.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

SAFER AYI

hilal.jpg

 

 

 

SAFER AYI HAKKINDA

 

Bazı kardeşler safer ayının uğursuzluğu hakkında soruyorlar.

Konuyu açıklayalım: Araplar safer ayını hürmetli yaparlar, Muharrem ayını helal sayarlardı. İslam gelince bu yaptıklarını red etti, bunun üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Saferle uğursuzlanmak yoktur” buyurdu. Bu söz, Malik’ten r.a rivayet edilmiştir.

(Tuhfetul Ahvezi: 6/296)

 

Araplar cahiliyye döneminde safer ayının uğursuz olduğunu itikad ederek onu ertelerdiler, böylece ayların yerlerini değiştirmeye çalışırlardı. Ayeti kerime ile ayların ilk yaratılışta olduğu gibi on iki olduğu açıkça bildirildi ve bunlardan dördünün –Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb- hürmetli olduğu ilan edildi. Safer ayı bunlar içinde yoktur. 

 

Araplar, Muharrem ayından sonra gelen Safer ayı ile uğursuzlanırlar ve şöyle derlerdi: İnsan bu ayda herhangi bir iş yapsa, mesela evlense, çocuğu doğsa, sefere çıksa, o iş muvaffak olmaz. Bu sözleri batıldır, zira ayların işler üzerinde bir tesiri yoktur. Bunlara karşı bazıları da safer ayını –safer-ul hayr- diye isimlendirmişlerdir. Bu da doğru değildir, yani bu isimlen dirmenin de safer için hayırlı olmakta tesiri yoktur. Bid’atın, bid’at ile tedavisi olmaz.

(Riyazussalihin şerhi: 1/1985)

 

Diğer bazı rivayetlerde de –safer- lafzının yılan veya kurtcuk gibi bir şey olup hayvanların karnında etkili olan bir hastalığa sebeb olduğunu ve bu hastalığın insanlara da bulaştığını itikad ettikleri şeklindedir. İslam bu yanlış anlayışı da red ederek hastalığın direk olarak başkasına geçmediğini, ölümlerin ecelle olduğunu ifade etti.

Çarşamba, 23 Aralık 2009 05:44 tarihinde güncellendi

OSMANLICA HAPİSTE

  hattatrnk.jpgOSMANLICA  LAZIM  MI?
 
 
 
Gelelim niçin “Osmanlıca öğren meliyiz?” sorusunun cevabına. Vaktiyle konu hakkında tuttuğum notları ve kaleme aldığım yazıları gözden geçirdim, işte bu notlardan birkaç bölüm:

“Tarihinden kopan bir ülke her mecraya sürüklenebildi” diyor Cemil Meriç. Peyami Safa’nın gayet doğru tespit edildiği gibi, “Yeryüzünde bir tek memleket gösterilemez ki; orada gençler kazara milli kütüphanelerine girsinler, bir tek eser okumadan çıkıp gitsinler. Böyle bir katliam hiçbir memlekette ve hiçbir memleketin tarihinde yoktur.” (Peyami Safa, Osmanlıca-Türkçe-Uydurmaca, s.272, Ötüken Yayınları, 1978)
 
Şu gün yapılacak ilk iş, suçluları yargılayacak vakit geçirmek değil, meselenin ehemmiyeti ile mütenasip gerçekçi tavırlar takınmaktır. Bu gerçekçi tavırların ilki Osmanlıca’yı öğrenmek ve yeni nesillerin de öğrenmesi için her türlü düzenlemeyi yapmaktır.
Bunu derken, bazı kardeşlerimin, “Osmanlıca öğrenmek de çok zor be! Şimdi sırası mı?” diye mırıldandıklarını duyar gibiyim.
Osmanlıca öğrenmek zor diyenlere, eski harflerimizi “Kavim üstü bir mana ile İslâm harfleri” diye vasıflandıran Rahmetli Necip Fazıl diyor ki; “Yeni harflerin eskilerine kıyasla lehinde gösterilebilecek tek bir tarafı yoktur. Kolaycı ve fertlere kolayca öğretilebilme avantajı bile onun en katil cephelerinden biri. Ah şu sefil kolaylıklar! Onlardan ne zaman sıyrılacak ve ulvi zorluğa kucak açacağız?” (Osman Şerifoğlu, İslâm Harflerinin Müdafaası, sayfa 302, Sebil Yayınları, 1972)
 
Devrimbazlara en güzel cevabı ise, Peyami Safa veriyor; “Almanya’da Latin harfleri ile birlikte Alman Gotik harfleri de öğretilir ve bunu bir gerilik (irtica hareketi) saymak hiçbir Alman’ın veya başka bir medeni millet mensubunun hatırından geçmez. Bizdeki devrim yobazlığının eşine cihanda rastlanmaz. Gençlere dünyanın hayran olduğu, Rusya’da heykeli dikilen Fuzuli’yi aslından mı okutmak istiyorsunuz? Mürtecisiniz. Türk tarihinin en büyük faslı olan Osmanlı tarihinin başlıca eserlerini mi okutmak istiyorsunuz? Mürtecisiniz. En ileri anlayışı Türk şairi Hamid’in birçok eserlerini mi okutmak istiyorsunuz? Mürtecisiniz. Türk gencinin kolay not almasını, kolay yazıp okumasını mı istiyorsunuz? Mürtecisiniz.” (age, s.272)
 
Bu ilimsiz, çarpık saçma inkılâp ve irtica anlayışına genç nesiller kurban olup gidiyor.
“Mevzuyu açıkça ortaya ele almalıyız: Eski harflerin resmi ve klasik tahsil kadroları içinde ciddi surette ele alınması zamanı gelmiştir.
(…) Ve binaenaleyh… madem ki Batı kültürüne köprü kurmak için aldığımız Latin harfleri artık sarsılmaz bir surette yayılmıştır. Ona bu imkânı bahşetmek için hapse atılmış olan eski harflerimize artık daha fazla gadretmemiz için sebep kalmamıştır. Artık eski harflerimize şefkatli bir göz atabiliriz. Katmerli caniler, gözü kanlı haydutlar, hırsızlar ve vurguncular için dahi umumi aflar düşündüğümüz bugünlerde eski harflerimiz için de hususi bir af düşünmenin zamanı gelmiştir.” (Osman Şerifoğlu, age, s. 300)
 
Velhasıl, her şuur sahibi vatan evladına düşen görev, bir an evvel Osmanlıca’yı öğrenmektir. Meselenin ehemmiyetini çok iyi bildiklerini zannettiğimiz münevverlerimizin ve kelam erbabının da insanlarımıza bu mevzuda gerekli teşvik ve destekte bulunmaları için yardımlarınızı bekliyoruz. Hamiyetperver idarecilerimizi de yeni nesillere Osmanlıca’yı ulaştırmak ve okullarda en azından seçmeli ders olarak okutulması için gerekli düzenlemeleri yapmaya davet ediyoruz.
Çarşamba, 23 Aralık 2009 05:40 tarihinde güncellendi

HİCRİ 1432 MÜBAREK OLSUN

 

hicriyil0wp1.jpgHİCRİ SENE BAŞI – MUHARREM AYI

 

İslami takvimde sene başı olarak kabul edilen hicret olayı, Muharrem ayına tesadüf etmiştir. bu yüzden tarih olarak sene başı, Muharrem ayı kabul edilmiştir. Bu ayın fazileti hakkında çok rivayetler vardır.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: “Ramazandan sonra en faziletli oruç, Allahın ayı olan Muharrem orucudur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz, gece (teheccüd) namazıdır.”  (Müslim, Ebu Davud)

 

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ayların on iki olduğunu ve bunlar içinde dört tanesinni hürmetli olduğunu beyan etmiştir. Üç tanesi peşpeşe gelir. Zik ka’de, Zil Hicce, Muharrem. Bir tanesi ayrı geldi, o da Receb ayıdır.

Bu hürmetli aylarda savaşmak yasaklanmıştır. Zira bu aylar hac aylarıdır. İnsanlar Şevval ayından itibaren hac için yol hazırlığına başlardı. Yürüyerek uzun yolculukla mübarek beldelere varırdı. Bü yüzden yolun emniyetli kılınması gerekti ki, insanlar huzurla hac yoluna çıksınlar.

Haram aylarda savaşa ilk olarak başlamak haramdır, yani düşman saldırırsa karşılık vermek, nefsi müdafaa yapmak haram değildir.

 

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şaban ve Muharrem aylarında çok daha fazla oruç tutardı.

Allahu teala buyurdu:

“Haram ay, haram aya mukabildir. Hürmetler karşılıklıdır...” (Bakara: 194)

Müşrikler haram ayları değiştirip savaşmak istediklerinden, Allahu teala onları red ederek haram ayların sabit olduğunu beyan etmiştir.

Müşrikler haram aylarda Kabe’yi ziyarete gelen müslümanları men etmek için savaşmak ve onlara mani olmak istiyordu. Haram ayların müslümanlarca da hürmetli olduğu beyan edilerek bu arzuları men edildi.

“Sana haram olan ayda savaşmayı sorarlar. Deki onda savaşmak büyük bir günahtır. Ancak Allah katında, Allahın yolundan alıkoymak, onu inkar etmek, Mescidi Haramı men etmek ve halkını oradan çıkarmak daha büyük bir günahtır. Fitne, adam öldürmekten beterdir…” (Bakara: 217)

Rivayet edildi ki Resululllah (Sallallahu aleyhi ve sellem)  hala oğlu Abdullah bin Cahş'ı, bir birlik ile Cemaziyel ulâ ayında, Bedir savaşından bir ay evvel, Kureyş'in develerini gözetlemek için sefere çıkarttı. Orda Amr bin Abdullah El Hadrami ve iki kişi daha vardı. Gönderilen birlikteki mücahitler  Abdullah El Hadrami'yi öldürdüler, iki kişi ile birlikte sürüyü sevk ederek getirdiler. Bu olay Receb ayının evvelki gününde olup onlar bundan habersiz idiler. Kureyş'liler, 'Muhammed haram ayı helal yaptı' dediler. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)  durakladı, bu  durum, askeri birlikte bulunan askerlere çok ağır geldi. 'Tevbemiz kabul olana kadar yerimizden ayrılmayacağız' dediler. Bunun üzerine bu ayetler indi. Develeri ve iki esiri Kureyş'e geri gönderdiler.

Abdullah ibni Abbas (Radıyallahu anhu) derki, tevbeleri ile alakalı haber gelince Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ganimetleri aldı ve geri verdi. Bu ganimetler islamda ilk elde edilen ganimet idi.

Muharrem ayı, kandinde aşure günü olmasıyla da çok kıymetlidir. O günde pek çok ümmetler nice sıkıntılardan kurtarılmıştır. Allahu teala bizleri de hayırlısıyla kurtarsın. Âmîn!

Tüm kardeşlerimizin hicri 1432 senesini, Muharrem ayı ve Aşure gününü tebrik ederiz.

Çarşamba, 08 Aralık 2010 21:08 tarihinde güncellendi

ŞEFAAT HAKTIR..

aa.jpg

 

 

 

 

 

BAYINDIR VE BENZERLERİNE   REDDİYE.....

 

KURTUBΠ TEFSİRİ   -  ŞEFAAT   MESELESİ

                        

Bakara suresinde ayetel kürsi (255) de şöyle buyuruldu: “Onun katında kim şefaat edebilir! Ancak izin verdiği müstesna…..”

Bu ayette yerleşti ki Allahu teala dilediğine şefaat için izin verecektir. Bunlar Nebiler, alimler, mücahitler, melekler ve diğerleri ki Allahu teala onları şerefli ve keremli kıldı.

Bu izahtan sonra deriz ki; ancak Allahu teala’nın razı olduğu kimseler için şefaat edeceklerdir. “Ancak Allahın razı olduğu kimseler için şefaat ederler.” (Enbiya: 28)

Peygamberler ümmetlerinden günah sebebiyle cehenneme düşenler için şefaat edecektir, akrabaları olmadığı ve onları tanımadıkları halde; ancak iman sebebiyle olur.

Bundan sonra, nebilerin şefaatinin ulaşamadığı, günaha ve masıyete dalmış kişiler hakkında, en merhametli olan Allahu teala’nın şefaati olur. 

Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in, hesabların çabuk görülmesi için yapacağı şefaat sadece ona hastır.

Derim ki (Kurtubi r.a.) ; Müslim sahihinde şefaatin keyfiyetini beyan etmiştir. Zikrettiğine göre bazı şefaat ediciler, cehenneme girip azabı hak eden bir takım kimseleri ordan çıkartırlar. Buna göre müslüman için iki şefaatin olması uzak değildir.

Biri:  ateşe girmeyenler hakkında şefaat. Diğeri: ateşe varıp girenler hakkında şefaat.

Ebu Said el Hudri’nin r.a. hadisinde şöyle zikredildi: “Sonra sırat köprüsü, cehennem üzerine konur. Şefaate izin verilir. Şöyle derler: - Allahım selamet ver, selamet ver.-

Kardeşleri hakkında müminler şöyle der: Rabbimiz! Onlar bizimle birlikte oruç tutarlardı, namaz kılarlardı, hac yaparlardı.

Onlara denilir: Tanıdıklarınızı (cehennemden) çıkartın. Suretleri ateşe haram olur (ateş onları yakmaz), ateş içinden bir çok kimseyi çıkartırlar ki onların bazısının bacağının yarısına kadar veya dizine kadar ateş gelmişti.

Sonra derler: Rabbimiz!bize emrettiğinden hiç kimse ateşte kalmadı. Allahu teala buyurur: Dönün, kalbinde hayırdan (imandan), dinar ağırlığınca bulduğunuz kişileri de çıkartın. Pek çok kimseyi çıkartırlar.  

Daha sonra aynı minval üzere hitab olur ve –kalblerinde yarım altın ağırlığınca hayır olanı çıkartın- buyrulur. Daha sonra –kalblerinde zerre ağırlığınca hayır olanlar- çıkartılır. Böylece pek çok kimseyi çıkartırlar.

Ebu Said r.a. şöyle derdi: Eğer beni bu hadisle tasdik etmiyorsanız, şu ayeti okuyun: “Muhakkak Allah, zerre ağırlığınca zulmetmez. Eğer iyilik ise, onu kat kat yapar ve kendi tarafından da büyük ecir verir.” (Nisa: 40)

Allahu teala buyurur: Melekleri şefaatçi yaptım, nebiler şefaat etti, mü’minler şefaat etti, en merhametli olan benden başkası kalmadı. Cehemmen içinden bir kabza alır, simsiyah olmuş hiç hayır işlememiş pek çok kimseyi ordan çıkartır.  (Cami-ul Ahkam – Kurtubi: 3/273)

 

İBNİ KESİR TEFSİRİ

 

“Onun katında kim şefaat edebilir; ancak izin verdiği müstesna” (Bakara: 255)

“Göklerde nice melekler var ki, onların şefaati bir fayda vermez; ancak Allahın, dileyip razı olduğuna izin vermesi müstesnadır.” (Necm: 26)

“Ancak razı olduğu için şefaat edebilirler…” (Enbiya:28)

 

Bu durum, Allahu teala’nın azamet ve kibriyasının yüceliğindendir; zira onun huzurunda hiç kimse şefaate cesaret edemez, ancak kendisi için şefaate izin verilen müstesnadır.

Şefaat hadisinde olduğu gibi:  “Arşın altına gelirim, secde ederek yere kapanırım. Allahın dilediği şekilde dua ederim.

Sonra denilir: Başını kaldır, söyle dinleneceksin, şefaat et şefaatin kabul.

Buyurdu: Benim için bir (miktar) sınır konur, onları (o miktarı) cennete girdiririm.”

                                                                                                                     (İbni Kesir: 1/679)

BAHRUL MEDİD TEFSİRİ

 

“Onun katında kim şefaat edebilir; ancak izin verdiği müstesna” (Bakara: 255)

Bu ayet, Allahu teala’nın şanının büyüklüğünü beyan eder. Zira onun katında hiç kimse, irade ettiği şeyi değiştirmeye kadir olamaz, ancak kendinin, dilediğine izin vermesi müstesnadır. Burdaki soru şeklindeki hitab, inkar (müşriklerin itikadını red) içindir. Zira müşrikler, putlarının kendileri için şefaat edeceğini itikad ederlerdi. Allahu teala onların bu zuumunu (yanlış itikadını) red ederek –hiç kimse, O’nun katında, azab etmeyi murat ettiği hakkında şefaat edemez, ancak izin verdiği müstesnadır- demiştir. Bununla (izinle), Nebi s.a.v, bazı peygamberler, veliler ve melekleri kasdetmiştir.                             (Bahrul medid 1/326)

 

TAHRİR VE TENVİR

 

“Ancak hakkında razı olunan için şefaat ederler.” (Enbiya: 28)

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem için şefaatin olduğu pek çok sahih hadiste sabit olmuştur. Şu ayeti kerime de buna işaret eder.

“Rabbinin seni, Makamı Mahmud’a yükseltmesi umulur.” (İsra: 79) 

Sahih hadislerde bu ayet –şefaat makamı- ile tefsir edilmiştir. Bu sebeble, itikadımızın asıllarında biri de, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem için şefaati isbat olmuştur. Mutezile mezhebi bunu inkar etmiştir. Onlar bu inkarlarıyla hatadadırlar. Delil getirdikleri hususlarda karışıklık içindedirler. (Tahrir ve tenvir: 3/16)

 

Mutezile gibi buzamanın pofları da (Bayındır gibi) işi karıştırmış. Öyleki delil olarak getirdiği ayetin tefsirine bakmamış, şayet baksaydı o ayetin (Tekvir suresinin son ayeti), kafirler hakkında olduğunu görecekti.

Kur’anda bulunan diğer bazı ayetlerin zahiri, -asla şefaat edilemeyeceğini, hiçbir kimsenin başkasına fayda vermeyeceğini, kurtuluş için fidye ve şefaatin kabul edilmeyeceğini- bildirir.

Bu ayetlerin tamamı, haklarında hüküm verilen ebedi cehennemlik kafirler içindir veya amelde gevşeklik yapılmaması için bir tehdittir. Zira diğer pek çok ayette ve yüzlerce hadisi şerifte, şefaatin sabit olduğu icmaen de sabittir.

 

Bir misalle konuyu açıklayalım:

 

“Ondan, şefaat kabul edilmez…”

Bu ayetin zahiri, mutlak olarak kıyamet gününde şefaatin kabul edilmeyeceğini göstermektedir, lakin diğer bir çok yerde men edilen şefaatin, kafirler için olan şefaat veya Allahın izni olmadan yapılmak istenen şefaat olduğu beyan edilmiştir.

Fakat mü’minlerin Allahın izniyle yapacakları şefaat, kitab, sünnet ve icma ile sabittir.

                                                                            (Ezva-ul Beyan: 3/48)

 

Bu yüzden, sadece bir ayet veya hadisi şerifle hüküm vermeye kalkanlar, o ayet ve hadisi şerifle sapıtmış olurlar, zira hükümler Kuranın ve hadisi şeriflerin geneline bakılarak istinbat edilir. Kuranın muhkem olan ayetleri, hüküm için gözden geçirilir, hadisi şerifler taranır sonra hüküm verilir. zaten şefaat konusu da ilk asırda Efendimiz s.a.v ve ashabı tarafında net olarak açıklanmış kati bir hükümdür, daha sonra gelen sapıkların yanlış tevilleri boş kuru laftan ibarettir..

 

MUVATTA  - ŞEFAAT BABI  (3/386)

 

Ebu Hureyre’den r.a. rivayetle Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Her Nebinin kabul edilen bir duası vardır. Allahın izniyle ben bu duamı, kıyamet gününde ümmetime şefaat için saklıyorum.”

 

Aliyyul Kari r.aleyh derki: Şefaat beş türlüdür.

1- Bu, sadece Peygamber Efendimize s.a.v aittir. Bu, mahşer yerindeki dehşeti gidermek ve hesabın hemen başlamasını sağlamak için olacaktır.

2- Hesabsız olarak bir takım kimseleri cennete girdirmek. Bu da, aynı şekilde Nebimiz s.a.v hakkında varid oldu.

3- Cehenneme hak eden bazı kimseler için, Nebimiz s.a.v ve Allahın dilediği kimselerin (sıddıklar, şehitler, salihler, hafızlar gibilerinin) şefaati.

4- Günahkarlardan cehenneme girenler hakkında olan şefaat. Bunların, Nebimiz s.a.v, melekler ve mü’min kardeşleri tarafından, cehennemden çıkartılması hakkında sahih hadisler gelmiştir.

5- Cennet ehlinin derecesinin artması için olan şefaat. Bu son kısmı Mutezile ve diğer sapıklar inkar etmedi.

 

İmam Subki, şefaat hakkında uzunca bahis yaptı.

Makamı Mahmud: Mahşer yerindeki uzayan sıkıntının rahatlatılması için olan şefaattir. Bununla, evvelkiler ve sonra gelenlerin hepsi, Efendimizi s.a.v överler, ona teşekkür ederler.

Bir topluluğu hesapsız olarak cennete girdirmekle olan şefaat. Bunlar yetmiş bin kişidir.

Hesap ve terazi yanında olan şefaat.

Muvahhidlerin cehennemden çıkartılması için olan şefaat.

Cennet ehlinin derecesinin yükseltilmesi için olan şefaat.

Bazıları da, Ebu Talib’in azabının hafiflemesi için olan şefaatı zikretmişlerdir.

 

Konu uzayıp gider.

“Şefaatim, ümmetimden olan büyük günah ehli içindir.” Hadisi şerifi, Ravzayı Mutahhara’nın kapılarından biri üzerine altın renginde işlemelerle yazılmış. Onu umanlar için ne büyük müjde. Nasibsiz Vehhabi, Mutezile ve harici kafalı ahmaklar için ne büyük hüsran..  Allah, dilediğini hidayet eder, dilediğini de saptırır.

 

Ya Rabbi! Bizleri habibinin ve dostlarının şefaatiyle kabul eyle, rızanı ve cemalini kazanmayı nasib eyle… Âmîn!

 

 

Çarşamba, 16 Aralık 2009 18:05 tarihinde güncellendi

Sayfa 119 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.