.

.

Allah Dostları

E-posta Yazdır PDF

HALLACI MANSURU KURTARMAK...

islamic.jpgHoca Ali Ramiteni k.s. derki:

Hoca Abdulhalık Gucduvani'nin k.s. evlatlarından biri, Hallacı mansur k.s. zamanında mevcut olsaydı, asla asılmazdı (idam edilmezdi.)

Yani: şayet manevi evlatlarından birisi o zamanda mevcut olsaydı, elbette Hallacı bulunduğu -Enel Hak- sözünü söylediği makamdan, manevi terbiye ile yükseltir çıkartırdı, asılmaltan kurtarırdı. (Reşahat:38)

Bu gibi tasarruflar, Allah dostları için gayet normaldir. zira bedenin terbiyesi ann-babaya havale edilmişse, ruhların terbiyesi için de bir mürebbi olmalıdır, bu da kamil Allah dostlarıdır. Bizler farkında olmasak ta ruhlarımız onların terbiyesi ile olguhlaşıyor. tek bir şart var, Allah dostlarını ve kerametlerini inkar etmemek. inkar edenler mahrum olur.

Salı, 02 Haziran 2009 07:00 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Muhammed Ma'sum K.S

m._masum_k.jpgMUHAMMED MA’SUM K.S ‘NUN MEARİFİNDEN…

Muhammed Ma’sum k.s., İmamı Rabbani k.s. ‘nun oğlu ve halifesidir. Nakşi silsile (Altın silsile) sinde kendisi, oğlu ve torunu (İmamı Rabbani, Muhammed ma’sum, Seyfuddin Ebu-l Berekat Ahmed k.sırrahum) peşpeşe gelen başka veli olmamışıtır. Malumdurki hılafet meselesi Allah vergisidir, şeyhin kendi tayini ile değildir.

Muhammed Ma’sum k.s. nun risalesinden bazı marifetleri zikredelim de, onların dolaştığı deryalardan bir nebze haberdar olalım, ahırete kör cahiller gibi gitmeyelim; hernekadar bazıları bunları inkar etse de;

“Bu Allahu teala’nın fazlıdır, onu dilediğine verir…”

     Muhammed Ma’sum k.s. velayet mertebelerini kısımlara ayırır:

1-Velayeti suğra (küçük velayet), ümmetin velilerinin elde ettiği velilik derecesi.

2- Velayeti kübra (büyük velilik) Bu, nebilerin velayet derecesidir.

3- Velayeti ulya (yüksek velayet) Bu, meleklerin velayetidir.

(Not: Burda aklımıza, peygamberlerin velayetinin aşağıda olduğu düşük kaldığı sorusu gelirse; buna Mahmud Efendi k.s. hazretlerinin lisanıyla cevab veririz: Üç katlı binanın en kıymetli yeri neresidir? Orta katıdır. Üst kat gürültülü olur, ilk katta öyle, en alası orta kattır. Peygamberlerin faziletinde asla şüphe yoktur.)

Seyri sülük, öz Zat mertebesine uçmak için gerekli olan iki kanat mesabesin-deki, ez-zahir isminde ve el-batın isminde tamam olduktan sonra, (orda üç velayet tamam olmuştu), artık seyr Nübüvvet kemalatlarında olur.

Bu makamda bir nokta kadar mesafe aşmak, geride zikredilen üç velayetin mesafesinden daha fazlasını aşmaktan daha efdaldir. 

 

Velayeti ulyadan sonraki mertebeler:

Esma ve sıfat perdeleri olmaksızın hasıl olan Zat teala ve tekaddesin tecelli mertebesi. Bunun için üç mertebe vardır:

 

1-    Kemalatı Nübüvvet mertebesi.

2-    Kemalatı Risalet mertebesi.

3-    Kemalatı ulul azim mertebesi.

Bu mertebeler, asaletle Peygamberlere mahsustur, ancak onlara mükemmel tabi olan veliler için de, bunlardan nasib vardır.

 

Burda salik için hasıl olan bir takım manevi daireler (makamlar) vardır:

1- Hakikatı Kabe dairesi.

2- Hakikatı Kur’an dairesi.

3- Namazın hakikatı dairesi.

4- Ma’budiyyeti sırfe dairesi.

5- Hakikatı Museviyye dairesi.

6- Hakikatı Muhammediyye dairesi.

7- Hakikatı Ahmediyye dairesi.

8- Hubbu sırfe dairesi.

9- Lâ teayyün dairesi.

Perşembe, 21 Mayıs 2009 19:06 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

3- TASAVVUF YOLUNDA TEMEL KAİDELER

kuran_2.jpg

5-Yâd-kerd:

    Lisan ve kalble zikirdir. Kalbin zikir anında Hak subhanehu ile mahabbet ve tazim vasfı üzere hazır olmasıdır. Bu hal cem’iyyet erbabının sohbetinde hasıl olursa, muhakkak zikrin hulasası hasıl olmuştur. Hasılı kelam zikrin özü ve ruhu, Hak subhanehu ile birlikte huzur halidir. Eğer sohbette bu hal hasıl olmazsa, bunu hasıl etmek için zikirle meşgul olur. Bu zikir için özel bir tarif vardır. Buna hapsi nefes derler. Bunda salik nefesini yutkunup göbek altına atar ve o halde tevhid kelimesini 7, veya 9, veya 11 gibi tek sayılarda okur. Lâ ilahe derken bütün muhdesatı mahlukatı terk edilmiş yok olmuş farzeder. İllellâh derken honi şeklindeki kalbe yönelir ve sadece Allahu teala’nın bekasını ve maksudu olduğunu mülahaza eder. Allah lafzını kalbe öyle bir tasavvurla vururki, onun harareti bütün azalarını kapladığını hisseder gibi olur. Böylece zikir tekrar edilerek kişinin meşgalesi ve vasfı olur. Yani üzerine tevhid kelimesi nakşedilir.

6-Bâz-keşt:

   Zikir kelimesinin sonunda tekrar edilen “ilâhi ente maksûdî, ve rızake matlûbî- sözüdür. Bu kelime kalbte hasıl olan hertürlü hayırlı ve şerli şeyleri nefyeder. Taki zikrei halis kalsın. Yeni başlayanlar, kalbinde bu kelimenin manası tahakkuk etmedi diye bu kelimeyi tekrardan vazgeçmemelidir. Zira tekrar edilerek ilerde sadakat eserleri zahir olur.

7-Nigâh-daşt:

   Kelime-i tevhidi tekrar edene kadar, hatırının yabancı şeylere gitmesine nefsini terk etmemelidir. Hatırını, bir veya iki saat veya daha fazla muhafaza ederek yabancılara yönelmeye terk etmemelidir. Kalbin alakalardan kesilmesi, yarım saat olsa da nadir olan büyük bir iştir ve tahkik ehli katında makbuldur.  

 

8-Yâd-daşt:


   Bu, geride geçenlerin tamamından maksud olan şeydir. Zevk üzere Hak subhanehu ile huzurda olmaktır. Gaybetsiz huzurdur. Mahabbet vasıtasıyla Hak subhanehu müşahede etme halinin dervişin kalbini kaplamasıdır.

Son zikrettiğimiz dört kelime, kademeli olarak zikrin devamı, meşgalenin hatırdan def edilmesi, devamlu huzur üzere Hak subhanehu ile birlikte olmak ve bu hali korumanın son derece derinleşmesidir.

 Diğer ilave edilen üç kelime:

9- Vukufu Zamanî:


   Muhammen Bahauddin Nakşibend kuddise sırruhu derki: Bu, tarikat ehlinin halidir, hakikat alemine seyredenlerin ana sermayesidir. Her halde salikin hallerini kontrol etmesi, halinin şükrü mü yoksa özrü mü gerektiğine vakıf olmasıdır.

Yakub Çerhi k.s. derki, Hoca Bahauddin Nakşibend k.s. kabz halinde istiğfarla, bast halinde şükürle bana emretti.

Muhammen Bahauddin Nakşibend kuddise sırruhu derki: salikin nefesinin huzurla mı, yoksa gafletlemi geçtiğini bilmesidir.

Sofilere göre vukufu zamani, muhasebeden ibarettir. 

Muhammen Bahauddin Nakşibend kuddise sırruhu derki: Muhasebe hali, üzerimizden geçen bütün halleri gözetmektir. Hangisi huzurlu, hangisi gafletli. Noksan olduğunu bilirsek, geri döner yeniden başlarız.

 10- Vukufu adedî:

 Zikirde adete riayettir. Muhammed Bahauddin Nakşibend kuddise sırrahu derki: Kalbi zikirde adete riayet, dağınık hatırı toparlamak içindir. Bzaıları da tek sayı üzere zikretmesi demiştir ki bu, hapsi nefes dersiyle alakalıdır.

Alauddin Attar k.s. derki, zikirde adetin fazla olması maksud değildir, bilakis zikrin huzur ve vukuf halinden neş’et etmesi gereklidir ki üzerine faideler terettüb etsin. Zikrin eseri, nefiy anında (lâ ilahe) beşeri varlığın nefyedilmesi, isbat anında (illellah) ilahi cezbe eserlerinin hasıl olmasıdır. Nakşibend kuddise sırrahuya göre vukufu adedi, ilmi ledinninin ilk mertebesidir. Bu sözünün manası; yeni başlayanlara nisbetle ilmi ledünninin ilk mertebesi, ilahi cezbelerin tasarruf eserlerini mütalaa etmesidir.

 

11- Vukufu kalbî:

İki manası vardır. Biri: Kalbin Hak subhanehu ile birlikte hazır olmasıdır ki bu mana, yâd daşt manasındadır. Zikir anında şart olan, zikredilenle irtibat ve onunla birlikte huzur halidir.

İkinci manası: Zikredenin kalbine vakıf olmasıdır. Yani zikir anında honi gibi olan et parçası kalbine yönelir. Sol göğsün iki parmak altındadır. Ona zikirle yönelir ve onu zikirle meşgul ederek gaflete bırakmaz.

 

Pazar, 03 Mayıs 2009 14:54 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

2- TASAVVUF YOLUNDA TEMEL KAİDELER

rabta.jpg3-Sefer-der-vatan:

 

Salikin kendi beşeri tabiatında seyretmesidir. Beşeri sıfatlardan meleki sıfatlara, kötü ahlaklardan güzel ahlaklara intikal etmesidir.

Saadettin kaşgari k.s. derki: İnsan, bir mahalden diğer mahalle intikal etmekle, kötü huyları ondan yok olmaz, taki kötü huyları ondan yok olana kadar.

Müşayıhın bazısı ilk hallerinde seferi tercih etmiş, son hallerinde ikameti tercih etmiştir. Bazısı da bunun aksini tercih etmiştir. Bazısı da ilk ve son halinde ikameti seçmiş, bazısı da bununaksini seçmiştir. Bu dört kısmın da kendileri için sahih maksatlar vardır.

Nakşi büyüklerinin sefer ve imaketi seçmelerine gelince, ilk hallerinde seferi tercihleri, kamil bir mürşidin sohbetine ulaşana kadardır. Onu bulduktan sonra, onun hizmetinde mukim olur, sohbetinde daim olur. Eğer memleketinde böyle kamil bir mürşid varsa, seferi terk eder ve onun hizmetine gider. Huzur melekesini elde etmek için son derece gayret eder. Şuur vasfıyla vasıflanmak için son derece cehd-u gayret eder. Beşeriyyet kayıtlarından kurtulunca, melekiyyet vasfıyla vasıflanınca, ikamet ve sefer onun hakkında artık eşit olur.

İlk başlayanların seferinden hasıl olan ancak tefrikadır. Talip bir mürşidin sohbetine vasıl olunca, onun yanında ikamet eder, temkin vasfını ve Nakşibendi nisbeti melekesini tahsil eder, bundan sonra dilediği yere gider, onun için bir mani kalmaz.

Kalb aynası safileşip bulanıklıklardan temizlenince, nefsani zulumatların karanlığından safileşince, ilahi tecellileri kabulde artık seyr ve sülüke ihtiyaç kalmaz, zira seyri sülükten maksad kalbin yüzünü parlatmak ve safileştirmekti. Kalbi safileşip parlaklığı hasıl edince, artık seferden, seyri sülkten ihtiyaçsız kalmış olur.

    

4-Halvet-der-encümen:

Hoca Nakşibend Kuddise sırruhu ya soruldu; tarikınız hangi şey üzere bina edilmiştir?

Cevabında bu ibareyi söylemiştir. Yani, halvet der encümen. Manası, celvette halvet. Zahirde halk ile birlikte olup, batında (kalb ile) Hak subhanehu ve teala ile olmaktır.

“Öyle adamlar ki, hiçbir ticaret ve satış, onları Allahı zikretmekten men edemez.” Ayeti bu makama işarettir.

Yine buyurmuştur: bu yolda batının nisbeti o şekilde olacaktır ki, kalb cem’iyyetinin hasıl olması, kalabalıklar ve tefrika içinde iken, halvette hasıl olandan daha fazla olmasıdır.

Yine şöyle demiştir: Şu yolumuz, sohbet üzere bina edilmiştir. Zira halvette şöhret vardır. Şöhrette âfet vardır. Bütün hayırlar cem’iyyettedir, cem’iyyet sohbettedir, ancak herkesin diğerinde fâni olması şartıyla .

Hoca Evliya kebir k.s. derki: Halvette celvet, zikirle meşgul olmak ve zikirde istiğrak haline dalmak bir mertebeye ulaşır ki, şayet zikreden sokakta yürüse, söz ve seslerden bir şey işitmez, zira zikir kalbin hakikatını istila etmiştir.

Hazreti Şeyhimiz (Reşahat Müellifinin Şeyhi) derki, salik ciddi zikirle meşgul olmakla beş veya altı günde bir mertebeye ulaşır ki, bütün insanların sözü ve mahlukatın sesleri onun için zikir olarak tahayyül eder, bilakis kendi kelemını da zikir olarak tahayyul eder. Ancak bu durum, ciddi çalışmak ve ihtimamlı olmaksızın tahakkuk etmez.   

 


 [A1]

Pazartesi, 23 Mart 2009 20:55 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

1- TASAVVUF YOLUNDA TEMEL KAİDELER


islamic.jpgAbdul Halık Gucduvani k.s. tarafından tespit edilen sekiz kelime üzerinne, Nakşi büyükleri manevi yolu tesis etmişlerdir.

1-Hoş-derdem,

2-Nazar-ber-kadem,

3-Sefer-der-vatan,

4-Halvet-der-encümen,

5-Yâd-kerd,

6-Bâz-keşt,

7-Nigâh-daşt,

8-Yâd-daşt.

Bunların ötesi, zanlar ve vehimlerdir. Bu yolun büyüklerinin üç kaidesi daha vardır:

1-Vukufu zamani,

2-Vukufu adedi,

3- Vukufu kalbi. Toplamı on bir kaide eder. Bu büyüklerin yolunu bilmek, bu kaideleri bilmeye bağlı olduğundan, bunların izahını yapmamız gerekir.

 

1-Hoş-derdem:

Salikin (dervişin) herbir nefesi, huzur ve şuur üzere çıkmalıdır, gaflet ve gevşeklik üzere değil. Bir nefesten diğer nefese intikalin huzur üzere olması gerekir, gafletle olmamalıdır. Her nefes alıp verirken, Hak subhanehu ve tealadan gafil olmamalıdır. Her nefese riayet edilmeli, huzur ve şuur üzere nefesler sarfedilmelidir. Büyükler, birinin nefeslerini muhafaza etmediğini gördüklerinde “Filancı nefeslerini zayi etti” derlerdi. ‘Yani yolunu ve seyrini yitirdi’ manasında.

Muhammed Bahauddin Nakşibend k.s. derki: Bu yolda işin dayanaüını nefes üzere yapmak gerekir, şöyleki, şu haldeki meşgalen seni mazi ve istikbal ile meşgul olmaktan almalı, nefesini zayi olmaya bırakmamalıdır. İki nefes arasında nefesin çıkışı ve girişi arasını muhafaza etmeli ki, nefesin giriş ve çıkışı gafletle olmasın.

 

2-Nazar-ber-kadem:

Salikin bakışı, her halinde -gidişinde gelişinde, sahrada veya beldesinde- devamlı olarak ayağı üzerine bakmalı ki, bakışı dağınık olmasın. Bakılması uygun olamayan yerle re gözü vakı’ olmasın.

Bu söz ayrıca, varlık mesafelerini ve enaniyyet sahasını aşmakta, salikin seyrinin sür’atine işaret olabilir. Yani adımını o kadar uzağa atar ki, o anda gözünün bakışı oraya ulaşır. Bazıları da şöyle demiştir: Misafirin edebi, hemminin adımını geçmemesidir.

Pazar, 03 Mayıs 2009 14:49 tarihinde güncellendi

Sayfa 2 - 4

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.