.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

Peygamberimizin nübüvvet (peygamberlik) mührü


mhr.jpgAllah, Hz. Muhammed (sav)'i alemler üzerine seçmiş ve onun "peygamberlerin sonuncusu" (Ahzab Suresi, 40) olduğunu bildirmiştir. Ondan sonra hiçbir peygamber gönderilmeyecektir ve Kuran insanlara hidayet rehberi olarak gönderilen en son kitaptır. Allah, Peygamber Efendimizin bu eşsiz özelliğini onun mübarek vücudunda bir izle tecelli ettirmiştir.

İslami kaynaklarda ve rivayetlerde Peygamber Efendimizin kürek kemikleri arasında bulunan bu işarete "nübüvvet mührü" ismi verilir. Peygamberimiz (sav)'in mührüne benzer peygamberlik işaretlerinin diğer peygamberlerde de olduğu, ancak Peygamberimiz (sav)'inkinin daha farklı olduğu el-Müstedrek tarafından Vehb b. Münebbih (ra)'den şöyle nakletmiştir:

". Allah hiçbir peygamber göndermemiştir ki, onun sağ elinde Peygamberlik beni (şamet'ün-nübüvve) olmamış olsun. Ancak bizim Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam bunun istisnasını teşkil etmektedir. Zira Onun peygamberlik beni, (sağ elinde değil) kürek kemikleri arasındadır. Peygamberimiz bu durum sorulunca: "Kürek kemiklerim arasında bulunan bu ben, benden önceki Peygamberlerin beni gibidir." demiştir.

Cabir b. Semüre (ra) anlatıyor:

"Ben Resulullah Efendimizin kürek kemikleri arasında bulunan nübüvvet mührünü gördüm. O, güvercin yumurtası büyüklüğünde kırmızımtırak bir yumru idi."

Hz. Ali'nin torunlarından İbrahim b. Muhammed (ra) naklediyor:

"Dedem Hz. Ali, Peygamber Efendimizin vasıflarını anlatırken, Resulullah'ın Hilyesi (güzel sıfatlar, süs, zinet, cevher, güzel yüz, suret, görünüş) hakkındaki hadisi bütün uzunluğu ile zikreder ve:

"Kürek kemikleri arasında nübüvvet mührü vardı. Ve O, peygamberlerin sonuncusudur" derdi.

Ebu Nadre (ra) anlatıyor:

"Ashabdan Ebu Said el-Hudri'ye Resulullah Efendimizin peygamberlik mührünün nasıl bir şey olduğunu sordum. Mübarek sırtlarında gül tomurcuğu gibi bir et parçası olduğunu söyledi."

"İki küreği arasında peygamberlik mührü yer alıyordu. Bu mühür sağ omzuna daha yakındı."

Muhammed b. Müsenna, Muhammed b. Hazm, Şu'be Simak (ra)'dan:

"Cabir İbn-i Semure'nin şöyle dediğini duydum: Resulullah (sav)'in sırtında mühür gördüm: güvercin yumurtası gibi idi."
Cuma, 06 Şubat 2009 14:05 tarihinde güncellendi

Peygamberimizin Mübarek Vasfı....

nur.jpg

ŞEMAİL-İ ŞERİF

Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor:

"Hazreti Peygamber, gümüşten yaratılmış gibi nurlu beyazdı; saçları da hafif dalgalı idi."

"Efendimiz (sav) beyaza pembe karışık renkte idi. Gözleri siyah, kirpikleri sık ve uzun idi."
"Allah Resulünün alnı geniş olup hilal kaşlıydı, kaşları gürdü. Iki kaşı arası açık olup, halis bir gümüş gibiydi. Gözleri pek güzel, bebekleri simsiyahtı. Kirpikleri birbirine geçecek şekilde gürdü. Güldüğünde dişleri çakan şimşek gibi parıldardı. Iki dudağı da emsalsiz şekilde güzeldi. Sakalı gürdü. Boynu pek güzeldi, ne uzun ne kısaydı. Boynunun güneş ve rüzgar gören kısmı altın alaşımlı gümüş ibrik gibi gümüşün beyazlığı ve altının da kırmızılığını yansıtır şekilde parıldardı. Göğsü genişti, göğsünün düzlüğü aynayı, beyazlığı da ayı andırırdı. Omuzları genişti. Kol ve pazuları irice idi. Avuçları ipekten daha yumuşaktı."

Peygamber Efendimizin hicret yolculuğu sırasında çadırını ziyaret ettiği Ümmü Mabed isimli cömertliği, iffeti ve cesareti ile tanınan biri, Peygamber Efendimizi tanımamıştır. Ancak Peygamberimiz (sav)'i anlatılanlardan tanıyan kocasına, onu şöyle tarif etmiştir:

"Aydın yüzlü ve güzel yaradılışlı idi; zayıf ve ince de değildi. Gözlerinin siyahı ve beyazı birbirinden iyice ayrılmıştı. Saçı ile kirpik ve bıyıkları gümrahtı (bol, gür). Sesi kalındı. Sustuğu zaman vakarlı (ağırbaşlılık, halim ve heybetli oluş), konuştuğu zaman da heybetli idi. Uzaktan bakıldığında insanların en güzeli ve en sevimlisi görünümündeydi; yakından bakıldığında da tatlı ve hoş bir görünüşü vardı. Çok tatlı konuşuyordu. Orta boylu idi; bakan kimse ne kısa ne de uzun olduğunu hissederdi. Üç kişinin arasında en güzel görüneni ve nur yüzlü olanıydı. Arkadaşları, ortalarına almış durumda hep onu dinlerler; buyurduğu zaman da hemen buyruğunu yerine getirirlerdi. Konuşması tok ve kararlı idi."

Kendisini görenlerin anlattıklarında da görüldüğü gibi, Peygamber Efendimiz olağanüstü yakışıklı, görenlerin nefesini kesecek kadar güzel yüzlü ve güzel endamlı idi. Ayrıca atletik ve son derece etkili bir yapısı vardı ve çok kuvvetli idi. Peygamberimizin Şemaili

Osmanlı döneminin önemli alimlerinden olan Ahmet Cevdet Paşa Peygamber Efendimizin anlatılan özelliklerini bir özet haline getiren bir çalışma yapmıştır. Bu çalışması Kısas-ı Enbiya adlı eserinin IV. cüzünde, "Bazı Evsaf-ı Seniyye-i Muhammediyye" başlığı altında gerçekleşmiştir:

". Mübarek cismi güzel, hep azası mütenasip (uygun, aralarında muntazam bir nisbet bulunan), endamı gayet matbu, alnı ve göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş, boynu uzun ve mevzun (yakışıklı, her bir vasfı ölçülü) ve gümüş gibi saf, omuzları ve pazuları ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Mubarek cildi ise ipekten yumuşak idi.

Kemal-i itidal üzere büyük başlı, hilal kaşlı, çekme burunlu, oval yüzlü idi.

Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzel, büyücek ve iki kaşının arası açık, fakat kaşları birbirine yakın idi,

O Nebiyy-i Mücteba (seçilmiş, kıymetli peygamber), ezherüllevn (rengi nurlu, parlak) idi; yani ne ak, ne de kara esmer, belki ikisi ortası ve gül gibi kırmızıya mail (benzer) beyaz ve, nurani ve berrak olup, mübarek yüzünde nur lemean (parlardı) ederdi. Dişleri, inci gibi abdar (parlak, sağlam vücutlu) ve tabdar (ışıklı, parlak, büklümlü, kıvrımlı) olup, söylerken ön dişlerinden nur saçılır; gülerken, fem-i saadeti (saadetli ağzı), bir latif (mülayim, yumuşak, nazik, güzel) şimşek gibi ziyalar (ışıklar) saçarak açılır idi.

Alem-i bekaya (geride kalanların dünyasını) rihlet (göçmek, ölmek) buyurduklarında saçı, sakalı henüz ağarmaya başlamış başında biraz ve sakalında yirmi kadar beyaz var idi.

Havassı (duyular) fevkalade kavi (sağlam, kuvvetli) idi. Pek uzaktan işitir ve kimsenin göremeyeceği mesafeden görür idi. Elhasıl (sözün özü), en mükemmel ve müstesna surette yaratılmış bir vücud-ı mes'ud (mutlu vücudu) ve mübarek idi. Onu ansızın gören kimseyi sevgi alırdı ve Onunla ülfet ve musahabet (sohbetler, konuşup görüşmeler) eyleyen kimse, Ona can ü gönülden aşık ve mühib olurdu. Ehl-i fazl'a (kerem, ilim sahibi), derecelerine göre ihtiram (hürmet, saygı) eylerdi. Akrabasına dahi pek ziyade (çok bol, fazladan) ikram eylerdi. Lakin (ancak) onları, kendilerinden efdal (daha faziletli, daha layık, daha iyi) olanların üzerine takdim etmezdi.

Hizmetkarlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyerse, onlara dahi onu yedirir ve onu giydirir idi.

Sahi (cömert, eliaçık, herkese iyilik etmek isteyen) ve kerim (herşeyin iyisi, faydalısı), şefik (şefkatli, esirgeyen, merhametli) ve rahim (rahmet edici, bağışlayan), şeci (kahraman, yiğit) ve halim (yumuşak huylu, hoş muamele yapan) idi. Ahd ü va'dinde (söz vermede) sabit, kavlinde (sözünde) sadık idi. Elhasıl (neticesi)- hüsn-i ahlakça (ahlak güzelliği) ve akl-ü zekavetçe (keskin anlayışı olan akıl) cümle(bütün, tam) nasa (insanlara) faik (üstün, üstünde) ve her türlü medh ü senaya (övgüye) layık idi.

Yemede, giymede kadar-ı zaruret (yoksulluk derecesinde) ile iktifa (yetinir) ve ziyadesinden (fazlasından) iba eylerdi (çekinirdi)."
 

Salı, 23 Haziran 2009 13:47 tarihinde güncellendi

Bakara Suresi, Ayet: 3-5

 

Normal 0 21 false false false MicrosoftInternetExplorer4

وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ (Namazı dosdoğru kılarlar) rükunlarını adaletli yaparlar, fiillerinde eğrilik bulunmasından onu muhafaza ederler. İkame etmek tabiri "sopayı dikti" lafzından alınmıştır. Veya "Namaz üzere devam ederler" manasındadır. Allahu Tealanın "Namazları üzere daimdirler" "namazları üzere muhafaza edicidirler" kavli şeriflerinde olduğu gibi. Namaz üzere devam edildiği vakitte rağbet edenlerin rağbet ettiği şey gibi geçerli olur. Muattal bırakılınca, tenbellik edilince, vaz geçilen kesada uğramış gibi olur. Veya namazı eda ederler. Onun edası yerine ikame edilmesi söylendi.

Salat: صَلَّى fiilinden gelir. Dua ettiği vakitte söylenir. Salat kelimesi tazim lafzı üzere vav ile yazılır. Dinde kıldığımız hususi fiillere salat söylenmesi duayı içine aldığı içindir. Lugatta, dua manasında hakikat, erkanı mahsusada mecazdır. Şeriatta bunun tersinedir. Yani erkanı mahsusada hakikattır. Denildiki bedeni sallanmak, hareket ettirmek manasında hakikattır. Zira namaz kılan ruku ve secdesinde böyle yapar.

Gizli kalmasın ki salat kelimesinin dua manasında Arap kelamında kullanılması, namazın meşru' edilmesinden evvel idi. Namazın hususi heyetini bilmeyen bu kişilerin salat lafzını dua manasında kullanmaları meşru' değildir.

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ (Onlara rızık olarak verdiğimiz şeyler den infak ederler) Rızık, bize göre canlıların gıdalanmak veya başka bir şekilde menfaatlenmiş olduğu ve mubah, haram, kendi mülkü veya başkasının mülkü olabilen şeydir. Rızık veren Allahtır. Çünkü rızık mahluktur. Allahtan başka halik yoktur. Fakat rızık vermek Allah üzerine vacib değildir. Belki rızık verirse fazlı keremi iledir, eğer men ederse adaleti iledir.

Mutezileye göre haram rızık değildir. Zira onlar bazı kere rızkı helal olan ile tefsir ettiler, ve bazı kerede malik olanın yediği mülkü olarak tefsir ettiler. Bu görüşlerin her birisi batıldır. Zira Alahu Teala şöyle buyuruyor: 'Yerde yürüyen hiçbir canlı yokki ancak onun rızkı Allah'a aittir' Bu ayette Mevla Teala hayvanlar içinde rızkı sabit kıldı, halbuki onlar için helallık veya mülkiyet tasavvur edilmez.

Mutezile mezhebi bazı kere rızkı kendisiyle menfaatlenilmekten men edilmeyen şey diye tefsir etti. Bu takdirde iki durum ortaya çıkar. Zira ömrü boyunca haram yiyen kişiyi asla Allahu Teala rızıklandırmış olmaz. Halbuki bu bozuk mezhep ortaya çıkmadan evvel ümmeti Muhammedin icma-ı olan söze muhalif düşmüşlerdir. Yukardaki görüşlerin hangisi olursa olsun ayette kast edieln helal olan rızıktır. Zira Allahu Teala o müminleri takva ile vasıflayıp rızıkların dan harcamakla onları medh etti. Bu durum ancak helal maldan infak etmekle olur. Özellikle rızık kelimesi Allaha isnad edilirse böyledir. Zira Mevla Teala en faziletli ve en mükemmel olana aittir.

Burda infak edilen rızkın bazısından murad, farz edilen zekattır. Abdullah ibni Abbas Radıyellahu anhu bu görüş üzeredir. Zira rızık lafzı bu ayette namaz lafzına bitişik getirilmiştir. Denildiki kişinin ailesine harcadığı nafakadır. Bu görüş Abdullah ibni Mesud (Radıyellahu anhu) nun kavlidir. Zira sadakaların en faziletlisi ve kıymet bakımından en büyüğü aile fertlerine harcanandır. Çünkü Peygamber efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur 'kişinini harcadığı dinarın en faizletlisi aile fertlerine harcadığı dinardır, Allah yolunda bineğine harcadığı dinardır, Allah yolunda arkadaşlarına harcadığı dinardır'. Yine Peygamber Efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: 'Allah yolunda harcadığın dinar, köleyi kurtarmak için harcadığın dinar, fakire tasadduk ettiğin dinar, ve ailene harcadığın dinar bunların mükafat bakımından en büyüğü ailene harcadığındır' (Müslim)

Denildiki; nafile olarak verilen sadakalardır. Zira zekat olsa idi zekat lafzı ile söylenirdi. Başka bir lafızla gelince farz ve nafile- yede ihtimal vardır. İnfak lafzıyla gelince ancak nafile kast edilir. Bu söz Dahhakin kavlidir. Buyurduki: nafaka kurban olup bununla Allahu Tealaya yakınlık taleb ederlerdi. Taki farz olan sadakalar nazil olana kadar.

Denildiki; farz olsun nafile olsun mutlak olarak Allah yoluna verilen şeylerdir. Zira hususiyet ifade eden bir işaret bulunmaksızın ayeti kerimenin lafzı mutlak bırakıldı. Netice olarak ayetin manası; 'Onlara rızık olarak verdiklerimizin bazısını infak ederler'.

وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِنْ قَبْلِكَ (Sana indirdiğimize ve senden evvel indirilenlere iman ederler) Bunlar ehli kitabın müminleri olan Abdullah ibni Selam ve arkadaş-ları gibi Allah tarafından indirilen vahyin tamamına inanan ve ahirete yakinen inanan kişilerdir. Bu itikatlarıyla bütün batıl görüşleri zail oldu. Şöyleki; cennete ancak yahudi ve hiristiyan olanlar girer. Ateş onları ancak birkaç gün yakacak. Bu gibi itikatlarını hakkı batıla karıştırmaktan temizlediler. Bunlardan bazısı cennet nimetleri dünya nimetleri cinsindendir, zira orda lezzetlen mek, yemek, içmek ve nikahlanmak gibidir dediler. Diğer bazıları bu görüşleri red ederek şu sayılanlar ihtiyaç mekanı olduğu için dünyada vardır, cennet ehli ise bunlardan ihtiyaçsızdır. Orada lezzetlenmek ruhların lezzetlenmesi ile, hoş şeyleri dinlemek, ferahlanmak ve sururlan- mak iledir. Yemek, içmek ve nikahlanmak ile değildir demişlerdir. Bazılarıda cennetin devam etmesi veya yok olması şeklinde ihtilaf etmişlerdir.

İnzal: Yukardan aşağıya doğru hareketlendirmektir. 'Sana indirilen' lafzından murad Kur'andır. Henüz tamamı indirilmediği halde 'indirildi' buyurulması indirilmesi kesin olarak beklenilmesine binaendir. Sanki indirilen kısım, henüz indirilmeyen kısımların yerini tutarak tamamı indirilmiş gibi hitap edildi.

Kur'an, kelamı ezeli ve kelamı lafzi arasında ortaktır. Peygamber Efendimiz Sallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu 'Kur'an Allahın kelamıdır, mahluk değildir' Allahın kelamı kadim lafzı olup âfât ve sükuta zıttır. Harf ve ses cinsinden değildir. Cüzleri kısımlara bölünmez, üç zamanla alakası yoktur, ancak teallukları ve izafetleri hasebince zamanla ve emir, nehiy, haber, kıssalarla alakalıdır. (Buna kelamı nefsi denir)

Kelamı lafzi: Ses ve harflerden terkib edilen mushaflarda yazılan ve Mevla Tealanın kelamı nefsisi olan kadim manaya delalet eden lafızlardır. Her kim Kur'an, Allahın zatında olan bir manadır derse, buna göre Kur'anın indirilmesi levhi mahfuzda harf ve kelimelerin şu manaya delalet ederek sabit olması demektir. Her kim Kur'an lafızlardır derse, ona göre Kur'anın indirilmesi sırf Levhi Mahfuzda sabit edilmesidir, zira inzal ancak mevcut olduktan sonra medya-na gelir.

Kuranın indirilmesi ile muradın Levhi Mahfuzda icat edilmesi ve izhar edilmesinden sonra dünya semasında icad edilmesi ve izhar edilmesi manasına da ihtimal vardır. Çünkü rivayet edildiki Allahu Teala Kur'anı Kerimi kadir gecesinde Levhi Mahfuzdan dünya semasına topluca bir defada indirdi. Cebrail Aleyhisselam onu sefere-i kiram veya katib meleklere mushaf şeklinde imla ettirip yazdırttı. Sonra dünya semasından parça parça olarak maslahatlar ve olaylar hasebince Rasululah Efendimize yirmi üç senede indirdi.

'Senden evvel indirilenler' lafzından murad, Kur'andan başka olan ve evvelki peygam berlere indirilen semavi kitaplar ve sahifelerdir. Bunlara da iman etmek farzı ayndır.

Alimler derki, Peygamberlere semavi kitapların indirilmesinden maksat meleğin ruhani bir alışla onu Allah'tan alması veya Levhi Mahfuzdan onu hıfz etmesi, ve onu indirip Peygamber lerin kalbine atmasıdır.

Şu ayette Peygamber Efendimiz Sallahu Aleyhi ve Sellemin son peygamber olduğuna, ve ondan sonra peygamber gelmeyeceğine delalet vardır. Zira 'senden evvelkilere' buyuruldu. 'Senden sonrakilere indirilen' şeklinde buyurulmadı.

وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ (Ahiret gününe de yakinen inanırlar) O şekilde yakini iman ki, sırf batıl olan veya hak ile batılı karıştıran şekildeki evvelki itikatları yok eden bir iman. Ayette ahiret sözünün öne alınması ahirete imanın hususiyetini ifade eder. Yani ahirete yakinen inanmak müminlere has olup ehli kitaptan Kur'anı inkar edenlere geçmez. Zira onların sözleri cehaletten ve şüphe den ortaya çıkar, ilim ve yakinden değildir. Onların ahiret diye inandığı şey vehim ve hayaldir. Hakiki ahiret değildir. Hakiki ahiret, müminlerin inandığıdır. Rasulullah Efendimiz (Sallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu. 'Allahu Teala bir kula hayır murad edince onun kalbine yakin ve tasdiki getirir. Bir kula şerri murad edince onun kalbine şüphe ve yalanı girdirir'. Yine Rasulullah Efendimiz Sallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: 'Muhakkak islam için alamet vardır. Onun alemeti imandır. İman içinde alamet vardır. Onun alameti yakindir. Yakin içinde alamet vardır, onun alameti ihlastır. İhlas içinde alamet vardır onun alameti vera'dır. Vera'ın alameti zühttür.'

Ahiret lafzı ahır kelimesinin müennesi olup evvelin (dünya) zıddıdır. Bu kelime darü-l ahiret (ahiret yurdu) manasındadır.

أُولَـئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ(İşte onlar Rableri tarafından hidayet üzerindedirler). Sanki denildiki şu sıfatlar ile vasıflanmış ve hidayet kendilerine ait olan muttakiler kimlerdir. Hidayetin miktarı idrak olunmaz. Kadri kıymeti bilinmez. Cevap olarak denildiki şu sıfatlarla vasıflananlar dünyada hidayet ile ahirette kurtuluş ile feyizlenmeleri uzak olmayanlardır. Sanki, onların duru- mu nedir? diye soruldu, cevap olarak şu sayılan sıfatlarla vasıflanan kişilerdir.

وَأُولَـئِك هُمُ الْمُفْلِحُونََ (İşte onlar felaha kavuşanlardır) ismi işaretin tekrarında şu sıfatlar ile vasıflanmaları üzerine tenbih vardır. Bu şekilde vasıflanmaları diğerlerinden ayrılmalarını gerek- tirir. Felaha kavuşanlar lafzının belirli olarak getirilmesi, ahirette felaha kavuşan kişiler olarak isimlendirilenlerdir.

Pazartesi, 12 Nisan 2010 10:36 tarihinde güncellendi

Bakara Suresi Başı - 2

 

Normal 0 21 false false false MicrosoftInternetExplorer4

ذَلِكَ الْكِتَابُ (İşte şu kitab) Burdaki ذَ harfi işaret ismi olup peşine lam ziyade edilmiştir. Denildiki burdaki ismi işaret uzaklık üzere delalet içindir. Ekseri alimler bu görüş üzeredir. Sonundaki ك harfi hitab (karşıda bulunan kişi) içindir. Muhatabın erkek, kadın, iki veya çoğul olması hallerine göre ك harfinde değişiklik yapılır. ذا yakın için, ذاك orta uzaklık için, ذلك uzak mesafe için kullanılır. Buradaki uzaklık tazime vesiledir. Sanki derecesinin ve yüksekliğinin uzaklığı mesafenin uzaklığı derecesine indirilmiştir. Çok kere evvelde zikredilen manaya ذلك lafzı ile işaret edilir. Zira mana hislerle idrak olunmaz. Sanki uzaktır. Burada ذلك ile الم e veya sureye veya indirilen vahye veya Kur'ana işarettir.

الْكِتَابُ İle murad İbrahim (Aleyhisselam) duası ile vaad edilen bir "Ey Rabbimiz onların içinden onlardan olan bir Resul gönder, onlara senin ayetlerini okur, onlara kitabı hikmeti öğretir, ve onları temizler."zira dua ettiği vakitte ona "duana icabet edildi" denildi. Bu ahır zamandadır. Allahu Teala onların içinden Muhammed (Aleyhisselam)ı gönderdi, onlara kitabı öğretti ve kendisine indirilen büyük Kur'anı öğretti.

Veya levhi mahfuza işarettir veya vaada işarettir. Vaad: Allahu Teala ehli kitaba vaad ettiki Muhammed (Aleyhisselam) üze- rine kitab indirecek. Ehli kitab mahlukat üzerine saadetle, şeka- vetle, eceller ve rızık ile yazılan kitabtır. Veya ezelde Allahın yaz-dığı kitabtır.

Kitap: Muhammed (Aleyhisselam) üzerine indirilen ve ondan tevatürle nakl edilen mushaflarda yazılandır. Kur'an kitabın tama- mını veya bir parçasınada dayanır.

لاَ رَيْبَ فِيهِ (Onda hiç şüphe yoktur) Kur'an şüphe mahalli değildir. Onun hakkında şüphe etmek doğru değildir. Delaletlerinin açık olması burhanlarının zahir olması ile, Allah indinden vahiy olduğu anlaşılmıştır.

Kur'an beşer kelamı olmayıp kuvvetleri ve kudretleri yaratan Allahın kelamıdır.

رَيْبَ Şek demektir. Hadisi şerifte şöyle geldi. "Seni şüphelen- direni bırak, şüphelen dirmeyene bak." Zira şüphe رَيْبَ dir. Sıdık tumaninettir. (Kalp huzurudur) Rayb aslında nefsin çalkalanması ve sıkıntılanmasıdır. Zira nefis bir işte şüphelendiği zaman sukunet bulmaz çalkalanır, vakta ki yakîn hasıl olsa o zaman sukunet bulur.

الم Cümlesi ile hasımlara meydan okunur. Sonra gelen cüm- le ile meydan okumanın şekli beyan edilerek bu kitabın son dere- ce mükemmel olduğu beyan edilir. Sonra üçüncü cümle ile o kitab tan şüphenin yok edildiği ve onun hak ve sadık olduğu açıklanarak kemal derecesi ifade edilir ki ondan daha yüksek kemal yoktur. Daha sonra gelen "Takva sahibleri için hidayettir" kavliyle şüphe olmadığı iyice tekid edilmiş olup batıl ona gelemez, şüphe onun etrafında dolaşa-maz.

Şu kitab olgunlukta en üst dereceye ulaşandır. Sanki onun gayrısına kitab diye isim vermek layık olmaz. Kitab budur. Kitabın takva sahibleri için hidayet olmasıyla vasıflanması hidayette son dereceye ulaşan hali idrak edilemeyen olmasıdır.

هُدًى لِلْمُتَّقِينَ (Takva sahibleri için hidayettir) Onları hakka ve dosdoğru yola ulaştırır. هُدًى Mastar olur. Hakiki manası hidayeti yaratmaktır. "onu hidayet etti, fakat o hidayet bulmadı" sözü irşaddan, tenbihten, yol göstermekten ve onu hidayete çağırmaktan mecazdır. Bazı kere tevfik ve kalpte iman yaratmak manasına gelir. Hidayet sebeblerine de nisbet edilir. "Fakat Allahu Teala dilediğini hidayet eder" kavli şerifi gibi. "Amma semud kavmi, onları hidayet ettikte hidayet üzere, körlüğü sevdiler"

Mutezileye göre hidayet, doğru yolu beyandır açıklamadır. Bu görüş batıldır, zira "muhak kak sen sevdiğini hidayet edemezsin" ayeti kerimesi bulunduğu için, ayrıca peygamber Efendimiz hak yolu beyan eder ve onları hidayete çağırır.

Takva olanlar hidayette olmakla beraber Kur'anın onlar için hidayet olması iki yöndendir. Birincisi hidayetten murad hidayetin artması ve onun üzerine sebat edilmesidir

İkincisi, müttekilerden murad takvaya yanaşanlar ve ona koşanlardır. Hidayeti müttekilere tahsis etmek netice itibarıyla olup takvaya yanaşanları onunla isimlendirmek veya onların şanı- nı büyültmek içindir. Burada mecaz kaidesi tatbik edilmiştir. "Kendimi şarap sıkar görüyorum" "onlar ancak facir ve günahkar doğururlar" ayetleride bu kabildendir.

Peygamber Efendi mizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) "Her kim ölüyü öldürürse teczihatı onundur" kavli şerifide bu kabildendir. İbni Abbas (Radıyallahu anhu) "sizden birisi hac yapmayı isterse acele etsin zira hasta hasta olur, yolu şaşıran şaşırır, ihtiyaç men eder" sözüde bu kabildendir. Zira bu çeşit mecaz kelamda bol ve yaygındır. Bu kişilere, takva elde etmeden evvel mütteki denmesi bu yolda gayret edip ilerde ona ulaşmaları hasıl olacağı içindir.

Müttekiler hidayete tahsis edildiler. Zira onlar Kur'an ile ancak menfaatlenirler. Bunların mertebeleri vardır. En kıymetlisi son derece takva olup sırlarını Allahın gayrısı ile meşgul olmaktan tenzih ederler. O şekilde ki söyledikleri vakit Allah için konuşurlar, iş yaptıkları vakit Allah için yaparlar.

Hazreti Ömer'e (Radıyallahu anhu) takvadan soruldu, buyurdu ki "Dikenli bir yola girdin mi?" soran "evet" dedi. "Orda nasıl yaptın?" soran "son derece sakındım" dedi. Bunun üzerine Hazreti Ömer "işte takva odur" yani takva, günahların küçüğü ve büyüğünden tamamen sakınmaktır.

Malumdur ki bütün bunlar itikad bakımındandır. Eğer böyle olmazsa zaten mümin ifrat ve tefritten kurtulmaz. Belki mümin için levhi mahfuzda yazılan şeyin ortaya çıkması elbette lazımdır. Zira bu durum rahmet ve mafiretin zahir olduğu yerdir. Hasılı kelam takva insanı cennete girdirip Allaha yakınlaştıran şeydir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki "bilirmisiniz insanları en fazla cennete girdiren şey nedir. İnsanları en fazla cennete girdiren şey Allahtan sakınmak ve güzel ahlaktır"

اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ (Onlar gayba inanırlar) bu cümle müttekilerin sıfatı olarak gelmiştir. Gayba iman, namazı dosdoğru kılmak, zekatı ödemek bütün taat fiillerini işlemekle ve münkeratı terk etmekten ibaret sayılırsa, evvelki kısmı sıfat olur. Eğer değilse burası takva sahiblerini metheden ayrı bir sıfattır.

Gayb: Peygamberin ve islam cemaatinin huzurundan gaib olmakla beraber iman ederler. Gaib olan şey manasında kullanıl- mıştır. Hislerden gaib olan Allahı bilmek, melekleri görmek, mahşer hallerini bilmek gibi.

İman lügatta mutlak olarak tasdik demektir. Yani haber verenin hükmünü kabullenmektir, onu sadık kılmaktır.

Şeriatta iman getirdiği bilinen zaruri şeylerin tamamında Resulü tasdiktir. İmamı Mansur Mâ Turidi'nin seçtiği budur. Denildiki kalb ile iman tasdik ve lisan ile ikrardır. Selefin ekserisi tasdik, ikrar ve amelin toplamıdır demiştir.

Her kim sadece itikadı ihlal ederse o münafıktır. Her kim ikrarı ihlal ederse o kafirdir. Her kim ameli ikrar ederse o fasıktır. Mutezile ve haricilerde bu görüşe gitmiştir. (yani amel imandan cüzdür)

Fakat selefin ekserisi, ibadetleri kamil imanın rüknü sayarlar. Şöyle ki ibadetleri terkeden imanın hakikatından çıkmaz. Mutezile ve hariciler, amelleri imanın hakikatından rükün sayarlar. Amelleri terk edeni mümin kabul etmezler. İlk söylediğimiz görüş seçilen yoldur. Zira iman Kur'anı kerim ve sünnette ameli salihe bitişik olarak gelmiştir. "İman edip salih amel işleyen ler" ayeti kerime si gibi. Buradaki 'salih amel işlediler' sözü iman sözünden başka oldu ğu için ona dahil olmadığı anlaşıldı. Ayrıca salih amelin zıddıyla birlikte sayılmıştır.

"Müminlerden iki taife eğer savaşırlarsa"

Burada iman savaşmak ile birlikte sabit edilmiştir. Malum olan şeydendir ki bir şey zıddıyla birlikte bir arada olmaz. İman amellerin kabulünde şart yapılmıştır. "Her kim mümin olduğu halde salih amel işlerse" Buradaki meşrut, şarta dahil değildir. Zira bir şeyin kendisi ile şartlanması muhaldir. Bu saydığımız deliller amelleri imanın hakikatından rükun sayarak onları terk edenin mümin olamacayağını söyleyenlere karşı delildir. Mutezile ve Hariciler gibi. Fakat amelleri kamil imandan rukün yapan ve onları işlemeyeni imanın hakikatından çıkmış saymayan lara karşı delil olmaz. Selef, şafîi ve diğerleri gibi.

İmanın mahalli kalp olduğuna delalet eden deliller imanın tasdik olduğuna da delalet eder. "Kalbi imanla dopdolu olduğu halde" "İşte onların kalplerine iman yazıldı" ayetlerinde olduğu gibi. Ayrıca Allahu Teala kafirlerden haber vererek şöyle buyurdu "Bazıları lisan ile iman ettik derler halbuki kalpleri iman et- medi" "Henüz iman kalplerinize girmedi" ayetleri gibi. Ayrıca kalpler üzerine mühür basılması hakkındaki ayetler onların kalple rine imanın girmesinin mümkün olmadığını beyan etmektedir. Ayrıca Resulullah (Aleyhisselam) efendimiz şöyle dua etmiştir: "Ey Allhım! Kalbimi dinin üzere sabit eyle!" Üsame (Radıyallahu anhu) la ilahe illallah diyen kişiyi öldürdüğü vakitte şöyle buyurdu: "Kalbini yarıp baktın mı?"

Bu delillerden anlaşıldı ki iman kalpte tasdiktir. Azaların işi değildir veya azaların işiyle birlikte kalbin fiilide değildir. Ayrıca bazılarının iddia ettiği gibi marifetde değildir. Sadece dilin tasdiki ile de değildir. Zira Allahu Teala "İnsanlardan bazısı var ki Allaha ve ahıret gününe inandık derler. Halbuki onlar mümin değillerdir" Bedeviler inandık dedi. "Söyle ey habibim! Siz inanmadınız" İşte bu iki ayette lisanın tasdiki sabit olup, imanın bulunmadığı beyan edilmiştir. Bunlardan anlaşıldı ki maksad lisan ile değilde kalp ile olan tasdiktir. Muhakkak kalbiyle tasdik edip diliyle ikrar etmeyi kastedip bir mani tarafından men edilen kişinin imanı üzere icma' akdedilmiştir. Sadece kalbin tasdiki yeterlimidir? zira maksat odur veya imanın yerleşmesi için ikrarında eklenmesi lazımmıdır. Doğrusu ikincisidir. Zira ikrar tasdikin alametidir ve dünya hükümlerinin uygulanması için şarttır. Zira kalbin tasdiki batını bir işdir, onun için bir alamet mutlaka lazımdır. Her kim kalbiyle tasdik edip diliyle söylemese o Allah indinde mümindir, dünya hükümlerinde mümin sayılmasa bile.

(اَلْغَيْبِ) Gayib olucu manasında mastardır. Bu şekilde, muba- lağa olması için sıfat getirildi. Muhakkak gaybden murat ancak üzerine delil dikilmek ile anlaşılan veya yaratıcı ve peygamberi tarafından bildirilen şeylerdir. Eğer gayb kelimesi hal yapılırsa mana "Sizden gaib oldukları halde iman edicidirler" veya "İnan- ması gereken şeylerde gaib oldukları halde."

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Müminleri iman bakımından en faziletlisi sulblerde olan kavimler- dir. Benden sonra gelirler ve bana iman ederler. Halbuki beni gör mediler. Beni tasdik ederler, halbuki beni görmediler. Asılı yaprakları bulurlar ve içlerinde yazılanlar ile amel ederler" buyurmuştur.

Denildiki bundan murad kalptir. Yani kalpleri ile iman ederler. Dilleriyle, kalplerinde bulunmayan şeyi söyleyenler gibi değildirler.

Pazar, 18 Temmuz 2010 17:41 tarihinde güncellendi

Sayfa 265 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.