Sözün özü: Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı
Hayrettin Karaman'dan Nihayet Düzgün Bir Açıklama
Sözün özü: İslamın Kafirlere Karşı Durumu!
Seyr Kitabı-Mülteka
Cihad, bizim tarafımızdan başlanmak bakımından farzı
kifayedir. Bazı müslümanlar bunu ikame ederlerse, diğer bütün müslümanlar
üzerinden sorumluluk düşer. Herkes terk ederse, tüm müslümanlar günahkar olur.
Çocuk, kadın, kör, ayağı kesik ve kötürüm olana farz
değildir.
Eğer düşman galib olursa, herkese farz (farzı ayın) olur.
Bu durumda kadın ve köle, kocası ve efendisinin izni olmadan şavaşa çıkar. Eğer
(hazinede) ganimet varsa ücret vermek mekruh olur. Eğer yoksa, ücret vermek
mekruh olmaz.
Kafirleri muhasara ettiğimiz zaman, onları islama davet
ederiz. İslama girerlerse ne alâ; değilse cizye ehlinden (ehli kitab veya arap
olmayan müşrik ve putperestlerden) iseler cizye vermeye davet ederiz. Onlara
cizyenin miktarı ve ne zaman vacib olduğu beyan edilir. Eğer kabul ederlerse,
bizim lehimize ve aleyhimize olan hususlar, onlar için de sabit olur. (Kanları
ve malları koruma altında olur.)
Kendilerine (islam) daveti ulaşmayan kimselerle, onları
davet etmeden evvel savaşmak haramdır. Davet kendilerine ulaşanları tekrar
davet etmek mendubtur.
Eğer cizye vermeyi kabul etmezlerse, Allahu tealadan
yardım isteriz ve onlarla savaşırız. Mancınıklar hazırlayarak, ateşler yakarak,
su ile boğarak, ağaçlarını keserek, ekinlerini ifsat ederek onlarla savaşırız.
Müslüman esirleri siper yapsalarda onlara (mermi) atarız ve (bu atışlarda)
kafirleri kasdederiz.
Kadın ve Kur’anı, emniyetine güvenilmeyen müfreze ile
birlikte göndermek mekruhtur. Emniyet olan ordu içinde götürmek mekruh
değildir. Bizden birinin izinle onların arasına mushafı şerifi götürmesi, ahdi
ifa ederlerse mekruh olmaz.
Ahdi bozmaktan, ganimetten çalmaktan, müsle yapmaktan
(düşmanın kulağını, burnunu kesmek gözünü oymak gibi) men edildik. Kadın
öldürmekten, mükellef olmayan (küçükleri) ve yaşlıları öldürmekten, kör veya
kötürüm olan veya sağ eli kesik olanı öldürmekten men olunduk; ancak bunlar
savaşmaya güç yetirirlerse veya savaş işinde fikir sahibi iseler veya mal
sahibi olup onunla adamlarını savaşa teşvik ediyorsa veya sultan (idareci) iseler
müstesnadır (bu durumda öldürülürler.)
Kişi, kafir babasını öldürmekten men edildi, belki
başkasının öldürmesi için oğul sakınır; ancak babası onu öldürmeyi kasdetse ve
onu def etmesi ancak öldürmesiyle mümkün ise bu durumda müstesnadır (oğul,
kafir babasını öldürür.)
Şayet lehimize maslahat varsa onlarla sulh etmek caiz
olur. Onlarla sulh etmek için onlara mal vermek caiz olmaz, ancak helak olma
korkusu hali müstesnadır. Daha sonra anlaşmayı bozmakta bizim için menfaat
varsa, onlara haber verilip anlaşna bozulabilir. Onlardan biri hıyanetlik
ederek bize karşı savaşsa sadece o kişi öldürülür, eğer ittifaklı iseler veya
sultanlarının izniyle olursa, anlaşmanın bozulduğunu bildirmeksizin hepsi ile
savaşılır.
Onlara silah satılmaz, at ve demir gibi madenler de
satılmaz, sulhten sonra olsa da. (Mühim madenler ve silahlar bu hükümdedir.)
Açıklama:
Yukarki metin, osmanlı döneminin en makbul fetva kitabı
olan Mülteka’dan tercüme edilmiştir. Şimdi iyi düşünmek lazımdır. Bu hükmü
uygulamak için evvela islamın gücü ve birliği olmalıdır, ilk iş müslümanların bu
birliği sağlamaları ve bu gücü hazırlamalarıdır. Kafirlerle dostluk için
vaktimiz yok, zira onların hedefi bizi de kendileri gibi yapıp dünyada cizye vermeden
istedikleri gibi (hayvan gibi) yaşamaktır. İslamın hükmü tatbik edilmeyince
onların hükmü geçerli olur.
Eğer bu hüküm uygulanmazsa veya bu niyet bulunmazsa o
zaman islamın neresindeyiz? Kime müslüman olduğumuzu kabullendirebiliriz ki!
İşte islam aleminin başını tahtından indiren ahmak
müslümanlar, alim ve üstad kılıklı sahte din hırsızları, islam ümmetini başsız
bırakıp en büyük darbeyi içerden vurdular. Son dönem tarihini iyi okuyanlar
yapılan ihanetin dehşetini anlarlar. Şimdi adam diye lafı edilenlerin o zaman
kimlere yataklık ettiğini bizzat keşfederler.
Şimdi bu hükümleri bir kenara bırakıp iman ve cihadı örtbas edip genç zihinleri avrupa ve batı medeniyyeti ile büyüleyen, onlarında din sahibi olduğunu, aynı Allaha inandığını, cennete gireceklerini vesair bir sürü zırvalamayı körpe dimağlara ve kalblere zerkeden aldanmış ve aldatıcı kimselerin ne yapmak istediğini biraz anlamaya çalışmış oluruz. Madem onlarda bizim gibi idiler de ecdadımız neden onlarla yüzlerce kez savaştı can verdi kan verdi??? İlayı kelimetullah -İslam dinini yüceltmek- davası nerde kaldı??? Kim islamı yaşayacak, kim cihad edecek, kim düşmanla boğuşacak? Bırak bunları böyle bir niyeti kalbinde taşıyan kaç kişimiz var. Vaktinin imamını bilmeden ölen cahiliyye üzere ölmüştür hadisi şerifini ve Cihadın kıyamete kadar devam edeceğini bildiren hadisi şerifleri de hatırlatırız.
M.Şevket Eygi den...
Açık Saçık Mankenler, Türkücüler, Şarkıcılar Dinî Sohbet Yapıyor!..MÜBAREK Ramazan ayında yoğunlaştı; Kur’ân’a, sünnete, fıkha, şeriata aykırı saçma sapan fetvalar veriliyor. Televizyon kanallarına, açık saçık şarkıcı, türkücü, manken kadınlar çıkıp din hocalığı taslıyor. İşin en vahimi bütün bunlara karşı Diyanet İşleri Başkanlığı uyarma ve düzeltme vazifesini yapmıyor; gerçek din âlimleri fıkhı, sünneti, şeriatı müdafaa etmiyor (savunmuyor).
Dostlarımdan biri, bir fetva bürosuna telefon açmış “Kur’ân kursu öğrencilerine yemek yedirsem, zekât yerine geçer mi?” sorusunu yöneltmiş, “olur...” demişler. Son derece yanlış bir fetvadır bu. Zekât’ta temlik, yani zekât olarak verilen para veya malın mülkiyetini, zekâtı alan kimseye aktarmak şartı vardır. Örnek vereyim: Kırk koyununuz var, birini zekât olarak vereceksiniz; koyunu vermeniz gerekir. Bu hayvanı kesip pişirseniz, yanına pilav ve helva ekleseniz, fakirlere yedirseniz zekât olmaz; sadaka, hayır, hasenat olur.
Bozuk fetvaları ve ruhsatları maalesef bir takım bozuk ilâhiyatçılar veriyor. Ciddi, vakarlı, şeriata ve sünnete bağlı ilâhiyatçıları tenzih ederim. Ben, bozuk, reformcu, yerli oryantalist, ciddiyetsiz olanları kasd ve tenkit ediyorum.
Dini meselelerde Türkiye’de geçerli olan kitap, merhum Ömer Nasuhi Bilmen’in “Büyük İslâm İlmihâli” adlı çok faydalı, mübarek, feyizli eseridir. Hanefi mezhebine göredir, Şafii mezhebine mensup din kardeşlerimiz, muteber ve güvenilir bir Şafii ilmihaline müracaat etmelidir.
Dinini şarkıcılardan, türkücülerden, mankenlerden, açık saçık kadınlardan; bozuk ilâhiyatçılardan öğrenmeye kalkan kişi dünya ve âhiret konusunda büyük zararlara uğrar. İbadetleri boşa gidebilir. Zekât veriyorum diye paralar öder, onlar da zekât olmaz, sevap kazanacağım diye günah işler...
Öyle bozuk fetva ve ruhsatlar veriliyor ki bunlar maazallah insanı küfre götürür.
Teslis inancını hak olarak kabul etmek küfürdür.
Teslisciler, Tevhid inancını kabul etmiyor; bir takım Müslümanlar ise “teslis dini de haktır ona inananlar da cennetliktir...” gibi hezeyanlar sergiliyor.
Maalesef din işleri ayağa düşmüştür: Bilenler konuşmuyor, bilmeyenler bol bol konuşuyor.
Bildikleri halde konuşmayanlar, sapıklıkları tenkit etmeyenler, halkı uyarmayanlar büyük sorumluluk ve vebal altındadır. Dünyada rahatsız olmak istemiyorlar ama bu suskunlukları dolayısıyla ahirette çok rahatsız olurlar.
Bozuk fetvalardan biri de hayızlı kadınların namaz kılabileceği, oruç tutabileceği iddiasıdır. Müslümanlar böyle tuzaklara düşmemelidir.
Kendisini çok yükseklerde gören bir ilâhiyatçı “Kur’ân, Yahudileri ve Hıristiyanları İslâm’a çağırmıyor” iddiasını ortaya attı. Böyle bir iddia Kur’ân’a, sünnete, icma-i ümmete aykırıdır. Sakın inanmayınız, kanmayınız.
Birkaç kere yazdım, tekrarlamak istiyorum: Bundan otuz küsur sene önce araba vapurunda yaşlı bir kadıncağız ile yarenlik etmiştim. Yanımdakilerle Sultan Abdülhamid ile ilgili bir sohbet yapıyorduk. Kadıncağız sözümüzü kesti “zaten Sultan Abdülhamid ve Abdülmecid Kur’ân’da yazıyor...” dedi. “Neresinde yazıyor?” diye sorduk “aaa bilmiyor musunuz, İnneke Hamidun Mecid denmiyor mu?” cevabını verdi.
Maalesef bugünkü bozuk fetvalar, yersiz ruhsatlar, câhilâne dini tartışmalar bu seviyeye inmiştir.
Dinî konularda bilgi edinmek, soru yöneltmek isteyenler mutlaka icazetli gerçek din adamlarına, gerçek müftülere sormalıdır.
Sahte âlim dinden imândan, sahte tabib candan edermiş...
Bazı zındıklar mütevâtir hadisleri inkâr ediyor. Ulema böyle bir inkârın küfür olduğunu bildirmişlerdir.
Son yıllarda sünnet düşmanlığı yapılıyor. Sünneti inkâr etmek, dolaylı olarak Resulullah Efendimizi inkâr demektir. Ne korkunç bir sapıklık. Bazı aykırı ilâhiyatçılar Ümmeti Kur’ân’la aldatmaya çalışıyor. İleride büyük tokatlar yiyeceklerdir.
Sünnetsiz Müslümanlık olmaz.
“Bu dediğin Kur’ân’da var mı?” lafı cahillerin ağızlarında sakız olmuştur. Bunların bazısı namaz kılıyor. Nasıl kılıyor? Fıkhın verdiği bilgilere göre kılıyor. Kur’ân namaz kılın diyor, bu ibadetin ayrıntılarını vermiyor. Onları Peygamberin sünnetinden müctehidler, fakihler, büyük âlimler çıkartmışlar.
Kur’ân-ı Kerim, mü’minleri Peygambere itaat etmekle, uymakla vazifelendiriyor. Cahiller ise sünneti inkâr ediyor. Ne günlere kaldık!
Dualarımız Niçin Kabul Edilmiyor?
Belh sultanı iken, tacını tahtını bırakıp derviş olan, böylece mâneviyat sultanlığını kazanan evliyaullahın büyüklerinden İbrahim bin Edhem kaddesallahu sirrehu efendimiz hazretleri Basra çarşısında gezerken, etrafında toplanan halk “Bana dua edin (Benden isteyin), size icabet edeyim” mealindeki ayet-i kerime uyarınca Allah’a dua ediyoruz, lakin dualarımız kabul edilmiyor. Acaba bunun sebebi nedir diye sordular. Hazret şu cevabı verdi:
Kalbiniz şu on şeyden dolayı ölmüştür, bu yüzden dualarınız müstecab (makbul) olmuyor.
* Birincisi: Allah’a iman ettik dersiniz ama hukukullahı eda etmezsiniz. Yani Allah’ın sizin üzerinizdeki haklarını yerine getirmezsiniz.
* İkincisi: Allah’ın size göndermiş olduğu Kitabını, Kur’ân-ı Azimüşşanı okursunuz ama onun içindeki hükümlerle amel etmez, hayatınızı ona göre tanzim etmezsiniz.
* Üçüncüsü: Şeytana düşman olduğunuzu iddia edersiniz ama ona tâbi olur, tuzaklarına bile bile düşersiniz.
* Dördüncüsü: Resulullah’a iman edersiniz, O’nu sevdiğinizi söylersiniz ama O’nun Sünnetine uymaz, izinden gitmezsiniz.
* Beşincisi: Cennet’e gitmek istersiniz ama oraya girmek için gerekli olan amelleri yapmazsınız.
* Altıncısı: Cehennemden korktuğunuzu söylersiniz ama sizi oraya sokacak günahlardan kaçınmazsınız.
* Yedincisi: Ölümün hak olduğunu, her canlının ölümü tadacağını söyler ve bilirsiniz ama onun için hazırlanmazsınız.
* Sekizincisi: Başkalarının ayıplarını görür ve onlarla meşgul olursunuz ama kendi ayıplarınızı görmezsiniz.
* Dokuzuncusu: Allah’ın size verdiği rızıkları ve nimetleri yersiniz ama O’na şükr etmezsiniz.
* Onuncusu: Ölülerinizi kabre koyarsınız ama onlardan ibret ve ders almazsınız.
Gırtlaklarına kadar günaha, isyana, fısk ve fücura, bid’ate, dalâlete (sapıklığa) batmış olan, her kötülüğü aşikâre işleyen, haramlardan kaçınmayan, namazı terk etmiş, gurur ve kibre batmış, lüks ve israf içinde sefihâne yaşayan, geliri az olduğu halde kanaatli yaşamayan, kadere isyan eden, din kardeşlerine düşmanlık eden, kafirleri dost ve velî edinen birtakım kimseler “Dualarımız acaba niçin kabul edilmiyor?” diye soruyorlar. Böyleleri İbrahim bin Edhem hazretlerinin yukarıdaki açıklamasını okusunlar.
Duaların kabul edilmeleri için birtakım şartlar vardır. Bunlar muteber din kitaplarında yazılıdır.
Duaların kabul edildiği saatler (zamanlar), mekanlar vardır. Duaları kabul edilen insanlar vardır. (İmamı Süyûtî hazretlerinin “Sihâmü’l-İsabe fî Kenzi’d- Deâvati’l-Müstecabe” kitabını okumalı...)
Dualarımızın kabul edilmesi için birtakım sebeplere ve vesilelere tevessül etmemiz gerekir. Bunları öğrenelim.
Makbul (kabul edilen) dualar bizim en büyük gücümüzdür.
Savaşmayan Kafirlerin Durumu ?
Savaş Açmayan Kâfirlerle Münasebet
Cenâb-ı Hakk, mü'minlerin kâfirlerden büsbütün ilgi ve münasebetlerini kesmeleri gerektiğini evvelki ayetlerde belirttikten sonra, kendileriyle savaşmayan kâfirlerle ilgi ve münasebet kurmaya müsaade ederek şöyle buyurmuştur:
"Sizinle, din hususunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış olanlara, iyilik yapıp; onlara adaletle muamele etmekten Allah sizi menetmez. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah sizi ancak, size karşı din savaşı yapmış ve sizi yurtlarınızdan çıkarmış, çıkarılmanıza arka çıkmış olanlara dostluk etmenizi meneder. Kim onları dost edinirse, işte bunlar zalimlerin tâ kendileridir" (Mümtehıne, 8).
Nüzul Sebebi
Alimler, buradaki "savaşmamış olanlar" ifâdesi ile kimlerin kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ekserî alimler bunların, Hz. Peygamber (s.a.s) ile, savaşmama, onun düşmanlarına destek olmama hususunda anlaşan kimseler olduğu görüşündedirler. Bunlar, Hz. Peygamber (s.a.s) ile, ona karşı savaşmamaya söz verip anlaşan Huza'a kabilesidir. Böylece Allah, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, bu anlaşmanın zamanı doluncaya kadar, onlara iyi davranmayı, bu anlaşmaya vefa gösterilmesini emretmiştir ki bu, Ibn Abbas, Mukâtil ve Kelbî'nin görüşüdür. Mücâhid ise, ayette bahsedilenlerin, Mekke'de iman edip de, hicret etmeyen kimseler olduğunu söylemiştir. Bunların, küffann kadınları ve çocukları olduğu da söylenmiştir.
Abdullah b. Zübeyr den bu ayetin, Hz. Ebû Bekir (r.a)'in kızı Esma hakkında nazil olduğu rivayet edilmiştir. Buna göre, Esmâ'nın müşrik olan annesi Kuteyle, bir takım hediyeler getirdi, ama o, annesini kabul etmedi ve girmesine müsaade etmedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), Esma (r.a)'ya, annesini içeri almasını ve onu kabul edip, iyi davranmasını, ihsanda bulunmasını emretti.
İbn Abbas (r,a)'dan, ayette bahsedilenlerin, Haşimoulllarından bir gurub kimsenin olduğu, babası Abbas'ın bunlardan olduğu ve Bedir günü, diğer müşriklerce zorla savaşa çıkarılmış kimseler olduğu rivayet edilmiştir.
Hasan el-Basrî'den de şu rivayet edilmiştir: Müslümanlar, Hz. Peygamber (s.a.s)'den, müşrik akrabalarını ziyaret etmek, sıla-i rahimde bulunmak için müsaade istediler de bunun üzerine, Allah Teâlâ işte bu ayeti indirdi. Ayetin bütün müşrikler hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Katâde, bu ayeti, kıtal ayetinin neshettiğini söylemiştir.
Diğer bir mana, "Allah sizi, bunlara iyilik etmekten değil, onları dost edinmekten nehyetmiştir" şeklinde olur ki düşmanlıkla çok ileri oldukları gözönünde bulundurulursa bunun, onlar hakkında bir rahmet olduğu anlaşılır.
Müfessirler: "Bu ayet, müşriklerle müslümanlar arasında, hernekadar birbirlerine dost edinmeleri yasaklanmış ise de, birbirlerine karşı iyi davranabileceklerine delâlet eder" demişlerdir.
Ayetteki, "Onlara adaletle muamele etmeniz..." ifadesi hakkında, İbn Abbas (r.a), "Cenâb-ı Hakk bununla, sıla-i rahmi ve benzeri şeyleri kasdetmiştir. "Çünkü Allah muksitleri (adalet yapanları) sever" ifadesi ile de, "İşte böyle yapanları kastetmiştir" demiştir. Mukâtil ise, bu ayete, "Onlarla yaptığınız anlaşmalara vefa gösteriniz ve âdil olunuz" manasını vermiştir.
Daha sonra Hak Teâlâ, mü'minleri, kendileriyle ilgi kurmalarını yasakladığı kimselerden de bahsederek, "Allah sizi ancak, size karşı din savaşı yapmış ve sizi yurtlarınızdan çıkarmış, çıkarılmanıza arka çıkmış olanlarla dostluk etmenizden meneder" buyurmuştur. Burada bir incelik vardır. Bu da, bu ifadenin, daha önce geçen, "Sizinle, din hususunda savaşmamış olanlardan... menetmez" ifadesini te'kid etmesidir.
Açıklama:
Tefsiri kebirin izahlarından açıkça anlaşıldığına göre bu ayeti kerime de, diğer başka ayetler gibi kafirlere yapılan iyiliğin, ya sıal-i rahim (akrabalık) sebebiyle veya daha evvel yapılan anlaşmalara vefa için adaletli olmak üzere iyilik yapmak olduğudur. Zaten bu gibi misaller islam tarihinde sayılamayacak kadar çoktur ve dinimizin ahlakımızın ve müsamahakarlığımızın neticesi de budur. Ama bu ve benzeri ayetlerden kafirlerle dostluk ve diyalog için asla pay çıkartılmamalıdır zira yukarda beyan edilen sebebi nuzüllerden anlaşıldığı gibi kafir olan akraba da olsa ona karşı ölçülü olmak gerekmektedir, münasebetin sınırını aşmamak işi dostluğa götürmemek gerekir.
Zaten Osmanlınnı ve Endülüsün yıkımının asıl sebebi ehli kitabla dostluk olduğu tarihen sabit olmuştur. Çünkü taviz tavizi doğurur sonunda onların bir işi müslümana hoş gibi gelir ve makul olursa, ozaman iman elden çıkar ve heybet gider, onlar gibi olunur. Allahu teala bizlere islam şahsiyyetini tam olarak takınıp islamı tebliğ ederek sünneti seniyyeyi ihyaya muvaffak eylesin de o kafirleri de o halden kurtaralım.
Diyalogçuluk sevdasına düşenlere ufak bir hatırlatma yapalım. Ayeti kerimelerin sadece bir manasını alıp kendi iddianıza delil getirmeyin, zira pek çok tefsir ve sonunda fıkıh kitablarının hükmü asıl geçerli olandır, sizin bizim felsefemiz mantığımız veya abimiz üstadımızın dediği geçerli değildir, ancak bunlar islam delillerine (Kitab, sünnet, icma ve kıyas) uyarsa kabulümüzdür
Ayrıca bu zamanda islama karşı savaş açmayan veya islamı alaya almayan veya islamı terörist görmeyen veya müslümanların barbar vahşi medeniyyetsiz olmuğunu söylemeyen veya islamın insanı geri bıraktığını söylemeyen veya Kur'anın Allahın kelamı olmadığını söylemeyen bir hıristiyan veya yahudi varmıdır? Asla yoktur, zira onların sahte sözlerine aldanmayın, ciddi iseler zaten iman etmeleri müslüman olmaları gerekirdi, demek ki bu zamandaki bütün ehli kitab ya direk olarak islama düşmandır yada dolaylı olarak düşmandır da bunu çaktırmaz. O halde bunlarla doıstluk ve diyaloğa gerek yok hatta çok sakıncası vardır. Sahipsiz sefil miletler islamı beklerken avrupa ve abde müstekbirleri ve zalimleri ile işimiz ne? Onlar evvela yaptıkları zulmü kabullenip islam aleminden özür dilesinler, işgal ettikleri yerlerden çıksınlar yaptıkları katliamların bedelini ödesinler de ondan sonra bakılır.
Daha Fazla İçerik...
Sayfa 317 - 414




