.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

SURİYE MESELESİ.... ÜMMETİN GİDİŞ...

Amerika da Müslümanların Nebukadnezar'ı galiba

Bir önceki yazımda, “İşte yeniden fitne ateşini getirip kapınızın önüne bıraktılar. İran, Irak, Suriye kaynıyor. Aynı ateşin bugün yarın sana sıçratılmayacağını garanti edebilir misin?” demiştim…

Garantisinin olmadığının bu kadar kısa sürede görülmesi beni de şaşırttı. Eğer Türkiye’yi yönetenler, eskiden olduğu gibi, heveslerine ve dışarıdan yapılan teşviklere yenilselerdi, Suriye ile şu anda savaşıyor olurduk! Suriye’nin Türk uçağını düşürmesi benzine ateşle gitmekten başka bir şey değildir çünkü. Esasında şu hal dahi gösteriyor ki Suriye de bir zamanların Türkiye’si gibi -hâlâ da tamamen kendi iradesiyle hareket ediyor denemez-, kendi iradesiyle hareket etmiyor. Birileri onun adına birtakım oldubittiler var ediyor o da mecburen bedel ödüyor. (Yoksa Esed’in tam da şu saatte bir Türk uçağını düşürmesi akıl kârı değildir.)
Hatırlayın, Osmanlı’nın Birinci Dünya Harbi’ne sokulması seremonisini! Osmanlı, Avrupa’da başlatılan kavganın nihai maksadının kendisi olduğunu biliyordu. O yüzden de savaşa girme taraftarı değildi. Ama Almanlar’ın niyeti başka idi. ‘Der Nahe Ousten/Eastern Question’ , yani Şark Meselesi/Sorunu, yani Osmanlı’nın tasfiye edilmesi meselesi birinci amaçları idi.

Buldular birkaç ahmak idareci, akıllarına girdiler ve bir oldubitti ile Osmanlı’yı savaşa soktular.
Güya İngilizlerden kaçan iki Alman savaş gemisi, Türk sularına girer girmez Osmanlı bayrağı çekip Osmanlı ordusuna dâhil olduklarını duyurdular. Suriyeli pilotun, uçağı ile gidip Ürdün’e sığınması gibi onlar da gelip Osmanlı’ya sığındılar. Böyle olunca da takibattan kurtuldular güya. Oysa o tam bir Alman tezgâhı idi. Bugün çok daha net görebiliyoruz.

Sonra ne oldu?
Padişahın haberi bile olmadan bu iki gemi gidip, Rusların Sivastopol kentini bombaladı. Zaten bahane arayan Rusya da Osmanlı’ya savaş açtı: Amaç da oydu zaten. İki ahmak yüzünden koca imparatorluk, Avrupa’nın hırs ve ihtiras masalarında haraç mezat meze edildi! Bugün dahi bunun faturasını ödüyoruz.
Bizi paramparça eden ve yeniden dizayn edenler, Suriye’yi ve Suriye halkını da kendi başına bırakmadılar tabii ki… Maalesef bu coğrafyada uzun zamandan beridir, olaylar bölge halklarının iradesi ile gelişmiyor… Bir avuç kıtada bir düzine Arap devleti bulunması size ilginç gelmiyor mu mesela?

Son 50-60 yıldır Türkiye’de yaşanan kitlesel olayları düşünün! Hangisi Türk halkının rızasıyla yapıldı? Çorum olayları mı, Maraş olayları mı, Sivas olayları mı, Taksim felaketi mi? Her on yılda bir dayatılan darbeler mi? Hangisi? Bugün hangisini irdeliyorsak altından yabancılara hizmet etmeyi amaç edinmiş derin çeteler çıkıyor. Bugün anlaşılıyor ki birileri onları güya halk namına tezgâhlamışlar. Nitekim Kürt meselesi de Kürtlere rağmen tezgâhlanıyor. Şuradan belli ki bu işin öncülerinin nihayet varmak istedikleri nokta; İslamiyetten uzaklaştırılmış bir Kürt toplumudur. Hâlbuki Kürt, bugün dahi, İslam ümmetinin en sadık mensubudur. Hatta kimliğinin korunmasını dahi İslama bağlığına borçludur.
İslam, bu coğrafyanın turnusol kâğıdıdır. Cenabı-ı Hak, bu coğrafyada yaşayan halkları İslam nimetiyle şereflendirdi. Kim ona sadakatsizlik gösterse, kim ona sırtını dönse hadiseleri, belaları onlara musallat etti. Esasında bu tür ahmaklıklar için illa da Allah’ın bela vermesi de gerekmiyor. Bela bizim hatalarımızın fıtri karşılığıdır.

İşte Türkiye! Devlet kurumları uzun süre İslama ve İslamın şeairine karşı, keskin bir tavır içinde oldular! Ne kazandık?

Yıllarca devam eden terör, enflasyon, yeryüzünün en pahalı yaşamı ve nihayet son olarak da parçalanma tehlikesi… Hem millet hem ülke olarak!

Acaba,  Türk unsurunda ortaya çıkan laikçi Kemalistler ve dindarlar ayrışması hangi beladan daha küçüktür? Eskiden en küçük bir dış meselede bu milletin tüm unsurları birleşirdi. Şimdi bakıyorum, herkes başka bir ‘elhan’da. Yani yabancı bir halk gelip Türkiye’yi işgal etse, sırf AK Parti iktidarı da zarar görecek diye onlara zevkle hizmet sunacak bir yığın kitle bulunur!

Kılıçdaroğlu’nun tavrını gördünüz. Güya “ Tayyip Bey”i tutarsızlıkla suçluyor ama kendisi, Türk siyasetinde görülmedik bir tutarsızlık örneği sergilediğinin farkında değil. Türk devletinin, ‘hasım’ olduğunu açık etmiş bir ülkeye karşı aldığı tedbir kararını ‘blöf’ olarak niteliyor! Bu mu kurucu parti tavrı?  Bu nasıl bir siyaset ve nasıl bir anlayış! Ama ben onun zorunu anlıyorum…

Yazık ki bu tür şeylerle sık karşılaşacağız artık. Eskiden, “Türk sporcular hakemi de yenmeliler başarmak için” derdik. Şimdi, aynı şey, milli meseleler için de geçerli olacak. Türkiye, dış hasımlarını yenmek için, içerdeki yıkıcı muhalefeti de mağlup etmek zorunda kalacak! İşte bütün bu yaşananlar, esasında bu milletin, cumhuriyet ilkeleri icabı(!) dinine sırt dönmesinin ceremeleridir!

Bunun böyle olduğunu biliyordum ama son üç gündür Suriye etrafında yaptığım okumalarla da kesin bir kanaate ulaştım ki, Müslüman halklar ne zaman İslamiyeti ihmal etmişlerse, mütegallibe güçlerin ayakları altına düşmeye müstahak olmuşlardır.

Daha önce, Moğol İstilası arefesindeki dönemle ilgili okumalar yapmıştım. Moğolların gelmesinin hemen öncesinde İslam dünyasında yaşanmakta olan iktidar mücadeleleri (Özellikle de Sultan Alaeddin Tekiş ile annesi Terken Hatun arasındaki iktidar mücadelesi- ve o çerçevede yapılan tezvirat ve entrikalara şahit olduğumda, içimden, sadece ‘İnsan zulmeder amma, kader hakikaten adalet edermiş!’ demiştim.
Esasında, Moğol felaketi -o günü yaşayanlar açısından felaket diyorum- bir açıdan da külli bir rahmet oldu. Zira İslamın özünün kaybolmasına zemin hazırlayan tüm batıl fırka ve düşünceler o ağır silindir altında kalarak imha oldular ve sırat-ı mustakim İslam inancı ancak ondan sonra yeniden kaynağa uygun bir şekilde kendini tamir edebildi.

Başta 150 yıldır devam etmekte olan Haşhaşiler terörü olmak üzere Karmatî, İsmailî ve Dürzi gibi tüm heterodoks batıl inanış grupları sahneden çekildiler… İslam akidesinin selameti açısından Moğol istilası -kim ne derse desin- hayır olmuştur.

Neden böyle düşünüyorum?

Alın İslam tarihini inceleyin. Birazcık kronoloji takip ederek okuyun, göreceksiniz ki önce itikatlar zayıflamış; itikatlar zayıflayınca da kerametleri kendilerinden menkul batınî fırkalar revaç bulmaya başlamış ve ardından külli istilalar gelmiş.

Ben Haçlı Seferleri’nin ‘hikmet boyutu’nu hiç anlamamıştım. Şu üç dört gündür, Suriye tarihine odaklanıp okumalar yapınca, onu da anladım diyebilirim. Maalesef, onların gelmesini hazırlayan gerçek sebepler; itikadî kargaşa ve iktidar kavgaları ise; bölgede 200 yıl kalmalarını sağlayan da Cebelibahre’de kümelenmiş Nuseyriler (Esed’in mensup olduğu heterodoks grup), Cebelisümmak’ı mekan tutmuş Dürziler ve Batı ve Güney Suriye’de yerleşik bulunan İsmaililer’dir. Bu üç grup, Sünnî merkez iktidarlarına karşı Haçlılara her türlü hizmeti sunmuşlardır. Emevi döneminden sonra ilk defa Suriye’de sükûneti sağlayan Nureddin Zengi bile işe şu grupları hizaya sokmakla başlamıştır. Tabii ki Haçlılar da onların korunması için her şeyi yapmışlardır. Nitekim yüzde 85’i Sünni olan Suriye’nin yönetiminin bu Nuseyri kalıntılarına teslim edilmesini sağlayan da bir başka Haçlı Seferi olan Birinci Dünya Savaşı sırasında buraya gelen Fransızlardır…
Evet biliyoruz ki, “Yıldırım düşmek için bir muallâ tak arar/ Herkese gelmez bela, erbâb-ı istihkak arar” denilmiş: Kul azmayınca bela gelmiyor. Bela geliyorsa kul azmıştır. Çünkü belayı İnsan çağırır.
Suriye konusu korkarım hiç kimsenin tahmin etmeyeceği boyutlara varacak. Ve asıl ceremeyi, belayı sıkıntıyı Suriye halkı ve Türkiye halkı görecek. O yüzden de bu bölgedeki halkların orijin ve inançlarını merak ettim.
Bugün esasında Suriye halkının tam olarak hangi orijinden geldiğini söylemek zor! Suriye’nin fethi Hz. Ebubekir zamanında başladı ve Hz. Ömer devrinde tamamlandı. Miladi 639’da Suriye’nin kuzey bölgeleri de dâhil birçok yer İslam toprakları haline gelmişti. 

İslam orduları buraya girdiğinde kadim Nebatlılar ve bir kısım Hıristiyanlaşmış Araplar ve çok az Rum vardı.  Hz. Ömer, bulundukları yerde İslam için ciddi problem olmayı sürdüren Yemenli kabileleri, Suriye ve Irak bölgesine yerleşmeye teşvik etti. O kabilelerin çoğu ‘Ridde Olayı’na katılmış ve Hz. Ebubekir’in sert tutumuyla tedip edilmiş ve onurları kırılmış kabilelerdi.
Faik Bulut’un Ebumüslim Horasani eserinde de ifade ettiği gibi,  esasında çoğu, bir Kureyşli olan Hz. Muhammed’in (asv) peygamberliğini hazmedememiş, zor karşısında ‘teslim’ olmuş kabilelerdi. Nitekim Hz. Peygamber (asv) vefat eder etmez çoğu yalancı peygamber Müseylemetül Kezzab’ın safında yer almış ve Hz. Muhammad’in (asv) peygamberliğini reddetmişlerdi. İşte Hz. Ömer, o insanları genişleyen İslam coğrafyasına dağıtarak hem onların savaşçılığından yararlanmak istedi hem de merkez üzerindeki baskıyı azaltmaya çalıştı.

Kabilelerin büyük bir kısmı Irak’a, bir kısmı da Suriye’ye yerleşti. Bunlar hakikaten gözü pek, cesur kabilelerdi. Irak’a gidenler Bacile, Tamim, Tayy, Dabbi, Kındi, Kinani, Ezd ve Bekr kabileleri idi. Bunların büyük bir kısmı zaman içinde Sünni inanç içinde eriyip gittiler ama köklerini ve kökenlerini unutmayanlar da vardı. Ve tuhaftır ki İslam tarihi boyunca Irak’ta yaşanan tüm ihtilalcı hareketlerin içinde/etrafında/merkezinde hep bu kabileler bulunmuştur.

Aynı şey Suriye için de geçerli. Orada da Benu Kays -Kaysiler İslamiyetten önce Suriye’ye yerleşmiş büyük bir ailedir- hariç tamamı sonradan gelip oraya yerleşen Yemenli kabilelerdir. Ve maalesef Mekke/Medine orijinli kabilelere ve iktidarlara karşı asla öfkelerini yenememişler, onların kurdukları devletlere karşı sürekli mazarrat çıkarmışlardır. Daha önce, Mekke/Medine orijinli kabilelerin kurduğu devletlere yönelik olun bu öfke, heterodoks düşüncelerin Suriye ve Irak topraklarında yayılmaya başladığı miladi 850 ve sonrasında itibaren, -Şii düşünceye taraftarlık adı altında-, doğrudan Sünni itikada yönelmiştir. Hep Sünni geleneğin karşısında yer almışlar veya onların karşısına dikilenlere yardım etmişlerdir.


Nasıl ki, Osmanlı da Türkmenleri gücendirdiği için onları Şah İsmail’in kucağına -yani heterodoks düşünce iklimine- itmişse, bazı yönetimlerde bu kabilelerin serkeşliklerine gösterilen aşırı tepki, onların her daim, genel konseptin dışında hareket etmelerine sebep olmuştur. Esasında bugün de Suriye’de devam etmekte olan çatışma Sünni Kürt, Türkmen ve Arap asıllı Suriyeliler ile Yemen asıllı kabileler arasında devam etmektedir. Esed kabilesi de Yemen orijinlidir.

Suriye özelinde baktığımızda bu gruplar maalesef bölgeye gelen her mütegallibeye hizmet sunmuşlardır. Bu Haçlı istilaları sırasında da böyledir, Moğol istilası sırasında da böyledir, Birinci Dünya Savaşı sırasında da… Hatta Timur bölgeye indiğinde de yerli iktidara karşı aynı hizmeti bu kere ona sunmuşlardı…
Şimdi ise o kabilelerin kendisi iktidar, tabii ki Fransızlar sayesinde! Her fırsatta Sünni kesimden intikam alıyorlar. Hâlâ Müseyleme’nin derdindeler. Nasıl ki, İran milliyetçiliği, Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir’e karşı öfkesini yatıştıramıyor, bu heterodoks kabileler de ehli sünnete karşı öfkelerini yatıştıramıyorlar.
Bu iş nereye varacak mı diyorsunuz?


Sizi temin ederim bu iş, Suriye’deki despot rejimin imha edilmesiyle son bulacaktır. Tarihin kronolojisi de artık onların sahneden çekilmesi zamanının geldiğini gösteriyor.

Bu hadise şu açıdan da iyi olmuştur: Evet, biliyoruz İsrail’in elindeki nükleer bombalar İslam dünyasına yöneliktir. Ama İran’ın elindeki bombaların kime yöneleceği belli değil. Biz İslam ittihadı çerçevesinde çırpındıkça birileri merkez açısını daha bir genişletmekle meşgul!

Türk uçağının düşürülmesi böyle bir maksada yönelik... İran, sulh peşinde değil. İran birlik ve dirlik peşinde değil. Yezid’in intikamı peşinde! Fakat Yezid’in tahtında kendi yandaşlarının oturduğunun bile farkında değil!
Şunu gördüm ki İslam dünyası, 1400 yıllık macerası boyunca maalesef çoğu kere kendi zalimini te’dip etmeyi başaramadığı için, uzaklardan zalimlerin gelmesine zemin hazırlamıştır. Moğollar öyle gelmiş, Haçlılar öle gelmiş ve Avrupa öyle gelmiş!  Bu adetullahtır. Sen zulme rıza gösterirsen veya yandaşlarının zulüm işlemelerine göz yumarsan, Allah senin hışmını senden çok daha zalim olanla giderir… Hatırlayın, kendilerini ‘Allah’ın halkı’ sanan zalim İsrailoğullarının üzerine de pagan/ putperes Nebukadnezar’ı musallat etmişti. Biz Müslümanların bu çağdaki Nebukadnezarı, Amerika! Bir bahane bulup bulup geliyor. Her seferinde de bahaneyi bize hazırlatıyor…

Suriye’deki durum da budur işte. Suriye’nin hem de uluslararası karasularında bir Türk uçağını vurup düşürmesi akıl kârı değildir. Barışa ise hiç hizmet etmez.

Bir parça, Beşer Esed’in yandaşları nezdinde yalancı bir güven duygusu yaratmasına hizmet eder. Sonrası acı hüsran.

Yahut da şöyle düşünmüş olabilir: “İsrail, açık denizlerde Türkiye’nin Mavi Marmara gemisine baskın düzenledi, 9 Türk vatandaşını öldürdü. Türkiye, bir iki kuru sıkı savurmaktan öteye gidemedi. Bana da bir halt edemez. Böylece muhaliflere tam bir gözdağı vermiş olurum!”

Ama unutmamalı ki o, İsrail değil. Ve dünya için, daha doğrusu Batılılar ve İsrail için Saddam kadar bile kıymeti yoktur. Rusya’nın, Çin’in desteği ve İsrail’in el altından yaptığı teşviklere güveniyorsa kendisine yazık ediyor.  
Bakalım o nasıl bir kuburda yakalanacak. Fakat yazık ki olan yine Müslümanlara olacak!

Çarşamba, 08 Ağustos 2012 08:45 tarihinde güncellendi

DİYALOĞUN MİRACI.......

M. Şevket Eygi - Milli Gazete

2012-06-26


Mir'ac Kandili'nde müzikli Emel Sayın'lı naat gösterisi

16 Haziran Cumartesi gününü Pazar'a bağlayan gece Mir'ac Kandiliydi. Kadim dostlarımdan Osman bey, "Kandil gecesi kapalı bir spor salonunda dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş cemaat okulları öğrencileri naatlar okuyacaklar, siz de davetlisiniz, gelir misiniz?" diye sordu. "Şu sıralarda hâlim vaktim yok ama konu çok enteresan, inşallah gelirim. Belki bir saat seyrettikten ve dinledikten sonra giderim" dedim.

Evet, Mir'ac Kandili'nde Sinan Erdem Kapalı Spor Salonu'ndaydım. Hayatım boyunca benzerini görmediğimi çok enteresan ve ibretlik bir kandil gecesi yaşadım. İzninizle çok açık seçik ve objektif şekilde anlatayım.

1. Salona girdiğimizde sahnedeki büyük ekranda Başbakan "Artık bu hasret bitsin" sözleriyle Hocaefendi'yi Türkiye'ye davet ediyordu. Ardından Hocaefendi gösterildi, gelmeyeceğini beyan etti, bir ara ağladı; "Dünyada bir dikili ağacım yoktur" dedi.

2. Salonu da anlatayım: Gayet büyük, kapalı bir salon. Sahnenin sağında alafranga bir orkestra var. Solunda, çoğu kızlardan oluşan bir koro grubu, kızların bazısının başları örtülü, bazısının açıktı. Orkestranın ve koronun şefleri vardı.

3. Bendeniz salona girince bir kenara ilişmek istedim. "Olmaz, sizin yeriniz hazırlandı" dediler, ön sıranın ortalarında bir yere oturttular.

4. Sahnenin sağında solunda Mekke, Medine resimleri perdeye aksettiriliyordu. Programın ortasından sonra Atatürk'ün el yazılı bir metni yer aldı. Yazıları okuyamadım.

5. Millî kıyafetlerini giymiş Nijeryalı bir öğrenci ile Sudanlı bir kız sık sık sahneye çıkarak Resulullâh Efendimizi (Salât ve selâm olsun ona) öven kısa sözler söylediler.

6. Başında kırmızı fes, sırtında cellâba olan Faslı bir öğrenci Kur'ân-ı Kerim tilâvet etti. Tilâvet bittikten sonra Fatiha demedi, salon alkışladı.

7. İlk parça Bediüzzaman'ın "Faniyim fâni olanı istemem / Acizim aciz olanı istemem" sözlerinin bestelenmiş ve müziğe ayarlanmış parçasıydı. (Beste: Ersin Yıldız. Solist: Muhammed Awais).

8. Bunun ardından M. Fethullah Gülen'in Bülent Kars tarafından bestelenmiş, solisti Ruslan Annamamedov olan "Gönlümün Sultanı" manzumesi müzik eşliğinde okundu.

9. Bundan sonra okunan naat da Hocaefendi'ye aitti. Beste: Ertuğrul Erkişi. Koro okudu. "Yine diller deme geldi şükranla bu gece / Esti bâd-ı saba revh u reyhânla bu gece!"

10. Ardından cennet mekân Sultan 3. Murat Han Hazretlerinin "Uyan ey gözlerim, gafletten uyan / Uyan, uykusu çok gözlerim uyan" ilâhisi koro tarafından terennüm edildi. Bestesi: Santurî Ali Ufkî Bey.

11. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Tevfiznâmesinden "Hak şerleri hayreyler, ârif anı seyreyler..." koro tarafından terennüm edildi. Beste: Ersin Yıldız.

12. Güftesi Yunus Emre'nin olan "Hak yarattı âlemi, aşkına Muhammed'in..." ilâhisi. Beste: Savni Özer.

13. Yine Hocaefendi'nin "Medine'nin Gülü" başlıklı şiiri koro tarafından okundu.

14. "Selâm sana ey Mustafa! / Ya nebî selâm aleyke ya Resul aleyke." Okuyan: Patton Otlivio Latuperissia.

15. Ali Ulvi Kurucu'nun "Ruhum sana âşık, sana hayrandır Efendim! / Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim!" manzumesi müzik eşliğinde okundu.

16. Itrî'nin "Sayesi düşmez yere" parçası. Okuyan: Sohruh Yunusov.

17. Söz ve bestesi Selami Şahin'in "İki elim kanda olsa gelirim, yeter ki sen beni çağır efendim" eseri, Selbi İlyasova tarafından okundu.

18. Bu madde çok önemli. Salon alkıştan inledi, yer yerinden oynadı. Pek hoşuma gitmedi, ıslık sesleri de yükseldi. Sahneye meşhur ses sanatkârı Emel Sayın çıktı. Üzerinde mavi tülden bol bir tuvalet vardı. Semâ Sultanova ile düet yaptılar. Refik Yıldız'ın "Tomurcuklar açıyorken, başaklar bağlanmışken / Titredim efendim, seni andım dün gece" parçası okundu. Emel Sayın sahneye çıktığında ve ayrılırken hararetle, uzun müddet alkışlandı. Sanki o büyük salonda alkış kasırgaları esiyordu.

19. Bu parça gerçekten çok önemliydi. Şehîd-i Muhterem Erbilli Es'ad Efendi Hazretlerinin "Ateş" redifli gazelinden iki beyit: "Tecella-yı cemâlinden Habibim nev-bahar ateş / Gül ateş, bülbül ateş, sünbül ateş, hâk u har ateş" Solist: Sara Galid.

20. Koro, Arapça "Ya İmam er-Rüsûlü" neşîdesini müzikle birlikte terennüm etti.

21. Sultanahmet Camii'nin banisi dindar padişah ve halife Birinci Ahmet Han Hazretlerinin "N'ola tacım gibi başımda götürsem daim / Kademi resmini ol Hazreti Şâh-ı Rüsulün"... Müzik: Ersin Yıldız. Solist: Selbi İlyasova.

22. Yunus Emre'nin bir ilâhîsini koro okudu.

23. Hocaefendi'nin "Gönül seni bulmuş ise, başkasını arar mı hiç? / Ateşine yanmış ise başka nara yanar mı hiç?". Koro okudu.

24. Hocaefendi'yle Ertuğrul Erkişi'nin müşterek eseri "Aç açabildiğin kadar sineni, ummanlar gibi olsun / İnançla gelin, insana sevgi duy." Solist: Ertuğrul Erkişi.

25. Mürşid-i Kâmil Alvarlı Efe Hazretlerinin, "Ey dîde, nedir uyku gel uyan gecelerde" mısraı ile başlayan ilâhisi koro tarafından okundu.

26. Hocaefendi'nin, "İnsanlığın Efendisi" şiiri. Solist: Faruhi Mahmad Şarif.

27. Alvarlı Hazretlerinin, "Sen Mevlâyı sevende, Mevlâ seni sevmez mi?" parçası Ruslan Annamammedov tarafından terennüm edildi.

28. Naatlar okunurken civardaki camilerden akşam ezanları okunmuştur ama, o müziğin ve o terennümâtın, o alkışların içinde duyulmadı. Program devam ederken namazı kaçırmamak için spor salonunun mescidine gittim. İçeride bir cemaat vardı. Önlerindeki imamın başı açık olduğu için ona uymadım. Daha sonra başı takkeli bir imam ardında yeni bir cemaat oluştu. Onlara katıldım.

29. Artık program bitmişti. Ödül dağıtımı faslı başladı. Kitap okuyup, tahlil yapan birtakım gençlere ödüller verildi. Sahneye Prof. Hayrettin Karaman davet edildi... Eski Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç... Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Prof Bekir Topaloğlu ve başka ilahiyatçı akademisyenler...

30. Programın sonunu beklemedim... Böyle bir Mir'ac Kandili, böyle bir gösteri yaşamak benim için gerçekten gayet ilginç olmuştu. Ayrıldım...

31. Daha sonra Hayrettin Karaman bir konuşma yapmış, gösterilenden sitayişle bahs etmiş, çok mutlu olduğunu söylemiş. Tayyar Altıkulaç da aynı mealde konuşmuş.

32. Sahneye çıkan ilâhiyat profesörleri, eski diyanet reisleri, dikkat ettim çok neşeli, memnun ve mesrur idiler. Orkestra, Emel Sayın onları mest etmişti...

33. Mübarek bir Mir'ac Kandili'nde sahnede kadın-erkek karışık, sahnedeki bazı kızların başları açık, orkestra eşliğinde bir naat gösterisi yapılması şeriata uygun mudur bu konuyu burada tartışmayacağım.

34. Salondaki halk da kadın-erkek karışık oturmuştu.

35. İslâm Şeriatı bilhassa genç kadın ve kızların, erkekler huzurunda, dinî mahiyette de olsa gösteri yapmalarını uygun görmez. Kadın sesi namahrem erkeklere haramdır. Osmanlı tarihinde ilk defa bir kadın Mütareke yıllarında (1919-22) Kadıköy'de bir tiyatroda sahneye çıkınca polis tiyatroyu basmış ve müdürünü, piyesin yazarını tutuklamıştı.

36. Ertesi gün Zaman gazetesinde bu müzikal naat gösterisi hakkında sitayişkâr yayın yapılmış. Ben okumadım, Hocaefendi'nin de anlattığım Mi'rac Kandili kutlamasını beğendiğini, övdüğünü söylediler.

Dikkat buyrulduysa yazımda hüküm cümlesi kullanmadım. Gördüklerimi, şahit olduklarımı objektif olarak kaleme aldım.

Gerçekten çok enteresan, orkestralı, Emel Sayın'lı bir kandil gecesi yaşamıştım...

 

Pazartesi, 30 Temmuz 2012 09:52 tarihinde güncellendi

BAŞÖRTÜSÜYLE DİNİ YIKANLAR......

Mustafa Durdu
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
2012-06-20

Şeriat Düşmanı Başörtülüler

Tarihi detaylı bir şekilde incelediğimiz zaman büyük evrimsel değişimlerin iki sınıf insan üzerinden şekillendiğini ve devrimcilerin, ideologların bu iki sınıf insanı işlemek için mesai harcadıklarını görürüz. Bu iki sınıf insan din adamları ve kadınlardır.
Yeni toplum oluşturanlar, getirdikleri sistemlerin hayatiyet bulmasını ve nihayetinde kendisini yeniden üretmesini temin için bu iki sınıf için taktiksel programlar geliştirirler.
Tanzimat'tan itibaren Türkiye tarihine baktığımız zaman da aynı mantalitenin, aynı metodun uygulandığını müşahede edebiliriz.
Gücü ve ekonomisi sarsılan ulema devletin maaşlı işçisi durumuna düşünce patronu olan devlet aygıtını şeriat üzerine yönlendirme yetisini de kaybetti.
Batılılaşma adına atılan her adımda, reformcuların yanındaki en büyük destekçilerden biri de Şeyhülislâmdı. Yargısal erki elinde tutan kadılardan şeriat dışı devrimlere karşı olanlar seslerini kesmek zorunda kalmıştı. I. Meşrutiyet'te Meclis-i Umûmî'de Gayrimüslimlerin de fazlaca yer alacak olmasını Kazaskerler kabul etmezken Şeyhülislam bunun şeriata aykırı olmadığını ifade etti. I. Meşrutiyet'ten sonra Batıcıların ulema ile işi, 1920'lere kadar bitmişti. Artık Batı yanlıları ve Avrupalı düşünürler, II. Abdülhamid devrinde kültürel ve sosyal alanı dönüştürmek için ikinci sınıf üzerine proje üretmeye başladılar. Yabancı okulların tavan yaptığı 1875-1908 yılları arasında gerekli olan ortam da hazırlanmıştı.
1908 Meşrutiyetinden sonra artık hedefte kadınlar vardı. Toplumun dönüşümünde yeni ve çağdaş bir toplum yaratmada en büyük adım ve nihai darbe bu sınıfın yardımı ile yapılacaktı. Önce basın hayatında kadın dergi ve gazeteleri çoğaltıldı. Başlangıçta ev işleri, çocuk bakımı ile ilgili olan bu dergi ve gazeteleri organize edenler, zamanla evrilen ve çağdaşlığı özümseyen çarşaflı kadınların sosyalleşme, eşitlik, özgürlük adına fikir üretmelerine vesile oldular.
Başlangıçta dinî bir anlayışla başlayan kadın mücadelesi zamanla çağdaşlığı savunan, Batılı değerleri önceleyen ve her şeyden önemlisi dinin ictimaî sahada yerinin olmadığını savunan bir çizgiye geldi. Daha sonrası malum. Cumhuriyetten sonra çarşafını atan feminist kadınlar, geleneksel İslam aile yapısının en büyük tehdidi hâline geldi.
Bunları şunun için anlattım. Kimse zannetmesin ki feminizm adlı din, son elli senede çıktı. Kimse zannetmesin ki 1900'lü yılların feministleri ile bugünküler farklı.
İslam toplumunda tarihsel pratiğe baktığımız zaman şunu görürüz ki kadın ile erkek asla eşit olmadı. Kadın hep önde oldu, öncelendi, korundu, el üstünde tutuldu. Teoride olan eşitlik tecrübede pozitif ayrımcılık temelindeydi.
Yani bugün kadın erkek eşitliğini savunan ve her defasında Müslümanların aile hayatlarına burun kıvıran solcu, demokrat veya İslamcı Feminstler, Müslüman kadını tehdit olarak algılıyorlar.
Feministlerin diline düşürdükleri "her alanda kadın erkek eşitliği prensibi" aslında kadını köleleştirme ve onun imtiyazlarını elinden alma hareketidir. Çünkü Müslüman toplumlarında kadın askerlik yapmaz, ağır işlerde çalışmaz, onun ruhanî dünyasını rencide edecek davranışlarda bulunmaz, bedenî tesettürden başka sosyal tesettür olarak kabul edilen ve kadının vazifelerinden olan " erkekler topluluğu içinde yer alma" vaziyetinde bulunmaz. Bu kadının birinci sınıf olduğu, hatta erkeklere oranla pozitif ayrımcılığa tabi tutulduğu anlamına gelir.
Feministler kadını, elindeki bu imtiyazları alarak, köleleştirmek istiyorlar.

Tesettürü başörtüsüne indirgeyerek her şeyi mubah gören, şeriata amansız muhalif olan yazarları gördükçe işimizin gerçekten zor olduğunu hissediyorum.
1970'li ve 80'li yıllar Türkiye'de takva ve dava adına Müslümanların tavan yaptığı yıllardı. O günün TRT'sinin Müslüman topluma hassasiyeti bile bugünün pek çok muhafazakâr (!) televizyonundan daha fazla idi.
Dindar kisvesi altında, Müslümanları evrimsel dönüştürmede rol almış olan güya muhafazakâr televizyonlardaki boyalı, tımarlı, makyajlı, sürmeli, alımlı çalımlı, tahrik edici başörtülü spikerlerin bulunması müteahhit mücahitler için bir prestij Müslüman Mücahitler için bir züldür.
Ateistlerin gazetelerinde şeriata aykırı, milletin örfüne muhalif ideolojileri savunan başörtülü İslam düşmanlarının bulunması Müslümanlar için kepazeliktir.
Buradan başörtüsü eylemlerine katılan Müslümanlara da seslenmek istiyorum. Lütfen sadece başörtüsünü değil bedenî ve sosyal tesettürü savunun. Başörtülünün ahlaken olmaması gereken yerlere girememesini protesto etmeyin.
Yıllar önce bir yazı yazmıştım ve orada demiştim ki, bu gidişle elli yıl sonra barlara veya diskolara alınmayan başörtülü feministlerin haklarını savunan Müslümanlar çıkacak.
Düşünsenize, televizyonlardaki, haberleri duyar gibiyim. "Falan diskoya bir grup genç kız sırf başörtülü oldukları için alınmadı. Kadın dernekleri savcılığa suç duyurusunda bulundu. Konuyla ilgili Kültür Bakanlığı inceleme başlattı."
Meyhaneleri kapatacağız diye iş başına gelenler meyhanede ayran da satılmasına tav oldular.
Artık toplumu devrimsel olarak dönüştürme devri kapanmıştır. Avrupalı ideologlar ve onların yakın dostları, toplumları evrimsel dönüştürerek köleleştirme yöntemini benimseyeli epey oldu. Bu evrimsel dönüştürme hareketi de devrimlere direnenler üzerinden yapılıyor.
Bu yazıyı, başını örtmeyle mü'mine İslamcı olunacağını zanneden Şeriat düşmanı başörtülü feminist yazarlara ithaf ederim.

NOT: yazarın isabetli yönleri çok, toplumun halini iyi incelersek sinsi planların bu güne nasıl gelinmekte işlerine yaradığını anlarız... Netice olarak kadınlara sahip olunmadan, hakları ve yetkileri tam olarak yerleştirilip edeplendirilmeden bu millete kurtuluş ve felah yoktur.....

Çarşamba, 08 Ağustos 2012 08:40 tarihinde güncellendi

SELEFİYYENİN YARIM AKILLILIĞINA BAK......

SELEFİYYE TAİFESİNİN SON BOMBASI

'Domates Hıristiyan'dır, yenmesi haramdır'

Mısır'da Selefilerden bir grup domatesle ilgili şaşırtan bir iddia ortaya attı.

21 Haziran 2012, Perşembe - 14:50

Mısır'da Selefilerden bir grup domatesle ilgili şaşırtan bir iddia ortaya attı. Domatesin Hristiyan olduğu ve Müslümanlar için haram olduğu öne sürüldü.Mısır’da radikal İslamcı görüşleriyle bilinen Selefilerden bir grup, domatesin Hıristiyan olduğunu ve Müslümanlar için haram olduğunu öne sürdü.

'Domates Hıristiyan'dır, yenmesi haramdır'

Now Lebanon sitesinin haberine göre, Mısır Halk İslam Birliği olarak bilinen grubun Facebook sayfasında yayımlanan bir fotoğrafta domatesin Hıristiyan olduğu, bunun en büyük kanıtının da yatay kesilen domatesin içinde görülen haç benzeri şekil olduğu ifade edildi.

Fotoğrafın altındaki yorum yazısında, “Domates yemek haramdır çünkü domates Hıristiyandır. Domates Allah yerine haça hamdeder ve Allah’ın bir değil üç olduğunu ifade eder. Allah bize yardım etsin. Filistin’de yaşayan bir kız kardeşimize Allah’ın peygamberi Hz. Muhammed görünmüş. Hz. Muhammed ağlıyormuş ve ümmetini domates yememeleri gerektiği konusunda uyarıyormuş. Eğer bu mesajı yaymazsanız bilin ki sizi durduran Şeytan’dır” denildi.

Sosyal medyada hızla yayılan fotoğrafın altına 2 bin 800’den fazla yorum gelmesi üzerine grubun yöneticileri geri adım atarak, “Biz size domates yemeyin demedik. Domatesi içindeki haç çıkacak şekilde kesmeyin dedik” şeklinde bir daha mesaj yayımladı.

NOT: Bu zavallı kalın kafalı anlayışsız kişilerin islama verdiği bir çok zarar var, en önemlisi itikadi meseleleri yanlış yorumladıkları için bir çok müslümanı tekfir ederler halbıki iş öyle değildir belki tekfirleri kendilerine döner de farkında değiller. Bu haber de onların ne kadar isabetsiz ve yarım akıllı olduklarını ifade ediyor... Aslında domates yemeyin israil tohumu var genetiği bozulmuş deseydiler bayağı taraftar toplardı ve makbul olurdu, ama adamların itikadi bakışı okadar yanlış ki ehli kitapla dostluk içindeler, öbür taraftan tabii bir nimetin helallığını harama dönüştürmeye yelteniyorlar, bu ne demektir helali haram yapmak değil mi?

Çarşamba, 08 Ağustos 2012 08:32 tarihinde güncellendi

Sayfa 27 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.