.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

Nefsini İlah Edinen Akılcı Laik Demokratlara!

kitap01.jpgKURTUBİ Tefsirinden Casiye Suresi Ayet: 23 

'Kendi hevasını ilah edinmiş, bilgisine rağmen Allah'ın kendi­sini şaşırtmış olduğu, kulağına ve kalbine mühür vurduğu, gö­zü üzerine de perde gerdiği kimse hakkında ne dersin? Artık bu­na Allah'tan başka kim hidayet verebilir? Hiç öğüt almaz mısı­nız?'

İbn Abbas, el-Hasen ve Katade dedi ki: Burada sözü edilen kişi, hevasına uygun düşen şeyleri kendisine din edinen kâfirdir. O neyi nevasına uy­gun görür (ister ve arzu eder) ise, mutlaka o işi yapar.

İkrime dedi ki: Kendisine ibadet ettiği ilahı, sevdiği yahutta güzel gördü­ğü şey olan kimseyi gürdün mü? Bu kişi bir şeyi güzel bulup da onu sevdi mi, onu ilah edinir.

Said b. Cübeyr dedi ki: Müşriklerden biri bir taşa ibadet eder, ondan da­ha güzei bir taş gördü mü öncekini atar, diğerine ibadet ederdi.

Mukatil dedi ki: Bu âyet-i kerime alay edenlerden birisi olan Sehmoğullarından el-fiaris b. Kays hakkında inmiştir. Çünkü bu kişi canının arzu et­tiği, sevdiği şeye ibadet ederdi.

Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Bunların taşlara ibadet etmelerinin sebebi, Beyt (ullah)'ın taştan olmasıdır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sen hevasına ve ma'buduna böy­lece uyan kimseyi gördün mü? Bu ifadelerle akıl sahibi kimseler için cahil­liklerinin hayret edilecek bir şey olduğu anlatılmak istenmektedir.

d-Hasen b. el-Fadl dedi ki: Bu âyet-i kerimede takdim ve tehir vardır. İfade: -Sen hevasını kendisine ilah edineni gördün mü- takdirindedir.

eş-Şa'bî dedi ki: Hevaya "heva" denilmesinin sebebi, hevasının peşinden giden kişiyi cehennem ateşine yuvarlamasından dolayıdır.

İbn Abbas dedi ki: Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de nerede -heva-yı sözkonusu etmişse, mutlaka onu yermiştir. Mesela, yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Fakat o... hevasına uydu. Artık onun durumu üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi haline bıraksan da yine dilini sarkıtıp soluyan bir köpeğin durumuna benzer." (el-Araf, 7/176); "Heva ve hevesine uymuş, işin­de haddini aşmış kimselere de itaat etme!" (el-Kehf, 18/28); "Hayır, zulme­denler bilgisizce hevalanna uydular. Allah'ın saptırdığını hidayete ulaştı­racak kimdir?" (er-Rum, 30/29); "Allah'tan bir hidayet olmaksızın hevasına uyandan daha sapık kim olabilir ki?" (el-Kasas, 28/50); "Sakın hevaya uyma! O takdirde seni Allah'ın yolundan saptırır." (Sad, 38/26)

Abdullah b. Amr b. el-As, Peygamber (sav)'dan şöyle dediğini rivayet et­mektedir: "Hevası,  getirdiklerime tabi olmadığı sürece sizden hiçbir kimse iman etmiş olamaz." 

Ebu Umame dedi ki: Peygamber (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Se­manın gölgesi altında kendisine ibadet olunan ilahlar arasında Allah'ın en çok buğzettiği sey hevadır.' (Yani heva o kadar kötü bir ilahtır ki, müşriklerin tapındığı cansız şeylerden de kötüdür.)

Şeddad b. Evs de Peygamber (sav)'dan şöyle buyurduğunu rivayet etmek­tedir: "Akıllı kişi nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için amel eden kim­sedir. Günahkar kişi ise nefsini nevasının peşine takan ve Allah'tan olmadık şeyleri temenni eden kimsedir. "

Yine Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Sen itaat olunan bir cimrilik, peşinden gidilen bir heva, (ahirete) tercih olunan bir dünya ve herkesin ken­di görüşünü beğendiği bir hali görecek olursan, o vakit özellikle kendine bak ve avamın işini (onlarla ilgilenmeyi) bırak."

Yine Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Üç husus vardır ki helak edi­cidir. Üç husus da vardır ki kurtarıcıdır. Helak ediciler itaat olunan cimrilik, peşinden gidilen bir heva ve kişinin kendisini beğenmesîdir. Kurtarıcı olan hususlar ise gizlide ve açıkta Allah'tan korkmak, zenginken de fakirken de orta yollu harcamak, ister hoşnud olsun ister kızgın olsun adalet yapmak." 

Ebu'd-Derda (r.a) dedi ki: Kişi sabahı etti mi hevası, ameli ve ilmi biraraya gelir. Eğer ameli hevasına tabi olursa, işte onun o günü kötü bir gün­dür. Eğer ameli ilmine tabi olursa, o günü de salih bir gündür.

el-Esmaî dedi ki: Bir adamı şöyle derken dinledim:

"Asıl alçaklık (hevan) hevadır, bunun ismi kal bediim iştir, O bakımdan sen hevaya kapıldın mı artık hevan (aşağılık) ile karşılaşmış olursun."

İbnu'l Mukaffa'a heva hakkında sorulmuş, o da: O heva (aşağılık: hevan)dır, (hevan iken) "nun"u çalınmıştır. Onun bu düşüncesini bir şair ala­rak nazını haline sokup şöyle demiştir:

"Hevan'ın "nun'u hevadan çalınmıştır, Artık sen bir şeyi heva ve hevesinle sevdin mi sen hevan (aşağılanmak) ile karşılaşırsın."

Bir başka şair de şöyle demiştir:

"Heva bizatihi hevan'ın (alçaklık) kendisidir,

Sen hevaya kapıldın, mı artık bir hevan (alçaklık) kazanmış olursun.

Bir hevaya kapıldın mı heva seni (kendisine) ibadet ettirdi demektir.

Artık kim olursa olsun, sevdiğine boyun eğ, (der)."

Abdullah İbnu'l-Mübarek de şöyle demiştir: "Bazı belalar belaya alamettir,

Artık hevanın peşinden gitmekten vazgeçtiğin görülmeyecek mi senin?

Kul, arzu ettiği hususlarda nefsinin kölesi olandır,

Hür ise kimi zaman, toktur, kimi zaman aç kalır (bunlara aldırmaz)."

İbn Düreyd de şöyle demektedir:

"Bir gün nefsin senden bir arzunu yerine getirmeni isteyecek olursa,

Ve eğer ona muhalefet etmek için bir yol varsa,

Bırak nefsini muhalefet et arzu ettiği şeye,

Çünkü senin arzun düşmanın, ona muhalefet etmek arkadaşındır."

Ebu Ubeyd et-Tusî de şöyle demiştir:

"Nefse eğer arzu ettiklerini verecek olursan, (Unutma ki) o hevasına doğru ağzını açmış duruyor."

Ahmed b. Ebi'l-Havara dedi ki: Bir rahibin yanından geçtim, çok zayıf ol­duğunu gördüm. Ona: Sen çok hastasın dedim, o evet dedi. Ne zamandan beri? diye sordum. O: Kendimi bildim bileli dedi. Peki tedavi oluyor musun? dedim. Şöyle cevab verdi: Derdime ilaç olacak bir şey bulamadım. Bundan dolayı artık key (yaranın dağlanması) yapmaya karar verdim. Peki key ne­dir? diye sordum. O da hevaya muhalefettir, dedi.

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî dedi ki: Senin hastalığın hevandır. Ona mu­halefet edersen, o da senin ilacın olur.

 dedi kî: Eğer iki husus hakkında şüphe edip de hangilerinin daha hayırlı olduğunu bilemeyecek olursan, hangisinin hevana daha uzak düştü­ğüne bir bak ve onu yap.

Hevanın yerilmesi ve ona muhalefet hususunda ilim adamlarının yeteri kadarıyla kendisine işaret ettiğimiz- eserleri ve bahisleri vardır. Sana yüce Al­lah'ın: "Rabbinin huzuruna varmaktan korkup nefsini hevadan alıkoyana gelince, hiç şüphe yok ki cennet varılacak yerin ta kendisidir" (en-Naziat, 79/41-42) buyruğu yeterlidir.

"Bilgisine rağmen Allah'ın kendisini şaşırtmış olduğu" buyruğu, Allah'ın onun halini bilerek saptırdığı... demektir. Bir başka açıklamaya göre; Allah onun layık olmadığını bilerek sevap olan işi yapmaktan şaşırtarak, uzak tut­muş olduğu kimse... demektir.

İbn Abbas dedi ki; Yüce Allah'ın ezelden beri sapacağını bildiği.., demek­tir. Mukatil: Onun sapkın ve şaşkın bir kimse olduğunu bildiği... demektir, demiştir. Anlamlar birbirine yakındır.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Puta tapan kimsenin o putun fayda ve za­rar veremediğini bildiği halde...

"Bilgisine rağmen" buyruğunun failden hal olmasının mümkün olduğu da söylenmiştir. Yani: Yüce Allah onun halini bilerek onu şaşırtmıştır. Yani yüce Allah ezeli ilminde bu kimsenin dalalet ehlinden olduğunu bilerek o kimseyi şaşırtmıştır, Mefulden hal olması da mümkündür, o vakit anlam: Kâ­fir kişinin kendisinin sapık ve şaşkın olduğunu bildiği halde onu saptırmış­tır, şaşırtmıştır, demek olur.

"Kulağına ve kalbine mühür vurduğu" öğüdü işitemesin diye kulağını, hidayeti anlayamasın diye de kalbini mühürlediği "gözü üzerinde de perde gerdiği" ta ki doğruyu göremesin diye perdelediği "kimse hakkında ne der­sin?"

"Artık! Allah onu saptırdıkları sonra "Allah'tan başka kim hidayet vere­bilir? Hiç öğüt almaz mısınız?" ve onun herşeye gücünün yettiğini bilmez misiniz!?

Bu âyet-i kerime kaderiyye, imamiyye ve itikad hususunda onların yolla­rını izleyen kimselerin kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü âyet-i kerime böylelerinin hidayetlerinin engellenmiş olduğunu açıkça ifade etmektedir.

Diğer taraftan "kulağına ve kalbine mühür vurduğu" buyruğunun onla­rın hallerini haber vermek sadedinde varid olduğu da söylenmiştir. Bir baş­ka görüşe göre bu onlar hakkında bu anlamda bir beddua sadedindedir.

Mukatil dedi ki: Ayet Ebu Cehil hakkında inmiştir. Şöyle ki; o bir gece be­raberinde el-Velid b. Muğire bulunduğu halde Beyti tavaf ederlerken Peygam­ber (sav) hakkında konuşmaya başladılar. Ebu Cehil: Allah'a yemin ederim, ben onun doğru sözlü olduğunu biliyorum, dedi. el-Velid ona: Deme, doğ­ru olduğunu nerden anladın? diye sorunca şöyle dedi: Ey Abdu Şems'in ba­bası, biz gençliğinde ona sadık ve emin diyorduk. Aklı tamamlanıp kemale erince ona yalancı ve hain mi diyeceğiz? Allah'a yemin ederim ben onun doğ­ru söylediğini biliyorum. Bu sefer el-Velid: Peki onu tasdik etmeni ve ona iman etmeni engelleyen nedir? deyince, şöyle dedi: Kureyş kızları benim hakkım­da bir ekmek parçası uğruna Ebu Talib'în yetiminin peşinden gittiğimden mi söz etsin? lat ve Uzza'ya yemin olsun ki, ebediyyen ona uymayacağım. Bu­nun üzerine; "Kulağına ve kalbine mühür vurduğu..." buyruğu indi.

-İşte bu günkü zalimler de Ebu Cehil gibi hakkı bilirler ve anlarlar da kabul etmezler, zira kalblerine ve kulaklarına mühür vurulmuş, bitanesini bile dine dönmüş göremezsiniz. Yabancı gavurlar müslüman olur da  bizdeki laikler imana gelmez. Hidayet Allahu tealanın elindedir, nasibi olana verir.

Arzularını, fikirlerini ve yaşantılarını kendilerine ilah ve din edinen zavallılar, cahiliyye müşriklerin den daha aşağıdırlar, zira onların hayatları ve sonları bilindikten sonra, aynı hatayı yapmak akılsızlıktan başka bir şey değildir.  Bunlar adalet müesseselerinin başında, üniversitelerde miletin seçkin kimseleri olacak zavallılardır. Milletinin inancından yaşantısından haberi olmayan, din ve imanla alakasını koparmış kıbleyi dahi bilmeyen adamlar, dn adına konuşur da kimse ciddi bir cevap vermez, yetki makamında olduğu halde haksızlık karşısında susanlar, ağızlarına ateşten gem vurulunca bakalım ne olacak-

Çarşamba, 10 Eylül 2008 05:26 tarihinde güncellendi

PKK' nın Kuzey Iraktaki kamplarında...

_silahkanas.jpg'DTP, siyasi faaliyetten sorumludur'

PKK’nın Kuzey Irak’taki kamplarında askeri eğitim aldıktan sonra 11 kişilik grupla Diyarbakır’ın Kulp İlçesi kırsalına gönderilen N.Ç., dağda bulunduğu sırada roketle saldırdığı Zeyrek Jandarma Karakolu’na silahıyla giderek teslim

N.Ç.’yi, korucu olan babasının ikna ederek teslim olmasını sağladığı öğrenildi. N.Ç., Kuzey Irak’taki kamplarda ABD’li askerlerden Strella füzesi, havan, bomba atar, sabotaj ve silah üzerine eğitim aldığını iddia etti. PKK’nın siyasi kanadının DTP olduğunu söyleyen N.Ç., “Örgütün doğrudan irtibatlı olduğu parti DTP’dir. DTP örgütün legal kanadı olup siyasi faaliyetten sorumludur” dedi.

Diyarbakır’ın Kulp- Lice ve Bingöl’ün Genç İlçesi üçgeninde silahlı faaliyet yürüten ve 4 ay önce güvenlik güçlerine teslim olan PKK’lı ‘Sefkan’ kod adlı 26 yaşındaki N.Ç., dağda silahlı faaliyet yürütürken roketatarla saldırdığı Diyarbakır’ın Kulp İlçesi’ndeki Zeyrek Jandarma Karakolu’na silahıyla birlikte giderek teslim oldu.

Kulp ve Lice’de Jandarma Üsteğmen Muhammet Ali Demir, er Caner Örengül’ün şehit edilmesi, Jandarma Astsubaylar Cevat Alakurt, Ali Haydar Kapkaç ve Jandarma Komando Er İbrahim Kalıpçı’nın yaralanması ile Zeyrek Jandarma Karakolu’na roket atılması eylemlerine katıldığı için hakkında Diyarbakır Başsavcılığı’nca müebbet hapis cezası istemiyle Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açılan N.Ç., örgütün Diyarbakır kırsalındaki yapılanmasıyla ilgili önemli itiraflarda bulundu.

9 yıl önce örgüte katıldığını anlatan N.Ç., şunları söyledi:
“Benim PKK’ya katılmam halinde diğer korucu çocuklarına örnek olacağım söylendi. Bu mücadelede babamın korucu oluşunun bir engel olduğu belirtilerek bunu bana tehdit unsuru olarak kullandılar. Kandil’de kongre için tüm üst düzey yöneticiler biraraya geldi. Kongre bitince kutlama yapıldı, bu sırada Türk savaş uçakları kampın üzerinden geçince büyük panik yaşandı. Tüm üst düzeyleri mağaralara koydular, herkes dağıldı. Sonra herkesi değişik kamplara gönderdiler. Örgütün özel birimine profesyonel eğitimleri kampa gelen Amerikalı askerler veriyordu. ABD askerleri bize Strella füzesi, havan, bomba atar, sabotaj ve silah üzerine eğitim verdi. Diyarbakır’a gelmek üzere Zap bölgesindeki KDP kontrolünde olan Çemço alanına geldik. Bu bölgedeki kasabada ayrıca PKK’ya ait dükkanlar var. Türkiye’ye gönderilen her örgüt üyesine silah ve techizatın yanı sıra 1 kilo C-4 patlayıcı verildi.”

EYLEMLERİ ŞEHİRLERE KAYDIRIN

Sınırı geçip Şırnak kırsalına ulaştıklarında örgüt yöneticilerinin kendileriyle toplantı yaparak, eylemleri kırsaldan ziyade şehirlerde yaymaları konusunda talimat verdiklerini kaydeden N.Ç. şunları anlattı:

“Dicle Nehri ile Batman Çayı’nı botla geçip Diyarbakır kırsalına ulaştık. Burada örgüt para sıkıntısı çekmez. Lice kırsalında kenevir ekimine çok müsait ve kontrol edilemeyen araziler var. Kenevir ve esrar ticareti yapan köylülerden cezalandırma adı altında yüklü miktarda para topladık. Zeyrek karakolunu roket atıp kalaşnikofla taradıktan sonra kış üslenmesine geçtik. Kobra helikopterler kış sığınağını fark edince baskın oldu ve 5 kişi öldü. Gruptan 4 kişi ise bir köye sığınarak sivil elbise giyip Lice’den Diyarbakır’a gittiler. Bahara kadar burada kalıp karlar eriyince geri döndüler. Kış sığınağındayken ‘Roj’ kod adlı Bahoz Erdal telsizle bize Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak’a kara harekatı yaptığını, Türkiye’nin bozguna uğratıldığını, baharla birlikte topyekün saldırı için bize talimat verdi. Kuzey Irak- Türkiye sınırındaki Zagros ve Haftanin bölgeleri geçici üs bölgesidir. Yaz aylarında Türkiye içlerine girilip eylem yapılır, kış öncesi ise geri dönülür. Bu kamplar füzelerle korunur. Şırnak-Hakkari-Irak hattında kaçakçılık yapan koruculardan da yüzdelik komisyon alınır. KDP’den temin edilen C-4 patlayıcılar Gare bölgesinden Zap’a, buradan da Türkiye’ye giriş yapacak gruplara dağıtılır. İhtiyaç olduğu taktirde sınırdaki korucular ve kaçakçılar tarafından bize ulaştırılır.”

ALT KADROLARIN MORALİ ÇOK BOZUK

Şehir merkezlerinde TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) adıyla faaliyet yürütenlerin de PKK kamplarında eğitilen özel kuvvet elemanları olduğunu, sivillere yönelik eylem yapıldığı için örgütün tepki çekmemek amacıyla bu ismi kullandığını anlatan N.Ç., şöyle devam etti:

“Telsiz irtibatı sağlanamayan bir bölgeye gönderilen grupla bağlantı Mezopotamya radyosuyla sağlanıyor. Bölgede operasyon varsa radyo şifreli olarak örgüt elemanının geri dönmesini sağlıyor. Mezopotamya FM örgütün aynı zamanda muhabere görevini yapmaktadır. Yani grup sorumlularının kod ismine hitaben şarkı armağan edilerek, iletilmek istenen mesaj gruplara aktarılmaktadır. Genel bir af çıkarsa yüzde yüz başarı sağlanır ve üst düzeyler dışında herkes teslim olur, çünkü alt kadroların moral düzeyi çok bozuk.”

DTP, ÖRGÜTÜN LEGAL KANADI

Terörist N.Ç., ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra PKK’nın elindeki C-4 tipi plastik patlayıcı ile uçaksavar, füze ve havan sayısında büyük artış olduğunu, üst düzey yönetimin fikir çatışması yaşadığını ve Suriye kökenlilerin örgüte hakim olmak istediğini söyledi. N.Ç. şöyle konuştu:

“Bir grup siyasal, diğer grup ise askeri çözümden yanadır. Ancak bu fikir çatışması alt kadrolara yansıtılmamaktadır. Örgüt içindeki üniversite mezunları ideolojik olarak daha bilgili ve ikna kabiliyetleri olduğu için son dönemlerde eleman temin etmek için şehir merkezlerine gönderiliyor. Terör tazminatlarının köylülere ödenmesi örgütü rahatsız etti, bize verilen talimatta köylülere, ‘Biz terörden zarar görmedik. Bize devlet zarar verip köyümüzü yakıp, göçe zorladı’ diye ifade vermeleri yönünde baskı kurmamız istendi. Örgütün doğrudan irtibatlı olduğu parti DTP’dir. DTP örgütün legal kanadı olup siyasi faaliyetten sorumludur.”

AKP’YE KARŞI DİNİ MOTİFLER KULLANILACAK

Bölge halkının dine bağlılığı nedeniyle PKK’nın önümüzdeki dönemde dini motifleri kullanarak bölgede yeniden prestij kazanmaya çalışacağını kaydeden N.Ç., itiraflarını şöyle sürdürdü:

“Son dönemde AKP’nin bölgede dini kimlikle oy patlaması yaparak halkı kazanmasını örgüt kendisi için tehlike olarak gördü. Bu nedenle islamiyeti kullanacak. Önümüzdeki dönemde Roj TV aracılığıyla imamlar ön planda tutulacak. Terör olmasaydı, Türkiye daha çok güçlü bir ülke olacaktı. Hangi şartlarda yaşadığımızı kırsalda size gösterdiğim yeraltı sığınaklardan gördünüz. Ülkeme zarar verdiğim için pişmanım. Gitttiğim köylerde beni ve korucu olan babamı tanıyan şahıslar bana, teslim olmam halinde ceza almadan serbest kalacağım yönünde güvenlik güçlerinin babama bilgi verdiğini anlattılar. Ben de kötü günlerin üzerine bir çizgi çekip teslim olmaya karar verdim.”

YORUM:

Terörün bitmesi için evvela dış ülkelerle ilişkilerin gözden geçirilip askıya alınması gerekir. Dışardan destekle kullanılan şu gafilleri öldürmek başarı değildir, asıl başarı onları kurtarmak ve memlekete faideli hale getirmektir, bunu da ancak islami hassasiyyeti fazla olan takva sahibi milli davaya bağlı kadrolar yapabilir, eyyamcı denilen dünyacı zevattan bu iş beklenmez.

Çarşamba, 10 Eylül 2008 05:23 tarihinde güncellendi

Yargıtay Başkanı H. Gerçeker'in Gerçek Dışı Zırvalaması!

yildirim-resmi.jpgİlahiyatçılardan Gerçeker'e tepki
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'in yeni adli yıl açılış konuşmasında laiklik ve İslam konuları üzerine yaptığı yorumlara din görevlileri ve ilahiyatçılardan büyük tepki geldi.
 

Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi İslam Hukuku Profesörü Ahmet Yaman, “Devlet erkini elinde bulunduranlar, dinleri ya da felsefeleri kendilerince yorumlama ve o yoruma göre de dönüştürme (reform) hakkına sahip değillerdir” dedi.

Gerçeker'in sözlerini Vakit'e değerlendiren Prof. Yaman, şunları kaydetti: “Yargıtay Birinci Başkanı Sayın Gerçeker'in adlî yılın açılışı münasebetiyle yaptığı konuşmadaki bazı saptamaları, hem bilimsel açıdan tartışmaya açıktır, hem de çağımızın evrensel kabulü olan “önce insan ve önce onun hakları” ilkesiyle çelişmektedir... Devlet erkini elinde bulunduranlar, dinleri ya da felsefeleri kendilerince yorumlama ve o yoruma göre de dönüştürme (reform) hakkına sahip değillerdir. Hukuk, kanundan ya da toplumsal vicdanın onayladığı teamülden kaynaklanmayan bir hakkı kimse için tanımaz; aksine her bir bireyin haklarını sonuna kadar talep ve kullanmasını tekeffül eder.”

“YETER ARTIK, DİNLE UĞRAŞMAYI BIRAKIN”
Diyanet-Sen Genel Başkanı Ahmet Yıldız ise “Dinimiz hakkında çeşitli yorumlar yapan Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'i dinimizle uğraşmayı bırakıp yalnızca hukuk alanında değerlendirmeler yapmaya davet ediyoruz” diye konuştu. Yıldız, açıklamasında şunları kaydetti: “Bir hukukçu olan Gerçeker, İslamî kuralların laik devletin koyduğu kurallarla çeliştiği ve laiklikle çelişen ayet ve hadislerin zamanın kurallarına göre yeniden yorumlanmasına cevaz verildiği yönündeki talihsiz açıklamaları maalesef bir hukukçuya yakışmamaktadır.Herkesi kendi işini yapmaya davet ediyoruz. Dinimiz hakkında eğer bir bilgiye müracaat edilecekse, bir hüküm verilecekse, bırakın bu işi Diyanet İşleri Başkanlığımız yapsın.”

“DİNİN İLKELERİ KIYAMETE KADAR DA KORUNACAKTIR”

Özerk Diyanet ve Evkaf Sendikası Genel Başkanı Mustafa Altunkaya da, “Dinin ilkeleri kıyamete kadar korunacaktır” mesajını verdi. Altunkaya, şöyle konuştu: “Yargıtay Başkanı Sayın Gerçeker, özetle ‘dinin emrettiği yaşam tarzı ile devletin emrettiği yaşam tarzı çatışırsa devletin emri esastır' dediği konuşmasında laiklik ilkesini akıl-din çatışması düzleminde ele almıştır. Problem, bazı kimselerin ‘benim dediğim olacak' tavrından başka bir şey değildir. Ancak dinin değiştirilemez ilkeleri vardır. Dinin değişmez evrensel ilkeleri kıyamete kadar da korunacaktır. Musevilik ve Hıristiyanlıkta dinin özü tahrif edildi ve güç odaklarının kontrolündeki din, milyonların aleyhine işleyen hukuk dışı, adil olmayan bir gelenek yığınına dönüştürüldü. İslam orijinal şeklinden bir harfi dahi değiştirilememiş tek ilahi sistemdir ve çıkar odaklarına muhalif tek adalet-hürriyet söylemidir...”

Uğur Bayer- Ankara

 

YORUM:

'Hevasını ilah edineni görmedin mi!' ayeti kerimnesi böyle zındıkların halini beyan eder. Bunların kutsal dediği şeyler aslında putlarıdır ki onları aklında ve mantığında üretmiş sonra da onlara esir olmuşlardır. Bu gibi zavalılar, daha cahiliyye döneminin müşriklerinin durumundan kurtulamamış nasibsizlerdir. O zamankiler de 'Bu Kur anı değiştir, başka bir kitab getir' dediler, 'ilahlarımıza tazim et, biz de senin ilahına tazim edelim' dediler,  'makam, para ve istediğin kadını sana verelim, başkanımız ol ama şu davandan vazgeç' dediler, 'Babalarımızın yolunu bırakmayız' dediler, 'eskilerin masalı' dediler, daha pek çok zırvalamayı sayıkladılar, netice ne oıldu, islam14 asır dünyaya adaletle hakim oldu, şimdi laiklikle devletle çakışıyorsa değiştirelim diyen imansız ve ahlaksız kalın kafalar türedi. Yanlış, sizin kurallarınızda, zira sizin aklınız yarım, içki ve şehvetle kararmış, hakkı adaleti bulamaz, doğruyu eğriyi ayırt edemez. Her şeyin sahibi olan, kemal sıfatlarla muttasıf olan Allahu teala, her şeyi bilir ve ona göre emreder ve yasaklar, adam olan tabi olur ve cenneti kazanır, adam olmayan da taşlarla ve kafirlerle beraber cehennemi boylar, canınızı sıkmayın, bu rahatlığınız fazla gitmez, dünya sultan süleymana kalmadı, size de kalmayacak. Varis Allahu tealadır, herkes yok olacak, O bakidir. Onda ve dininde bir kusur yoktur, olamaz, eğer kusur olsa ilah olamaz, iyi anlayın ahmaklar!

Çarşamba, 10 Eylül 2008 05:03 tarihinde güncellendi

Müteşabih Ayetler Hakkında Malumat !

vavlar.jpgMüteşâbih Sanılan Bazı Buyruklara Örnekler:

Buhârî, Saîd b. Cübeyr'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Adamın birisi İbn Abbas'a şöyle dedi: Ben Kur'ân-ı Kerîm'de benim için açıklanma­sı zor (muhtelif) bazı şeyler görüyorum. İbn Abbas: Nelerdir? diye sorunca adam şöyle dedi: Yüce Allah: "Sûr'a üfürüldüğünde o günde aralarında ak­rabalık bağı yoktur. Birbirlerini de sormazlar" (el-Mü'minûn, 23/101) diye buyururken, bir başka yerde: "Birbirlerine yönelip karşılıklı soru sorarlar" (Sâffât, 37/27) diye buyurmaktadır. Bir yerde: "Allah'tan bir söz gizlemezler" (en-Nisâ, 4/42) diye buyrulurken bir başka yerde: "Rabbimiz, Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık" (el-En'âm, 6/23 diyerek bu âyet-i kerimede de birşeyler gizleyecekleri bildirilmektedir. en-Nâziât Sûresi'nde yer alan: "Si­zi yaratmak mı daha zordur yoksa göğü mü? Onu bina etmiştir... Bundan sonra da yeri yarıp döşedi" (en-Nâziât, 79/27-30) buyruğunda göklerin ya­ratılmasını yeryüzünün yaratılmasından önce zikretmekte, bir başka yerde ise: "Siz yeri iki günde yaratan Allah'ı inkâr ediyor ve O'na ortaklar mı kılıyor­sunuz?... İkisi de isteyerek geldik dediler" (Fussilet, 41/9-11) diye buyurmak­ta ve bu buyruğunda yerin yaratılmasından göğün yaratılmasından önce söz etmektedir. Yine yüce Allah: "Allah Gafurdur, Rahimdir" (en-Nisâ, 4/100); "Allah Azizdir, Hakimdir" (en-Nisâ, 4/158) ile: "Allah Semi'dir, Basirdir" (en-Nisâ, 4/134) diye buyurmaktadır. Bu buyruklar ise adeta daha önce böyle idi de şimdi böyle değil gibi bir anlam çıkmaktadır.

Bunun üzerine İbn Abbas şu cevabı verdi: "Aralarında akrabalık bağı yok­tur" (el-Mü'minûn, 23/101) buyruğunda Birinci Nemadaki durum anlatılmak­tadır. Bundan sonra Sûra bir defa daha üfürülecek ve Allah'ın dilediği kim­seler müstesna, göklerde ve yerde bulunan herkes baygın düşecektir. İşte o vakit aralarında herhangi bir akrabalık bağı bulunmayacak ve birbirlerine so­ru sormayacaklardır. Bilâhare son üfürüşte ise birbirlerine karşı gelecek ve birbirlerine soru soracaklardır. Yüce Allah'ın: "Biz müşriklerden değildik" (el-En'âm, 6/23) buyruğu ile "Allah'tan bir söz gizlemezler" (en-Nisâ, 4/42) buyruğuna gelince; yüce Allah ihlas sahibi olan kimselerin günahlarını ba­ğışlaması üzerine müşrikler şöyle diyeceklerdir: Gelin biz de müşrik değil­dik, diyelim. Bunun üzerine Allah onların ağızlarına mühür vuracak ve bu sefer onların azalan yaptıklan işleri söyleyecektir. İşte böylelikle Allah'tan her­hangi bir sözü saklayamayacaklan ortaya çıkacaktır ve o vakit kâfirler keş­ke müslüman olsalardı, diye temennide bulunacaklardır. Yüce Allah yeri iki günde yarattıktan sonra semaya yönelerek iki günde de onları yedi sema ha­linde düzenledi. Daha sonra ise arzı yaydı ve orada suları ve meraları çıkar­dı. Arzda dağları, ağaçları, kum tepelerini ve gök ile yer arasındakileri diğer iki günde yarattı. İşte yüce Allah'ın: "Bundan sonra da arzı yayıp döşedi" (en-Nâziât, 79/30) buyruğunda anlatılan budur. Buna göre arz ve içindekiler dört günde, sema ise iki günde yaratılmıştır. Yüce Allah'ın: "Allah Gafurdur, Ra­himdir" buyruğu ise bizzat Allah kendi zatını kastetmektedir. Yani yüce Al­lah ezelden beri de böyleydi, ebediyyen de böyle kalacaktır. Yüce Allah, her neyi murad ederse mutlaka onun dilediği olur. Yazıklar olsun sana, Kur'ân-ı Kerîm senin için anlaşılmaz, tutarsız şeyler gibi görülmesin. Çünkü hepsi Allah'tan gelmiştir.

 

 

Kalplerinde Eğrilik Olanlar:

 

Yüce Allah'ın: "İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar" buyruğu mübtedâ olmak üzere merfû'dur. Bunun haberi ise: "Onun müteşâbih olanına uyar­lar" buyruğudur.

ez-Zeyğ: (Eğrilik); meyletmek (sapmak) demektir, Güneş (batıya doğru) kaydı, tabiriyle Gözler kaydı, tabiri burdan gel­mektedir. Asıl maksat terkedilip bırakıldığında da bu kökten gelen fiil kul­lanılır.

Yüce Allah'ın: "Onlar sapıp eğrilince Allah da onların kalplerini meylet­tirdi (saptırdı)" (es-Saff, 61/5) buyruğundaki "sapma" kelimeleri de bu kök­ten gelmiştir. Bu âyet-i kerime kâfir, zındık, cahil, bid'at sahibi bütün kesim­leri genel olarak kapsamına almaktadır. O dönemde bununla Necrân hıris-tiyanlarına işaret olunmuşsa dahi böyledir. Katâde, yüce Allah'ın: "İşte kalp­lerinde eğrilik bulunanlar..." buyruğunun tefsiri ile ilgili olarak bunları söy­lemektedir: Eğer burda sözü edilenler Harurâlılar ile Haricîlerin değişik tür­leri değil ise, bunlarla kimlerin kastedildiğini bilemiyorum.

Derim ki: Bu şekildeki tefsir Ebu Umame'den merfu olarak daha önce geç­miş bulunmaktadır. O kadarı sana yeterlidir.

 

Kalplerinde Eğrilik Bulunanlar ve Fitnenin Peşinden Gidenler:

 

Yüce Allah'ın: "İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve te'viline yeltenmek için onun müteşâbih olanına uyarlar" buyruğu ile il­gili olarak hocamız Ebu'l-Abbâs (yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun) şöy­le demektedir: Müteşâbih olana tabi olanların bu tabi oluşları, Kur'ân-ı Ke­rîm hakkında şüphe uyandırmak ve ayağı saptırmak için müteşâbihe tabi ol­maları ve bu maksatla müteşâbih olanları öğrenmeleri ihtimalden uzak de­ğildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'e dil uzatan Zındıklarla Karmatîler böyle yap­mışlardır. Diğer bir maksatları da müteşâbihin zahirine inanılmasını isteme­leridir. Nitekim zahiren Allah'ın cisim özelliklerini taşıdığını ifade eden Ki­tap ve sünnetteki buyrukları bir araya getiren Mücassime böyle yapmıştır. So­nunda bunlar yüce yaratıcının mücessem, bir cisim şekli olan bir suret oldu­ğuna inandılar. Bu cisim ve suretin onlara göre yüzü, gözü, eli, yanı, ayağı, parmağı vardı. Yüce Allah bunlardan yüce ve münezzehtir. Yahut da bunlar müteşâbih olana bunların te'villerini açıklamak, manalarını izah etmek için tabi olurlar. Ya da bu hususta Hz. Ömer'e çokça soru soran Sabîğ'in yaptığı gibi yapmaya çalışır. Buna göre müteşâbihe tabi olanlar dört gruptur:

1- Kâfir olduklarından şüphe olmayan ve Allah Teala'nın haklarında tevbe etmeleri dahi istenmeksizin öldürülmeleri hükmünü verdiği kimseler.

2- Haklarındaki sahih görüşe göre kâfir oldukları kabul edilenler. Çünkü bunlarla putlara, şekillere ibadet eden kimseler arasında fark kalmaz. Bun­ların tevbe etmeleri istenir. Tevbe ederlerse mesele yok. Aksi takdirde irti-dat edene yapılan uygulama gibi bunlar da öldürülürler.

3- Müteşâbihlerin te'vil edilmelerinin cevazı hususundaki görüş ayrılığına binaen, bunun caiz olup olmadığı hususunda da ihtilâf edilmiştir. Bilindiği gi­bi selefin gösterdiği yol, müteşâbih buyrukların zahirinden anlaşılanın imkân­sız olduğunu kesin olarak belirtmekle birlikte, te'villerine kalkışmayı terket-mek şeklindedir. Bu konuda derlerdi ki: Nasıl geldilerse onları siz de öylece okuyup gidiniz. Bazıları ise bu buyrukların te'vilini açıkça yapmış ve onlardan mücmel olanlarının anlamlarından herhangi birisini kat'î olarak tayin etmek­sizin, dilde açıklanması mümkün olan açıklama yolunu izlemişlerdir.

4- Hz. Ömer'in Sabîğ'a uyguladığı gibi, ileri derecede te'dib hükmü veri­len haller. Ebu Bekr el-Enbarî der ki: Selefin ileri gelenleri, Kur'ân-ı Kerîm'de-ki müşkil manaların tefsiri hakkında soru soranları cezalandırırlardı. Çünkü soru soran, eğer bu soruyu sormakla bir bid'ati yerleştirmek yahut fitneyi kö­rüklemeyi arzu ediyorsa, tepki görmeye ve büyük bir şekilde tazir edilme­ye layık bir kimsedir.

Şayet maksadı bu değil ise, işlediği bu günah dolayısıyla kınanmayı hak etmiş bir kimse demektir. Çünkü o dönemde Kur'ân-ı Kerîm'in indiriliş maksatlarından ve te'vilin hakikatlerinden tahrif edilmesi yolunda zayıf müslümanları şüpheye düşürmek ve saptırmak maksadını gütmeleri için in­karcı münafıklara bir yol icad etmiş oluyordu. Bu kabilden olanlara bir ör­nek. İsmail b. İshak el-Kadî'nin bize naklettiği şu haberdir. İsmail dedi ki: Bi­ze Süleyman b. Harb bildirdi. Süleyman Hammad b. Zeyd'den, o Yezid b. Hâ-zim'den, o Süleyman b. Yesâr'dan naklettiğine göre; Sabîğ b. İsi Medine'ye geldi. Kur'ân-ı Kerîm'in müteşâbih buyruklarına ve bazı şeylere dair sorular sormaya koyuldu. Ömer (ra) durumdan haberdar olunca arkasından birisi­ni gönderip huzuruna çağırttı.

Önceden de ona kuru hurma dallarından bir miktar hazırlamış bulunuyor­du. Huzuruna gelince Hz. Ömer ona: Sen kimsin dedi. O da: Ben Allah'ın ku­lu Sabîğ'im dedi. Hz. Ömer de: Ben de Allah'ın kulu Ömer'im, dedikten son­ra elindeki kuru hurma dalını alıp üzerine yürüdü ve kafasını yaraladı. Ka­nı yüzüne akıncaya kadar vurmaya devam etti. Daha sonra Sabîğ: Bu kada­rı yeter ey mü'minlerin emiri, dedi. Allah'a yemin ederim, daha önce kafam­daki rahatsızlıkların hepsi gitmiş bulunuyor.

Sabîğ'in te'dibine dair rivayetler arasında farklılıklar vardır. Bu rivayetler­den ez-Zâriyât Sûresi'nde söz edilecektir. Daha sonra yüce Allah Sabîğ'a tev-be etme ilhamını vermiş, tevbeyi kalbine yerleştirmiş olduğundan tevbe et­ti ve güzel bir şekilde tevbesinde sebat gösterdi.

Yüce Allah'ın: "Fitne çıkarmak" buyruğunun anlamı da şudur: Yani şüp­he uyandırmak arzusu, mü'minlerin, işin içerisinden çıkamayarak aralarının bozulmasını istemeleri ve herkesin kendi sapık görüşlerine dönmesini sağ­lamaları demektir.

Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: "Ve teviline yeltenmek için" buyruğunun an­lamı şudur: Bu gibi kimseler öldükten sonra diriltilmelerinin ve kendilerine hayat verilmesinin açıklanmasını istediler. Yüce Allah da bunun te'vilini (gerçekleşeceği vakti) ve zamanını Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği­ni onlara bildirdi. Ebu İshak der ki: Buna delil de yüce Allah'ın şu buyruğu­dur: "Onlar onun te'vilinden başkasını mı bekliyorlar. Onun tevilinin ge­leceği gün" yani onlara vadolunan öldükten sonra diriliş, amel defterlerinin verilmesi ve azap gibi kendilerine vadolunan şeyleri görecekleri için "evvel­ce onu unutanlar: «Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getir­mişlerdi» diyeceklerdir." (el-A'raf, 7/53) Yani bizler peygamberlerin önceden haber vermiş oldukları şeylerin te'vilini (akıbetini) görmüş bulunuyoruz.

(Ebû İshâk devamla) der ki: Yüce Allah'ın: "Halbuki onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir" buyruğu üzerinde vakıf yapılır. Ya­ni öldükten sonra dirilişin vaktini Allah'tan başka kimse bilemez demektir.

 

Te'vili Bilenler ve Tevilin Mahiyeti:

 

Yüce Allah'ın: "Halbuki onun gerçek tev'ilini ancak Allah bilir'' buyru­ğu ile ilgili olarak şöyle denilmektedir. Aralarında Huyey b. Ahtab'ın da bu­lunduğu yahudilerden bir topluluk, Rasûlullah (sav)'ın huzuruna girerek şöy­le dediler: Bize ulaştığına göre sana "Elif, Lâm, Mîm" buyruğu nazil olmuş­tur. Eğer sen bu söylediklerini doğru söylüyor isen, senin ümmetinin mül­kü ancak yetmişbir yıl olacaktır. Çünkü Elif Cümmel (Ebced) hesabına gö­re bir, Lam otuz, Mim de kırka tekabül eder. Bunun üzerine yüce Allah'ın: "Halbuki onun gerçek te'vilini yalnızca Allah bilir" buyruğu nazil oldu. Bu­na göre burada te'vil, tefsir anlamına gelir. Bu kelimenin te'vili şudur demek gibi. Ve işin sonunda evi edeceği (akıbeti) anlamına gelir. Bu kelimenin iş­tikakı ise İş sonunda şuna vardı, ifadesindeki kök­tendir, demek olur. Te'vil ettim, ise onu bu hale getirdim, demektir. Kimi fa-kihler bunu tarif ederek şöyle demişlerdir:

Te'vil, lafzın dışında kalan bir delile dayanarak lafızda kastedilen ihtima­li açığa çıkarmaktır. Tefsir ise lafzın beyan edilmesidir. "Onda rayb yoktur" yani şüphe yoktur; şeklindeki açıklama buna örnektir. Tefsirin aslı ise beyan etmektir. Bunu ifade etmek üzere:şekli kullanılır.

Te'vil ise anlamın beyan edilmesidir. Mü'minler tarafından onun hakkın­da şüphe sözkonusu değildir, ifadesinde olduğu gibi. Yahut o bizatihi hak­kın kendisidir ve bizatihi şüpheyi kabil değildir. Şüphe ancak şüphe edenin bir niteliği olabilir; şeklindeki açıklama da buna örnektir. İbn Abbas'ın ced (dede) hakkında: O da babadır, demesi de böyledir. Çünkü o, yüce Al­lah'ın: "Ey Âdemoğulları" buyruğunu te'vil ederek bu hükme varmıştır.

 

İlimde Derinleşmiş Olanlar:

 

Yüce Allah'ın: "İlimde derinleşmiş olanlar" buyruğu ile ilgili olarak; bu, önceki buyruklarla ilişkisi olmayan yeni bir söz başlangıcı mıdır, yoksa ön­ceki buyruğa atfedilmiş ve buna göre burdaki "vav" cem için mi kullanılmış­tır hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler.

Çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre; kendisinden önceki buyruklardan ayrı, yeni bir cümle başıdır ve ifade daha önce yüce Allah'ın: Onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir" buyruğunda tamamlanmıştır. İbn Ömer, İbn Abbas, Âişe, Urve b. ez-Zübeyr, Ömer b. Ab-dulaziz ve başkalarının görüşü budur. el-Kisaî, el-Ahfeş, el-Ferrâ, Ebu Ubeyd ve başkaları da bu görüştedir.

Ebu Nehîk el-Esedî de der ki: Sizler bu âyet-i kerimeyi vasi ile (durak yap­maksızın) okuyorsunuz. Halbuki bu kelime kat' ile okunmalıdır. İlimde de­rinlik sahibi olanlann bilgilerinin vardığı son nokta ise onların: "Biz O'na iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır" sözleridir.

Ömer b. Abdulaziz de buna benzer bir söz söylemiştir. Taberî buna ya­kın bir ifadeyi Yunus'tan, o Eşheb'den o da Malik b. Enes'ten rivayet etmiş­tir. Buna göre "derler" buyruğu derinleşmiş olanlar buyruğunun haberidir. el-Hattabî der ki: Şanı yüce Allah, kendisine iman edip içindekileri tasdik et­memizi emrettiği Kitabının âyetlerini muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki kısım halinde indirmiştir. Aziz ve celil olan Allah işte şöyle buyurmaktadır: "Sana Kitabı indiren O'dur, onun bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir... Hepsi Rabbinizin katından­dır." Burada yüce Allah kitabının müteşâbih olanına dair bilgisini kendisine tahsis ettiğini ve O'ndan başka hiçbir kimsenin onun te'vilini bilemeyeceği­ni haber vermekte, daha sonra aziz ve celil olan Allah, ilimde derinleşmiş olanlann: Biz O'na iman ettik, şeklindeki sözlerini naklederek onlardan öv­güyle söz etmektedir. Şayet onların imanları sahih olmasaydı, ondan dolayı öğülmeye layık olmazlardı.

İlim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre bu âyet-i kerimede tam va­kıf yüce Allah'ın: Halbuki onun gerçek te'vilini an­cak Allah bilir" buyruğu üzerinde olduğu ve bundan sonraki buyrukların ise yeni bir söz başlangıcı olduğu şeklindedir. Bundan sonraki buyruk ise: İlimde derinleşmiş olanlar: Biz ona iman ettik... derler" buyruğudur. Bu, İbn Mes'ud'dan, Ubey b. Ka'b, İbn Abbas ve Hz. Âişe'den de rivayet edilmiştir. Ancak Mücahid'den: "İlimde derinleşmiş olanlar"ı kendisinden önceki buyruğa nesak atfı yaptığı ve derinleşmiş olanların te'vili bildiklerini iddia ettiği de rivayet edilmiştir. Bu görüşün le­hine kimi dilcileri de delil göstererek: Bunun: "İlimde derinleşmiş olanlar da bunu bilirler ve iman ettik... diyerek.." şeklindedir, der ve "derler" kelimesinin hal olmak üzere nasb mahallinde olduğunu iddia ederler. Ancak dil­cilerin büyük çoğunluğu bu açıklamayı reddeder ve uzak bir ihtimal olarak görürler. Çünkü Araplar hem fiili, hem de mef ulu bir arada hazf etmezler. Hali ise fiil açıkça söylenmedikçe de zikretmezler. Eğer fiil açıkça söylenme­miş ise, hal de sözkonusu değildir. Şayet böyle birşey mümkün olsaydı "Abdullah binerek geldi" anlamında "Abdullah binerek" demek mümkün olur­du. Böyle birşeyin mümkün olması ise, ancak fiilin zikredilmesiyle birlikte olur. Kişinin: "Abdullah konuşur ve insanların arasını ıslah eder" demesi gi­bi. Burada "ıslah eder" ifadesi Abdullah'ın halini bildirir. Nitekim şair -ki bu­nu Ebu Ömer: Ebu'l-Abbas Sa'leb şu beyiti okudu, diyerek bana okumuştur-şu sözleri söyler:

"Ben orada oldukça kızgın ve kısa bacaklı, yüksek hörgüçlü bir deveyi saldım; Yürürken kısadır, otururken uzun görülür."

Yani yürürken boyu kısadır, demektir.

O halde; nahivcilerin de konu ile ilgili görüşleriyle desteklemelerinin ya­nında ilim adamlarının genelinin görüşü, yalnızca Mücahid'in bu konudaki görüşünden daha uygundur.

Aynı şekilde şanı yüce Allah'ın, mahlukatından nefyedip kendisi hakkın­da tesbit ettiği bir şeyde, daha sonraları ortağının olması mümkün değildir. Nitekim yüce Allah'ın şu buyruklarına bakalım: "De ki: Göklerle yerde olan gaybı Allah'tan başka kimse bilmez." (en-Neml, 27/65); "Onun vaktini ken­disinden başkası açıklayamaz" (el-A'raf, 7/187); "Onun Vechi (zatı) dışın­da herşey yok olacaktır" (el-Kasas, 28/88). İşte bütün bunlara dair bilgiyi şa­nı yüce Allah, yalnız kendisine tahsis etmiştir. Bunlarda kendisinden başka­sını ortak etmez. Yüce Allah'ın: "Halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir" buyruğu da böyledir. Şayet: "ilimde derinleşmiş olanlar" buyruğundaki "vav," nesak atfı için olmuş olsaydı, yüce Allah'ın: "Hepsi Rabbimizin katındandır" buyruğunun herhangi bir anlamı olmazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Derim ki: Hattabî'nin naklettiği ve Mücahid'den başkasının söylemediği­ni belirttiği söz ile ilgili olarak şunu ekleyelim: İbn Abbas'tan rivayet edildi­ğine göre: "İlimde derinleşmiş olanlar" buyruğu aziz ve celil olan Allah'ın ismine atfedilmiştir ve bunlar da müteşâbihi bilenler arasında yeralıp onlar bu müteşâbihi bilmelerine rağmen: "Biz ona iman ettik" demektedirler. Ay­rıca er-Rabî', Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr, el-Kasım b. Muhammed ve başkaları da bu görüşü belirtmişlerdir. Bu te'vile göre "Derler" ke­limesi "derinleşmiş olanlar" kelimesinin hali olmak üzere nasb durumundadır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Ve rüzgar ağlıyor kederinden Şimşek de bulutlar arasında çakıyor."

Bu beyitin iki anlama gelme ihtimali vardır. Burada "şimşek" kelimesi mübteda, "parıldıyor" kelimesi de haber olabilir. -Birinci te'vile göre- Böylelikle önceki ifadelerle alakası olmayan bir cümle olabilir. Diğer taraftan ("şimşek") "rüzgar" kelimesine atfedilip "parıldar" kelimesi hal durumunda olabilir. Bu da ikinci te'vile göre böyle olur ki, "parıldayarak" anlamına gelir. Yine bu gö­rüşü ileri sürenler şanı yüce Allah'ın ilimde derinleşmiş olanları ilimde de­rinleşmiş olmakla övmüş olduğunu ileri sürerler. Cahilliklerine rağmen on­ları nasıl övmüş olabilir? Ayrıca İbn Abbas da: "Ve ben onun te'vilini bilen­lerdenim" demiştir.

Mücahid de bu âyet-i kerimeyi okumuş ve: Ben de onun te'vilini bilen­lerdenim, demiştir. Onun bu sözünü İmamu'l-Harameyn Ebu'l-Mealî ondan nakletmiştir.

Derim ki: Bir takım ilim adamları bu görüşü de birinci görüşün kapsamın­da kabul ederek şöyle demişlerdir: Sözün tam olarak takdirî ifadesi "Allah nezdindedir" şeklindedir. Yani onun anlamı Allah nezdindedir ve onun te'vili­ni ancak Allah bilir, ifadesi ise müteşâbihatın te'vilini ancak Allah bilir, şek­lindedir. İlimde derinleşmiş olanlar ise, onu kısmen bilirler ve ona iman et­tik. Hepsi Rabbimizdendir, derler. Onların buna dair bilgileri ise, muhkem­de yer alan deliller ve müteşâbihatın muhkem buyruklara havale edilerek açık­lanma imkânıdır. Onlar müteşâbihatın kısmen te'vilini bilip diğer bir kısmı­nı bilemeyince: Biz hepsine iman ettik, hepsi Rabbimizdendir, derler. O'nun sâlih şeriatinden olup ilmimizin kuşatamadığı gizliliklerin bilgisi Rabbimiz nez­dindedir.

Birisi kalkıp: Müteşâbihatın kısmen tefsiri, derinleşmiş olanlar için dahi için­den çıkılmaz bir hal almıştır. O kadar ki İbn Abbas: Ben "evvâh" ve "ğislîn" kelimelerinin ne anlama geldiğini bilmiyorum, demiştir; diye sorarsa, ona şöy­le cevap verilir:

Bunun böyle olması gerekmez. Çünkü İbn Abbas daha sonra bunu öğren­miş ve vakıf olduğu bilgiye uygun olarak tefsir etmiştir.

Bundan daha kesin bir cevap da şöyledir: Şanı yüce Allah, ilimde derin­leşmiş olan hiçbir kimse bunu bilemez, dememiştir ki, böyle birşey sözkonusu olsun. Birisi bilmeyecek olursa bir diğeri bilebilir.

İbn Fûrek, ilimde derinleşmiş olanların te'vili bileceği görüşünü tercih eder ve bu hususta uzun uzun açıklamalarda bulunurdu. Hz. Peygamber'in İbn Abbas'a: "Allah'ım! Onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret" şeklinde­ki sözünde bu hususa dair açıklama vardır. Bu Kitabının manalarını ona öğ­ret anlamındadır. Buna göre yüce Allah'ın: "İlimde de­rinleşmiş olanlar" buyruğu üzerinde vakıf yapmak ile ilgili olarak hocamız Ebu'l-Abbas, Ahmed b. Ömer: Doğrusu da budur demiştir. Çünkü onların "ilimde derinleşmiş olanlar" diye adlandırılmaları Arap dilini anlayan her­kesin bilmekte müsavi olduğu muhkemden daha fazlasını bilmelerini gerek­tirmektedir. Eğer onlar herkesin bildiğinden başka birşey bilmiyor iseler on­ların derinlikleri nerede kalır? Fakat müteşâbih de türlü türlüdür. Kimisi hiçbir şekilde bilinemez. Ruhun durumu, Allah Teala'nın gaybın bilgisini yal­nızca kendisine ayırdığı Kıyamet saatinin kopması gibi. Bu gibi şeylerin bil­gisi İbn Abbas'a da başkasına da verilmemiştir. İşte ileri gelen ilim adamla­rı arasında: İlimde derinleşmiş olanlar müteşâbihi bilmezler, diyenlerin bu söz­den kastettikleri bu tür müteşâbihtir. Dinde bazı şekillere ve Arap dilinde bir­takım anlatım üslûplarına göre yorumlanması mümkün olan sözlere gelince, bunlar te'vil edilir ve doğru te'vili bilinebilir. Bununla olabilecek doğru ol­mayan birtakım te'vil ihtimalleri de izale edilebilir. Yüce Allah'ın Hz. İsa hak­kında "Ve O, kendisinden bir ruhtur" (en-Nisâ, 4/171) buyruğu ve benzer­leri böyledir. Kendisine lutfedildiği kadarıyla bu kabilden pek çok şey bil­medikçe hiçbir kimseye râsih (ilimde derinleşmiş) adı verilemez.

Müteşâbih, mensûh olan buyruklardır, diyenlerin görüşlerine göre ise, râ­sih olanların te'vili bilmek (durumunda olanların) kapsamına sokulması mümkün olmakla birlikte, müteşâbih buyrukların bu tür ile tahsis edilmele­ri doğru olamaz.

Rusûh (derinleşmiş olmak); bir şeyde sebat bulmak demektir. Sabit olan herşeye râsih denilir. Bu kelime aslında cisimler hakkında kullanılır. Dağın sabit olması (rusûhu) ve ağacın yerde râsih olması gibi. Şair der ki:

"Kalbimde derin kök salmıştır Leylâ'nın sevgisi, Belirtileri dahi değişiklik gösterme yi kabul etmiyor."

"Fijanın kalbinde iman rasih oldu (iyiden iyiye yer etti)" denilir. Bazıları (Araplardan): söyleyişini naklederler ki, birikintinin suyunun yere geçmesi anlamını ifade eder. Bu tabiri İbnu'l-Fâris nakletmiştir. Buna gö­re bu kelime zıt anlamlı bir kelimedir.

kelimeleri hep bir şeyin içerisinde sebat etmek, yerleşmek anlamını ifade eder.

Peygamber (sav)'a ilimde derinleşmiş olanlar hakkında sorulunca şöyle buyurdu: "Yeminine bağlı kalan, diliyle doğru söz söyleyen, kalbi de dosdoğ­ru olan kimsedir. "

Şanı yüce Allah: "Biz sana bu Zikri (Kur'ân'ı) indirdik ki insanlara ken­dilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın" (en-Nahl, 16/44) diye buyurmuş­ken, Kur'ân-ı Kerîm'de nasıl müteşâbih olabilir ve Allah Kur'ân'ın tümünü na­sıl apaçık kılmamış olabilir? diye sorulursa şu cevap verilir:

Bundaki hikmet -Allahu a'lem- âlimlerin üstünlük ve faziletinin ortaya çık­masıdır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'in tümü açık seçik olsaydı âlim olanların ol­mayanlara üstünlüğü ortaya çıkmazdı. Herhangi bir kitap tasnif eden de böy­le yapar. Kitabının bir kısmını açık, bir kısmını da müşkil (anlaşılması zor) şekilde yazar ve topluluk için bir yer bırakır. Çünkü varlığı, bulunması önemsiz ve basit olan bir şeyin güzelliği de az olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

 

Kur'ân Muhkemiyle Müteşâbihiyle Allah'tandır:

 

"Hepsi Rabbimizin katındandır" buyruğunda, muhkemiyle müteşâbihiy­le yüce Allah'ın Kitabına ait olan bir zamir vardır. İfadenin takdiri ise; onun tümü Rabbimizin katındandır, şeklindedir. "Hepsi" kelimesi zamire delalet et­tiğinden dolayı hazfedilmiştir. Çünkü bu kelime izafeti gerektiren bir söz­dür.

Daha sonra yüce Allah: "Ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır" diye bu­yurmaktadır. Yani böyle bir sözü söyleyen iman eden, bilgisinin ulaştığı nok­tada duran ve müteşâbihin arkasından gitmeyi terkeden, ancak akıl sahibi olan bir kimsedir. Herşeyin "lübb"ü onun özü demektir. İşte bundan dolayı akla "lübb" adı verilmiştir. Sahipleri" kelimesi ise kelimesinin ço­ğuludur.

 

8. "Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi çevir­me! Katından bize bir rahmet ver. Şüphesiz sen pek çok bağış­layansın."


(Kurtubi Tefsiri- Ali İmran suresi)

 

 

 

 

Çarşamba, 10 Eylül 2008 05:21 tarihinde güncellendi

Sayfa 338 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.