.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

İbn-i Teymiyye'nin Yanlışları -1

İbn-i Teymiyye'nin İtikadi Görüşleri - İhsan ŞENOCAK // İnkişaf Dergisi

İbn-i Teymiyye'nin İtikadi Görüşleri


İslam düşünce tarihinde leh ve aleyhinde en fazla konuşulan isimlerin başında Takiyyuddin İbn Teymiyye (v. 728/1328) gelmektedir. 661/1263 yılında Harran’da doğan İbn Teymiyye, Hanbeli mezhebinin güçlü alimlerini içerisinde barındıran bir aileye mensuptur. Dedesi Mecdüddin İbn Teymiyye pek çok alanda eser veren bir alimdir. Babası Abdulhalim’de, Harran yöresinde etkin olan bir Hanbeli fakihidir.
Moğolların Bağdat’ı işgal etmeleri ve Bağdat merkezli saldırılarını Harran’a kadar genişletmeleri üzerine İbn Teymiyye ailesi 667/1269 yılında Dımaşk’a göç eder. Babası başta olmak üzere bir çok hocadan ders okuyan İbn Teymiyye, 683’te Sükkeriyye Darulhadisine hoca olarak atanır. Bir yıl sonra da Emeviyye Camii’nde tefsir dersleri vermeye başlar.

Kısa zamanda şöhreti Dımaşk başta olmak üzere mücavir şehirlere de yayılan İbn Teymiyye VIII/XIV. yüzyılın başlarından itibaren kendisini ilmi ve fikri tartışmaların içerisinde bulur. Ehl-i Sünnet’in itikadi mezheplerine özellikle de Eş’ariliğe sert tenkitler yöneltir. Sıfatlar ve müteşabihat meselesinde selef-i salihinin usulünü benimsediğini iddia ederek ayet ve hadisleri zahiri anlamlarında anlar. Verdiği fetvalarla da bir çok konuda mezhepler arası icmaya muhalefet eder.

Mevcut İslami disiplinlerin hemen tamamına itirazları olan İbn Teymiyye en sert eleştirilerini tasavvufa yöneltir. İbn Arabi’yi ve onun görüşlerini benimseyen mutasavvıfları açıkça tekfir eder.

Çeşitli devlet adamları ve kadıların katıldığı meclislerde çok defa muhakeme edilen İbn Teymiyye Kahire’de dört kâdi’l-kudât’ın katıldığı bir mahkemede Allah Teala’yı insan suretinde algılama cürmünden dolayı Kahire kalesine hapsedilir. Ehl-i Sünnet akidesine muhalif görüşlerinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı farklı zamanlarda defaatle yargılanıp hapisle cezalandırılır.

İbn Battuta, İbn Hacer el-Heytemi, Takiyyuddin es-Sübki, Tacüddin es-Sübki, Kemaleddin İbnü’z-Zemlekâni, Şihabuddin İbn Cehbel ve Ebu Hayyan gibi muasırı olan alimler tarafından görüşleri tenkit edilen İbn Teymiyye, hakkında yazılan reddiyelerin de etkisiyle –zamanla- ilk yıllardaki itibarını kaybeder. Osmanlı’nın son dönemlerinde Hicaz’da ortaya çıkan Muhammed b. Abdulvahhab’ın başlattığı hareket, İbn Teymiyye’nin fikirlerinin yeniden canlanmasına zemin hazırlar. İbn Abdulvahhab’a nisbetle Vehhabilik olarak tanınan ve zamanla siyasi bir boyut kazanan hareket Suudi Arabistan Krallığı’nın kurulmasında da etkili olur.

Kendisini selefiyye olarak tanımlayan “vehhabilik” hareketi zamanla Suudi Arabistan başta olmak üzere İslam coğrafyasının önemli bir bölümünde nüfuz elde eder.

Selefilere/vahhabilere göre içtihatlarıyla İslami ilimlerin gelişmesine katkıda bulunan bir müçtehit olan İbn Teymiyye, İmam Subki başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip bir çok alime göre ise asırlar sonra teşbih ve tecsim akidesini canlandıran bir Haşevi’dir.

İslam düşünce tarihinde derin izler bırakan, günümüz İslami anlayışları üzerinde de belirgin etkinliği olan İbn Teymiyye’nin itikadi görüşleri sürekli tartışılır olmuştur. İslami anlayış ve yaşayışlarını onun belirlediği esas ve verdiği fetvalar üzerine bina edenler, Ona dayanarak Maturidi ve Eşari mezhebine müntesib Müslümanları “ehl-i zeyğ” olarak nitelemekten çekinmemişlerdir. Bu durum, İbn Teymiyye’nin itikadi görüşlerini ve tevhit anlayışını tahlil etmeyi gerekli kılmıştır.

İslam’da Tevhit Tasavvuru

Bölünmeyi kabul etmeyen varlıklara “tek” denir. Allah Teala da zât, sıfat ve fiillerinde “tek”tir. İslam dini, O’nun bir olduğunu kabul etme esası üzerine ibtina etmiştir. Mümini, kafir ya da müşrikten ayran temel özellik O’nun birliğini kabul etmesi yani muvahhit olmasıdır.

Müminler yalnız Allah Teala’ya ibadet ederek ubudiyette, eşi ve benzeri olmadığını ikrar ederek de zatında O’nun tek olduğuna iman ederler. Rabb’ı, Rabb, insanı da insan olarak algılarlar.

Cenab-ı Hakkı’ın eşi ve benzerinin olmaması, yaratılmışlar gibi belli bir mekanda bulunmaması, yönlerle ifade edilmemesi gibi hassasiyetler zâtındaki vahdaniyetin esasını teşkil eder.

Ehl-i Kıblenin Kırılma Noktası: Sıfatlar

İslam’ın temelini oluşturan ibadetleri kabul etme noktasında birbirlerine yakın duran “ehl-i kıble”, Allah Teala’nın zatı ile alakalı meselelerde aynı yakın duruşu gösterememiştir.

İslam’ın erken asırlarında başlayan müteşabihat ve Allah Teala’nın sıfatları ile alakalı tartışmalar kısa zamanda mezhepleşerek kurumsal bir statü kazanmış ve günümüze kadar devam etmiştir.

Zaman zaman “tekfir” ifadelerinin de duyulduğu tartışma sürecinde genellikle taraflar birbirlerini dalalet ve bidat ehli olmakla itham etmişlerdir.

İbn Teymiyye’nin Mezhebi

Ehl-i Sünnet akidesini benimseyen kelam alimlerinin üstün gayretleri sonucu canlılığını yitiren kelami münakaşalar, İbn Teymiyye’nin Allah Teala’nın zatıyla alakalı serdettiği görüşlerin etkisiyle yeniden alevlenmiştir.

Kendisi gibi inanmayan/düşünmeyen fırka mensuplarını “ehl-i zeyğ” olarak isimlendiren İbn Teymiyye, Allah Teala’nın zatı ile alakalı meselelerde batini, sufi (İbn Arabi çevresi), mu’tezili, eşari kelamcıları ve filozofları sert ifadelerle tenkit etmiştir.

İbn Teymiyye’ye göre, tevhit akidesini Kur’an ve Sünnet’te var olduğu şekilde anlayanlar yalnız selef alimleridir. Bu yüzden imani meselelerde de onların görüşleri benimsenmelidir. “Selefin, Cenab-ı Hakk’a, Onun kendisini tavsif ettiği şekilde iman ettiğini” söyleyen İbn Teymiyye, isim ve sıfatlar noktasında şu ayetlerin selefi akidenin temelini oluşturduğunu ifade eder: “Allah kendisinden başka ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur.”[1], “De ki: ‘O, Allah’tır, bir tektir. Allah Samet’tir (her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.). Ondan çocuk olmamıştır. Kendisi de doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.”[2]” [3]

Ayet ve hadislerin Allah Teala’nın zât ve sıfatları ile alakalı ayrıntılı bilgiler verdiklerini, ayrıca temsili/teşbihi de reddettiklerini söyleyen İbn Teymiyye, savunduğu akidenin Peygamberlerden tevarüs ettiğini belirtir.[4]

Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarını reddeden mu’tezile ile, Ona cismiyet isnat eden mücessime arasında orta yolu benimsediğini iddia eden İbn Teymiyye, mezhebini “münezzihe/tenzih eden” olarak isimlendirir. Seleften tevarüs ettiğini iddia ettiği “Münezzihe” meşrebinin çerçevesini çizerken de şunları söyler: “Selefin itikatta mezhebi, sıfatları reddetme ile Allah Teala’yı insanlara benzetme arasındaki orta yoldur. Onlar, Cenab-ı Hakk’ın zatını yaratılmışlara benzetmedikleri gibi, sıfatlarını da onların sıfatlarına benzetmemişlerdir.[5]

Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını inkar edenlerle, onları yaratılmışların sıfatlarına benzeten mücessime ve müşebbihe meşrebi müntesiplerini “Allah’ın ayetlerini tahrif etmekle” itham eden İbn Teymiyye, eserlerinde Cenab-ı Hakk’a mekan isnat ederek inkar ettiği tecsim akidesini savunmuştur.

Pazar, 18 Nisan 2010 13:06 tarihinde güncellendi

Tekfir Meselesi

Aşağıda bazı rivayetleri zikrederek, alimlerin tekfir (herhangi bir Müslümanı kafir sayma) meselesindeki açıklamalarını inceleyeceğiz.

شرح النووي على مسلم - (2 / 49 )

( باب بيان حال ايمان من قال لاخيه المسلم يا كافر [ 60 ] قوله صلى الله عليه و سلم ( اذا كفر الرجل أخاه فقد باء بها أحدهما

وفى الرواية الاخرى أيما رجل قال لاخيه كافر فقد باء بها أحدهما ان كان كما قال والا رجعت عليه

وفى الرواية الاخرى ليس من رجل ادعى لغير أبيه وهو يعلمه الا كفر ومن ادعى ما ليس له فليس منا وليتبوأ مقعده من النار ومن دعا رجلا بالكفر أو قال عدو الله وليس كذلك الا حار عليه )

هذا الحديث مما عده بعض العلماء من المشكلات من حيث أن ظاهره غير مراد وذلك أن مذهب أهل الحق أنه لا يكفر المسلم بالمعاصى كالقتل والزنا وكذا قوله لأخيه كافر من غير اعتقاد بطلان دين الاسلام

Müslim Şerhi - Nevevi 2/49

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem buyurdu: “Kişi Müslüman kardeşini tekfir ederse, muhakkak bu, ikisinden birine döner.”

Diğer bir rivayette: “Hangi kişi, kardeşi için –yâ kafir- derse, şayet dediği gibi ise, bu sözü iksinden birine döner. Dediği gibi değilse, kendi üzerine döner.”

Başka bir rivayette: “Hiçbir kişi yok ki bildiği halde, babasının gayrısını (babası olmakla) iddia ederse, küfretmiş olur. Kendisinin olmadığı nisbeti iidia eden, bizden değildir. Cehennemde yerini hazırlasın. Kim kişiye küfürle çağırırsa, veya –Allahın düşmanı- derse, halbuki dediği gibi değilse, kendi üzerine döner.”

Bu hadisler, bazı alimlerin müşkil saydığı hususlardandır. Zira zahirleri murad edilemez. Bu, ehli hak (ehli sünnet) in mezhebidir ki, Müslüman masıyetleri sebebiyle tekfir edilmez. Zadam öldürmek, zina etmek gibileri. Aynı şekilde, Müslüman kardeşine –kafir- demesi de, İslam dinini batıl görmesi itikadı olmaksızın derse, kafir olmaz.

<<< İmam Nevevi r.a. in açıklamalarından, hadisi şeriflerin müşkil olduğu ve yorumla-mada dikkat edilmesi lazım geldiği anlaşılır. Bu sebeble son kısımda dediği gibi –islamın batıl görme itikadı yoksa- cümlesi meseleyi aydınlatmaktadır.

Zaten, müslümanı öldürenin cehennemlik olacağını bildiren ayeti kerimenin tevili de böyledir, yani onu öldürmeyi helal görmesi sebebiyle cehennemi hak eder.

Demek ki tekfir eden, karşısındakinin itikadının da İslam dışı olduğunu inanırsa, iş karışıyor; eğer karşısındaki Müslüman ise, attığı söz kendine döner. Eğer karşısındaki Müslüman değilse veya üzerinde küfür alameti sayılan hususlardan biri varsa, o zaman sözü söyleyen kurtarır.

Küfür sözünü söyleyen, karşısındakininin dinini kasdederse, onun islkam dışı Yahudi, Hıristiyan, Mecusi v.s. olduğuna hükmederse, halbuki böyle değilse, sözü kendine döner.

Şayet küfürle itham eden, karşısındakini dininden çıkmış değilde, sanki kafire benzemiş onlar gibi fiil işlemiş kasdederse, bu durumda kafir olmaz günahkar olur.

Bu ihtimallerden dolayı acele etmemek lazımdır. Şimdi aşağıda yazacağımız bölüm bunu açıklıyor:>>>

Tekfirde ileri gitmek – Mazbut: 1/24

الغلو في التكفير ـ مضبوط - (1 / 24)

اعلم أن التسرع في الحكم على مسلم يشهد أن لا إله إلا الله وأن محمدا رسول الله بالكفر والخروج من الإسلام لهو مزلة قدم لا ينزلق فيها إلا جاهل بأحكام الشريعة ، أو مغرور ، أو حاقد على الناس ، أو لديه غرض ما يسعى إليه من أغراض الدنيا كالحصول على المال أو السلطة أو الشهرة بين جاهلين مثله ، أو في حب المخالفة . لأن الله عز وجل لا يسأل عبده لما لم تكفر فلان ولا يحاسبه على ذلك ، ولكن قد يُسأل العبد على تكفير المسلمين بغير حق ؛

Tekfirde ileri gitmek – Mazbut: 1/24

Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed s.a.v in Allahın Resulü olduğuna şahitlik eden Müslüman üzerine, küfürle hükmetmek ve islamdan çıktığına hükmetmekte acele etmek, ayak kaydıran yerdir, ancak burada, şeriatın hükümlerini bilmeyen, veya aldanmış olan, veya insanlara hile yapan, veya dünyalık ulaşmak istediği bir garazı olan, (mesela mal elde etmek veya sulta kurmak isteyen gibi), veya kendi gibi cahiler arasında şöhret bulmak isteyen, veya muhalefet etmeyi seven kişiler kayar.

Zira Allahu teala, kuluna filancıyı niçin tekfir etmedin ve bunun üzerine onu niçin muhasebe etmedin diye sırmaz. Lakin kuluna, haksız yere müslümanı niçin tekfir ettiğini sorar. Zira Nebi s.a.v bu gibi işlerden son derece sakındırdı.

Kavaid şerhi, Mücelli şerhi: 1/308

المجلي شرح القواعد المثلي - (1 / 308)

وعلى هذا فيجب قبل الحكم على المسلم بكفر أو فسق أن ينظر في أمرين أحدهما : دلالة الكتاب أو السنة على أن هذا القول أو الفعل موجب للكفر أو الفسق .

Buna göre, müslümanın üzerine küfürle veya fasıklıkla hükmetmeden evvel iki şeye bakmak gereklidir.

Biri: Kitabın veya sünnetin, şu işin veya fiilin, küfrü gerektirdiğine delalet etmesi.

الثاني : انطباق هذا الحكم على القائل المعين أو الفاعل المعين بحيث تتم شروط التكفير أو التفسيق في حقه وتنتفي الموانع .

İkincisi: Şu söylenen hükmün, söyleyen veya yapan muayyen kişinin üzerine mutabık olması; öyleki tekfir veya tefsık şartlarının o kişi hakkında tamam olması, manilerin yok olması.

ومن أهم الشروط : أن يكون عالماً بمخالفته (2) التي أوجبت أن يكون كافراً أو فاسقاً لقوله تعالى : { ومن يشاقق الرسول من بعد ما تبين له الهدى ويتبع غير سبيل المؤمنين نوله ما تولى ونصله

جهنم وساءت مصيراً } [ النساء : 115]

Şartların en mühiminden biri: Kafir veya fasık olmasını gerektiren şeydeki muhale-fetini, bilen bir alim olmalıdır. Zira Nisa: 115 te Mevla teala buyurdu:

“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (Nisa: 115)

وقوله :{ وما كان الله ليضل قوماً بعد إذ هداهم حتى يبين لهم ما يتقون إن الله بكل شيء عليم

“Allah bir topluluğu doğru yola ulaştırdıktan sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar onları saptıracak değildir. Allah her şeyi çok iyi bilen-dir.” (Tevbe: 115)

ولهذا قال أهل العلم : " لا يكفر جاحد الفرائض إذا كان حديث عهد بإسلام حتى يبين له "

Bundan dolayı ilim ehli derki: “Farzları inkar eden kişi, islamda yeni ise ve hükümler ona açıklanmamışsa, tekfir edilmez.

Tekfire manilerden biri: Tekfiri veya tefsıkı icab ettiren şeyin, o kişiden iradesi olmaksızın meydana gelmesi.

Diğer maniler: Hata, cehalet, acizlik, zorlama. Zorlamada, kalbi imanla dolu olan tekfir edilmez.

Başka bir mani: Üzerine gelen şiddetli ferah, hüzün, korku ve benzeri gibisiyle de tekfir edilmez. Bu hususta Enes’ten r.a. rivayet edilen hadisi şerifte, bedevinin devesini kaybedib sonra bulduğunda, şiddetli ferahından: Allahım sen benim kulumsun, ben senin Rabbinim. Demesi. Burada şiddetli sevincinden dolayı hata etti. (Bazı tasavvuf ehlinin sekir hallerindeki sözleri de bu kabildendir.)

Aynı eserin 1/310 da, İbni Teymiyye’nin görüşleri yazılmış:

Tekfir meselesinde en doğrusu, Ümmeti Muhammedden s.a.v olan müçtehidin, hakkı kasd ederek yaptığı içtihadı hata da olsa, tekfir edilmez, belki onun hatası mağfiret olunur.

Hidayet kendine geldikten sonra, Resule muhalif olarak Müslümanların yolundan sapana gelince, o kafirdir.

Hevasına tabi olan, hakkı elde etmekte noksanlık eden, ilimsiz konuşan, asidir ve günahkardır. Sonra fasık olabilir veya sevabları fazla olur da seyyilerine üstün gelir.

Şununla beraber ben, benimle birlikte olanların bildiği gibi insanları, muayyen birini tekfir, tefsık ve masıyete nisbetten en çok nehyedenim. Ancak, üzerine risalet delili sabit olan hariçtir, o gibisi bazen kafir olur, bazen fasık bazen de asi olur.

Ben ikrar ederim ki Allahu teala şu ümmet için hataları affeder. Bu, kavli haberi ve ameli meselelerin hepsine şamildir.

Selefi salihin, şu meselelerin pek çoğunda tartışmışlar, onlardan hiç birinin tekfir ettiğine, tefsık ettiğine, masıyete nisbet ettiğine şahid olunmamıştır.

<<<İbni Teymiyye’nin görüşleri bile bu noktada mutedil iken, şimdiki yeni yetme ilim noksanı müçtehid müsveddelerinin, hemen ortaya atılıp Müslümanların en ufak bir hatasını bile şirkle tavsif etmesinin ne manası var???

İbni Teymiyye’nin sözlerini işlerine geldiği gibi değiştiren yontup kesip alarak Bektaşi usulünce cahillere yutturmaya çalışanların da foyası ortaya çıkmıştır. Her ne kadar ibni Teymiyye, ehli sünnetin cumhur ulemasına bir çok konuda muhalefet etmişse de, bu ve benzeri konulardaki görüşleri, ehli sünnetle uyuşmaktadır..

Ohalde, tekfir işini ona dayandırmanın, kasıttan başka bir izahı yoktur. Zaten yeni reformist hareket, başta vehhabiler ve selefiyyerciler, artık ibni Teymiyye ve benzerlerini de aşmışlar, artık kendileri içtihad eder olmuşlar…. Saptılar, saptırdılar… ayeti, onların halini gösterir.>>>

Ehli sünnete göre tekfir kaidesi: 1/72

Müslümanı tekfir etme hükmünü düşünmek, bu meselede son derece ihtiyatlı olmak gerekir. Klabinde tevhid olan birinden küfür şaibesinden bir şey zuhur ederse, ona karşı hüsnü zan üzere olmalı, bunu sırf cehaleti ve anlamaması ile tabir etmeliyiz.

O kişi bununla, imanını küfre değiştirmeyi kasdetmemiştir. Ona meseleyi açıklamamız, hatasını beyan etmemiz gerekir.

Mücmeli itikadı eimmetis Selef: 1/31

Evvelkisi: Ehli sünnet vel cemaat, Allahı birlemede (tevhid ilminde), kurtarıcı akaidi beyan etmişlerdir.

Meselelerde koruyan itikad: Ashabın adaleti, dört raşid halifenin üstünlüğü, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali r.anhum. İlk asrın en hayırlı olduğu, imamet, işin ehli ile münazaa olmaması, cihadın devamı, masıyet ve günah sebebiyle –onu helal görmedikçe- müslümanın tekfir edilmemesi; ancak onu işleyenin küfrüne delalet eden kati delil varsa tekfir edilir, namazın kasden terki gibi.

<<<İşte bu gibi kati hususlarda ittifak eden ehli sünnet, rast gele bir hatadan dolayı bir müslümanı tekfir etmez, buna cüret etmez.

Tartışma konusu olan hadisi şeriflere gelince, geride söylediğimiz gibi onlar, evvela tehdit ve men kabilinden sayılır.

Sonra söyleyenin, karşısındaki müslümanı İslam harici oldu diye itikad etmesiyle olursa, o durumda hadisi şerifin zahirine göre, tekfir sözü söyleyene geri döner.

Kişide küfür alameti sayılan–açıktan islamın kati bir hükmünü inkar, hafife almak, alay etmek, puta tapmak, zünnar bağlamak, Kur’anı necasete atmak hakaret için tazimsizlik etmek, küfür nişanı olan haç v.s. takınmak gibi.- fiiller yoksa, onun zahirde muhalif olan sözünü tevil edip, hüsnü zanla onu kurtarmaya çalışmak, ona hatasını beyan edip uyandırmak lazımdır.

Ö.Çelik in şu sözleri:

………………………………….

<<

Hatib ebi Belta (RadiAllahu Anhu), Mekkeli kafir zındıklara "ey Mekkeliler! Resulullah, beldenizi fethetmeye geliyor. Onun destekçisi Allahtır vs" diye bir kadın aracılığıyla mektup gönderiyor. Bu mektup, Allah Resulüne inen vahiyle haber ediliyor, sonrasında ise kadın ve mektup bulunuyor. Allah Resulü'ne getiriliyor. Hz. Ömer, HAtib b. Ebi Belta'yı kastederek, "Ey Allah'ın Resulü! Emredin şu münafığın boynunu vurayım" diyor. Allah Resulü de diyor ki: "Ey Ömer! Sen nereden biliyorsun, belki Allah Bedire katılanların günahlarını bağışlamıştır" diyor.

Hadisle alakalı ayrıntılar için Sahihu buhari ve Sahihu Müslim'e bakabilirsiniz.

Hz. Ömer bir müslümanı haksız yere tekfir etti, ve onu öldürmeyi teklif etti.

Peki Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), "Ey Ömer! Sen kardeşini tekfirdin. O kafir değildir, ama sen kafir oldun" mu dedi?

Size göre böyle demesi gerekmez miydi? Ama demedi. Şimdi sizin bize naklettiğiniz ve delil olarak getirdiğiniz sahih hadislerle bu hadisi nasıl cem (birleştir)eceğiz? Sizin bakış açınızdan giderse bunlardan bir kısmını inkar etmeliyiz? >>>

………………………

Bu naklettiği olayda Hatıb Belta, zikredildiği gibi amelde yanlışlık yapmıştır, İslam ordusunun müşrikleri tarumar ederken orda bulunan kendi ailesi fertlerine de zarar geleceğini zannederek böyle bir şeye tevessül etmiştir. Bununla imandan çıkmış olmadı, bu sebeble öldürülmesine izin verilmedi. Hazreti Ömer’in r.a. İslami hiddeti, onu yanlış yapmaya götürmemiştir, böyle bir yanlışı da nakledilmemiştir. Hemen Efendimiz s.a.v müdahale etmiş, hatıb in kalbinde imanın mevcut olduğunu bildirerek engel olmuştur.

Aynı Ömer’in, Yahudi ile muhakeme olup hükme razı olmayan münafığın, Ömer’e gelerek muhakeme olmayı istemesinde, Ömer r.a. onun boynunu vurmuş ve bu olayı Efendimiz s.a.v ret etmemiştir.

Demek ki Ömer’in r.a. Hatın Belta’ya müdahalesi, zahirine göreydi ve Efendimizin s.a.v tasdiğini bekliyordu, kendi başına kimseyi tekfir veya münafıklıkla itham etmemiştir.

Bu zikredilen olay ile, diğer zikredilen hadisi şerifler arasında da çelişki yoktur, zira o raviler içinde Ömer’de r.a. vardır. Meseleleri en iyi şekilde muhakeme edenlerden biri olan Ömer r.a., hadisi şerften muradı da bizden daha iyi bilir. Rivayeti olduğu gibi nakletmiş yorum yapmamıştır. İtirazcı Ö. çelik ve benzerleri ise, bu farkı anlayacak yetenekte değiller herhalde…..

Ulemanın dediği gibi tehdit manasını alırsak, tekfir işinden son derece sakınmak lazım gelir. Diğer manada olursa, yani karşısındaki müslümanın kafir olduğunu, İslam dışı oldu ğunu itikad ederek derse, ve o kişi de böyle değilse, o zaman sözü kendisine döner.

 

İSLAMCI DEĞİLLERMİŞ!...

Başbakan Erdoğan Fransız Le Figaro gazetesine konuştu:

Biz islamcı parti değiliz...


Başbakan Erdoğan, Fransızların Türkiye konusundaki görüşlerinin değişmesi gerektiğini belirterek, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin “bugünün Türkiye’sini gelip görmesi gerektiğini” söyledi. Le Figaro gazetesine konuşan Erdoğan, Paris’e yapacağı ziyarete büyük önem verdiğini ifade ederek, “Bazı Fransızlar, bizim üye olmamıza ön yargıyla bakıyor. Bu görüşün değişmesi için çalışmamız gerekir” diye konuştu. İşte Erdoğan’ın farklı konulardaki mesajları:

AB VE SARKOZY:
Geçmişte Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile birlikte çalıştık. O zaman durum farklıydı. Şu anda Fransa’da sadece lider değişti ama kamuoyunda büyük bir değişiklik yok. Son durumu anlamakta güçlük çekiyorum. Ziyaretimin bu sorunların giderilmesine yardımcı olmasını arzu ediyorum. Almanya Başkanı Angela Merkel 2006 yılından bu yana iki kez Türkiye’yi ziyaret etti. Türkiye’yi gençliğinde ziyaret ettiğini belirten Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin de gelip bugünün Türkiye’sini görmesi gerek. Paris’e yapacağım ziyaret sırasında Sarkozy’yi Türkiye’ye davet edeceğim. Sarkozy, ülkemize gelirse Türkiye’nin birçok AB ülkesinden bazı alanlarda daha ileri olduğunu görecektir. Türkiye AB için yük değil, aksine AB’nin sorunlarının giderilmesine yardımcı olan bir ülke olacak.

İRAN:
İran’ın nükleer enerji sorununun diplomatik yollardan çözülmesi gerektiğine inanıyorum. Bu ülkeye yaptırım uygulamak sonuç getirmez. İran’a daha önce iki kez müeyyide uygulanmasına karar verildi. Ama bu kararı alanlar, bu kararı ilk çiğneyen ülkeler oldu. Fransızlar, Almanlar, Çinliler, İngilizler dolaylı yollardan bu ülkeye mal sattılar.

İSRAİL:
Bölgede bir yanlışlık yapıldığında bunu görmezlikten gelmek doğru değil. Gerçek dost acı da olsa gerçeği söyler. Biz gerçeği söylüyoruz. Şu anda Maalesef İsrail, Orta Doğu’da barışı arzu etmiyor.

AK PARTİ: (Kendinizi Ilımlı İslamcı bir parti olarak görüyor musunuz? şeklindeki soru üzerine...) Biz kendimizi böyle tanımlamıyoruz. Avrupa’da Hristiyan Demokrat Partiler var. Ben siyasal İslam’ı kabul etmiyorum. AK Parti İslamcı bir parti değildir. Biz kendimizi muhafazakar demokrat olarak görüyoruz. Avrupalı dostlarımız da bizi böyle görürlerse hakkımızdaki önyargılarından kurtulabilirler.

VATAN

'TRT, MÜSTEHCEN kanal'

16 Nisan 2010 Cuma 12:15

Filistinli akademisyen:TRT Arapça kanalı El Türkiye müstehcen

Filistinli akademisyen açılan TRT kanalı El Türkiye'yi 'Arap örfüne ters, hayâsız, çıplaklık sunuyor' diyerek topa tuttu.

Türkiye’yle Arap dünyası arasında bir köprü olma hedefiyle iki hafta önce yayın hayatına başlayan TRT’nin Arapça kanalı El Türkiye, Filistinli akademisyen Azzam El Temimi’yi hayal kırıklığına uğrattı. Londra’daki İslami Politik Düşünce Enstitüsü’nün de başkanı olan El Temimi, Londra’da Arapça yayımlanan Kuds ül Arabi gazetesi için kaleme aldığı yazısında El Türkiye’yi ‘çıplaklık’ görüntüleri ve tatmin etmeyen programları nedeniyle yerden yere vurdu.

El Temimi, fikir olarak başta çok olumlu karşıladığı Arapça Türk kanalının açılışını ‘tam bir hayal kırıklığı’ olarak niteliyor: “Kanalı iki-üç gün takip ettim. Derin bir üzüntü sardı beni. Arap izleyici olarak, Arapların veya Türkiye’nin istifade edeceği bir mesaj bulamadığım projeye harcanan onca paraya acıdım. Kanal sahiplerinin, bu programlarla Araplara ne vermek istediklerini anlamış değilim.”

Hayrını istemeyen hayran olur
El Temimi’nin dikkat çektiği ve rahatsız olduğu başka bir konuysa, kanalın ‘çıplaklık’ görüntüleri olmuş. El Temimi, “Bu haliyle El Türkiye kanalına ancak Türkiye’nin hayrını istemeyenler hayran olabilir. Programlar ancak çıplaklık görüntülerinin rahatsız etmeyeceği kimseleri çekebilir. Kanalı şevkle bekleyenlerinse umutları suya düştü ve o şevk hayal kırıklığına dönüştü. Çünkü kanaldaki programlar hiç tatmin etmiyor ve birçok Arap için örfe ters, izlenilemeyecekler sınıfına giriyor. Türk yetkililerin bu korkunç dengesizliği düzeltmekte acele etmelerini, bu büyük hatadan dönmelerini umuyoruz. Bu haliyle kanalın hiçbir mesajı yok” diyor.

Hayâsızlık baskın...
Kendini ‘Türkiye sevdalısı’ olarak tanımlayan El Temimi, TRT’nin Arapça kanalında sevdiği Türkiye’yi göremediğini, aksine ‘hayâsızlığın baskın olduğu bir yaşam biçiminin, düşünce ve davranışların lanse edilişini’ gördüğünü söylüyor. Kanalın, var olan programlarıyla Arap izleyicide nefret uyandıracağını söyleyen yazar, “Böyle devam edecekse bu kanalı kapatsınlar. Çünkü başımıza gelen ifsat edici (baştan çıkarıcı) kanallar bize yeter. İnanç sahipleri bu programları izleyerek zamanını ziyan eder” diye devam ediyor.

El Temimi, kanaldaki Türk dizileri hâkimiyetinden şikâyetçi, “Sanki Araplar Suudi ve Körfez ülkelerinin sahip olduğu uydu kanallarında bu dizilerin yoğun dozuna doymamış gibi” diyor.
El Türkiye’de halihazırda Türk dizilerinden ‘İkinci Bahar’, ‘Yeditepe İstanbul’, ‘Bahar Dalları’ ve ‘Süper Babaanne’ yayımlanıyor.

Cumartesi, 17 Nisan 2010 00:51 tarihinde güncellendi

Sayfa 96 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.