.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

Tevhidin Manası

3. cilt - 3. MEKTUBUN BAŞLIĞI VE KONUSU

Üçüncü mektub, Mir Muhibbullah el-Menkiburi’ye yazılmıştır.

Kelime-i tayyibe, lâ ilâhe illallah-ın manasını beyan hakkındadır.

3. MEKTUBUN TERCÜMESİ

Allah'a hamd olsun, selam seçtiği kullarına olsun.

Lâ ilâhe illallah. Allah’tan başka ilah yoktur. Uluhiyyete layık, ma’budiyyeti hak eden hiçbir kimse yoktur, ancak Allah vardır, onun ben-zeri yoktur. Vacibu-l vucuttur, noksanlık alametlerinden münezzehtir, hudus sıfatlarından beridir.

Zilletin, boyun eğmek ve kırıklık halinin kemalinden ibaret olan ibadeti hak etmek, kendinde bütün kemalatlar sabit olan Zat içindir. O’ndan bütün noksanlıklar soyulmuştur. Bütün eşya varlıkta ve varlık tabilerinde ona muhtaçtır. Kendisi ise, hiçbir işte başkasına muhtaç değil-dir. Zararı ve faideyi yaratan O’dur. O’nun izni olmadan hiç kimse, başka-sına zarar ve menfaati ulaştırmaya kadir olamaz.

Şu sayılan kamil sıfatlarla vasıflanan, ancak Allahu tealadır; başka-sında olması layık değildir. Şayet Allah'u teala’dan başkası şu kamil sıfatlarla, ziyade ve noksanlık olmaksızın vasıflansa, bu Allah'u Teala’dan gayrısı olmaz. Zira farklı iki şey, birbirinden ayrıdırlar. Halbuki burda ayrılık yoktur. Şayet farklılıklarını isbat ederek ayrı olduklarına hükmet-sek, noksanlığı lazım gelir ki bu da, ilah olmaya/ma’bud olmaya zıttır.

Bunun izahı; farklılığın hasıl olması için, O’nun için bütün kemalat-ları isbat etmesek, noksan olması lazım gelir. Aynı şekilde bütün noksan-lıkları O’ndan selb etmesek/soyup atmasak, yine noksan olması lazım gelir. Eğer eşya ona muhtaç değilse, niçin ibadete müstehak olsun ki! Eğer O –kendisi- eşyadan bir şeye, işlerden birinde muhtaç olsa, nakıs olur. Aynı şekilde, eğer faide verici ve zarar verici değilse, ne şeyde eşya ona ihtiyaç duyacak! Bu durumda onların ibadetine, kendisi müstehak olmaz. Eğer birisi, zarar veya faideyi, O’nun izni olmadan eşyaya ulaş-tırsa, o zaman (kendisi) muattal (bir işe yaramaz) olur, ibadete layık olarak kalmaz. Şu sayılan kamil sıfatları cem eden, ancak biri olur, O’nun ortağı yoktur, ibadete layık ancak O’dur, birdir, kahhardır.

Eğer denilirse, şu sıfatlar ile temayüz eden, geride beyan edildiği gibi her ne kadar noksanlığı lazım getirirse, bu, uluhiyyet ve ma’budiyyete zıttır. Lakin şu gayrısı için, başka sıfatların olması mümkündür, öyle ki imtiyaza sebeb olurlar, bu durumda asla noksanlık lazım gelmez. O sıfatların ne olduğunu bilmesek te.

Cevab veririm, şu sıfatlar da ya kamil sıfat olacaktır, ya da noksan sıfatlar olacaktır. Her iki takdire göre zikrettiğimiz sakınca ortaya çıkar. Şu sıfatları bilmesek, onlar nelerdir diye tayin edemesek te, lakin onlar kemal veya noksanlık dairesinden hariç değillerdir. Her iki takdire göre, geride geçtiği gibi noksanlık lazım gelir.

Hak subhanehu ve teala’nın gayrısının ma’budiyyeti hak edeme-mesine bir başka delil şu dur ki; Allah'u Teala bütün eşyanın varlığında zaruri olan şeylere ve varlığın tabilerinin mevcudiyyetinde yeterli olunca, eşyanın faidesi ve zararı Hak subhanehu’ya bağlı olunca, O’ndan gayrısı sırf muattal olur. Asla eşyanın ona ihtiyacı olmaz. Hangi cihetten onun için ibadeti hak etmek olsun! Hangi şey için eşya bizzat ona yönelsin, huzu/huşu ve inkisar üzere olsun!

Şerli kafirler, Hak subhanehu ve teala’nın gayrısına ibadet ederler, yonttukları putlarını kendi zanlarınca ma’bud yaparlar. Zannederler ki onlar, Allah katında kendilerine şefaatçi olacak, onların vesilesi ile Allah’a yakın olacaklar. Ne büyük ahmaklık! Onlar için şefaat mertebesi olduğunu nerden bilmişler, Allah'u teala’nın onlara şefaat için vereceğini nerden bildiler!

Sırf vehimle birini Mevla celle ve alâ’ya ibatette ortak koşmak, mahrumiyyet ve hüsranlığın son derecesidir. İbadet kolay bir iş değil ki her bir taş ve ağaca ibadet edilsin. Her bir aciz, belki ibadet edenden daha aciz olan şey, ibadete müstehak tasavvur edilsin. Zira ibadeti hak etmek, uluhiyyet manası tahakkuk etmeksizin tasavvur edilemez. Kendin-de uluhiyyete salahiyyet olan, ibadete müstehaktır. Değilse müstehak olmaz. Uluhiyyete salahiyyet, varlığın vacib olmasına bağlıdır. Kendinde varlık vacib olmayan, uluhiyyete layık olmaz, ibadete müstehak olmaz.

O kimsenin ahmaklığı ne şiddetlidir ki, Allahu subhanehu’ya varlığı-nın vacib olmasında bir şeyi ortak koşmazlar, bununla beraber, Allah'u teala’ya ibadette ortaklar koşarlar. Bilmezler mi, varlığın vacib olması, ibadeti hak etmenin şartıdır. Varlığının vacib olmasında ortağı olmayınca, ibadeti hak etmesinde de Mevla teala için ortak olmaz.

İbadeti hak etmekte ortak koşmak, varlığının vacib olmasında da ortak koşmayı gerektirir. Şu kelime-i tayyibeyi tekrar ile, varlığının vacib olmasındaki ortakları ve ibadeti hak etmesindeki ortakları da nefyetmek gerekir. Bilkis en mühim olan, kendine en ihtiyaç duyulan ve şu yolda en faideli olan, nebilerin davetine has olan, ibadeti hak etmekte ortağı nefyetmektir. (Onlar üzerine salat ve selam olsun.) Zira nebilerden birinin dinine yapışmayan muhalifler de, akli delillerle vucudun vacib olmasında ortaklığı nefyederler. Vacibu-l vucud’tan bir olandan gayrısını isbat etmez ler. Lakin onlar, ibadeti hak etme muamelesinden gafillerdir. İbadeti hak etmekte ortağı nefyetmekten boş kalmışlardır. Gayra ibadetten çekinmez-ler, manastırlar tamirinden geri durmazlar.

Nebiler, manastırları yıkmışlar, gayrısına ibadetten men etmişlerdir. Şu büyüklerin lisanında müşrik, Hak subhanehu’nun gayrısına ibadette esir olandır. Her ne kadar vucud vucubu ortaklığını nefyettiğini söylese de. Zira onların ihtimamı, Hak subhanehu’nun gayrısına ibadeti nefyet-mekte, amelle ve muamele ile alakalı vucubun vucudu ortaklığını nefyet-meyi gerektirir.

Şu büyüklerin şeriatları ile tahakkuk etmeyen –ki Allahu subhanehu’ nun gayrısının ibadeti hak etmesini nefyetmekten haber verir- şirkten halas bulmaz, âfâki ve enfusi ilahlara ibadet şirki şubelerinden kurtara-maz. Zira bu manayı tekeffül eden, nebilerin şeriatlarıdır. Üzerlerine salat ve selam olsun.

Kadınlarla Tokalaşma

KADINLARLA MUSAFAHA EDEN PROF.LARA REDDİYE

Mülteka Şerhi Mecma-ul Enhur (Damad) 4/202

مجمع الأنهر في شرح ملتقى الأبحر – (4 / 202)

Şu açıklamalar getirilmiş:

Erkek, yabancı (mahremi olmayan) hür kadınların, şehvetten emin olmak şartıyla ancak ellerine ve yüzüne bakabilir. Zira yüzü ve avuçları açmasına, bir şeyi almak-vermek veya tutmak için zaruret gerekli kılar.

Ayaklarına bakamaz, zira ayaklarını açmasında zaruret yoktur. Zahir rivayede böyledir.

Şayet şehvetten emin olmazsa, yüzüne ve ellerine bakması da caiz olmaz. Zira Hadisi şerifte şöyle buyruldu:

“Kim, kadınların güzelliğine şehvetle bakarsa, kıyamet gününde gözlerine eritilmiş maden dökülür.”

من نظر إلى محاسن امرأة بشهوة صبت في عينيه الآنك يوم القيامة

Kadının elbisesi, badenini (cüssesini) belirten şekilde ise, bu takdirde ona bakamaz. Şahitler, bu hususta müstesna edilmiştir.

مجمع الأنهر في شرح ملتقى الأبحر - (4 / 203)

Yüzüne ve ellerine dokunması, kadın genç ise, şehvetten emin olsa da caiz değildir.

Zira Nebi s.a.v buyurdu:

“Kim, kendisine yol (mahremlik bağı) olmayan kadına dokunursa, kıyamet günü avuçlarına ateşten bir köz konur.”

من مس كف امرأة ليس منها سبيل وضع على كفه جمرة يوم القيامة

Zira dokunmak, bakmaktan daha şiddetlidir, çünkü dokunmakta şehvet daha fazladır.

Yukarki açıklamalar, Hanefi fıkhının temel eserlerinde kerahiyye bahsinde zikredilmiştir. Bizim alıntıyaptığımız eser, Osmanlı döneminin en makbul fetva kitablarından Damad isimli Mecmaul Enhur kitabıdır. Müellifi Şehzade Süleyman r.a. (vefatı hicri 1078), Şeyhul İslamlık yapmıştır.

Yeni reformcu taifesi, fıkhın temel eserlerini ve fetva işinde makbul olan eserleri bırakıp, kendi hevalarına göre atıp tuttuğundan, onların karşısında delilleri açıklamakla, bir nebze olsun dinimize yardım etmeye çalışıyoruz.

Cevaz kapısının rastgele açanlar, ileride durumun neye varacağını kestireme diklerinden, işin kolayını araken bir çok şüpheli ve harama dalmakta ve milleti daldırtmaktadırlar.

“Saptılar, saptırdılar” ayeti, bunların halini beyan eder….

Anayasa Kur'andır

Atatürk diyor ki; Anayasa Kur'an'dır
05 Nisan 2010 Pazartesi 00:27
Atatürkün, anayasayla ilgili sözleri yeniden akıllara geldi
Anayasa tartışmalarının yoğun bir şekilde yaşandığı şu günlerde, Mustafa Kemal Atatürk’ün, anayasayla ilgili sözleri yeniden akıllara geldi.
Behiç Karahisarlı'nın haberi HABER5.COM

Özellikle 7 Şubat 1923, yani cumhuriyetin ilanından sadece 7 ay önce söylediği sözler, bugünler için hayli radikal ve inanılır gibi değil.

Mustafa Kemal, bu radikal sözleri bir camide dahası bir hutbede söylüyor. Mustafa Kemal, Balıkesir Zağnospaşa  Camii’nde çıkıyor ve hutbe okuyor. “Ey millet, Allah birdir. Şanı büyüktür.”ifadesiyle başladığı hutbesinde, sözü Kanun-i Esasi’ye yani Anayasa’ya  getiriyor.  Mustafa Kemal, bugün hiçbir liderin değil ifade etmesi, aklından bile geçiremeyeceği o cesur cümleyi telaffuz ediyor.

“Kanun-u Esâsîsi, cümlemizce malûdur ki, Kur'anı azümişşan'daki nusustur.”

Evet, hutbe içerisinde "Kanun-i Esâsî, cümlenizce malumdur ki Kur'an-ı Azîmüşşan'daki nusustur ("husus" değil)" yani (Anayasa, hepiniz biliyorsunuz ki, şanı yüce Kur'an'da yazılı olanlardır) anlamına gelen ifadeyi kullanıyor.

Bugün söylense adamın başına iş açacak cümleler bunlar aslında..Ama o söylüyor.

Bu hutbedeki ifade ise İslamcı hareketin ilk ve en önemli gazetelerinden Sebilürreşad’ın Kasım 1964 tarihli sayısında çizgiyle neşrediliyor.


Bununla da kalmıyor, bugün dünya, ülke işlerinin konuşulmasının yasaklandığı ve sadece namaza tahsis edilen camilerin konumuyla ilgili de çarpıcı ifade kullanıyor.
“
Arkadaşlar; Cenab-ı Peygamber mesaisinde iki dâra, iki hâneye mâlik bulunuyordu. Kendi husûsi işlerini kendi evinde görür, âmmenin, ümmetin hizmetini de Allah'ın evi olan câmi-i şerîf'te ru'yet eylerdi. Biz de hazret-i peygamber'in usûlüne ikdida ederek, milletimize teallük eden husus için şu Beytullah'ta toplandık

Bir adım daha atıyor  M. Kemal,

“Efendiler, câmiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Her şeyden evvel itâat ve inkıyâd-ı tâmme ile ibâdet, din ve dünya için neler yapılması lâzım geldiğini düşünmek için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferd başlı başına bir hizmet ifa etmelidir.”
Behiç Karahisarlı'nın haberi HABER5.COM

Bakara Suresi: 19

Normal 0 21 false false false MicrosoftInternetExplorer4 /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Normal Tablo"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin:0cm; mso-para-margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:10.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-ansi-language:#0400; mso-fareast-language:#0400; mso-bidi-language:#0400;}

أَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَاءِ (Veya gökten şiddetli boşalan yağmur gibidir) Buradaki أَوْ harfi şüpheli olmakla eşitliği ifade eder. Bu durumda mana "şu iki kıssa münafıkların teşbih edilmesinde eşittir." Sen bunlardan hangisi ile münafıkları benzetirsen isabet edersin. "Kef" Harfi teşbih/benzetme edatı olup kendisinden sonra müşebbehün bih gelir. "Zeyd aslan gibidir" misalin de böyledir. Burada müşebbehün bih şiddetli yağmura tutulmuş kişinin misali gibi .

Sayyib: Fe'il vezninde olup "yağmur indi" tabirinden alınmıştır. Bununla murat kendinde karanlık bulunan bol yağmur kastedilir. Bu da yağmurların peş peşe gelen damlaları; damlalarının karanlığı, bulutun verdiği karanlık, gecenin verdiği karanlık; şimşek ve gök gürültüsü ihtiva eden şiddetli yağmur şeklindedir. Nekre/belirsiz olarak kullanılması, yağmurdan çok şiddetli bir çeşidi kastettiği içindir. Geride geçen ayetlerde ateş kelimesinin belirsiz yapılması da bu manayı ifade etmek içindi.

السَّمَاء kelimesinin marife/belirli olması bulutların gökyüzünün tamamını kapladığına işaret eder. Zira yukarda bulunan her ufuk, sema diye isimlendirilir.

فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ (Onda karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek vardır) Şu şekilde mana verilmesi caizdir. Onda karanlıklar vardır; üst tarafında bir karanlık, altında bir karanlık, arka tarafında bir karanlık, sağ tarafında bir karanlık, sol tarafında bir karanlık kendisi karanlıkların ortasındadır.

Ra'd: Buluttan işitilen sestir. En meşhur görüş bulutun cisimlerinin sürtünmesi, rüzgâr estiği vakitte sürtünmesi ile çıkan sestir.

Berk: Buluttan çıkan parıltılardır. Bir şey parıltı ve kıvılcım saçtığı zaman denir.

Bulut ve sema yağmurdan üste olduğu için ve yağmuru döken mevzi olduğu için yağmurun zarfı oldular. Sanki gök ve bulut yağmurun mekânı oldu. Bulutun yağmura zarf olması onun içine yerleşmesi veya ona ait olması itibariyledir. Ra'd kelimesinin ve diğerlerinin nekre olması büyüklüğünü ve korkuyu fayda etmesi içindir. Zira bu makam mübalağa yeri olduğundan bu manayı ifade etmesi için nekre olması daha uygundur. Sanki denildi ki o münafıkların hali bir kavmin hali gibidir ki onları şu sıfat üzere yağan bir yağmur yakaladı. Öyle ki orada büyük bir yağmur, kendisinde şiddetli ve korku veren bir karanlık, dehşet veren bir ses, büyük şimşek, son derece korkulan bir yıldırım vardır. Bu olay karşısında korku, dalalet, hayret ve dehşetten vardıklarına vardılar.

يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ (Parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar) Bunlar yağmura tutulan kimselerdir. Vakta ki yağmur şu azamet ve dehşeti ile zikredilince kişi şöyle demiş gibi oldu. "Bu durumda onların hali nasıldır" Ona geride anlatılan şekilde cevap verildi. Sonra kişi "şu büyük ses ve dehşetli şimşek ile birlikte onların hali nedir" deyince, cevaben denildi ki "az kalsın şimşek gözlerini kapıverecek" Kur'anı Kerim bu gibi mecaz ve diğer belağat nevileriyle doludur. Burada bir şeyin tamamı ile isimlendirilmesi şeklinde bir mesaj vardır. Parmağın uçları yerinde kullanılan parmaklar lafzı gibi. "Parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar" bundan kasıt parmak uçlarıdır. "Yüzlerinizi ve ellerinizi yıkayın" "iki elini kesin" Evvelkiden kasıt dirseklere kadar, ikinciden kasıt bileğe kadar olmasıdır. Parmaklar lafzında olan mübalağa manası parmak ucu tabirinde yoktur. Zira gök gürültüsü, şimşeğin dehşetinden sanki parmaklarının tamamını kulaklarına girdirmektedirler ki bunlardan bir şeyi işitmesinler.

Vaktaki Allahü Tealâ Âdem (Aleyhisselam) a Peygamberimizin (Sallallahü aleyhi ve Sellem) nurunu verdi ve onu cennete girdirince cennet Peygamberimiz Muhammed (Aleyhisselam)ın nuru ile nurlandı. Öyle ki onun bereketiyle evvelini ve sonunu gördü, bu nurdan dolayı çok hayret etti ve Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve Sellem) görmek istedi. Nur Adem (Aleyhisselam) alnında idi. Allahü Tealâ ona emretti anlından sağ omzuna intikal etti. Oradan da orta ile baş parmak arasındaki parmağa intikal etti. Adem (Aleyhisselam) o parmağını kaldırınca o nuru gördü. O nura bakınca bütün mahlûkatın ruhlarını, arşı ve kürsiyi onun bereketiyle gördü, bu sebeple o parmağa sübbahe (tesbih edici) parmak dendi. Zira o parmak nuru görmesine sebep, şeytanın vesveselerini kesip def etmeye sebeptir. Ayette parmaklar söylenmesi yerlerinin sübbahe, müsebbiha, mühellile, duaiyye şeklinde zikredilmesinden daha kısadır. Yoksa parmakların isimlerinin söylenmemesi edebe binaen terkedilmiş denemez. Zira Hadisi Şerifte zikredilmiştir. Halbuki Hadisi Şerifler riayet edilmesi gereken şeye riayet etmeye en layık sözlerdir. Muhakkak Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu, Şu vesvese bulduğum vakitte: "sağ sübbabe (işaret) parmağını kaldır, sol tarafına bismillah diye bastır. Zira bu şeytanları susturur." Bu Hadisi Şerifi göğsünde namazda iken vesvese bulup Resulullaha halini şikayetlenen kişiye buyurdu: İbni Ömer (radıyellahü anh) buyurdu ki: "Resülüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) tahiyyata oturduğu zaman sol elini sol dizine sağ elini de sağ dizi üzerine koyardı ve üç parmağını kıvırırdı. Sübbabe parmağı ile işaret ederdi.

مِنَ الصَّوَاعِقِ (Yıldırımlardan) Burası evveline bağlıdır. Yani yıldırım korkusundan dolayı parmaklarını kulaklarına tıkadılar.

Savaika: gök gürültüsüyle gelen ateştir. Çok kere dağlara düşer. Hikâye edildi ki bir genç çölde iken bacaklarına yıldırım isabet edip ayakları koptu. Fakat onda ateşin hararetiyle kan çıkmadı. Fakat çok keskin olduğu için süratli şekilde sönüp kayboldu.

Yine hikâye edildi ki: hurma ağacına yıldırım düştü yarısını yakıp söndü. Yıldırım Allahın gönderdiği alametlerden olup bunun la kullarını korkutur. Bundan bir şey gören herkes üzerine, Allahın zikrine koşması ona dua edip istiğfar etmesi haktır.

İbni Ömer (Radıyallahu anhuma) dan rivayet edildi ki: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şimşek ve yıldırım sesini işitince şöyle derdi: "Allahım bizi gazabınla öldürme, azabınla helak etme, bundan evvel bizi afiyete ulaştır"

Aişe validemiz (Radıyallahu anha) derki: "Peygamber (Aleyhisselam) gökyüzünde bir şey yani bulut görünce işini bırakır ona doğru yönelir ve derki "Allahım bunda bulunan şerden sana sığınırım." Eğer Allah o bulutu açarsa Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Allaha hamd ederdi. Eğer yağmur yağdırırsa "Allahım bizi menfaatli bir şekilde sula" diye dua ederdi. İbni Abbas (Radıyallahu anhu) dan şöyle söylediği rivayet edildi: "asla hiçbir rüzgar esmez, ancak eserse peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) dizleri üzerine oturur "Allahım onu bize rahmet yap, azab yapma. Allahım onu bize ferahlık yap azap rüzgârı yapma" derdi. Allahu Teala şöyle buyurdu: "Muhakkak onların üzerine azap rüzgârı gönderdik" "onların üzerine kavurucu rüzgâr gönderdik" "yağmur yüklü rüzgarları gönderdik" "müjdeci rüzgarları gönderir"

Saika kelimesinin türetildiği lafız arapça صَعِقَ şiddetli ses demektir. Daha sonra görülen ve işitilen şiddetli şey için kullanıldı. Şiddetli ses ile veya yanmak ile ölünce aynı tabir kullanılır. "Musa bayılıp düştü" yani baygınlığı ölüm derecesinde idi.

حَذَرَ الْمَوْتِ (Ölüm korkusundan) Ölüm: Vasıflandığı hayatın yok olmasıdır. Veya canlı olması şanından olanın hayatının olmamasıdır. Denildi ki ölüm, Allah'ın canlıda yarattığı mevcut olan bir keyfiyettir. Mevla Tealâ 'Ölümü ve hayatı yarattı' buyurdu. Halk, icad manasındadır. Bu ancak varlığı olan şeyde tasavvur edilir. (Demek ki ölüm, varlığa aittir.) Bazıları buranın manası 'takdir etti' şeklindedir diyerek bu görüşümüzü red ettiler. Zira ademi olan (yokluğa ait) şeylerin de takdir edilmesi, vucudi (var) olanlarınki gibi caizdir.

Hayat: Nev'in itidali kendisine tabi olan bir kuvvettir. Canlıda bulunan diğer kuvvetler ondan gelir. Hislerin kuvveti, hareket kuvveti gibi.

وَاللهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ (Allah kafirleri kuşatıcıdır.) Kuşatılanlar, kendileri kuşatıp ondan kurtulamazlar. Hile ve tuzakları onları kurtaramaz. Bu cümle arada bulunan bir i'tiraz (Antı parantez) cümlesidir. İ'rabtan mahalli yoktur. (Evveline bağlı değildir.)

İ'tiraz cümlesi söz esnasında veya birbirine bağlı iki veya da- ha fazla cümle arasında getirilip i'rabtan mahalli olmaz. Getirilme sinin sebebi vehmi def etmekten başka olan bir inceliktir. Denildiki i'tiraz cümlesi kapalılık yüzünden getirilebilir. Kelamın sonunda getirilebilir. İ'tiraz cümlesindeki incelik, ölümden kaçmanın bir fay- dası olmadığına tenbihtir.

Ayette, zamir değil de açık olarak 'Kafirler' tabirinin kullanıl masında Allah'ın azabının, bu işin şiddetli olduğunun ve küfürleri sebebiyle cezanın kendilerine yapışacağının işaretleri vardır.

Bu i'tiraz cümlesinin münafıkların temsili ile alakalı olup onların hallerini beyan için olması da caizdir. Onların ahiret azabında oldukları, dünyada onları helak edeceği bildirildi, şöyle ki o azabı def edecek yoktur. Teşbih edilenle teşbih edilenler arasına bu itiraz cümlesinin girdirilmesi aralarında şiddetli bitişiklik ve münasebet olduğu içindir.

Sayfa 97 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.