.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

HAZRETİ MUAVİYE’NİN R.A. BÜYÜK HİZMETİ

TARİHİN ŞEHADETİ İLE…..

 

Muaviye r.a., vaktinde Efendimiz s.a.v in vahiy katipliği yapmıştır.

Kızkardeşi Ümmi Habibe r.anha validemiz, Efendimiz s.a.v ile evlenmiş ve böylece ümmetin annesi olmakla şereflenmiştir. Bu bakımdan Muaviye r.a. bütün ümmetin dayısıdır. Babası Ebu Süfyan’dır. R.a.  yani bunlar ailece Efendimiz s.a.v ile kaynaşmışlar, bir hane gibi olmuşlardır. Bunlar ancak hayırla yâd edilir. Allahu Teala hepsinden razı olsun, şefaatlerine bizleri kavuştursun. Âmîn!

Muaviye r.a. hakkında bir çok müjdeli ve dua içeren hadisi şerif vardır. Bu konuyu daha evvel işlemiştik. Şimdi Hazreti Muaviye’nin r.a. islama yaptığı büyük fetihler ve hizmetlerden birini zikredeceğiz ki, halen daha o hizmetin bütün cihana yayılması ile, islamın bir beldede varlığını anlamaktayız. Yani ezanın yüksekten okunması emrine imtisalen minarelerin yapılması emri.

Abı hayat dergisinin 12. sayısından alıntı yaptığımız kısım aşağıdadır:

 

İlk olarak minare, hicri 58 senesinde ashabı kiramdan Muaviye r.a. ın emriyle, Mısır valisi Mesleme bin Mahled tarafından yapılmıştır. Minareden ilk ezanı Mesleme'nin kardeşi müezzin Serahbil bin Amire okumuştur. (Allah razı olsun.)

 

 

Şimdi iyi düşünelim, bu zatı sevmediğini söyleyen prof. Karaman ve benzerleri, kimin sebeb olduğu bir icraatla, dinini namazını ikame ediyorsunuz?

Kimlerin yaptığı hizmetlerin bereketiyle bu gün din adına bir şeyleri öğrenip yaşaya biliyorsunuz?

Eskilerin kıymetini bilmeyen, onlara dil uzatanlar, Allahu Teala ve diğer mahlukat tarafından lanetlenmektedir. Bu gibi kötü işler ve sözler sebebiyle üzerimize lanet inmekte, bereketsizlik ahlaksızlık imansızlık başını almış gitmiş bir halde işler çığırından çıkmış. Bu bozuk işleri düzeltmekle uğraşacağına zavallı din hırsızı proflar, dinin temeli olan ashabı kirama dil uzatmaktadırlar. Ancak, bunların dillerinin sarkması, Bel’am ibni Bahura’nın heline benziyor…. İbret alsınlar….

 

Salı, 17 Mayıs 2011 17:39 tarihinde güncellendi

BU GÜNÜN HARİCİLERİ NASILDIR ???

Hazreti Ali'ye karşı harp ilan eden, binlerce Müslüman'ın kanına giren Hariciler, bir gün Abdullah bin Habbab'ı r.a. yakalarlar.

Kim olduğunu sorarlar.

"Bizden korkma sana bir şey yapmayacağız" diye garanti verirler.

Onu epeyce konuşturduktan sonra kendisini de hamile eşini de öldüreceklerini kendisine söylerler.

Konuşma esnasında Haricilerden biri hurma ağacının dalından düşen hurmayı ağzına alır çiğnemeye başlar.

Öbürü sahibinden izinsiz çiğnediği hurmayı adamın ağzından çıkartır.

Bulundukları yere gelen bir domuzu da Haricilerden biri kılıcıyla öldürür.

Domuzun sahibi gelince de yaptıklarının yanlış olduğunu söyleyerek domuzun sahibini gönüllerler.

Bütün bunları gören Abdullah, "Siz nasıl bir adamsınız ki hurmayı ağızdan çıkarıyorsunuz, domuzun sahibini gönüllüyorsunuz, benim gibi suçsuz bir insanı öldürüyorsunuz?" der ama dinlemezler ve boğazını keserek öldürürler.

Hanımının da karnını yararak öldürürler. Daha başka öldürdükleri kadın ve erkeklerin haberi Hazreti Ali'ye ulaşınca harbin başlaması emrini verir ve tarihten hariciler olayını siler atar. (Taberi, Tarih, Hariciler bölümü, Kurtubi, Tefsir, Bakara suresi 178'inci ayetin tefsiri)

"Bu tür olaylar geçmişte olurmuş. İnsanlar medenileşti" diye birileri mırıldanırken Haricilere rahmet okutacak Amerikalı bir Albay, Irak'ta eşeğin birini suya gönderir ve askerlerine de "Eşek sudan gelinceye kadar" bombalamaya devam edin" der.

Bir milyonun üzerinde Müslüman öldürdükten sonra sudan gelen eşeği, kameralar önünde yorgunluğunu alır, sırtını kaşağılatır, arpasını verdirir.

Bütün bunları yaparken "Köşeyi Dönen Adam" filmindeki gazeteci gibi olanlara da haberler yaptırır.

Eşek resmi yollardan Türkiye'ye girerken kırmızı halı serildi mi bilmiyorum ama resmi evrakların ayağına serildiğini gazetelerden okuduk.

Biz, bu tür haberlere yabancı değiliz.

Birinci körfez savaşında binlerce Müslüman öldürülürken yüreğimiz onlara sızlamadı da Körfez'de Saddam'ın kirlettiği denizde debelenen kuşun çırpınışları gece gündüz bize gösterildi hatta kuşu kurtarmak için Sivil Toplum Kuruluşları da harekete geçecekken kuşun Alaska'da çekilen kamera görüntüsü olduğu duyuruldu da kuruluşlarımız kuş kurtarma zahmetinden kurtuldular.

Şaban'ın filminde ülkenin zenginleri, Amerika'dan gelen eşeğin yellemesine bile "Ooooh bir başka kokuyor" dedikleri gibi Müslüman katillerinin eşeğinin önüne evrakları sererlerken ne halde idiler merak edeyim dedim zenginlerimizin eşeğin karnından elmas çıkacak diye beklemeleri gözümün önüne geliverdi.

Her dönemin bir eşkıyası vardır.

Eşkıyanın kendine göre kandırma taktikleri de vardır.

Ama her dönemin Alileri de kıyamete kadar olacaktır.

Alilerin gözünü eşekle kapatıp Çuval olayını da, bir buçuk milyon Müslüman'ın öldürülmesi olayını da kapatmanız mümkün değildir.

Çarşamba, 18 Mayıs 2011 17:05 tarihinde güncellendi

MEKTUBAT 3. CİLT 3. MEKTUB

3. MEKTUBUN BAŞLIĞI VE KONUSU

Üçüncü mektub, Mir Muhibbullah el-Menkiburi’ye yazılmıştır.

Kelime-i tayyibe, lâ ilâhe illallah-ın manasını beyan hakkındadır.

3. MEKTUBUN TERCÜMESİ

Allah'a hamd olsun, selam seçtiği kullarına olsun.

Lâ ilâhe illallah. Allah’tan başka ilah yoktur. Uluhiyyete layık, ma’budiyyeti hak eden hiçbir kimse yoktur, ancak Allah vardır, onun ben-zeri yoktur. Vacibu-l vucuttur, noksanlık alametlerinden münezzehtir, hudus sıfatlarından beridir.

Zilletin, boyun eğmek ve kırıklık halinin kemalinden ibaret olan ibadeti hak etmek, kendinde bütün kemalatlar sabit olan Zat içindir. O’ndan bütün noksanlıklar soyulmuştur. Bütün eşya varlıkta ve varlık tabilerinde ona muhtaçtır. Kendisi ise, hiçbir işte başkasına muhtaç değil-dir. Zararı ve faideyi yaratan O’dur. O’nun izni olmadan hiç kimse, başka-sına zarar ve menfaati ulaştırmaya kadir olamaz.

Şu sayılan kamil sıfatlarla vasıflanan, ancak Allahu tealadır; başka-sında olması layık değildir. Şayet Allah'u teala’dan başkası şu kamil sıfatlarla, ziyade ve noksanlık olmaksızın vasıflansa, bu Allah'u Teala’dan gayrısı olmaz. Zira farklı iki şey, birbirinden ayrıdırlar. Halbuki burda ayrılık yoktur. Şayet farklılıklarını isbat ederek ayrı olduklarına hükmet-sek, noksanlığı lazım gelir ki bu da, ilah olmaya/ma’bud olmaya zıttır.

Bunun izahı; farklılığın hasıl olması için, O’nun için bütün kemalat-ları isbat etmesek, noksan olması lazım gelir. Aynı şekilde bütün noksan-lıkları O’ndan selb etmesek/soyup atmasak, yine noksan olması lazım gelir. Eğer eşya ona muhtaç değilse, niçin ibadete müstehak olsun ki! Eğer O –kendisi- eşyadan bir şeye, işlerden birinde muhtaç olsa, nakıs olur. Aynı şekilde, eğer faide verici ve zarar verici değilse, ne şeyde eşya ona ihtiyaç duyacak! Bu durumda onların ibadetine, kendisi müstehak olmaz. Eğer birisi, zarar veya faideyi, O’nun izni olmadan eşyaya ulaş-tırsa, o zaman (kendisi) muattal (bir işe yaramaz) olur, ibadete layık olarak kalmaz. Şu sayılan kamil sıfatları cem eden, ancak biri olur, O’nun ortağı yoktur, ibadete layık ancak O’dur, birdir, kahhardır.

Eğer denilirse, şu sıfatlar ile temayüz eden, geride beyan edildiği gibi her ne kadar noksanlığı lazım getirirse, bu, uluhiyyet ve ma’budiyyete zıttır. Lakin şu gayrısı için, başka sıfatların olması mümkündür, öyle ki imtiyaza sebeb olurlar, bu durumda asla noksanlık lazım gelmez. O sıfatların ne olduğunu bilmesek te.

Cevab veririm, şu sıfatlar da ya kamil sıfat olacaktır, ya da noksan sıfatlar olacaktır. Her iki takdire göre zikrettiğimiz sakınca ortaya çıkar. Şu sıfatları bilmesek, onlar nelerdir diye tayin edemesek te, lakin onlar kemal veya noksanlık dairesinden hariç değillerdir. Her iki takdire göre, geride geçtiği gibi noksanlık lazım gelir.

Hak subhanehu ve teala’nın gayrısının ma’budiyyeti hak edeme-mesine bir başka delil şu dur ki; Allah'u Teala bütün eşyanın varlığında zaruri olan şeylere ve varlığın tabilerinin mevcudiyyetinde yeterli olunca, eşyanın faidesi ve zararı Hak subhanehu’ya bağlı olunca, O’ndan gayrısı sırf muattal olur. Asla eşyanın ona ihtiyacı olmaz. Hangi cihetten onun için ibadeti hak etmek olsun! Hangi şey için eşya bizzat ona yönelsin, huzu/huşu ve inkisar üzere olsun!

Şerli kafirler, Hak subhanehu ve teala’nın gayrısına ibadet ederler, yonttukları putlarını kendi zanlarınca ma’bud yaparlar. Zannederler ki onlar, Allah katında kendilerine şefaatçi olacak, onların vesilesi ile Allah’a yakın olacaklar. Ne büyük ahmaklık! Onlar için şefaat mertebesi olduğunu nerden bilmişler, Allah'u teala’nın onlara şefaat için vereceğini nerden bildiler!

Sırf vehimle birini Mevla celle ve alâ’ya ibatette ortak koşmak, mahrumiyyet ve hüsranlığın son derecesidir. İbadet kolay bir iş değil ki her bir taş ve ağaca ibadet edilsin. Her bir aciz, belki ibadet edenden daha aciz olan şey, ibadete müstehak tasavvur edilsin. Zira ibadeti hak etmek, uluhiyyet manası tahakkuk etmeksizin tasavvur edilemez. Kendin-de uluhiyyete salahiyyet olan, ibadete müstehaktır. Değilse müstehak olmaz. Uluhiyyete salahiyyet, varlığın vacib olmasına bağlıdır. Kendinde varlık vacib olmayan, uluhiyyete layık olmaz, ibadete müstehak olmaz.

O kimsenin ahmaklığı ne şiddetlidir ki, Allahu subhanehu’ya varlığı-nın vacib olmasında bir şeyi ortak koşmazlar, bununla beraber, Allah'u teala’ya ibadette ortaklar koşarlar. Bilmezler mi, varlığın vacib olması, ibadeti hak etmenin şartıdır. Varlığının vacib olmasında ortağı olmayınca, ibadeti hak etmesinde de Mevla teala için ortak olmaz.

İbadeti hak etmekte ortak koşmak, varlığının vacib olmasında da ortak koşmayı gerektirir. Şu kelime-i tayyibeyi tekrar ile, varlığının vacib olmasındaki ortakları ve ibadeti hak etmesindeki ortakları da nefyetmek gerekir. Bilkis en mühim olan, kendine en ihtiyaç duyulan ve şu yolda en faideli olan, nebilerin davetine has olan, ibadeti hak etmekte ortağı nefyetmektir. (Onlar üzerine salat ve selam olsun.) Zira nebilerden birinin dinine yapışmayan muhalifler de, akli delillerle vucudun vacib olmasında ortaklığı nefyederler. Vacibu-l vucud’tan, bir olandan, gayrısını isbat etmezler. Lakin onlar, ibadeti hak etme muamelesinden gafillerdir. İbadeti hak etmekte ortağı nefyetmekten boş kalmışlardır. Gayra ibadetten çekinmezler, manastırlar tamirinden geri durmazlar.

Nebiler, manastırları yıkmışlar, gayrısına ibadetten men etmişlerdir. Şu büyüklerin lisanında müşrik, Hak subhanehu’nun gayrısına ibadette esir olandır. Her ne kadar vucud vucubu ortaklığını nefyettiğini söylese de. Zira onların ihtimamı, Hak subhanehu’nun gayrısına ibadeti nefyetmekte, amelle ve muamele ile alakalı vucubun vucudu ortaklığını nefyet-meyi gerektirir.

Şu büyüklerin şeriatları ile tahakkuk etmeyen –ki Allahu subhanehu’ nun gayrısının ibadeti hak etmesini nefyetmekten haber verir- şirkten halas bulmaz, âfâki ve enfusi ilahlara ibadet şirki şubelerinden kurtara-maz. Zira bu manayı tekeffül eden, nebilerin şeriatlarıdır. Üzerlerine salat ve selam olsun.

Çarşamba, 18 Mayıs 2011 16:56 tarihinde güncellendi

DİYALOGÇU AHMET ŞAHİN’E DUR DEDİ.

Hoşgörü tamam ama...

Sitemiz yazarlarından Cemal Nar Hoca, Zaman Yazarı Ahmet Şahin'in "Amentuda ittifakımız var" görüşüyle ilgili "Diyalog denen şey eğer 'kavga etmeden konuşmak' ise, iyidir, güzeldir. Ama batıl dinler ile hak din ve şeriatı birleştirmek ise mümkün değildir" diye yazdı

Sitemiz yazarlarından Cemal Nar Hoca, Zaman Yazarı Ahmet Şahin'in "Amentuda ittifakımız var" görüşüyle ilgili "Diyalog denen şey eğer 'kavga etmeden konuşmak' ise, iyidir, güzeldir. Ama batıl dinler ile hak din ve şeriatı birleştirmek ise mümkün değildir" diye yazdı.

Cemal Nar Hoca'nın yazısı şöyle:

İyi niyetli de olabilir, hocaları birbirine düşürmek isteyen biri de olabilir bu okuyucum. Son zamanlarda durup dururken koca koca hocalarımıza saldıran koca koca hocalar yok mu? Yaktıkları ateşi istesek de söndüremiyoruz. Az değerlerimiz yanmıyor maalesef bu yersiz alevlenmelerde…

Böylece yazıyı okudum. İslam'ın evrenselliğine dair hoş bir yazı. Sonunda güzel de bir davet var. Ama bir yerde çok da ilgisi yokken şöyle deniyor:

“Zaten dikkatlice bakıldığında görülecektir ki ehl-i kitapla temel noktalarda birlikteyiz. Daha meşhur ifadesiyle amentüde ittifakımız vardır. Çünkü Allah'ın gönderdiği kitapların hemen hepsinde tekrarlanan amentüdür: Allah birdir. Peygamberler haktır. Melekler vardır. Kitaplar gönderilmiştir. Ahiret vardır. Ölen insanlar bir gün dirilecek, yaptıkları iyiliklerin mükafatını, kötülüklerin de mücazatını göreceklerdir.

Bu temel noktalar bir amentüden başkası değildir ve biz ehl-i kitapla bu amentüde müttefikiz. Garip olan şudur ki ittifak ettiğimiz amentüyü öne geçirmiyor da ihtilaf ettiğimiz teferruatı ileri sürüp mutlak küfre karşı dayanışmamıza engel olarak görüyoruz. Halbuki temelde ittifak varken teferruattaki ihtilaflara takılıp kalmak makul değildir. Burada Kur'an'ın bir ayetini hatırlamak yerinde olsa gerektir: (Mealen.) "Ey ehl-i kitap! Geliniz ittifak ettiğiniz amentüde buluşunuz."” http://tr.fgulen.com/content/view/2852/76/

Okuyucumuz buna takılmış ve biraz da sert bir üslupla sorular sormuş. Ben o ifade biçimini sevmiyorum. Tenkit ederken saygılı ve itidalli olmalıyız, dengeyi korumalıyız. Ama biliyorum ki onu da imanı konuşturuyor.

Bu mesele, çok heyecanlı bir mevzu olan “diyalog” meselesine götürüyor bizi. Maalesef bu konuda insanlar yersiz zıtlaşmalar içinde. Dinlemeden, anlamadan, tozu dumana katarak konuşuyor, yazıyorlar.

Ben de bu konuyu yazdım burada, tanışmak, rahat konuşabileceğimiz bir tebliğ zemini oluşturmak, Hudeybiye sulhu ortamını sağlayarak barışın bereketinden faydalanmak maksatlı bir diyaloğun güzelliği ile yağcılık ve dalkavuklukla din ve imandan taviz verme ve batılı hak gösterme biçimindeki sergilenen diyaloğun çirkinliğinden bahsettim.

Ama beni de anlamadan tenkit edenler az olmadı. Hem de dediğimi bana tavsiye ederek tenkit edenler oldu. Okumuyorlar mı, anlamıyorlar mı anlamadım.

Şimdi Muhterem Ahmet Şahin Hocam da böyle yazınca “eyvah” dedim, “yine kıyamet kopacak. Ama biraz da haklı olarak.”

Haklı olan ne?

Ahmet Şahin Hocam kusura bakmasın, dediği gibi “amentüde ittifakımız vardır. Çünkü Allah'ın gönderdiği kitapların hemen hepsinde tekrarlanan amentüdür: Allah birdir. Peygamberler haktır. Melekler vardır. Kitaplar gönderilmiştir. Ahiret vardır. Ölen insanlar bir gün dirilecek, yaptıkları iyiliklerin mükafatını, kötülüklerin de mücazatını göreceklerdir” amma, hepsi bu kadar değil ki! Her şey başlıktaki gibi değil ki. Ana başlık muhtevayı yok saydırmaz ki. Böylesine tecrübeli bir yazar bunu nasıl dikkate almaz?

Öyle olsaydı Allah onları niçin İslam'a davet etsindi?

Sevgili Peygamberimiz Efendimiz (sav) niçin Ehl-i Kitab'ı niçin İslam'a davet etsin ve bu uğurda cihat etsindi?

Ehl-i Kitab'ın “Allah” anlayışı ile İslam'ın uluhiyyet anlayışı bir değildir. Kitaplara iman var ama, ne onların elindeki asıl Tevrat ve İncildir, ne de onlar Kur'anı kutsal kitap olarak kabul ederler. Acaba Ehl-i Kitab'ın kaçta kaçı Sevgili Peygamberimiz Efendimizi (sav) “Resulullah” olarak kabul eder? Onların inandığı melek veya ahiret ile bizim inandığımız aynı mı acaba?

Ya Kitabın içindeki şeriat? Şeriata iman olmadan kitaba iman nasıl olacak? Kitabı kabul edip de içinde yazılan kanunları kabul etmemek küfür değil midir?

Görülüyor ki amentünün açılımında Ehl-i Kitab'la aramızda öyle çok ittifak yoktur.

Hem hangi “mutlak küfre karşı dayanışmamızdan” bahsediyorsunuz ki? Mutlak küfür mü kalmış? Şimdilerin mutlak küfrü artık materyalizm, ateizm değil, “laiklik” inancıdır.

Sorular uzar gider. Diyalog denen şey eğer “kavga etmeden konuşmak” ise, iyidir, güzeldir. Ama batıl dinler ile hak din ve şeriatı birleştirmek ise mümkün değildir.

Ben Muhterem Ahmet Şahin Hocamızın sözlerini şöyle anlıyorum. “Akidemizi amentümüzü sayarken isim benzerliği olduğunu görürüz. İçeriğini işin içine karıştırmadan bu benzerlikten ne kadar faydalanabilirsek, o kadar yararlanmak iyidir. Hepsi bu kadar. Yoksa hak din İslam başka, batıl dinler başkadır.”

Bunda bir sorun var mı?

Cemal Nar / Habervaktim.com

 

Çarşamba, 18 Mayıs 2011 17:10 tarihinde güncellendi

Sayfa 54 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.