.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

İsrail jetleri yine Konya semalarında

jet.jpgTürk kamuoyu ve bölge ülkeleri tarafından tepki ile karşılanan Anadolu Kartalı Tatbikatı 2008/3, Konya’daki 3. Ana Jet Üs Komutanlığında başladı. Tatbikata, ABD ve İsrail jetleri de katılıyor.

İsrail 10 uçakla katılıyor

Gerginliğin tırmandığı bir döneme denk gelen tatbikata, ABD 16 adet  F-16,  İsrail beşer adet F-16 ve F-15, NATO ise 2 adet Awacs hava unsurlarıyla katılıyor. Geçtiğimiz yıllarda Tuz Gölü’ne yönelik tehditler, uranyumlu silah, gerçek mermi kullanıldığı yönündeki iddialarla gündeme gelen tatbikata, Filistin’i bombalayan İsrail uçakları ile Irak’ı bombalayan ABD uçakları da katılacak.

Geçen yıl katılmamıştı

İsrail’in İran’ı hedef alan saldırı tehditlerinin iyice yoğunlaştığı dönemde böyle bir tatbikatın yapılması ise başka önemli bir nokta. Kuzey Irak operasyonu ile yaşanan gerginlik nedeniyle geçtiğimiz yıl tatbikata katılmayan İsrail ve ABD, bu yıl fikir değiştirdi. Bu fikir değişikliğinin arkasında muhtemel bir İran operasyonu olup olmadığı cevabı merak edilen başka bir soru.

Yıllardır gerçekleştirilen Türk kamuoyu ve bölge ülkeleri tarafından tepki ile karşılanan Anadolu Kartalı Tatbikatı 2008/3, Konya'daki 3. Ana Jet Üs Komutanlığında başladı. 3. Ana Jet Üs Komutanlığında uluslararası nitelikte gerçekleştirilecek tatbikata, ABD ve İsrail jetleri de katılıyor. Tatbikata, Türkiye'nin yanı sıra ABD 16 adet F-16, İtalya 3 adet Eurofighter, İsrail beşer adet F-16 ve F-15, Nato ise 2 adet Awacs hava unsurlarıyla katılıyor. Uçakların havada aktif olarak savaşın içinde yer alıyormuş gibi hareket edeceği eğitimde gerçek savaş ortamının oluşturulacağı, ancak gerçek mühimmat kullanılmayacağı bildirildi.

Bu yıl 3. Ana Jet Üs Komutanlığında, Anadolu Kartalı Tatbikatı'nın ilki 28 Nisan/16 Mayıs arasında Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) unsurlarının katılımıyla Anadolu Kartalı Tatbikatı'nın ikincisi ise 9-20 Haziran’da Türkiye, ABD, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ve NATO Awacs unsurlarının katılımıyla yapılmıştı. Avrupa'nın en geniş eğitim sahasına sahip 3. ana Jet Üs Komutanlığındaki Anadolu Kartalı Komutanlığı bünyesinde yapılan bu tatbikatlara, yabancı ülkelerin hava kuvvetleri büyük ilgi gösteriyor. Anadolu Kartalı tatbikatı, 19 Eylülde sona erecek.

Akgönenç: Tatbikat düşündürücü

Saadet Partisi Genel İdare Kurulu Üyesi Oya Akgönenç, Anadolu Kartalı çerçevesinde gerçekleştirilen tatbikatın akıllarda çeşitli soru işaretleri bıraktığını söyledi. Bu tatbikatların yapılmasının 1 yıl öncesinden kararlaştırıldığını söyleyen Akgönenç, İran’a saldırı konusunun sık sık gündeme getirildiği bir zamanda İsrail ve ABD uçaklarının Türk topraklarında olmasının oldukça düşündürücü olduğunu vurguladı. İsrail’in Şah döneminde tatbikatlarını İran’da yaptığını ifade eden Akgönenç, şimdi bu tatbikatların Türkiye’de yapıldığını hatırlatarak, “İsrail neden bu kadar uzun menzilli tatbikatlar yapıyor?” diye sordu.

Filistin’i bombalayan F-16’lar mevlana şehrinde

2001 yılından bu yana gerçekleştirilen NATO tatbikatları, yapıldığı her dönemde tartışma konusu oldu. Tartışmaların odak noktasında İsrail ve ABD yer aldı. Geçtiğimiz yıllarda; alçak uçuşlar, Tuz Gölü’ne yönelik tehditler, uranyumlu silah, gerçek mermi kullanıldığı yönündeki iddialarla gündeme gelen tatbikata, bu yıl NATO ile dört ülkenin hava unsurları katılıyor. Uzun yıllardır yapılan tatbikatlar nedeniyle, Konva Ovası bölgesel savaş merkezi haline geldi.

Lübnan'ı ve Filistinlileri bombalayan İsrail’in F-16 uçakları, bir kez daha Mevlana şehri Konya semalarında tatbikat yapacak. 20 bin kilometre kare alanda günlerce sorti gerçekleştiren İsrail ve ABD uçakları, Müslümanların üzerine nasıl bomba yağdırmaya devam edeceğinin tatbikatını yapacak.

İsrail’in İran’ı hedef alan saldırı tehditlerinin iyice yoğunlaştığı dönemde böyle bir tatbikatın yapılması ise başka önemli bir nokta. Kuzey Irak Operasyonu ile yaşanan gerginlik nedeniyle geçtiğimiz yıl tatbikata katılmayan İsrail ve ABD, bu yıl fikir değiştirdi. Bu fikir değişikliğinin arkasında muhtemel bir İran operasyonu olup olmadığı cevabı merak edilen başka bir soru.

Milli Gazete
 

Çarşamba, 10 Eylül 2008 05:46 tarihinde güncellendi

Rasih Alim Kimlerdir?

dalga.jpgMekrtubat-ı Rabbani  2. cilt, 54. mektubtan...

İttiba'dan olan üçüncü derece, Efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in hallerine, zevklerine ve iç buluşlarına tabi olmaktır. Bunlar velâyet-i hâssaya tealluk eden (şeylerdir.) Bu derece, velayet erbabına mahsustur. İsterse o velî saliki meczub olsun, isterse maczubu salik olsun (fark etmez.)

Velayet metebesi sonuna ulaşınca muhakkak nefis mutmainne oldu, tuğyan ve inadından vazgeçti, inkardan ikrâra (dönüştü), küfürden islâma dönüştü. Mutâbaatta bundan sonra ne şey yaparsa, o şey mutâbaatın hakikatı olur. Eğer namazı eda ederse muhakkak mutâbaatın hakikatını eda etmiş olur. (Yani namazda.) Oruçta, zekatta hüküm aynı şekildedir. Bu kıyas üzere, mutâbaatın hakikatı bütün şer-i hükümlerin yerine getirilmesinde olucudur.

Eğer; namazın orucun hakikatı nedir? Halbuki namaz ve oruçtan her birerleri hususi fiillerden ibarettir. Emredildiği şekilde bu fiiller yapılsa, muhakkak hakikat eda edilmiş olur. Bunun ötesinde hakikat nasıl olur? Suret nasıl olur? Denirse.

(Cevapta) derim ki: Yeni başlayanın nefsi, bizzat ahkâm-ı semaviye- yi inkâr eden nefs-i emmare olunca, o nefisten ahkâmı şeriyyeyi işlemek, suret itibarıyla olur.  

Sona ulaşanın nefsi mutmeinne olunca, şeriat hükümlerini rıza ve rağbetle kabul edince; ondan ahkâmı işlemek hakikat itibarıyla oldu.

Mesela: Münafık ve müslümandan her birerleri namazı eda eder. Münafıkın batınında inkâr bulunduğu için ondan ancak sûretin edası sâdır olur (ortaya çıkar.) Müslüman batının inkiyadı (boyun eğmesi) vasıtasıyla namazın hakikatıyla süslenmiştir. Suret ve hakikat, bâtının inkârı ve ikrarına itibarladır.

(Yani içinde tasdik olup ta şer-i ahkâm uygulanırsa hakikat, küfür olup ta uygulanırsa suret olur.)

Dördüncü derece mutâbaattan bir derecedir. Evvelki derecede bu mutâbaatın sureti vardı, burada ise hakikatı vardır. İttiba'dan olan bu dördüncü derece râsih âlimlere mahsustur. (Allah çalışmalarını şükrana layık eylesin.) Muhakkak bu râsih âlimler nefsin mutmainne olmasından sonra bu mutâbaat devletiyle hakikatlanırlar. Allah dostları  (Allah onların sırlarının kudsiyetini artırsın)  için, eğer nefsin mutmainne olmasından bir nevi hasıl olsa bile lakin nefis için kamil mutmainne (olmak,) veraset yoluyla âlimlerin nasibi olan nübüvvet kemâlâtının tahsilinde hasıldır. Râsih  alimler, nefsin itmi'nanının kemali vasıtası ile, ittiba'nın hakikatı olan şeriatın hakikatıyla hakikatlanırlar. Diğerlerinde (Râsih olmayan âlimler) bu kemalat yok olunca, (onlar) bazen şeriatın suretiyle bazen şeriatın hakikatıyla hakikatlanırlar.

Râsih Âlimlerin alametinden (bir nebze) beyan edelim ki; her bir  zahir âlim, kendisinin râsih olduğunu iddia etmesin; nefs-i emmaresini  mutmainne zannetmesin. Râsih âlim o şahıstır ki, kitap ve sünnetin müteşabih olanının te'vilinden onun nasibi vardır; Kur'an surele rinin başındaki kesik harflerin sırlarından hissesi vardır. Müteşabihatın te'vili kapalı sırlar cümlesindendir.

"El" gibisini kudretle, "vech" gibisini zatla te'vil etmek, bu (kapalı sırlar cümlesinden olduğu) zannedilmesin. Çünkü bu (şekilde yapılan) te'vil zahir ilimden ortaya çıkar. Sırlarla (bunun) bir alâkası yoktur. Bu sırların ashabı, Peygamberlerdir. (Üzerine salât ve selâm olsun.) Bu rumuzlar onların (Peygamberler) muamelesine işarettir. Bu büyük devletle, bu büyüklere tabî olmak ve varis olmak sebebiyle kendisi için bu dev let irade edilen herkes şereflendirilir.   

            Mutâbaattan olan bu derecenin hasıl olması ki, bu mutâbaat mutmeinne nefse bağlanmış, şeriatın sahibine (üzerina salât selâm olsun) hakiki ittibaya ulaşmaya bağlan mıştır. Bazen fenâ ve bekânın aracılığı olmaksızın, sülük ve cezbenin vasıtası olmaksızın ele geçebilir. Arada haller, vecdler, tecelliler ve zuhuratlardan hiçbir şeyin olmaması da mümkündür. Bu devlet vaktin ele geçen (peşin sermayesi) olur. Fakat bu devle te (ittiba devleti) velâyet yolundan (seyr-i sülük) ulaşmak, diğer yollardan ulaşmaktan daha yakındır. Diğer yol bu fakirin zannınca sünnet-i seniy-yeye yapışmak, (o sünnetin sahibi üzerine salât, selâm ve tahiyye olsun), bid'atın isminden resminden sakınmak yoludur. Kim ki bid'atı haseneden sakınmazsa; onun bid'atı seyyieden sakınması, ruhunun derinliklerine bu devletten bir koku ulaştırmaz. Bu mana bugün zordur. Çünkü âlem bid'at denizinin derinliklerinde boğulmuş, bid'at karanlıklarında tatmin olmuştur. Bid'atı kaldırmakta ve sünneti ihya etmekte kimin tâkatı var?   

Bu vaktin ekseri âlimleri bid'atı revaçlandırıyorlar. Sünneti yok ediyor lar. Geniş geniş bid'atları işlemeye fetva veriyorlar, bilakis halkın örfünü illet yaparak bid'atı müstahsen sayıyorlar. İnsanları bid'ata delalet ediyorlar. Keşke bilseydim, şayet delalet yayılsa ve batıl örf olsa, teamül (halkın örfü) olur diye, neyi (bahane olarak) derlerdi. Bilmezler mi, her teamül/örf istihsan delili değildir. İtibar edilen teamül ancak, evvelki asırdan gelen bütün insanların cem olmasıyla hasıl olan teamül/örf dür.

Fetevayı Gıyasiyye de (bu mesele) zikredildiği gibi. Şeyhu-l İslâm Şehid (r.a.), Belh meşayıhının istihsanını almıyoruz, ancak evvelki ulemamızın kavlini alıyoruz dedi. (Allah onlara rahmet etsin.) Çünkü bir beldedeki teamül cevaza delâlet etmez. Cevaza ancak sadr-ı evvelden (asrı saadet) beri gelen teamül delâlet eder. (Bu), Peygamberimiz’in -sallallahu aleyhi ve sellem- onları bu iş üzere takriri olduğuna delil olması içindir. Bu, Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- için şeriat (tayini) olmuş olur. Bu şekilde olmayınca onların (diğerlerinin) fiilî huccet olmaz, ancak bütün beldelerdeki insanların tamamından olursa, o zaman icmâ' olur. İcmâ huccettir.

Bakmazmısın ki insanlar şarap satmaya, faiz alıp vermeye alışıp örf yapsalar bunların helalığı ile fetva verilmez.[1] Şüphe yok ki insanların hepsinin örfünü bilmek, bütün şehir ve beldelerin ameline vâkıf olmak, insanın kuvvetinin tâkatı dışındadır. (Netice olarak) sadr-ı evvelden gelen ve hakikatta Peygamberimiz'in  -sallallahu aleyhi ve sellem- takriri olan ve sünnete dönen teamül, (uygulanmakta sabit) kaldı. (Diğer örfler geçerli delil olmaz.) Nerde bid'at ve nerde güzelliği? 

Ashab-ı kirâm rıdvânullahi aleyhim hazretlerinin bütün kemalatla-rının hâsıl olması için, beşerin en Hayırlısının -sallallahu aleyhi ve sellem- sohbeti kâfî oldu.

Sofiye yolunu seçmeden, sülük ve cezbe ile (mânevî) mesafeler kat' etmeden, selef âlimlerinden râsih olmak devletiyle şereflenen, (bu devlete) sünnet-i seniyyeye ittibaya yapışması vasıtasıyla (ulaştı), -sünneti seniyyenin sahibine salât, selâm ve tahiyye olsun- razı olunmayan bid'atlardan kaçması vasıtasıyla (ulaştı.)

Allah'ım! Bizi sünnete ittiba üzere sabit kıl, bid’atları işlemekten, sünnetin sahibi hürmetine -sallallahu aleyhi ve sellem- uzak eyle.  



[1] Bu günkü halimizi beyan ediyor. Şimdi insanların pek çoğu, kati haramları dikkate almıyorlar. Bunlar için helal olduğuna asla fetva verilmez, zira Kur’an nasları kıyamete kadar değişmez. Kendimiz Kur’ana uymalıyız, Kur’anı kendimize uyduramayız.

Çarşamba, 10 Eylül 2008 05:41 tarihinde güncellendi

Rızık ve Rızkı Elde Etmenin Sebepleri

 nimetlr.jpgRızık ve Rızkı Elde Etmenin Sebepleri

Âyet-i kerimede kalbin rızık hususunda sebeplere taalluk etmesinin ca­iz olduğuna ve bunun tevekküle aykırı olmadığına delil vardır. Her ne ka­dar rızık takdir edilmiş ve Allah'ın emir ve paylaştırması yerini bulacak ise de, Allah rızkı hikmete mebni sebeplere bağlı kılmıştır. Böylelikle yüce Al­lah sebeplere taalluk eden kalpler ile rablerin Rabbine tevekkül eden kalpleri birbirinden ayırt etsin. Sebebin, tevekküle aykırı düşmediğine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Eğer siz Allah'a hakkı ile tevekkül edecek olsaydınız, tıpkı sa­bahleyin kursağı boş ve aç gidip de akşamleyin kursağını doldurmuş halde dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sîzi de rızıklandırırdı." Bu hadisi Buhârî ri­vayet etmiştir.

Hz. Peygamber bu hadisi ile rızık talebi hususunda sabah gidip öğleden sonra çıkışın gerçek tevekküle aykırı düşmediğini haber vermektedir. İbnü'l-Arabi der ki: Fakat sufi şeyhler derler ki: Kişi ancak itaatler hususunda sa­bah ve akşam yola koyulur. İşte asıl rızkın gelmesini sağlayan sebep budur. Derler ki: Buna delil şu iki husustur: Birincisi, yüce Allah'ın: "Sen aile hal­kına namazı emret, kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemeyiz, sana rızkı Biz veririz" (Tâ-Hâ, 20/132) buyruğudur. İkincisi de, yüce Allah'ın: "Güzel söz O'na yükselir, onu da salih amel yükseltir" (Fatır, 35/10) buyru­ğudur. Yüce Allah'ın rızkını, mahalli olan semadan inmesini sağlayan ancak yukarı doğru yükselen şeydir. Bu da hoş zikir ve salih ameldir. Yoksa, yer­yüzünde çalışıp çabalamak değildir. Çünkü yeryüzünde rızık diye birşey yok­tur. Sahih olan ise, buyrukların zahirini kavrayan fukahâya göre sünnetin sağ­lamca ortaya koyduğu husustur. O da dünyevî sebepler gereğince ekip biçmek, pazarlarda ticaret yapmak, malların bakımı, geliştirilmesi, mahsul elde etmeyi sağlayan şekliyle ziraatle uğraşmak gibi yollardır.

Asbab-ı kiram da Peygamber (sav) aralarında bulunduğu halde bu şekil­de hareket ederdi. Ebu'l-Hasen b. Battal der kî: Şanı yüce Allah kullarına ka­zandıkları şeylerin hoş ve temiz olanlarından infak etmelerini bir çok âyet-i kerime ile emretmiştir. Ve şöyle buyurmuştur: "Kim mecbur kalırsa, saldır­mamak ve haddi aşmamak şartıyla (yerse) onun üzerine günah yoktur", (el-Bakara, 2/173) Bu buyruğuyla darda kalan bir kimseye kazanmakla ve ken­disi ile gıdalanmakla emretmiş olduğu helal gıdayı bulamaması halinde, haram olan gıdayı ona helal kılmakta, semadan üzerine yiyecek birşeylerin inmesini beklemesini emretmemektedir. Eğer gıdasını sağlayacağı şeyleri ara­mak hususunda çalışıp çabalamayı terkedecek olursa, hiç şüphesiz kendisi­nin katili olur.

Rasûlullah (sav) da yiyecek birşey bulamadığından dolayı açlıktan kıvra­nır, bununla birlikte üzerine gökten yiyecek birşey inmezdi. O, kendi aile hal­kı için bir yıllık yiyeceklerini alıkoyardı. Allah fetihleri müesser kılıncaya ka­dar bu böyle devam etti. Enes b. Malik'in rivayetine göre, bir adam Peygam­ber (sav)'ın yanına deve ile gelerek, Ey Allah'ın Rasûlü diye sordu. Onu bağ­layıp mı tevekkül edeyim, yoksa serbest bırakıp mı tevekkül edeyim? Hz. Pey­gamber ona: "Onu bağla ve öylece tevekkül et" diye cevap vermiştir.

Denildi ki: Sufle ehli mescidde oturup, ziraatle uğraşmayan, ticaret de yap­mayan, kazançları olmayan, mallan bulunmayan fakir kimseler oldukların­dan dolayı bu görüşü savunanların Suffe ehlini kendilerine delil gösterecek­leri bir tarafları yoktur. Çünkü Suffe ehli, beldelerin kendilerine dar gelme­si esnasında İslâm'ın misafirleri idiler. Bununla birlikte gündüzün odun toplar, Rasûlullah (sav)'ın evine su taşır, geceleyin Kur'an okur ve namaz da kılarlardı. Buhârî ve başkaları onları bu şekilde anlatmaktadır. Dolayısıyla on­lar, rızkın sebeplerine yapışan kimselerdi. Hz. Peygamber'e bir hediye gel­di mi, onlarla beraber yerdi. Eğer gelen bir sadaka ise, kendisi ona el sür­mez, onlara verirdi. Fetihler çoğalıp İslâm yayılınca da -Ebu Hureyre ve baş­kaları gibi- Suffe'nin dışına çıktılar, emirlik, kumandanlık yaptılar. Yerlerin­de oturmadılar.

Diğer taraftan kendileri vasıtasıyla rızkın talep edildiği sebepler (yollar) altı türlüdür denilmiştir:

1- Bunların en üstünü, Peygamberimiz Muhammed (sav)'ın kazanç şek­lidir. O şöyle buyurmuştur: "Benim rızkım mızrağımın gölgesi altına yerleş­tirildi, Zillet ve küçülmüşlük de emrime muhalefet olana yazıldı." Bu hadi­si Tirmİzî rivayet etmiş ve sahih olduğunu ifade etmiştir. Yüce Allah, böy­lelikle Peygamberinin rızkını -faziletli olması dolayısıyla- kendi kazancına bağ­lı kılmış ve özel olarak ona kazanç türlerinin en faziletlisini ihsan etmiştir ki, bu da düşmana galip gelmek ve onu yenik düşürmek suretiyle rızkı almak şeklidir. Çünkü bu yol, en şerefli bir yoldur.

2- Kişinin kendi el emeğinden yemesi: Hz. Peygamber şöyle buyurmuş­tur: "Kişinin yediği en hoş şey, elinin emeğinden (yediği) dir. Ve şüphesiz Al­lah'ın Peygamberi Dâvud kendi el emeğinden yerdi." Bu hadisi de Buhârî ri­vayet etmiştir. Kur'an-ı Kerimde de (Hz, Dâvud hakkında) şöyle buyurul-maktadır:  "Biz ona sizin için giyecek (zırh) yapmak sanatını öğrettik." (el-Enbiya, 21/80) Hz. İsa'nın da annesinin eğirdiği yünün gelirinden yediği ri­vayet edilmektedir.

3- Ticaret. Bu da ashab-i kiramın çoğunun yaptığı işti. Özellikle de Mu­hacirlerin (Allah hepsinden razı olsun). Kur'an-ı Kerim ticaretin önemine, bir­den çok yerde delâlet etmektedir.

4- Ziraat ve ağaç dikmek. Biz buna dair açıklamalarımızı el-Bakara Sûre­si'nde (2/205. âyetin tefsirinde) açıklamış bulunuyoruz.

5- Kur'an okutmak, Kur'an öğretmek ve Kur'an İle tedavi (rukye) buna da­ir açıklamalar da Fatiha Sûresi'nde (Fazileti ve İsimleri bölümü, 4. başlıkta.) geçmiş bulunmaktadır.

6- Muhtaç düşmesi halinde ödemek suretiyle borç almak. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Kim ödemek isteğiyle başkalarından mal alırsa Allah ona ödetir. Kim de o malı telef etmek niyetiyle alırsa, Allah da onu telef eder." Bu hadisi Buhârî, Ebu Hureyre (r.a)'dan rivayet etmektedir.

 

Çarşamba, 10 Eylül 2008 05:39 tarihinde güncellendi

Hz. Peygambere Söven, Dil Uzatan...

kl.jpgHz. Peygambere Söven, Dil Uzatan Zimmet Ehlinin (gayrı müslim) Hükmü:

İlim adamlarının çoğunluğu, zimmet ehlinden olup da Peygamber efen­dimize söven, yahut üstü kapalı ifadelerle ona dil uzatan veya onun değe­rini hafife alan, yahut da Hz, Peygamber'e, kâfir olmasını gerektiren şekil­den başka türlüsüyle nitelendiren kimsenin öldürüleceği görüşündedir. Çün­kü biz ona zimmetin gereği olan himayemizi veya onunla ahidleşmeyi bu esas üzere yapmış değiliz. Şu kadar var ki, Ebu Hanife, es-Sevrî ve Küfelilerden onlara tabi olanlar şöyle demişlerdir: Böyle bir kimse öldürülmez. Çünkü onun içinde bulunduğu şirk hali bundan daha büyüktür. Ancak bu davranışından ötürü te'dip ve ta'zir edilir.

Çarşamba, 10 Eylül 2008 05:37 tarihinde güncellendi

Sayfa 337 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.