cunta üyesi olduğu söylenen generaller açığa alınırsa ordunun tepkisi ne olur?
Ordunun
kurumsal bir tepki göstereceğini sanmıyorum. Çünkü ordu kendi genel
piramidini, terfi, tayin sistematiğini bozmayan bir tasfiyeye fazla
tepki göstermez. Bu geniş bir tasfiye olmayacak. Başbuğ'un Genelkurmay
Başkanlığı'nda dokuz ayı kaldı. Tasfiyeyi Başbuğ yapacak.
Cunta üyesi olduğu söylenen generaller yargılanır mı?
Türkiye'deki
genel yargılama biçimini, hukuk düzeyini ve yargıya musallat olmuş
hastalıkları gözönüne alırsanız, böyle toptan bir yargılama yapılmaz.
Kimler yargılanır sizce?
Çok
bulaşmış olanlar hariç, diğerleri yargılanmaksızın tasfiye edilirler.
Planın hazırlanması için emri veren, planı paraf eden askerler de
yargılanmazlar, onlar da sadece tasfiye edilirler. Düşünün... Sarıkız,
Yakamoz, Eldiven, Ayışığı adlarıyla dört ihtilal teşebbüsünü fiilen
tasarlayan, sokak hareketlerini organize edenler bile nasıl
yargılanıyorlar... Ya GATA'da ya da evlerinde dışarıdan
yargılanıyorlar. Bizdeki Ergenekon süreci İtalya'daki gibi hızlı
gitmiyor, yavaş yavaş gidiyor.
Orduyla yargının nasıl bir ilişkisi var?
Ordunun
sürekli Atatürkçülüğü ve cumhuriyeti ön planda tutmasından, yargının
etkilenmemesi mümkün değil. "Biz de cumhuriyeti koruyoruz, bizim de
adımız cumhuriyet başsavcılığı" diyerek yargı da devleti koruyan bir
politika edindi. Yargıya musallat olan hastalıkların nedeni budur. Yani
yargı da kendini ordunun yerine koydu, kendini 'koruma, kollama'
göreviyle vazifelendirdi. Türkiye'yi, yüksek bürokrasiyle yüksek yargı
yönetir.
Yüksek bürokrasi kim?
Yüksek
bürokrasi, ordudur. Yüksek yargı da Danıştay, Yargıtay, Anayasa
Mahkemesi'dir. Hükümetler yüzde 47 veya yüzde 55 oy alsalar da siyaset
pastasının ancak çok basit bir dilimini yönetirler.
Türkiye, Ergenekon sürecini yaşıyor. Hâlâ bu durum değişmedi mi?
Elbette çok şey değişti. Bir dönemin sonuna geliyoruz. Bir muhasebenin son
Eğer böyle bir plan ortaya çıktıktan sonra kimse açığa alınmazsa ya da kimse yargılanmazsa bunun sonucu ne olur?
Büyük
bir tepkiye yol açar ve gelecek seçimde AKP yüzde 50'lerin üstüne
çıkar. Ve yüzde 55 oyla seçilmiş bir iktidar bu ülkeye siyasi istikrar
değil, büyük bir siyasi istikrarsızlık getirir. Toplum daha kolay
kışkırtılabilir. Çünkü bazı kesimler kendilerini köşeye sıkıştırılmış
bir kedi gibi hissederler. Bu köşeye sıkışmışlık da, ülkede
provokasyona çok elverişli bir ortam yaratır.
Bu darbe planının ortaya çıkması, ordunun durumunu nasıl etkiler peki?
"Yeter
artık, bu ne? 50 senedir darbe darbe" diyenlerin oranı toplumda giderek
artar. Orduyu siyasetin içinde istemeyenler, Türkiye'de artık çoğunluğu
oluşturur.
Bu darbe planının yakalanmasından sonra ne tür değişimler yaşayacağız?
Demokratik
düzlüğe doğru gidiyoruz. Yüksek bürokrasi artık bütün devlet
kademelerine hâkim olamadığı hissediyor. 22 Temmuz seçimlerinden sonra
bir korgeneralin, hazırladığı raporda bu konuda tesbitler vardı.
Korgeneral, "Artık devlete hâkim olamıyoruz. Kendimize müttefik
bulamıyoruz" diye feryat ediyordu. Türkiye'de bir dönemin sonuna
gelindiği anlaşılıyor ama dirençler de sürüyor.
Kimler direniyor?
Mesela
bugün sistemin en önemli direnç noktalarından biri YARSAV'dır. Bu,
özellikle kurulmuş bir yapıdır. YARSAV, yüksek yargı mensuplarının
psikolojik ve ideolojik olarak bir dayanışmasıdır. İşte bu dayanışma,
yargı kararlarına yansıyor. Ama bu tür yansımaların sonuna da artık
geliniyor.
Ordu siyasetin içinde kalabilir mi?
Ordu,
siyasetin içinde kalamaz. Siyasetin dışına çıktığında da, işte o zaman
gerçek Atatürkçülük gerçekleşir. Bu ülkede Atatürkçülük hiç yaşanmadı.
Atatürkçülük hep bir slogan ve bir maske olarak kullanıldı.
İttihatçılık sürdü. Ordumuz kendini çok Atatürkçü olarak tanımlar ama
bütün ihtilalleri de Atatürk maskesiyle yapar. Ergenekon bu İttihatçı
virüsün devamıdır...
Sizce bu cunta planını kim ortaya çıkardı?
Amerika
bu plandan haberdardır. Bunun istihbaratını hükümete veya MİT'e Amerika
vermiş olabilir. Çünkü Irak'ta ve Afganistan'da çırpınan Amerika'ya
bugün istikrarlı bir Türkiye lazım. Düşünün, bu ortaya çıkan eylem
planı gerçekleşmiş olsaydı, Türkiye'de istikrar diye bir şey
kalmayacaktı. Amerika, Türkiye'de darbe istemez. Hele hele böylesini
hiç istemez.
Niye böylesini istemez?
Çünkü
bunların içinde İran, Rusya, Almanya ittifakı gibi farklı şeyler
terennüm edenler vardır. Geçmişte ise Türkiye'deki darbeler Amerika'nın
işine yarıyordu. Mesela Yunanistan'ın NATO'ya geri dönme meselesi
vardı. Yunanistan'ın NATO'ya dönüşüne evet demeyi Ecevit de, Demirel de
reddetti. Çünkü böyle bir şeyi sivil bir iktidar yapamazdı. Amerika,
'halka hesap vermeyecek generaller gelsin, Yunanistan NATO'ya dönsün'
diye düşündü ve 12 Eylül darbesine yeşil ışık yakıldı. Ama devlet artık
bu tür darbecilerden arınmaya çalışıyor. Bu çaba Hilmi Özkök'le
başladı. Dört büyük darbe teşebbüsü önlendi.
Ergenekon yapılanması tümüyle tasfiye olur mu?
Yüzde
yüz tasfiye olmaz. Ana yapısına ulaşılmaz. Çünkü Türkiye'nin yargı
sistemi henüz bağırsakları temizleyecek güçte değil. Yargı, yüksek
bürokrasinin yani ordunun paralelinde, emrinde ve tesirindedir. Bunlar
tasfiye olmuş gibi bir süre sütreye yatarlar. Sonra "Cumhuriyet
tehlikede" diye tekrar ortaya çıkarlar. İttihatçıların en
silahşorlarından biri olan Resneli Niyazi olmak isterler. Harbiye'ye
giren her teğmen kendini Resneli Niyazi zanneder. Atatürk zanneder.
Türkiye'de cuntacılık bitmez. Ama şu var. Devletin bir bölümü de bundan
kurtulmaya çalışıyor. Ordunun tamamı cunta fikriyatıyla hareket etmez.
Siz Başbakan Erdoğan'ın çetelerin hedefinde olduğunu söylemiştiniz. Hâlâ aynı şekilde mi düşünüyorsunuz?
Evet. Çeteler derken darbecileri, cuntayı kastediyorum. Bu darbe planının hedefi Başbakan'dır.
Turgut
Özal suikasta uğradığında siz onun yakınıydınız. Suikast
araştırıldığında bir basın patronunun ismine ulaşıldığını söylediniz. O
basın patronunun suikasta karıştığı belgelendi mi yoksa bu bir tahmin
miydi?
Belgelenmedi fakat bütün işaretler, izler oraya
doğru gitti. Çünkü işin finansmanı İsviçre'de hazırlanmıştı. Ben
suikast yapıldığında kongre salonundaydım. Her şeyi gördüm. Özal
suikast akşamı beni çağırdı. Başparmağı sarılı, kırmızı bir koltukta
oturuyordu. Parmağını bir silah gibi bana doğrultup, "Faik beni kim
vurdu" dedi.
Ne cevap verdiniz?
Özal'ın
vurulması hadisesi çok nettir, bu bir resmî organizasyondur. Ona, "Siz
Türkiye'yi komünist bir rejimden liberal bir rejime geçirdiniz. Siz
döviz, altın, sigara, içki kaçakçılarının tekerine çomak soktunuz"
dedim. Bu sistem, varlığını yüksek bürokrasiyle işbirliği yaparak
sürdürüyordu. Sistemin en büyük ayaklarından biri de basındı.
O patron sonra ne oldu?
Bırakıp
kaçtı. Hürriyet Gazetesi el değiştirdi. Özal bu işi daha fazla
irdelemenin toplumda kargaşaya yol açacağını düşündü. Ayrıca kendisi o
sırada cumhurbaşkanı olmak istiyordu. Olayın arkasındaki isimler aşağı
yukarı belli olmuştu, açıklasaydı gene suikast teşebbüsleri olurdu.
Özal'ın ulaştığı isimler kimdi?
Özal
açıklamadı, benim de açıklamam doğru olmaz. Ama bunun cevabı,
"Ergenekon nedir" sorusuna verilen cevaplardadır belki. Şöyle
düşünün... Eğer Özal genelkurmay başkanı olacak olan bir kadroyu
değiştirmeseydi, kimler genelkurmay başkanı olacak idiyse, onları
gözönüne alarak irtibatı sağlayabilirsiniz. Özal bir sürü kişinin önünü
tıkadı. Önü tıkananlar bu hadiseyi organize ettiler.
O suikastın arkasında kimlerin olduğunu devlet içinde kimler biliyor?
Şu
anda MİT'in bilmesi lazım bunu. Ama MİT bunu açıklamaz. Özal kasetleri
defalarca izledi. Kongre salonunda uzun boylu, bej elbiseli pos bıyıklı
zayıf kikirik birisinin makineli tüfeği saklayarak kaçtığını gözümle
gördüm ben. "Kaçıyor" diye bağırdım. O şahsı Özal da gördü. Resmî bir
görevliydi bu. O şahsın görevi Özal'ı vuran Kartal Demirağ'ı
öldürmekti. Böylece Özal'a suikastı bir cinayetle kapatmaktı. Ama
başaramadılar.
O suikast da bugün Ergenekon denilen yapıya benzer bir yapı tarafından mı gerçekleştirilmişti?
Evet, aynen öyle. Uğur Mumcu, Gün Sazak ve Turgut Özal'ı aynı örgüt öldürdü.
Özal'ın ölümünü şüpheli buluyor musunuz peki?
Benim
de endişelerim var... Semra Hanım Özal'ın saçından bir tutam örnek
kesmiş. O saç, Amerika'ya gönderildi. Özal'ın zehirlenip
zehirlenmediğini anlamak için. Amerika'dan rapor geldi. Zehir bulunduğu
ortaya çıktı. Sonra bir hırsızlık olayıyla o rapor çalındı. Ayrıca
Özal'dan kan alınmıştı. O tüp de kırıldı. O tüp sonradan kırıldı.
Birileri gitti kırdı. Çünkü kanda da, saçta çıkan zehir çıkacaktı. Saç
ve kan olayları üst üste geldi.
O
dönemde Semra Hanım ve oğlu Ahmet Özal televizyonda, söz konusu
raporun, Turgut Bey'in zehirlendiğini söylediğini teyit etmişlerdi.
Sonra adlî bir kriminal olay oldu. Daha doğrusu basına olay öyle
yansıdı. Çok 'profesyonel' bir hırsızlık olayıyla, Semra Hanım'ın
evinden sadece bir kaset ve bu rapor çalındı. Başka hiçbir maddi kayıp
olmadı.
Çalınan kasette ne vardı?
Bilmiyorum.
Belki bir konuşma, belki bir görüntü vardı. Özal'ın ölümü böyle
kapatıldı. Bir olayın kapatılmasının bin bir türlü yolu vardır zaten.
Olayı sulandırırsınız, dikkati başka bir şeye çekersiniz falan...
Cunta faaliyetlerine dönersek... Bu son ortaya çıkan eylem planından sonra ne tür gelişmeler bekliyorsunuz?
Eğer
'açılım politikaları' sabote edilmezse, ordu ve yargı kendi bünyesini
temizlerse Türkiye kazanır. Yalnız çok dikkatli olmalıyız. Bir sürü
sabotaj gündemdedir. Kürt sorununun, Kıbrıs ve Ermeni meselelerinin
çözülmesi, Suriye'yle sınırın kaldırılması, AB'ye üyelik süreci derken,
Türkiye fırlamaya hazır bir ülke haline geliyor. Bu yüzden bu hamleler
dış istihbarat servislerinin de sabotajlarıyla geriletilecektir. Şu
anda İsrail Türkiye'nin açılım politikasına şiddetle karşı çıkıyor.
Çünkü İsrail, Türkiye hep düşmanlarla boğuşsun, hep laik-anti laik
gerginlik yaşasın, Türkiye AB üyesi olmasın istiyor.
Siz
ordu-yargı-siyaset üçgeninde yıllarınızı geçirdiniz. Ordu artık
siyasete müdahale etmesinin halk tarafından tepkiyle karşılandığını
fark etmiyor mu?
Şimdi fark ediyor. Artık herkes şunu
tekrarlamalı. "Bu ülkede bütün kötülüklerin anası 27 Mayıs darbesi"
demeli. 27 Mayıs'ta ordu ilk darbesini yaptı ve bu bugüne dek devam
etti. 27 Mayıs'ta yedi bin subay bir gecede emekli edildi. Bunların
parasını Amerika ödedi.
Niye Amerika ödedi?
27
Mayıs cuntası başarılı olsun diye yapıldı bu. Ondan sonra orduda cunta
faaliyetleri büyük bir hızla ve şehvetle devam etti. 27 Mayıs'ta 38
subay bütün TSK'nın sesiymiş gibi davrandılar. Onlara bunu basın
sağladı. Tabii CHP'nin de büyük günahı var. Millete öyle yutturdular
ki... Ordu millet el ele sloganını getirdiler. Aslında bu, CHP, ordu el
ele demekti. Bu, CHP artı ordu, eşittir iktidar formülüydü.
Ordu neden hâlâ siyasetten çıkmak istemiyor?
Ordudaki
bütün zihniyet, 'Cumhuriyet'i biz kurduk biz yönetiriz' zihniyetidir.
86 yıllık hadisedir bu. Bu zihniyete göre, siyasetçiler ikinci sınıf
vatandaştır. Sivil siyaset başı bozuktur, ülkeye hâkim olamaz.
İnanılması imkânsız bir şey ama, şu telkinde bulunur.
Rütbeler aşağıya
doğru iner... Mareşal, general, albay yüzbaşı, binbaşı, teğmen,
başçavuş , onbaşı, er... Ve, sonra sivil başbakan gelir.
sayfalarındayız. Türkiye'nin demokrasisi ve medenileşmesi açısından çok
hayırlı ama... Bunlar hâlâ yargılanamazlar. Çünkü 1982 Anayasası hâlâ
tepemizde Demokles'in kılıcı gibi sallanıyor. Anayasa sistemi bunların
yargılanmalarına izin vermez ve vermiyor. Çünkü bu, 1982 Anayasası'dır.
1982 Anayasası da, askerî vesayet sisteminden başka bir şey değildir.
Ordu bu harekât planıyla ilgili bir tasfiyeye gider ama büyük çapta bir
yargılama olmaz, generaller yargılanmaz.
Perşembe, 05 Kasım 2009 05:13 tarihinde güncellendi
Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir. Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.