Ümmet-i Muhammed'in "acil" gündemlerinin bulunması, "itikadda mezhebin ne?" sorusunu erteler mi? Ya da bu gündemlerle iştigal eden bir kimsenin itikadda herhangi bir mezhebin mensubu olmadığını söylemesi gerçekte neye tekabül eder?
Şurası açık ki, geçmişte Ehl-i Sünnet ile bid'at fırkalar arasında cereyan etmiş kelamî münakaşalarda gündemde olan hususların birçoğu günümüzde güncelliğini yitirmiş durumda. Kimse cevher, araz, cüz'-i la yetecezze... gibi konularla ilgilenmiyor.
Ancak bu, itikadın ve itikadî kabullerin güncelliğini, daha da önemlisi, "önemini" yitirdiği anlamına elbette gelmez. Zikrettiğim hususlar ve benzerleri, kelam sisteminin temelleri/öncülleri üzerine o dönemde tartışma gündeminde bina edilmiş meselelerdi. Bugün aynı temeller/öncüller varlığını devam ettiriyor; değişense, o öncüller üzerine bina edilen, edilmesi gereken meseleler.
Ehl-i Sünnet, "Sünnet"e bakışıyla diğerlerinden ayrılır. Bu en temel noktadır. Burada dikkat edilmesi gereken o ki, herkes bu nokta üzerinde görüş birliği ettiği halde, bunun pratik yansımaları hakkında çoğu kimse fikir sahibi olmadığı için, bu temel kabulün ayakları çoğu zaman yere basmıyor.
Oysa mesela Kur'an'ın herhangi bir ayetinin Sünnet verileri dikkat alınmadan tefsir edilmesi veya meallendirilmesi, aynı zamanda kişinin itikadî çizgisini ele veren bir göstergedir.
Hadisler ve hadis ravileri hakkındaki mülahazalar da bu noktanın uzantısı olarak kişinin itikadî çizgisinin tebellür etmesinde rol oynar. Bir kimse, herhangi bir makbul hadis hakkında veya sahabeden herhangi birisi konusunda küçümseyici bir tavır takınıyor, kendisini onları yargılayıcı/sorgulayıcı mevkide görüyorsa, Ehl-i Sünnet çizginin dışına düşmüş demektir.
Burada bir noktayı açıklığa kavuşturalım: "Delil olmaları", "bilgi ifade etmeleri" noktasında hadislere burun kıvırmak başka şeydir, Usul-i Fıkıh sistemi doğrultusunda hadisler arasında tercihte bulunmak başka şeydir. Aynı şekilde Sahabe nesline karşı herhangi bir hassasiyet göstermemekle, tearuz esnasında sahabîlerin rivayetleri ve kabulleri arasında tercih yapmak da birbirine karıştırılmamalıdır...
Hadislerin dinde/itikadda delil olamayacağını söylemek, Kur'an'ı sırf kendi görüşüne veya günün revaçta olan telakkilerine uygun tarzda tefsir etmek, hatta amelde herhangi bir mezhebi taklid etmediği iddiasında bulunmak, Selef'e, ulemaya, sulehaya burun kıvırarak bakmak Ehl-i Sünnet dışı tutumların tezahür ettiği başlıca alanlardır. Bir kimseden bunların sadır olduğunu müşahede ederseniz, tereddüt etmeden anlayın ve bilin ki o kimse Ehl-i Sünnet değildir. İstediği kadar bizimle aynı safta namaz kılsın, istediği kadar başörtüsüne özgürlük mücadelesi versin, istediği kadar "Gazze" desin...
"Başörtüsüne özgürlükten, Gazze'den, Ümmet'in problemlerinden daha önemli mi Ehl-i Sünnet olmak? Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyip de sırtüstü yatanlar yahut dünyevî mülahazalarla şu veya bu çevreyle aynı safta yer alanlar ne olacak?" diye sorulduğunu duyar gibiyim.
Hemen söyleyeyim: Tabii ki başörtüsü meselesi önemli, elbette Gazze ve kanayan diğer yaralarımız ötelenemez; ancak sırf bu meselelerle ilgileniyor diye bir kimsenin, -mesela- hadislerin Din'deki merkezî konumunu zayıflatmaya dönük gayretlerini yahut Sahabe nesli hakkındaki olumsuz tutum ve düşüncelerini görmezden gelmeye Din adına hakkımız var mıdır? Ümmet'in o hassas gündemlerinde, o kanayan yaralarının tedavisinde birlikte hareket etmek başka şeydir, Din tasavvurunu oluşturan temel unsurlarda gayr-i makbul tutumların benimsenmesi, hoş görülmesi daha başkadır. O hassas gündemleri öne sürüp, itikadî hassasiyeti "mezhepçilik" olarak takdim edenler, aslında kendi mezheplerinin propagandasını yapıyorlar. Bu nokta hakkında uyanık olmak gerekir.
Zaman zaman bu konuya döneceğiz kısmet olursa.
Ebubekir Sifil - Milli Gazete
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
Çarşamba, 11 Şubat 2009 09:02 tarihinde güncellendi
Şüphesiz Rabbiniz, O
Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra Arş'a istiva etti.
Geceyi durmadan kovalayan gündüze O bürüyor. Güneşi, ayı ve yıldızları emriyle
ram eden O'dur. İyi bilin ki, yaratma da emretme de yalnız O'nundur. Alemlerin
Rabbi olan Allah'ın şanı ne yücedir!
Yüce Allah: "Şüphesiz
Rabbiniz O Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı" buyruğu
ile yoktan var etmek kudretine, tek başına kendisinin sahip olduğunu beyan
etmektedir. O halde, yalnızca O'na ibadet etmek gerekir.
"Altı gün'den
kasıt, âhîret günlerinden altı gündür ki, her bir gün bin yıl demektir. Bu da
göklerin ve yerin yaratılışının önemini ortaya koymak içindir. Dünya günlerinden
altı gün olduğu da söylenmiştir.
Pazar, 14 Eylül 2008 09:00 tarihinde güncellendi
Pazartesi, 08 Eylül 2008 14:25
Ali Kara
Müteşabih Ayetler Hakkında Malumat !
Müteşâbih Sanılan Bazı
Buyruklara Örnekler:
Buhârî, Saîd b.
Cübeyr'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Adamın birisi İbn Abbas'a şöyle dedi: Ben Kur'ân-ı
Kerîm'de benim için açıklanması zor (muhtelif) bazı şeyler görüyorum. İbn
Abbas: Nelerdir? diye sorunca adam şöyle dedi: Yüce Allah: "Sûr'a
üfürüldüğünde o günde aralarında akrabalık bağı yoktur. Birbirlerini de sormazlar"
(el-Mü'minûn, 23/101) diye buyururken, bir başka yerde: "Birbirlerine
yönelip karşılıklı soru sorarlar" (Sâffât, 37/27) diye buyurmaktadır. Bir
yerde: "Allah'tan bir söz gizlemezler" (en-Nisâ, 4/42) diye
buyrulurken bir başka yerde: "Rabbimiz, Allah hakkı için biz müşriklerden
olmadık" (el-En'âm, 6/23 diyerek bu âyet-i kerimede de birşeyler
gizleyecekleri bildirilmektedir. en-Nâziât Sûresi'nde yer alan: "Sizi
yaratmak mı daha zordur yoksa göğü mü? Onu bina etmiştir... Bundan sonra da
yeri yarıp döşedi" (en-Nâziât, 79/27-30) buyruğunda göklerin yaratılmasını
yeryüzünün yaratılmasından önce zikretmekte, bir başka yerde ise: "Siz
yeri iki günde yaratan Allah'ı inkâr ediyor ve O'na ortaklar mı kılıyorsunuz?...
İkisi de isteyerek geldik dediler" (Fussilet, 41/9-11) diye buyurmakta ve
bu buyruğunda yerin yaratılmasından göğün yaratılmasından önce söz etmektedir.
Yine yüce Allah: "Allah Gafurdur, Rahimdir" (en-Nisâ, 4/100);
"Allah Azizdir, Hakimdir" (en-Nisâ, 4/158) ile: "Allah Semi'dir,
Basirdir" (en-Nisâ, 4/134) diye buyurmaktadır. Bu buyruklar ise adeta daha
önce böyle idi de şimdi böyle değil gibi bir anlam
çıkmaktadır.
Bunun üzerine İbn Abbas
şu cevabı verdi: "Aralarında akrabalık bağı yoktur" (el-Mü'minûn,
23/101) buyruğunda Birinci Nemadaki durum anlatılmaktadır. Bundan sonra Sûra
bir defa daha üfürülecek ve Allah'ın dilediği kimseler müstesna, göklerde ve
yerde bulunan herkes baygın düşecektir. İşte o vakit aralarında herhangi bir
akrabalık bağı bulunmayacak ve birbirlerine soru sormayacaklardır. Bilâhare
son üfürüşte ise birbirlerine karşı gelecek ve birbirlerine soru soracaklardır.
Yüce Allah'ın: "Biz müşriklerden değildik" (el-En'âm, 6/23) buyruğu
ile "Allah'tan bir söz gizlemezler" (en-Nisâ, 4/42) buyruğuna
gelince; yüce Allah ihlas sahibi olan kimselerin günahlarını bağışlaması
üzerine müşrikler şöyle diyeceklerdir: Gelin biz de müşrik değildik, diyelim.
Bunun üzerine Allah onların ağızlarına mühür vuracak ve bu sefer onların azalan
yaptıklan işleri söyleyecektir. İşte böylelikle Allah'tan herhangi bir sözü
saklayamayacaklan ortaya çıkacaktır ve o vakit kâfirler keşke müslüman
olsalardı, diye temennide bulunacaklardır. Yüce Allah yeri iki günde
yarattıktan sonra semaya yönelerek iki günde de onları yedi sema halinde
düzenledi. Daha sonra ise arzı yaydı ve orada suları ve meraları çıkardı.
Arzda dağları, ağaçları, kum tepelerini ve gök ile yer arasındakileri diğer iki
günde yarattı. İşte yüce Allah'ın: "Bundan sonra da arzı yayıp
döşedi" (en-Nâziât, 79/30) buyruğunda anlatılan budur. Buna göre arz ve
içindekiler dört günde, sema ise iki günde yaratılmıştır. Yüce Allah'ın:
"Allah Gafurdur, Rahimdir" buyruğu ise bizzat Allah kendi zatını
kastetmektedir. Yani yüce Allah ezelden beri de böyleydi, ebediyyen de böyle
kalacaktır. Yüce Allah, her neyi murad ederse mutlaka onun dilediği olur.
Yazıklar olsun sana, Kur'ân-ı Kerîm senin için anlaşılmaz, tutarsız şeyler gibi
görülmesin. Çünkü hepsi Allah'tan gelmiştir.
Kalplerinde Eğrilik
Olanlar:
Yüce Allah'ın:
"İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar" buyruğu mübtedâ olmak üzere
merfû'dur. Bunun haberi ise: "Onun müteşâbih olanına uyarlar"
buyruğudur.
ez-Zeyğ: (Eğrilik); meyletmek (sapmak) demektir, Güneş (batıya doğru) kaydı,
tabiriyle Gözler kaydı, tabiri burdan gelmektedir. Asıl maksat terkedilip
bırakıldığında da bu kökten gelen fiil kullanılır.
Yüce Allah'ın:
"Onlar sapıp eğrilince Allah da onların kalplerini meylettirdi
(saptırdı)" (es-Saff, 61/5) buyruğundaki "sapma" kelimeleri de
bu kökten gelmiştir. Bu âyet-i kerime kâfir, zındık, cahil, bid'at sahibi
bütün kesimleri genel olarak kapsamına almaktadır. O dönemde bununla Necrân
hıris-tiyanlarına işaret olunmuşsa dahi böyledir. Katâde, yüce Allah'ın:
"İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar..." buyruğunun tefsiri ile
ilgili olarak bunları söylemektedir: Eğer burda sözü edilenler Harurâlılar ile
Haricîlerin değişik türleri değil ise, bunlarla kimlerin kastedildiğini
bilemiyorum.
Derim ki: Bu şekildeki
tefsir Ebu Umame'den merfu olarak daha önce geçmiş bulunmaktadır. O kadarı sana yeterlidir.
Kalplerinde Eğrilik
Bulunanlar ve Fitnenin Peşinden Gidenler:
Yüce Allah'ın:
"İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve te'viline yeltenmek
için onun müteşâbih olanına uyarlar" buyruğu ile ilgili olarak hocamız
Ebu'l-Abbâs (yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun) şöyle demektedir: Müteşâbih
olana tabi olanların bu tabi oluşları, Kur'ân-ı Kerîm hakkında şüphe
uyandırmak ve ayağı saptırmak için müteşâbihe tabi olmaları ve bu maksatla
müteşâbih olanları öğrenmeleri ihtimalden uzak değildir. Nitekim Kur'ân-ı
Kerîm'e dil uzatan Zındıklarla Karmatîler böyle yapmışlardır. Diğer bir
maksatları da müteşâbihin zahirine inanılmasını istemeleridir. Nitekim zahiren
Allah'ın cisim özelliklerini taşıdığını ifade eden Kitap ve sünnetteki
buyrukları bir araya getiren Mücassime böyle yapmıştır. Sonunda bunlar yüce
yaratıcının mücessem, bir cisim şekli olan bir suret olduğuna inandılar. Bu
cisim ve suretin onlara göre yüzü, gözü, eli, yanı, ayağı, parmağı vardı. Yüce
Allah bunlardan yüce ve münezzehtir. Yahut da bunlar müteşâbih olana bunların
te'villerini açıklamak, manalarını izah etmek için tabi olurlar. Ya da bu
hususta Hz. Ömer'e çokça soru soran Sabîğ'in yaptığı gibi yapmaya çalışır. Buna
göre müteşâbihe tabi olanlar dört gruptur:
1-
Kâfir olduklarından şüphe olmayan ve Allah Teala'nın haklarında tevbe etmeleri
dahi istenmeksizin öldürülmeleri hükmünü verdiği kimseler.
2- Haklarındaki sahih görüşe göre kâfir oldukları kabul edilenler. Çünkü
bunlarla putlara, şekillere ibadet eden kimseler arasında fark kalmaz. Bunların
tevbe etmeleri istenir. Tevbe ederlerse mesele yok. Aksi takdirde irti-dat
edene yapılan uygulama gibi bunlar da öldürülürler.
3-
Müteşâbihlerin te'vil edilmelerinin cevazı hususundaki görüş ayrılığına binaen,
bunun caiz olup olmadığı hususunda da ihtilâf edilmiştir. Bilindiği gibi
selefin gösterdiği yol, müteşâbih buyrukların zahirinden anlaşılanın imkânsız
olduğunu kesin olarak belirtmekle birlikte, te'villerine kalkışmayı terket-mek
şeklindedir. Bu konuda derlerdi ki: Nasıl geldilerse onları siz de öylece
okuyup gidiniz. Bazıları ise bu buyrukların te'vilini açıkça yapmış ve onlardan
mücmel olanlarının anlamlarından herhangi birisini kat'î olarak tayin etmeksizin,
dilde açıklanması mümkün olan açıklama yolunu izlemişlerdir.
4-
Hz. Ömer'in Sabîğ'a uyguladığı gibi, ileri derecede te'dib hükmü verilen
haller. Ebu Bekr el-Enbarî der ki: Selefin ileri gelenleri, Kur'ân-ı
Kerîm'de-ki müşkil manaların tefsiri hakkında soru soranları cezalandırırlardı.
Çünkü soru soran, eğer bu soruyu sormakla bir bid'ati yerleştirmek yahut fitneyi
körüklemeyi arzu ediyorsa, tepki görmeye ve büyük bir şekilde tazir edilmeye
layık bir kimsedir.
Şayet maksadı bu değil
ise, işlediği bu günah dolayısıyla kınanmayı hak etmiş bir kimse demektir.
Çünkü o dönemde Kur'ân-ı Kerîm'in indiriliş maksatlarından ve te'vilin
hakikatlerinden tahrif edilmesi yolunda zayıf müslümanları şüpheye düşürmek ve
saptırmak maksadını gütmeleri için inkarcı münafıklara bir yol icad etmiş
oluyordu. Bu kabilden olanlara bir örnek. İsmail b. İshak el-Kadî'nin bize
naklettiği şu haberdir. İsmail dedi ki: Bize Süleyman b. Harb bildirdi.
Süleyman Hammad b. Zeyd'den, o Yezid b. Hâ-zim'den, o Süleyman b. Yesâr'dan
naklettiğine göre; Sabîğ b. İsi Medine'ye geldi. Kur'ân-ı Kerîm'in müteşâbih
buyruklarına ve bazı şeylere dair sorular sormaya koyuldu. Ömer (ra) durumdan
haberdar olunca arkasından birisini gönderip huzuruna çağırttı.
Önceden
de ona kuru hurma dallarından bir miktar hazırlamış bulunuyordu. Huzuruna
gelince Hz. Ömer ona: Sen kimsin dedi. O da: Ben Allah'ın kulu Sabîğ'im dedi.
Hz. Ömer de: Ben de Allah'ın kulu Ömer'im, dedikten sonra elindeki kuru hurma
dalını alıp üzerine yürüdü ve kafasını yaraladı. Kanı yüzüne akıncaya kadar
vurmaya devam etti. Daha sonra Sabîğ: Bu kadarı yeter ey mü'minlerin emiri,
dedi. Allah'a yemin ederim, daha önce kafamdaki rahatsızlıkların hepsi gitmiş
bulunuyor.
Sabîğ'in te'dibine dair
rivayetler arasında farklılıklar vardır. Bu rivayetlerden ez-Zâriyât
Sûresi'nde söz edilecektir. Daha sonra yüce Allah Sabîğ'a tev-be etme ilhamını
vermiş, tevbeyi kalbine yerleştirmiş olduğundan tevbe etti ve güzel bir
şekilde tevbesinde sebat gösterdi.
Yüce Allah'ın:
"Fitne çıkarmak" buyruğunun anlamı da şudur: Yani şüphe uyandırmak
arzusu, mü'minlerin, işin içerisinden çıkamayarak aralarının bozulmasını
istemeleri ve herkesin kendi sapık görüşlerine dönmesini sağlamaları demektir.
Ebû İshak ez-Zeccâc der
ki: "Ve teviline yeltenmek için" buyruğunun anlamı şudur: Bu gibi
kimseler öldükten sonra diriltilmelerinin ve kendilerine hayat verilmesinin
açıklanmasını istediler. Yüce Allah da bunun te'vilini (gerçekleşeceği vakti)
ve zamanını Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceğini onlara bildirdi. Ebu İshak
der ki: Buna delil de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Onlar onun
te'vilinden başkasını mı bekliyorlar. Onun tevilinin geleceği gün" yani
onlara vadolunan öldükten sonra diriliş, amel defterlerinin verilmesi ve azap
gibi kendilerine vadolunan şeyleri görecekleri için "evvelce onu
unutanlar: «Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişlerdi»
diyeceklerdir." (el-A'raf, 7/53) Yani bizler peygamberlerin önceden haber
vermiş oldukları şeylerin te'vilini (akıbetini) görmüş bulunuyoruz.
(Ebû İshâk devamla) der
ki: Yüce Allah'ın: "Halbuki onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir"
buyruğu üzerinde vakıf yapılır. Yani öldükten sonra dirilişin vaktini
Allah'tan başka kimse bilemez demektir.
Te'vili Bilenler ve
Tevilin Mahiyeti:
Yüce Allah'ın:
"Halbuki onun gerçek tev'ilini ancak Allah bilir'' buyruğu ile ilgili
olarak şöyle denilmektedir. Aralarında Huyey b. Ahtab'ın da bulunduğu
yahudilerden bir topluluk, Rasûlullah (sav)'ın huzuruna girerek şöyle dediler:
Bize ulaştığına göre sana "Elif, Lâm, Mîm" buyruğu nazil olmuştur.
Eğer sen bu söylediklerini doğru söylüyor isen, senin ümmetinin mülkü ancak
yetmişbir yıl olacaktır. Çünkü Elif Cümmel (Ebced) hesabına göre bir, Lam
otuz, Mim de kırka tekabül eder. Bunun üzerine yüce Allah'ın: "Halbuki
onun gerçek te'vilini yalnızca Allah bilir" buyruğu nazil oldu. Buna göre
burada te'vil, tefsir anlamına gelir. Bu kelimenin te'vili şudur demek gibi. Ve
işin sonunda evi edeceği (akıbeti) anlamına gelir. Bu kelimenin iştikakı ise
İş sonunda şuna vardı, ifadesindeki köktendir, demek olur. Te'vil ettim, ise
onu bu hale getirdim, demektir. Kimi fa-kihler bunu tarif ederek şöyle
demişlerdir:
Te'vil, lafzın dışında
kalan bir delile dayanarak lafızda kastedilen ihtimali açığa çıkarmaktır.
Tefsir ise lafzın beyan edilmesidir. "Onda rayb yoktur" yani şüphe yoktur;
şeklindeki açıklama buna örnektir. Tefsirin aslı ise beyan etmektir. Bunu ifade
etmek üzere:şekli kullanılır.
Te'vil ise anlamın beyan
edilmesidir. Mü'minler tarafından onun hakkında şüphe sözkonusu değildir,
ifadesinde olduğu gibi. Yahut o bizatihi hakkın kendisidir ve bizatihi şüpheyi
kabil değildir. Şüphe ancak şüphe edenin bir niteliği olabilir; şeklindeki
açıklama da buna örnektir. İbn Abbas'ın ced (dede) hakkında: O da babadır,
demesi de böyledir. Çünkü o, yüce Allah'ın: "Ey Âdemoğulları" buyruğunu
te'vil ederek bu hükme varmıştır.
İlimde Derinleşmiş
Olanlar:
Yüce Allah'ın:
"İlimde derinleşmiş olanlar" buyruğu ile ilgili olarak; bu, önceki
buyruklarla ilişkisi olmayan yeni bir söz başlangıcı mıdır, yoksa önceki
buyruğa atfedilmiş ve buna göre burdaki "vav" cem için mi kullanılmıştır
hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler.
Çoğunluğun kabul ettiği
görüşe göre; kendisinden önceki buyruklardan ayrı, yeni bir cümle başıdır ve
ifade daha önce yüce Allah'ın: Onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir"
buyruğunda tamamlanmıştır. İbn Ömer, İbn Abbas, Âişe, Urve b. ez-Zübeyr, Ömer
b. Ab-dulaziz ve başkalarının görüşü budur. el-Kisaî, el-Ahfeş, el-Ferrâ, Ebu
Ubeyd ve başkaları da bu görüştedir.
Ebu Nehîk el-Esedî de
der ki: Sizler bu âyet-i kerimeyi vasi ile (durak yapmaksızın) okuyorsunuz.
Halbuki bu kelime kat' ile okunmalıdır. İlimde derinlik sahibi olanlann
bilgilerinin vardığı son nokta ise onların: "Biz O'na iman ettik, hepsi
Rabbimizin katındandır" sözleridir.
Ömer b. Abdulaziz de
buna benzer bir söz söylemiştir. Taberî buna yakın bir ifadeyi Yunus'tan, o
Eşheb'den o da Malik b. Enes'ten rivayet etmiştir. Buna göre
"derler" buyruğu derinleşmiş olanlar buyruğunun haberidir. el-Hattabî
der ki: Şanı yüce Allah, kendisine iman edip içindekileri tasdik etmemizi
emrettiği Kitabının âyetlerini muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki kısım
halinde indirmiştir. Aziz ve celil olan Allah işte şöyle buyurmaktadır:
"Sana Kitabı indiren O'dur, onun bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın
anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir... Hepsi Rabbinizin katındandır."
Burada yüce Allah kitabının müteşâbih olanına dair bilgisini kendisine tahsis
ettiğini ve O'ndan başka hiçbir kimsenin onun te'vilini bilemeyeceğini haber
vermekte, daha sonra aziz ve celil olan Allah, ilimde derinleşmiş olanlann: Biz
O'na iman ettik, şeklindeki sözlerini naklederek onlardan övgüyle söz
etmektedir. Şayet onların imanları sahih olmasaydı, ondan dolayı öğülmeye layık
olmazlardı.
İlim adamlarının
çoğunluğunun görüşüne göre bu âyet-i kerimede tam vakıf yüce Allah'ın: Halbuki
onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir" buyruğu üzerinde olduğu ve
bundan sonraki buyrukların ise yeni bir söz başlangıcı olduğu şeklindedir.
Bundan sonraki buyruk ise: İlimde derinleşmiş olanlar: Biz ona iman ettik...
derler" buyruğudur. Bu, İbn Mes'ud'dan, Ubey b. Ka'b, İbn Abbas ve Hz.
Âişe'den de rivayet edilmiştir. Ancak Mücahid'den: "İlimde derinleşmiş
olanlar"ı kendisinden önceki buyruğa nesak atfı yaptığı ve derinleşmiş olanların
te'vili bildiklerini iddia ettiği de rivayet edilmiştir. Bu görüşün lehine
kimi dilcileri de delil göstererek: Bunun: "İlimde derinleşmiş olanlar da
bunu bilirler ve iman ettik... diyerek.." şeklindedir, der ve
"derler" kelimesinin hal olmak üzere nasb mahallinde olduğunu iddia
ederler. Ancak dilcilerin büyük çoğunluğu bu açıklamayı reddeder ve uzak bir
ihtimal olarak görürler. Çünkü Araplar hem fiili, hem de mef ulu bir arada hazf
etmezler. Hali ise fiil açıkça söylenmedikçe de zikretmezler. Eğer fiil açıkça
söylenmemiş ise, hal de sözkonusu değildir. Şayet böyle birşey mümkün olsaydı
"Abdullah binerek geldi" anlamında "Abdullah binerek" demek
mümkün olurdu. Böyle birşeyin mümkün olması ise, ancak fiilin zikredilmesiyle
birlikte olur. Kişinin: "Abdullah konuşur ve insanların arasını ıslah
eder" demesi gibi. Burada "ıslah eder" ifadesi Abdullah'ın
halini bildirir. Nitekim şair -ki bunu Ebu Ömer: Ebu'l-Abbas Sa'leb şu beyiti
okudu, diyerek bana okumuştur-şu sözleri söyler:
"Ben orada oldukça
kızgın ve kısa bacaklı, yüksek hörgüçlü bir deveyi saldım; Yürürken kısadır,
otururken uzun görülür."
Yani yürürken boyu
kısadır, demektir.
O halde; nahivcilerin de
konu ile ilgili görüşleriyle desteklemelerinin yanında ilim adamlarının
genelinin görüşü, yalnızca Mücahid'in bu konudaki görüşünden daha uygundur.
Aynı şekilde şanı yüce
Allah'ın, mahlukatından nefyedip kendisi hakkında tesbit ettiği bir şeyde,
daha sonraları ortağının olması mümkün değildir. Nitekim yüce Allah'ın şu
buyruklarına bakalım: "De ki: Göklerle yerde olan gaybı Allah'tan başka
kimse bilmez." (en-Neml, 27/65); "Onun vaktini kendisinden başkası
açıklayamaz" (el-A'raf, 7/187); "Onun Vechi (zatı) dışında herşey yok
olacaktır" (el-Kasas, 28/88). İşte bütün bunlara dair bilgiyi şanı yüce
Allah, yalnız kendisine tahsis etmiştir. Bunlarda kendisinden başkasını ortak
etmez. Yüce Allah'ın: "Halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir"
buyruğu da böyledir. Şayet: "ilimde derinleşmiş olanlar"
buyruğundaki "vav," nesak atfı için olmuş olsaydı, yüce Allah'ın:
"Hepsi Rabbimizin katındandır" buyruğunun herhangi bir anlamı
olmazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Derim ki: Hattabî'nin
naklettiği ve Mücahid'den başkasının söylemediğini belirttiği söz ile ilgili
olarak şunu ekleyelim: İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre: "İlimde
derinleşmiş olanlar" buyruğu aziz ve celil olan Allah'ın ismine
atfedilmiştir ve bunlar da müteşâbihi bilenler arasında yeralıp onlar bu
müteşâbihi bilmelerine rağmen: "Biz ona iman ettik" demektedirler. Ayrıca
er-Rabî', Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr, el-Kasım b. Muhammed ve başkaları da
bu görüşü belirtmişlerdir. Bu te'vile göre "Derler" kelimesi
"derinleşmiş olanlar" kelimesinin hali olmak üzere nasb durumundadır.
Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Ve rüzgar ağlıyor
kederinden Şimşek de bulutlar arasında çakıyor."
Bu beyitin iki anlama
gelme ihtimali vardır. Burada "şimşek" kelimesi mübteda,
"parıldıyor" kelimesi de haber olabilir. -Birinci te'vile göre-
Böylelikle önceki ifadelerle alakası olmayan bir cümle olabilir. Diğer taraftan
("şimşek") "rüzgar" kelimesine atfedilip
"parıldar" kelimesi hal durumunda olabilir. Bu da ikinci te'vile göre
böyle olur ki, "parıldayarak" anlamına gelir. Yine bu görüşü ileri
sürenler şanı yüce Allah'ın ilimde derinleşmiş olanları ilimde derinleşmiş
olmakla övmüş olduğunu ileri sürerler. Cahilliklerine rağmen onları nasıl
övmüş olabilir? Ayrıca İbn Abbas da: "Ve ben onun te'vilini bilenlerdenim"
demiştir.
Mücahid de bu âyet-i
kerimeyi okumuş ve: Ben de onun te'vilini bilenlerdenim, demiştir. Onun bu
sözünü İmamu'l-Harameyn Ebu'l-Mealî ondan nakletmiştir.
Derim ki: Bir takım ilim
adamları bu görüşü de birinci görüşün kapsamında kabul ederek şöyle
demişlerdir: Sözün tam olarak takdirî ifadesi "Allah nezdindedir"
şeklindedir. Yani onun anlamı Allah nezdindedir ve onun te'vilini ancak Allah
bilir, ifadesi ise müteşâbihatın te'vilini ancak Allah bilir, şeklindedir.
İlimde derinleşmiş olanlar ise, onu kısmen bilirler ve ona iman ettik. Hepsi
Rabbimizdendir, derler. Onların buna dair bilgileri ise, muhkemde yer alan
deliller ve müteşâbihatın muhkem buyruklara havale edilerek açıklanma
imkânıdır. Onlar müteşâbihatın kısmen te'vilini bilip diğer bir kısmını
bilemeyince: Biz hepsine iman ettik, hepsi Rabbimizdendir, derler. O'nun sâlih
şeriatinden olup ilmimizin kuşatamadığı gizliliklerin bilgisi Rabbimiz nezdindedir.
Birisi kalkıp:
Müteşâbihatın kısmen tefsiri, derinleşmiş olanlar için dahi içinden çıkılmaz
bir hal almıştır. O kadar ki İbn Abbas: Ben "evvâh" ve
"ğislîn" kelimelerinin ne anlama geldiğini bilmiyorum, demiştir; diye
sorarsa, ona şöyle cevap verilir:
Bunun böyle olması
gerekmez. Çünkü İbn Abbas daha sonra bunu öğrenmiş ve vakıf olduğu bilgiye
uygun olarak tefsir etmiştir.
Bundan daha kesin bir
cevap da şöyledir: Şanı yüce Allah, ilimde derinleşmiş olan hiçbir kimse bunu
bilemez, dememiştir ki, böyle birşey sözkonusu olsun. Birisi bilmeyecek olursa
bir diğeri bilebilir.
İbn Fûrek, ilimde
derinleşmiş olanların te'vili bileceği görüşünü tercih eder ve bu hususta uzun
uzun açıklamalarda bulunurdu. Hz. Peygamber'in İbn Abbas'a: "Allah'ım! Onu
dinde fakih kıl ve ona tevili öğret" şeklindeki sözünde bu hususa dair
açıklama vardır. Bu Kitabının manalarını ona öğret anlamındadır. Buna göre
yüce Allah'ın: "İlimde derinleşmiş olanlar" buyruğu üzerinde vakıf
yapmak ile ilgili olarak hocamız Ebu'l-Abbas, Ahmed b. Ömer: Doğrusu da budur
demiştir. Çünkü onların "ilimde derinleşmiş olanlar" diye
adlandırılmaları Arap dilini anlayan herkesin bilmekte müsavi olduğu muhkemden
daha fazlasını bilmelerini gerektirmektedir. Eğer onlar herkesin bildiğinden
başka birşey bilmiyor iseler onların derinlikleri nerede kalır? Fakat
müteşâbih de türlü türlüdür. Kimisi hiçbir şekilde bilinemez. Ruhun durumu,
Allah Teala'nın gaybın bilgisini yalnızca kendisine ayırdığı Kıyamet saatinin
kopması gibi. Bu gibi şeylerin bilgisi İbn Abbas'a da başkasına da
verilmemiştir. İşte ileri gelen ilim adamları arasında: İlimde derinleşmiş
olanlar müteşâbihi bilmezler, diyenlerin bu sözden kastettikleri bu tür
müteşâbihtir. Dinde bazı şekillere ve Arap dilinde birtakım anlatım
üslûplarına göre yorumlanması mümkün olan sözlere gelince, bunlar te'vil edilir
ve doğru te'vili bilinebilir. Bununla olabilecek doğru olmayan birtakım te'vil
ihtimalleri de izale edilebilir. Yüce Allah'ın Hz. İsa hakkında "Ve O,
kendisinden bir ruhtur" (en-Nisâ, 4/171) buyruğu ve benzerleri böyledir.
Kendisine lutfedildiği kadarıyla bu kabilden pek çok şey bilmedikçe hiçbir
kimseye râsih (ilimde derinleşmiş) adı verilemez.
Müteşâbih, mensûh olan
buyruklardır, diyenlerin görüşlerine göre ise, râsih olanların te'vili bilmek
(durumunda olanların) kapsamına sokulması mümkün olmakla birlikte, müteşâbih
buyrukların bu tür ile tahsis edilmeleri doğru olamaz.
Rusûh (derinleşmiş
olmak); bir şeyde sebat bulmak demektir. Sabit olan herşeye râsih denilir. Bu
kelime aslında cisimler hakkında kullanılır. Dağın sabit olması (rusûhu) ve
ağacın yerde râsih olması gibi. Şair der ki:
"Kalbimde derin kök
salmıştır Leylâ'nın sevgisi, Belirtileri dahi değişiklik gösterme yi kabul
etmiyor."
"Fijanın kalbinde
iman rasih oldu (iyiden iyiye yer etti)" denilir. Bazıları (Araplardan):
söyleyişini naklederler ki, birikintinin suyunun yere geçmesi anlamını ifade eder.
Bu tabiri İbnu'l-Fâris nakletmiştir. Buna göre bu kelime zıt anlamlı bir
kelimedir.
kelimeleri hep bir şeyin
içerisinde sebat etmek, yerleşmek anlamını ifade eder.
Peygamber (sav)'a ilimde
derinleşmiş olanlar hakkında sorulunca şöyle buyurdu: "Yeminine bağlı
kalan, diliyle doğru söz söyleyen, kalbi de dosdoğru olan kimsedir. "
Şanı yüce Allah:
"Biz sana bu Zikri (Kur'ân'ı) indirdik ki insanlara kendilerine ne
indirildiğini açıkça anlatasın" (en-Nahl, 16/44) diye buyurmuşken,
Kur'ân-ı Kerîm'de nasıl müteşâbih olabilir ve Allah Kur'ân'ın tümünü nasıl
apaçık kılmamış olabilir? diye sorulursa şu cevap verilir:
Bundaki hikmet -Allahu
a'lem- âlimlerin üstünlük ve faziletinin ortaya çıkmasıdır. Çünkü Kur'ân-ı
Kerîm'in tümü açık seçik olsaydı âlim olanların olmayanlara üstünlüğü ortaya
çıkmazdı. Herhangi bir kitap tasnif eden de böyle yapar. Kitabının bir kısmını
açık, bir kısmını da müşkil (anlaşılması zor) şekilde yazar ve topluluk için
bir yer bırakır. Çünkü varlığı, bulunması önemsiz ve basit
olan bir şeyin güzelliği de az olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Kur'ân Muhkemiyle
Müteşâbihiyle Allah'tandır:
"Hepsi Rabbimizin
katındandır" buyruğunda, muhkemiyle müteşâbihiyle yüce Allah'ın Kitabına
ait olan bir zamir vardır. İfadenin takdiri ise; onun tümü Rabbimizin
katındandır, şeklindedir. "Hepsi" kelimesi zamire delalet ettiğinden
dolayı hazfedilmiştir. Çünkü bu kelime izafeti gerektiren bir sözdür.
Daha sonra yüce Allah:
"Ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır" diye buyurmaktadır. Yani
böyle bir sözü söyleyen iman eden, bilgisinin ulaştığı noktada duran ve
müteşâbihin arkasından gitmeyi terkeden, ancak akıl sahibi olan bir kimsedir.
Herşeyin "lübb"ü onun özü demektir. İşte bundan dolayı akla
"lübb" adı verilmiştir. Sahipleri" kelimesi ise kelimesinin çoğuludur.
8. "Rabbimiz! Bizi
hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi çevirme! Katından bize bir rahmet ver.
Şüphesiz sen pek çok bağışlayansın."
(Kurtubi Tefsiri- Ali İmran suresi)
Çarşamba, 10 Eylül 2008 05:21 tarihinde güncellendi
Cumartesi, 30 Ağustos 2008 08:09
Ali Kara
Allahu Tealanın Sıfatları Hakkında Mezhebler!
Allahu tealanın zati ve subuti sıfatları vardır. Bunlar hakkında temelde üç görüş ortaya çıkmıştır. İkisi ifrat ve tefrit yolundadır, birisi orta yol olan Ehli Sünnetin yoludur.
1. Fırka, Allahu tealanın Zat'ından başka sıfatlarının olmadığını söyler, Zat'ı ile her şeyi bildiğini, gördüğünü, yarattığını vesair bütün hususları Zat'ına dayandırır, sıfatları isbat etmezler. Bunların aslı Mutezile mezhebine dayanır, bu zamanda değişik isimler altında ortaya çıkabilirler.
2. Fırka, Allahu tealanın sıfatlarının eşyanın ve mahlukatın sıfatları gibi olduğunu söylerler ve benzetme yaparlar. Bunlara müşebbihe ve mücessime mezhebi denir.
3. Fırka, Ehli sünnet olup, Allahu tealanın sıfatlarının Zat'ından başka olarak sabit olduğunu söyler ve bu sıfatların da Zat'ı gibi şekilden ve keyfiyyetten münezzeh olan kadim sıfatlar olduğunu söylerler. Bu yol, orta yol olup Hak ehlinin yoludur. Zira sıfatlar yok dersek, Kur'an bizi yalanlar, -Allah semi'dir, alimdir, kadirdir gibi ayetleri ne yapacağız. Ayrıca işiten, gören, tekellüm eden, yaratan kime denir? şu sayılan vasıflar kendinde sabit olana denir, eğer kendinde şu sıfatlar sabit olmasaydı neden kendine semi', basar ve diğer sıfatları sabit eylesin, Allahu teala olmayan bir şeyi mi haber veriyor hâşâ!
Eğer sıfatları eşyanın sıfatlarına benzetirsek yine Kur'an bizi yalanlar, -O'nunmisli gibi bir şey yoktur. ayeti bunu açıkça ifade eder, zaten eşyaya benzeyen de eşya gibi bir şey olduğundan asla ilah olamaz, kainatı yaratamaz.
Netice olarak ehlisünnet hak yol olup, sıfatlar meselesinde de isabet etmiş, Allahu tealayı en mükemmel sıfatlarla vasıflamıştır. Allahu teala bizleri bu yoldan ayırmasın.
Şimdi şunu soralım, ehli sünnetten olduğu halde tasavvuf yolunda olan ve sıfatları yok kabul edenler kimlerdir?
ikinci sorumuz, Maturidi ile Eş'ari arasında subuti sıfatlardaki ihtilaf nedir? Cevaplarınızı yorum kısmına yazınız.
Çarşamba, 20 Ağustos 2008 09:13
Ali Kara
İSLAM HALİFESİNİN ŞARTLARI
NESEFİ AKAİDİ - İSLAM HALİFESİNİN ŞARTLARI
* Müslümanlar için, hükümlerini
geçerli etmek, cezaları geçerli yapmak, surları sağlamlaştırmak, askerleri
teçhiz etmek, zekatları toplamak, baş kaldıranları, hırsızları, yol kesenleri
kahretmek için,
Çarşamba, 20 Ağustos 2008 16:11 tarihinde güncellendi
Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir. Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.