.

.

Mezhepsizlere

E-posta Yazdır PDF

Mezhepsizlik Fitnesi

mehmet-sevket-eygi.jpgMehmet Şevket Eygi

EHL-İ Sünnet Müslümanları arasında mezhepçilik kavgaları yoktur. Sünnîler dört hak mezhebe veya fıkıh ekolüne bağlıdır ama ...çilik yapmazlar, çekişmezler.

Dört hak mezhepten birine bağlanmak, onun fıkhını uygulamak fitne değildir ama mezhepsizlik fitnedir. Çünkü mezhepsizler, bütün Müslümanları kendileri gibi yapmak istiyor. İşte onların bu yoldaki propagandaları fitnedir, hem de büyük bir fitne...

Kimler mezhepsizlik propagandası yapıyor, Sünnî mezhepleri yıkmak istiyor?

1. Rafizîler yapıyor.

2. Vehhabîler yapıyor.

3. Telfik-i mezahib (Mezheplerin hükümlerinin karmakarışık uygulamasını isteyenler) yapıyor.

4. Fıkıhtan ve Şeriat hükümlerinden arındırılmış light, ılımlı, sulandırılmış, evcil, uysal bir İslâm çıkartmak isteyenler yapıyor.

5. Reformcular yapıyor.

6. İslâm’da radikal değişim isteyenler yapıyor.

7. Tarihselci Fazlurrahmancılar yapıyor.

Mezhepler ortadan kalkacak ki, Müslümanları bozuk fırkalara sokabilsinler...Mezhep ve fıkıh olmasa doğru dürüst abdest alamayız, iki rekat namaz kılamayız.

Bazıları konuyu saptırıyor ve bize “Siz mezhebi Kur’ân’ın üzerine çıkartıyorsunuz, siz mezhebi put haline getirmişsiniz, siz müşriksiniz...” diye saldırıyor. Ne korkunç iftiralar...

Ehl-i Sünneti, dört hak mezhebi, fıkhı, Şeriat ahkamını ortadan kaldırdınız mı, sapıklıklar, bid’atler, dini yanlış yorumlamalar sökün etmeye başlar.

Zamanımızda, kesinlikle yasaklanmış olan mut’a nikahını, (geçici nikah) meşru gösterenler var.

Benim kesin olarak bildiğim şudur: Hanefi mezhebinde ince çorap üzerine mesh edilerek abdest alınmaz. Bunu yapanlar var.

Yine Hanefî mezhebinde midye, istiridye, yengeç, istakoz, karides, pavurya gibi deniz ürünlerini yemek tahrimen mekruhtur. Bunları da yiyenler var.

Mezhepsiz müctehidler Kitab’a, Sünnet’e, icmâ-i ümmete, dine, Şeriata, fıkha aykırı bir sürü sözde ictihadlar yumurtladılar. Ondört asırlık İslâm tarihinde hayızlı kadınların namaz kılmalarına, oruç tutmalarına, Kâbe’yi tavaf etmelerine asla cevaz verilmemişken onlar olur olur diyorlar. Nasıl oluyor? Onlar olur diyor, oluyor...

Zamanımızda mezhepsizlik en büyük fitnedir.

Selefiyiz diyorlar. Hayır Selef-i Sâlihîn’in (ilk çağlardaki sâlih, takvalı, doğru yolda olan örnek Müslümanlar) yolunda olanlar Sünnî Müslümanlardır.

Selefîyiz diyenler Selef’in yolundan gitmiyor, onlar İbn Teymiyye’nin ve Muhammed İbn Abdülvehhab’ın mezhebini veya fırkasını benimsemişlerdir.

Mezhepsizlik çok büyük bir fitnedir. Onlardan istirham ediyoruz, onlara kardeşçe yalvarıyoruz: Lütfen, merhameten, Allah rızası için bu yıkıcı, dağıtıcı, bölücü propagandaları yapmayınız.

Sünnîlikten, Hanefîlikten, Mâlikîlikten, Şâfiîlikten, Hanbelîlikten fitne doğmaz ama mezhepsizlikten doğuyor.

Onların bir kısmının siyaseti, stratejisi, taktiği bellidir. Önce Sünnî mezhepleri yıkacaklar, sonra açıkta kalan Müslümanları kendi bozuk fırkalarına sokacaklar.

Şiî kardeşlerimizden çok rica ediyoruz, Sünnî dünyasında Şiîlik propagandası, Ehl-i Sünnet düşmanlığı yapmasınlar.

Biz Sünnîler Ehl-i Beyt’i, Hz. Ali kerremallahu vecheh ve radiyallahu anh efendimizi, Hasan ve Hüseyin efendilerimizi, Hazret-i Fatıma annemizi, Peygamber soyundan gelmiş büyük imamları gerçekten, bütün kalbimizle seviyoruz, sayıyoruz. Onlar bizim başımızın tacıdır.

Şiîler, Hulefa-i Raşidîn’in ilk üçünü, Ashab-ı Kiram’ın bir kısmını sevmiyorlarsa, fitne çıkmaması için bu sevmemeyi yüreklerinde saklasınlar ve yıkıcı, üzücü, bölücü propagandalar yapmasınlar.

Tunus’lu yazar Et-Ticanî Sünnîlikten Şiîliğe geçmiş, “Nasıl Hidayete Erdim?” adında bir kitap yazmış. Ehl-i Sünnete saldırıyor. İranlı Şiî otoriteleri bu kitabı çeşitli dillere çevirtmiş, yüz binlerce bastırmış ve dağıtmış. Olacak şey midir bu? İslâm dünyasının bir ölüm kalım mücadelesi içinde bulunduğu bu devirde, iman kardeşliğine ve birliğe zarar verecek böyle bir şey yapılır mı? Şiîlikten Sünnîliğe geçen var, biz bu konuda propaganda yapıyor muyuz? Böyle bir propaganda mezhepçilik fitnesi olmaz mı?

Naylon müctehidlerin bozuk ictihadlarını kabul etsek ortada İslâm diye bir şey kalmaz. Baksanıza “Kur’an, Yahudi ve Hıristiyanları İslâm’a çağırmıyor” diyecek kadar zıvanadan çıktılar.

Dört hak mezhepten birine bağlanalım.

Bunların hepsi de Kur’ân’dan, Sünnet’ten hüküm çıkarmıştır.

Bugünkü naylon müctehidler, mezhep imamı büyük müctehidlerin ayaklarının altında toz bile olamazlar.

Zahid Kevserî ne demiş? “Mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür” diye uyarmış.

Şam ulemasından Profesör Said Ramazan el-Bûtî’nin çok değerli kitabının adı şudur: “İslâm Şeriatini tehdit eden en tehlikeli bid’at mezhepsizliktir.”

İtikad ve fıkıhta ehl-i sünnet dairesi içinde bulunan bir mezhepli sapıtmaz, bid’ate ve küfre düşmez ama bir mezhepsiz için bu tehlike vardır.

Allah aşkına bu fitne yangınını söndürelim. Mezhepsizlik ve Sünnîlik Şiîlik konusundaki mezhepçilik propagandalarına son verelim.

O Belde

ARNAVUTLUK’ta veya Makedonya’da olabilir. Berat uygun mudur? Osmanlıdan kalma eski İslâm evleri bulunmalı. Cami olmalı, ezan okunmalı, namaz kılınmalı. Küçük bahçeli yarı ahşap yarı kargir bir ev. Hayat, yüklükler, şerbetlikler, eski ocak, gıcırdayan merdiven... Bahçesinde badem, erik, incir, dut ağacı. Dış cephenin bir kısmını sarmış mor salkım ve hanımeli. Kuyu... Duvarlar yüksek... Dış kapıdan giriyorsun, kapıyı kapatıyorsun, dünyadan uzak yapayalnızsın. Oh!..

Haftada bir gün pazar kuruluyor, civar köylerden ilaçsız hormonsuz sebzeler, meyveler, peynir... Hakikî bal... Bir kavanozu bana altı ay yeter.

Birkaç sandık eski kitap olmalı. İkindi çayını demlersin, kışın büyük odada, yazları bahçede... Çiçek açmış badem ağacının altında kitap mütalaası ne büyük keyiftir.

Oralarda tekkeler açıkmış. Haftada bir gün zikre gidersin. Tekkelerde lüzumsuz lâf edilmez.

Zaman zaman uçakla Türkiye’ye gidip gelebilirsin. Canın çekerse. Memleket memleket, vatan vatan da hali çok karışık, çok perişan...

Sakin sakin düşünebilirsin, üzülebilirsin, içinden gelirse bazen ağlayabilirsin.

Senin için yabancı bir ülke sayılmaz. Eski Rumeli-i Şahane’nin bir kısmı. Ayı kırpıp kırpıp bir sürü yıldız yapmışlar.

Oralarda eski Rumeli şairlerinin divanları okunur. Güzel bir gazel, düşündürücü bir rubai, bir mısra-ı berceste, levha yapılıp duvara asılması gereken bir beyit... Mutlaka bir Fuzulî divanı da bulunmalı. Fuzulî Berat’da da okunur, İstanbul’da, Bakü’de, Tebriz’de, Taşkent ve Buhara’da da. Fuzulî’nin okunmadığı, anlaşılmadığı yerde bizim medeniyetimiz yoktur.

Gittiğin yerde hizmet edebilir misin? Belki...

İsteyenlere Türkçe öğretebilirsin...

Nasıl geçineceksin? Allah kerim...

Gülmeyeceksin, hüzünlü olacaksın hep...

Evde bir kedi besleyebilirsin. Kuşlara pencere kenarında yem verebilirsin. Ekmek kırıntılarını bahçede karıncalara ikram etmeyi unutma.

Kediler, kuşlar öleceklerini anlayınca sessiz, sedasız, kimsenin görmeyeceği bir yere çekilir, orada can verirmiş...

Çarşamba, 26 Kasım 2008 12:27 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

HÜSEYİN AVNİ DEN NAKİL

kitap01.jpg

Guraba mecmuasından/ H: Avni Hocanın makalesinden bir kısım

Hindistan ve pakistan bölgesindeki mezhebsizlik cereyanları hakkında: 

A’zami, Mezhebsizlerin, dünya menfaati için, İngilizlerle beraber olup, İslâm cihâdına karşı nasıl bir tavır takındıklarını, değişik değişik işlerle sömürgecilerin menfaatine nasıl hizmet ettiklerini ve Müslümanların istiklâl harbi hareketine nasıl zarar verdiklerini aşağıda gelecek altı merhale ile ( kısaca) şöyle izah ediyor:

Birincisi: Önce, bu cihâdın İslâmî bir cihâd olmadığı ve Hindistan’ın (İngiliz işgaline rağmen) güven ve selâmet yurdu olduğuna, İngiliz Hükümeti maslahatı aleyhine olacak herhangi bir hareketin, Hükümet ile yapılan anlaşma ve sözleşmeyi bozmaktan başka bir şey olmayacağına ve Dînce yasak olacağına dair, geniş bir duyuru yaptılar...

İkincisi, bu düşünceyi, talebeleri vasıtasıyla değişik memleketlerin köşelerine bucaklarına yaydılar. Bu hususta fetvâlar vererek, Müslümanları cihâd hareketine katkıda bulunmaktan menettiler.[4]

Üçüncüsü: İngiliz Hükümetiyle gizli ve açık bağlantılar kurarak, onları, cemaatlerinin Hükümetin dostu oldukları ve onlara yardımda asla gevşeklik etmeyecekleri hususunda iknâya çalıştılar.

Dördüncüsü: Mücahidler hakkında, onlar, kötü, bozguncu ve terörist kimselerdir, dediler.

Beşincisi: İnsanlar arasında, İngiliz Hükümetinin, Müslümanlar için bir rahmet olduğunu yaydılar.[5]

Altıncısı: Müslümanların arasına, güçlerini zayıflatacak ve cihâd hareketlerine tesir edecek ayrılık tohumlarını ektiler.[6] Sömürgeciliğe takviye bir hizmet edip, Müslümanların gücünü kırmakta ve mağlup olmalarında sömürgecilere büyük faydaları oldu.

A’zami, bunları kendinin uydurmadığını, aksine şu Üç Büyük Kutuplarının (ordaki mezhebsizlik cereyanının liderleri ) fetvâlarından aktardığını söylüyor ve şu nakilleri yapıyor ( kısaltarak):

<<<Oradaki bu Mukallid Olmayanlar, Ehl-i Hadîs, yâhud Selefiler veya Vehhâbîler’ yahud da Mezhebsizler’ hareketinin başı, Sıddık Hasan Han el-Kınnevcî, ikinci adamı, Seyyid  Miyan Nezir Hüseyin Ed- Dihlevî, üçüncüleri de  Şeyh Muhammed Hüseyin El-Betalevî’dir.>>>

Sıddık Hasan Han, meşhur kitâbı, Tercümân’ul Vehhâbîyye’de şöyle diyor:

“Bûfâl Vâlileri, daima mezheb hürriyeti (Mezheblerden kurtulmak) için çalışmaktadırlar. İngiliz Hükümetlerine karşı savaşan ve onu sevmeyen, ancak,  Mezheb hürriyetine buğz edenler, dededen babaya miras olarak intikal eden Mezheble bağımlı olanlar olabilir.” (Sh: 5)

Revâçta tutulan mezheblerden kurtulmamız, İngiliz Devletinin kanunlarıyla istenen şeyin ta kendisidir.”  (S: 20)

“Müslümanların, Hükümete muhalefeti caiz değildir. Şu anda, Hindistan’ın mevcud olan hali, Müslümanların, Hindistan’ın selâmet ve emniyet memleketi ve Dâr’ul-İslâm/İslâm Ülkesi olmasından şübhe etmelerini mübah kılmaz.”[7]

A’zami, burada şöyle bir not düşüyor:

Hindistan’ın, Dâr’ul-Harb olduğuna fetvâ veren ilk kişi, Hanefî Muhaddis Şah Abdulaziz el- Dihlevi’dir. Bu, bardak taştığı, Müslümanlar Hükümet tarafından şiddetli bir zulüm değirmeni altında öğütülmeye başlandığı, İslâm şiarlarının serbestçe yerine getirilmesi engellendiği vakitte oldu.
Pazar, 02 Kasım 2008 15:39 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

MEZHEBSİZLİK DİNSİZLİĞE GİDER !!!

gemi_3.jpg Mezhepsizlik Niçin "Dinsizliğin Köprüsü"dür?

Bilindiği gibi "Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür" sözü, yirminci yüzyılın yetiştirdiği en büyük âlimlerden ve son Osmanlı Şeyhülislam vekillerinden biri olan merhum Muhammed Zâhid el-Kevserî'ye aittir ve merhumun "Makâlât" adlı eserinde yer alan makalelerden birisinin başlığıdır.(1) Bu hikmetli söz, bahse konu makale neşredildikten sonra adeta darb-ı mesel haline gelmiş ve dilden dile yayılmıştır.

Bu yazıda, bu sözün ne anlama geldiği ve İslam Dünyası'nın yaşadığı ilmî ve fikrî tecrübeye ne ölçüde denk düştüğü gibi hususları irdelemeye çalışacağız.

Öncelikle bu şaklıkta geçen iki kavramın, "mezhepsizlik" ve "dinsizlik" kavramlarının nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde duralım. Buradaki "mezhepsizlik", hem hiçbir mezhebi tanımamayı, hem de klasik tabiriyle "telfik"i, yani mezheplerin hükümleri arasından bir derleme ve seçme yaparak karma bir mezhep oluşturmayı anlatmaktadır. Zira her birinin ayrı bir usul ve metodu olan mezheplerden hiçbirisini tanımamakla, aralarındaki ihtilafları ve bunların sebeplerini görmezden gelerek bu metot ve usuller doğrultusunda konmuş olan hükümleri birleştirme girişimi arasında netice olarak hiçbir fark yoktur. Çünkü son tahlilde her iki davranış şekli de, belli bir metodu iltizam etmeme noktasında buluşmaktadır.

Başlıktaki cümlede yer alan "dinsizlik" ise, hiçbir dini tanımamaktan ziyade, dinler arasında herhangi bir fark gözetmemek ve muhtelif dinlere mensup insanları aynı kategoride değerlendirmek anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi İslam Dünyası'nda baş gösteren –ve genellikle Cemaleddin Efganî ile başlatılan– "yenilikçi" hareketin en önemli taleplerinden birisi ve belki de birincisi, Müçtehit İmamlar'ın içtihatlarının artık eskidiği, miadını doldurduğu ve bugünün meselelerine çözüm getirmekten uzak kaldığı gerekçesiyle yeni içtihatlar yapılmasıdır. İslam Hukuku'nun (Fıkıh) modernize edilmesi ve çağa uydurulması için, içtihat mekanizmasının temel unsurları ve belirleyicileri olan Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas'ın yeniden gözden geçirilmesi ve akılcı bir bakış açısıyla yeni yorumlara ve fonksiyonlara kavuşturulması şeklinde başlayan bu hareket, geçen zaman içinde muhtelif veçhelere büründü ve farklı yönelişlere teşne oldu.

Her ne kadar yenilikçilerin muhtelif konularda birbiriyle bağdaşmayan çeşitli görüşleri ve bu görüşler etrafında –taraftarları ve karşıtları arasında– cereyan eden tartışmalar konumuzla yakından ilişkili ise de, bu yazının amacı bu ayrıntıya girmek olmadığından, burada sadece yukarıdaki kuşbakışı tesbite şu noktayı eklemekle yetineceğiz: Az önce "yenilikçi hareket" şeklinde ifade ettiğimiz reformist/modernist yaklaşımın talepleri ve teklifleri elbette Fıkıh ve İçtihat sahalarına münhasır değildi. Bu hareketin boyutlarının kaçınılmaz olarak Akait alanına da uzandığını müşahede etmekteyiz. Nitekim Cemaleddin Efgânî'den başlayarak Fazlur Rahman'a ve oradan da günümüz Türkiye'sindeki bazı isimlere uzanan "İbrahimî dinlerin diyaloğu" söylemi, (kimi zaman bu dinlerin esasta bir olduğu, kimi zaman da Ehl-i Kitab'ın da cennete gideceği şeklindeki iddialarla) reformist/modernist çevrelerin üzerinde ısrarla durdukları bir tez olarak canlılığını muhafaza etmektedir.(2) Her ne kadar meselenin bu boyutu konumuz ile yakından ilişkili değilmiş gibi görünse de, bu yazının başlığı, bu boyutu da ilgi alanımız içine sokmaktadır. Zaten aşağıda izleyeceğimiz 4 merhalenin sonuncusu üzerinde dururken bu nokta kendiliğinden tebellür edecektir...

Evet, reformist/modernist çevrelerin talepleri "yeni içtihatlar yapılmalıdır" söylemiyle, aslında "eski" içtihatların Kur'an, Sünnet, İcma ve Kıyas hakkındaki değerlendirmelerinin geçersizliğini dile getirmiş oluyordu. Peki bu 4 asl hakkında reformist/modernist çevrelerin yaklaşımı genel olarak nasıldır?

Bu sorunun cevabını, söz konusu 4 aslın sonuncusundan başlayarak verecek olursak(3)

1- Kıyas: Kıyas, nasslardaki hükmün dayandığı illetin tesbitine dayanan bir faaliyettir.(4) Dolayısıyla tabiatı gereği, ahkâma ilişkin nassların tek tek ele alınması ve hükme temel yapılması esasına dayanır.(5) Oysa nassların tümünün bir arada değerlendirilmesi (tümevarım) yoluyla mesajı özü/ruhu yakalanarak buradan bütünlük arzeden bir metodoloji geliştirilmeli ve çözüm bekleyen meselelere bu metodoloji esas alınarak cevap verilmelidir.

Reformist/modernist çevreler, bu yaklaşımlarına, Malikî mezhebinde tali (ikincil) bir delil olan "maslahat" unsurundan ve özellikle Endülüs'lü Malikî fakihi eş-Şâtıbî'nin bu unsur hakkındaki değerlendirmelerinden de destek aramayı ihmal etmediler. Çerçevesi şu ana kadar net olarak çizilememiş olan "Kur'an'ın ruhu" söylemi ve maslahat prensibinin –belirleyicilik alanı Malikî mezhebinin yaklaşımını çok daha fazla aşacak şekilde(6)– devreye sokulması sonucu Kıyas prensibi devre dışı bırakılmış oluyordu.

2- İcma: Sahabe'nin ileri gelenleri tarafından işletilmeye başlanmış bulunan İcma prensibi, fer'î bir mesele hakkında bir dönemde yaşayan bütün müçtehit imamların içtihatlarının aynı doğrultuda oluşması demektir. Tafsilatını yine Usul-i Fıkıh kitaplarına havale edeceğimiz bu prensip de reformist/modernist çevreler tarafından aşındırılmaya çalışılmıştır. İcma'ın vukuunun mümkün olmadığı; hakkında icma bulunduğu söylenen meseleler hakkında, iyi araştırıldığında aslında ihtilaf bulunduğu, tarihin bir döneminde meydana gelmiş bir icmaın, başka bir dönemde aynen kabul edilmesinin, insan aklının dondurulması demek olacağından, böyle birşeyin kabul edilemeyeceği gibi bir çok gerekçeye dayandırılan İcma itirazları, İmam eş-Şâfi'î'nin konu hakkındaki bazı değerlendirmeleri de istismar edilmek suretiyle(7)

Oysa İcma, fer'î bir hüküm hakkındaki bir nassa dayanıyorsa, o nassın bildirdiği hükmü zannî olmaktan çıkarıp kat'î kılması ve İslam Hukuku alanında derin vukufiyet sahibi Müçtehit İmamlar'ın konsensüsü olması bakımından İlahî İrade'nin tesbitinde elbette belli bir fonksiyon icra etmektedir. Üstelik reformist/modernist çevreler, İcma hakkındaki değerlendirmelerinde yukarıda söylediğimiz noktada da durmadılar. Birtakım hadislerde geçen "ümmet" kelimesinin, Ümmet-i Davet dediğimiz gayri müslimler ile Ümmet-i İcabet dediğimiz müslümanlar arasında herhangi bir ayrım yapmadan tümünü, yani bütün insanları kapsadığını ileri sürerek, Hz. Peygamber (s.a.v)'in ümmetinin bütün insanlık olduğunu söylediler.(8)

Bizzat ALLAH Teala'nın Kitabı'nda ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'nde en keskin hatlarla çizilmiş olan iman-küfür sınırı, reformist/modernist çevreler tarafından böylece ortadan kaldırılmış ve bunun yerine, özellikle masonik çevrelerin dillendirdikleri "insanlık dini", "tüm insanların kardeşliği" sloganları, İslamî kılıflara büründürülerek yeniden ifade edilmiş oluyordu.

3- Sünnet: Mezhep İmamları'nın içtihatlarının büyük bir kısmının Sünnet'e dayanıyor olması ve Sünnet'in ve hadislerin birçok noktada rasyonel bakış açısına aykırılıklar arz ettiğinin kabul edilmesi, temelde akılcılığa (rasyonalizm) dayanan reformist/modernist hareketi, Sünnet'i ve hadisleri de "sorgulamaya" itmiştir. Tabiatıyla modern akla ve bugünkü bilimsel verilere uymadığı kabul edilen birçok hadis, bu bakış açısı tarafından "uydurma" olarak kabul edildi. Bu yaklaşımı desteklemek için, sadece Kur'an'ın ilahî garanti altında olduğu ve Sünnet için böyle bir garantiden söz edilemeyeceği temel bir tez olarak ısrarla işlendi. Zira işin içine beşer unsuru girdiği anda şüpheci davranmak "bilimsel" davranışın bir gereği idi. Geçmiş âlimler tarafından sahih olarak kabul edilmiş olsa da, pek çok hadis, reformist/modernist çevreler tarafından "uydurma" olarak damgalandı. Böylece Sünnet'in büyük bir kısmından kurtulma imkânı doğmuş oluyordu.

Burada, âlimlerin (buradaki "alimler”den kastımız, özellikle Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh âlimleridir), mütevatir ve meşhur kategorisine girmeyen hadisleri "ahad hadis" (veya "haber-i vâhid) olarak değerlendirmeleri ve bu tür hadislerin ilim bildirmeyeceğini söylemeleri de, reformist/modernist çevreler tarafından iddialarını destekleyici bir unsur olarak kullanıldı. Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, "Kur'an'a aykırı hadis olamayacağı" söylemidir. Bu söyleme göre eğer herhangi bir hadis –isterse eski âlimler tarafından mütevatir olduğu söylenmiş olsun– Kur'an'a aykırılık teşkil ediyorsa, onun sahih olarak kabul edilmesi söz konusu olamaz.

Oysa Kur'an'a aykırı görüldüğü gerekçesiyle uydurma olduğu söylenen hadisler hakkında, meseleyi bütün veçheleriyle araştırmadan verilen bu hükümler, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'nin büyük bir kısmının iptal edilmesinden başka bir anlama gelmemektedir. Meselenin bir diğer yönü de, Sünnet'in yol göstericiliğine başvurmadan Kur'an'a doğrudan gitme söyleminin bünyesinde barındırdığı tehlikeler ile karşımıza çıkmaktadır. Tam bu noktada 4. merhale ile karşı karşıya geliyoruz ki, meselenin en can alıcı noktasını da burası oluşturmaktadır.

4- Kur'an: Kur'an ayetlerinin anlamı ve ihtiva ettiği hükümlerin anlaşılıp uygulanması noktasında Sünnet'in otoritesi de dahil olmak üzere hiçbir vasıta kabul etmeye yanaşmayan reformist/modernist anlayış, bu aşamada artık önünde uçsuz bucaksız bir hareket alanı bulmaktadır. "Fikir hürriyeti", "ALLAH'ın Kitabı'na aracısız olarak başvurmak", "Kur'an'ın, kendisini "açık/anlaşılır" bir kitap olarak nitelendirmesi"... gibi pek çok söylem burada devreye girdi ve artık her isteyen, Kur'an ayetlerinden istediği hükmü çıkarma "özgürlüğüne" kavuşmuş oldu. Yüzyıllar içinde bitmez tükenmez samimi çabalarla ve tam bir ehliyetle vücuda getirilmiş olan Tefsir ve Fıkıh kitapları, Müfessirler, Fakihler ve diğer ulema, binbir ithamla töhmet altında bırakıldı ve asırların bilgi birikimi hoyratça çiğnenerek devre dışı bırakıldı.

Oysa Kur'an'ın doğru anlaşılması ve tefsiri(9) için öncelikle ilmîliği ispatlanmış bir metot geliştirilmesi gerekir. Böyle bir metot olmadan Kur'an'dan hüküm çıkarmak, onu tahrif etmekle eş anlamlıdır. Nitekim günümüzde bunun büyük bir rahatlıkla yapıldığını görmekteyiz. Her isteyen, Kur'an'dan istediği hükmü çıkarmakta ve "ben böyle anlıyorum" diyerek işin içinden sıyrılmaktadır.

Tevrat ve İncil'in aslında çok da fazla tahrife uğramadığı, dolayısıyla bu kitaplara inanan Yahudi ve Hristiyanlar'ın da "hak din" ve "tevhid dini" üzere olduğu hükmünden tutunuz, Kur'an'da yer almayan bir hükmün Hz. Peygamber (s.a.v) de olsa hiç kimse tarafından konamayacağı tesbitine kadar, aslında İslamî olmayan pek çok anlayış, güya Kur'an merkeze alınarak vaz edildi. Kur'an ve Sünnet tarafından konmuş olan en temel sabiteler bile yıkılıp geçildi ve ortaya ne idüğü belirsiz bir din çıktı. Her ortama ayak uyduran, her anlayışa uyan, hiç kimsenin hiçbir anlayış ve hareketine müdahale etmeyen, uyulsa da olur uyulmasa da kabilinden varla yok arası bir din!

İşte bu yazının başından beri 4 merhale halinde sıralamaya çalıştığımız bu hareket, aşama aşama bu noktaya geldi. Din'de Mezheb'in niçin önemli olduğu, tam bu noktada kendisini bütün ağırlığıyla hissettirmektedir. Çünkü Mezhep, dinî hassasiyettir, din hakkında konuşmanın ve dinî bir hüküm vermenin kuralı, çerçevesi ve sistemidir. Mezhep, metot demektir; mezhepsizlik ise metotsuzluktur. Metotsuz, kaidesiz yapılan her türlü faaliyet ise karmaşaya ve yanlışlığa düşmeye mahkûmdur. Mezhep tanımayan insan, kendisini metotsuzluğa, karmaşaya ve belirsizliğe atmış demektir. Dolayısıyla onun, ALLAH'ın dini hakkında söylediği her söz ve ile sürdüğü her görüş, daha baştan yanlış olarak damgalanmayı hak etmiştir.

Kendisini mezhep imamlarından üstün görerek onların kurdukları sistemleri yıkma selahiyetinde gören kimseler, aslında dinî bir kurumu tahrip etmiş olmaktadırlar. Bunun neticesi ise, yukarıdan beri gördüğümüz gibi sonunda zarûrât-ı diniyye dediğimiz alana kadar gitmektedir. Zira bu hareket, nerede duracağı –onu yürütenler tarafından bile– önceden kestirilemeyen bir "kör gidiş"i ifade etmektedir.

Mezhep tanımadığını söyleyenlere sorunuz: Bugüne kadar Kur'an ve Sünnet'i anlama ve onlardan hüküm çıkarma konusunda geliştirdiğiniz dört başı mamur bir usûl/metot var mıdır? Bu soruya verebilecekleri en küçük bir olumlu cevap yoktur. Mezhep ve metot tanımadığını, geçmiş ulemanın bize bıraktığı devasa ilmî mirası yıkmakla, yıpratmakla meşgul olmaktan başka bir mahareti olmayan böyle kimseler, kendi içlerinde korkunç çelişkilere düşmekten kurtulamıyorlarsa, sebebi burada aranmalıdır.

Her ne kadar hiçbir mezhebe bağlı olmama düşüncesi mutlak olarak ve her zaman yukarıda çerçevesini çizdiğimiz "dinsizlik" vakıasına götürmese de, bu başlangıcın, genellikle bu sona götürdüğünü de görmezlikten gelmemiz mümkün değildir. İşte bugün aşama aşama gelinen noktada bizzat ALLAH Teala ve O'nun Resulü tarafından çizilmiş olan iman-küfür sınırının pek çok reformist/modernist tarafından ortadan kaldırılması, Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun, bu yazıya başlık olarak seçilen sözünün ne kadar doğru ve hikmetli bir söz olduğunu en anlaşılır biçimde ortaya koymaktadır.

Selam, hidayete tabi olanlara...

************************************************** ******************************
DİPNOTLAR
1- "Makâlât", el-Kevserî merhumun, Mısır'daki muhtelif dergi ve gazetelerde neşredilmiş olan ve her biri ayrı bir ilmî kıymeti haiz bulunan makalelerinin, vefatından sonra sevenleri ve talebeleri tarafından derlenerek bir kitap haline getirilmesiyle oluşturulmuştur. Fıkıh ve Usul-i Fıkıh'tan Hadis ve Usul-i Hadis'e, Kur'an ilimlerinden Akaid ve Tarih'e kadar pek çok konu yanında güncel meselelerin de derin bir vukufiyet ve kuvvetli bir ilmî dirayet ile ele alındığı "Makâlât", günümüzde de kaynak eser olma özelliğini sürdürmektedir. Tarafımızdan tercüme edilmiş olan bu kıymetli eser, inşâALLAH yakında neşre hazır hale getirilecektir. el-Kevserî merhumun hayatı, şahsiyeti ve ilmî yönü hakkında geniş malumat edinmek isteyenler, 9-10 Aralık 1995 tarihinde Düzce'de düzenlenen Muhammed Zâhid el-Kevserî Sempozyumu'nda sunulan tebliğlerin bir araya getirildiği "Muhammed Zâhid el-Kevserî –Hayatı-Eserleri-Tesirleri-" adlı kitaba (Seha neşriyat, İstanbul-1996); "Makâlât"ın muhtevası konusunda da adı geçen kitabın 147-151. sayfaları arasında yer alan "Makâlâtu'l-Kevserî'nin Değerlendirilmesi" adlı tebliğimize bakabilirler.

2- Bkz. Mustafa Fevzî, "Da'vetu Cemâliddîn el-Efğânî", 241 vd.; Fazlur Rahman, "ALLAH'ın Elçisi ve Mesajı", 123; "İslam", 36; "Ana Konularıyla Kur'an", 317. Fazlur Rahman, "İslam Geleneğinde Sağlık ve Tıp"ta da (8) şöyle der: "Sufîler, geniş bir insancıllık ve hoşgörüyü yerleştirmişler; inançlarına bakmaksızın bütün insanlığa yardım etmişlerdir. Onların bu tutumları aynı zamanda ahlakî ve manevî göreceliğe de katkıda bulunmuştur. Böylelikle onlar, tarih boyunca karşılaşlan bütün dînî ve beşerî inanç ve düşünce sistemlerini meşru göstermişlerdir. Her ne kadar bu tutum Ehl-i Sünnet tarafından hoş karşılanmamışsa da, yakından bakıldığında bizzat Kur'an'ın öğretisinden o kadar da uzak değildir. Çünküa Kur'an-ı Kerim; yeryüzünde hiçbir millet ve toplumu rehbersiz bırakmadığını ve İlâhî rehberliğin Yahudiler'in, Hristiyanlar'ın ve Müslümanlar'ın özel imtiyazı olmadığını devamlı surette vurgular. Bununla birlikte, Kur'an, dinde bir evrimin olduğunu ve kendisinin ilâhî rehberlik ve vahyin en yüksek ifadesi olduğunu, diğer taraftan öbür dinlerin isetemel hakikatleri ihtiva etmelerine rağmen, yer yer tahrif edildiklerini ve yanlış yorumlarla bezendiklerini ifade eder." Benzeri ifadeler için aynı eserin 34. sayfasına da bakılabilir. Bu düşünce ve iddiaların eleştirisi için bizim "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" adlı çalışmamızın I. cildine (16 ve 17 numaralı yazılar) bakılabilir.

3- Burada bu yaklaşımın sadece teorik olarak mantık yapısı verilmektedir. Bunlara cevap verilmesi bu yazının amacının dışındadır.

4- İlletlerin tesbiti, Usul-i Fıkıh kitaplarında "mesâliku'l-ille" diye isimlendirilen metotlarla yapılır. İbarelerin gramatik yapısından, başka birtakım özelliklerine kadar birçok husus burada belirleyici rol oynar. Ayrıntı için Usul kitaplarına başvurulabilir.

5- "Yenihlikçi" yaklaşım tarafından "parçacı" olmakla suçlanan bu metot, aslında hükme medar olan illetin tesbitine dayanması bakımından ahkâmın dayandığı temelin belirlenmesinde en sağlam metottur. Zira bu metot sayesinde bir hükmün niçin vaz edildiği tesbit edilir ve aynı özellikteki diğer konular hakkında da rahatça aynı hükmün yürütülmesi temin edilir. Hz. Peygamber (s.a.v) de dâhil olmak üzere İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren kullanılmış olan Kıyas metodu, ehil kimseler tarafından uygulandığında nassların lafzına ve ruhuna en uygun hükümlerin verilmesinin de bir garantisidir.

6- Zira Malikî mezhebinde tali bir delil olarak kabul edilen "maslahat", hiç bir zaman nassların önüne geçirilmemiştir. İslam âleminde ilk defa Hanbelî mezhebine bağlı olduğu söylenen ve hakkında pek ağır ithamlar yapılmış bulunan Necmuddîn Süleyman b. Abdilkavî et-Tûfî tarafından nassların önüne geçirilecek derecede çerçevesi geniş tutulmuş olan maslahata böyle bir fonksiyon tanınacak olursa, insanların faydası, Yüce ALLAH'ın, nasslarda ifadesini bulmuş olan iradesinin önüne geçirilmiş olur. Bu da, Yüce ALLAH'ın, insanların maslahat ve menfaatini bilemediği gibi çok tehlikeli bir sonuca kapı açar. Oysa kulların gerçek maslahatı, nassların belirlediği hükümlere aynen uymakta saklıdır. Öte yandan burada, insanların maslahat ve menfaatini tesbitte, bilgi ve faaliyet alanı sınırlı olan insan aklından başka hiçbir belirleyici yoktur. Yanılmak ve hata yapmakla malul olan insan aklının tesbit ettiği maslahat, özellikle modern dünyaya hakim olan "değişim" anlayışı doğrultusunda sürekli olarak değişik veçheler gösterecektir. Dolayısıyla bu noktada bugün doğru dediğimize yanın yanlış deme garabetine düşmekten bizi kim koruyabilir?

7- Biz, İmam eş-Şâfi'î'nin İcma konusundaki görüşünü ve İcma hakkındaki spekülasyonları, "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" adlı çalışmamızın I. (19 numaralı yazı) ve II. ciltlerinde (10 numaralı yazı) etraflıca ele almıştık. Dileyen oralara başvurabilir.

8- Bkz. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, "Kur'an'daki İslam", 224; Hasan Hanefî, "İslâmiyât" dergisi, 1/4, Ekim-Aralık, 1998, 224.

Yaşar Nuri öztürk, Ümmet hakkındaki bu görüşünü İbn Manzûr'un "Lisânu'l-Arab"ına ("Ümmet" maddesi) dayandırmaktadır. Oysa adı geçen eserde Ümmet'in İslamî literatürde bu anlama geldiğini gösteren herhangi bir ifade mevcut değildir.

9- Burada "yorum" kelimesini bilinçli olarak kullanmıyoruz. Bkz. "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi", II, 68 (3 numaralı yazı, 27 numaralı dipnot).
Cumartesi, 01 Kasım 2008 07:16 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Modernist entellerin öncüleri... Afgani mi?

afgani.jpg AFGANİYİ İYİ TANIYALIM...
 
"Şurası aşikâr: Bu din (İslamiyet) nerede yerleşmişse ilmi boğmuştur. Bu uğurda istibdatla el ele vermekte tereddüt etmemiştir."   Cemalettin Efgani...

     İslam Modernisti olarak adlandırılan Cemalettin Efgani, tarihsel şahsiyetler arasında belki de ismi üzerinde en çok spekülasyon yapılan kişilerden birisidir. “Şeyh Afgani” olarak da adlandırılan Cemalettin Efgani, doğumundan ölümüne kadar daima şaibelerin içinde yaşamıştır. Hayatı ile ilgili birçok nokta, onunla ilgilenen araştırmacılar tarafından da tam olarak aydınlatılamamış ve “Şeyhin” hayatı, hep bir sır perdesini üzerinde barındırmıştır. Yaşadığı zaman dilimi içerisinde birçok seyahatler gerçekleştiren Efgani, etki/tesir alanı oldukça geniş olan bir şahsiyetti. Fakat bu kadar etkili/tesirli olan bir insanın yaşamıyla alakalı bilinmeyen yönleri, onun hakkında bazı şaibelerin doğmasına da neden olmuştu. Fikirleri her zaman tartışma konusu olan “Şeyh Efgani” genel olarak davet üzerine birçok ülkeye ziyaretlerde bulunmuştur. Fakat daha sonra kişisel fikirlerini açıklamaya başladığı anda davet edildiği birçok ülkenin yöneticisiyle ters düşmüş ve ülkeden çıkarılmıştır. Peki, onu bu kadar tartışmalı kılan şey neydi? Ya da neden Efgani bir âlim olarak çağırıldığı coğrafyalardan bir mürtet veya zındık olarak kovuluyordu? Hakkında ortaya atılan iddialar nelerdi? Doğruluk payı var mıydı? Kısacası kimdi bu adam? Nereden gelmişti? Ne yapmak istiyordu?
     Cemalettin Efgani 1839 yılının Kasım ayında dünyaya gelmiştir. Afgani’nin doğum yeri birçok kaynakta farklı yerler olarak gösterilmektedir. Ancak bunların hangisinin doğru olduğu tam olarak belli değildir. Efgani’nin İran’a verdiği öneme bakarak ve yılmaz takipçisi Muhammet Abduh’a dayanarak ona İranlı diyenler olduğu gibi (H. Karaman, 1994) onu Afganlı olarak gösterenlerde mevcuttur (M. Türköne, 1994). Bunların dışında Efgani için Hintli, Pakistanlı ve Türk diyenler de olmuştur. Yani Şeyhin yaşamı daha doğumu ve milliyeti ile tartışma konusu olmuştur. Şii olduğu iddiaları da onun İranlı olarak gösterilmesinden kaynaklanıyor olsa gerek. Bildiğimiz kadarıyla Efgani ilk eğitimi babasından alıyor ve daha sonra İran’a giderek orada zamanın ulemalarından dersler almaya devam ediyor. Tahminen 4 yıla yakın bir eğitimden geçen Efgani buradan Hindistan’a gider. Hint seyahatine başladığı zaman Efgani’nin reform fikirleri kafasında şekillenmeye başlamıştır. Zira Afgani artık Avrupa’nın bilim ve kültürü ile tanışma fırsatını yakalamıştı. 1857 yılında hac için çıktığı gezi vesilesiyle Afgani, Hicaz, Mısır, Yemen, Türkiye, İngiltere ve Fransa’ya gider. Yaklaşık bir yıllık bu seyahatlerinin ardından Afganistan’a geri dönen Efgani, bir iktidar değişikliği ile yeni iktidarın isteğiyle baş vezirlik koltuğuna oturur. Ancak bu çok da uzun süreli olmayacaktır. Zira İngilizler iktidarın değişmesi için bazı çalışmalar yapınca mevcut yönetim yıkılır ve bu gelişmeler üzerine Efgani’de Hindistan’a geçer. Şeyh Cemalettin Hindistan’da yaptığı faaliyetler yüzünden İngilizleri rahatsız etmiş sonuçta İngilizler onun ülkeyi terk etmesini istemişler ve aleyhte propaganda yapmasını da gerekçe olarak kullanmışlardır.
     1870 yılında kısa süreli bir Mısır seyahati yapan Efgani buran İstanbul’a hareket etmiş ve ilk İstanbul günleri böylece başlamıştır. Daha sonra tekrar Mısır, Hindistan, iki kez İran seyahati ve ardından İngiltere, Rusya ve Fransa seyahatleri gelir. Buralarda da kalıcı olamayan Efgani İstanbul’a ikinci kez gelir ve öldüğü tarih olan 9 Mart 1897 yılına kadar da İstanbul’da kalır. Devamlı mücadele ve seyahatlerle geçen bir ömür, İstanbul’da zamanın Padişahı Sultan II. Abdülhamit’in misafiri iken son bulur. Efgani’nin ölüm nedeni de hayatı gibi tartışmalı olmuştur. Ancak bilindiği kadarıyla “Şeyh Efendi” çene kanserinden hayatını kaybetmiştir.
     Aslında bu ikinci İstanbul seyahatinin Efgani için önemi büyüktür. Zira kendisini sultan çağırmıştır ve Efgani’den Sünni-Şii meselesi ile ilgili çalışmalarda bulunması istenmiştir. Sünni-Şii meselesinde yakınlaşma ve diyalog için çaba sarf eden Efgani İstanbullu günlerinin sonlarına doğru buradan, her ne kadar ayrılmak istese de, onu oraya çağıran Sultan tarafından bırakılmamıştır. Cemalettin Efgani Mısır’da Mısır Milliyetçisi, Türkiye’de ise bazı aydınlara Türk Milliyetçiliği aşılayan isimdir. Farklı yerlerde ve farklı fikirlerde karşımıza çıkan Efgani zaman-zaman muhataplarını şaşırtan fikirler beyan etmekte hiç sakınca görmemiştir. Ancak bu tartışmalı fikirlere makalemizin ikinci bölümünde değineceğimiz için şimdilik konuya girmiyoruz. Efgani hakkında belli bir fikre ulaşmak için, Efgani ile ilgili olarak Sultan II. Abdülhamit’in Hatıralarında ne söylediğine bakmakta fayda vardır:
      “Hilafetin elimde olması İngilizleri hep tedirgin etti. Blund adlı bir İngiliz ile Efgani adlı bir maskaranın el birliği ile İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plan elime geçti. Efgani’yi yakından tanırdım. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya Müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. Derhal reddettim. Bu sefer Blund’la işbirliği yaptı. Kendisini İstanbul’a çağırttım. Bir daha İstanbul’dan çıkmasına izin vermedim”
     Bundan başka Ahmet DAVUDOĞLU “1355 numara ile Şarkın Yıldızı Locası’na kayıtlı bir mason olan, İslâm’a duyduğu güvensizliği açığa vurmaktan çekinmeyen ve Peygamberlik sanatlardan bir sanattır diyen Efgani, bir ilim adamı değil, siyasetle uğraşan bir nankördür. Fesatçılığı sezilince ulema tarafından İstanbul’dan kovulmuş, Mısır’a kaçmıştır” açıklamalarıyla önümüze bir başka Efgani örneği koyuyor. Aslında biz bu iddialara yabancı değiliz zira Efgani ve bir numaralı öğrencisi Muhammed Abduh hakkında daha öncede bu tarz iddialar ortaya atılmış ve bu iddiaların belgeleri de sunulmuştu.
     Prof. M. Kaya Bilgegil, “Ziya Paşa” isimli kitabında “Efgani, her mason gibi İslâmiyeti içerden yıkmaya çalışmıştır” diyor. Mısır’da kurulan mason localarının başına gelen Cemalettin Efgani ve Muhammet Abduh, Müslümanlar arasında masonluğun yayılmasına çok yardım ettiler. İngiliz Masonları tarafından himaye edildiği ve onlarla işbirliği içinde olduğu dile getirilen Efgani üye olduğu İsveç Mason Locasından da ilginç bir gerekçeyle atıldıktan sonra Fransız Mason Locasına reis olmuştur. Locadan atılma nedeni ise “Tanrıya” inanmama. Çünkü İsveç Mason Locasında üyelik için “Tanrıya” inanma şartı vardı ve Efgani, tanrısız olarak algılanmıştı. Türkiye’de Masonların çıkardığı bir dergi olan Mimar Sinan Dergisi de 2003 yılındaki Mart sayısında Efgani’ye hatırı sayılır bir sayfa sayısı ayırmış ve onu övgülerle anmıştır. İşte “sinek küçük ama mide bulandırıyor” sözünün hafızalarımıza üşüştüğü noktalardan birisi de burasıydı. İngiltere’nin Mısır sömürge valisi Lord Cromer “Kuşkusuz İslâmî reformist hareketin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaat ediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine lâyıktırlar” sözü Efgani ve Abduh’un üzerindeki şaibeyi biraz daha artırıyordu. Son dönem Osmanlının ünlü şeyhülislamlarından, merhum Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Muhammet Abduh’la ilgili “Üstadı Efgani vasıtasıyla, masonluğu Ezher’e sokan odur” demiştir. Tüm bunların dışında Efgani’yi kurtarıcı olarak algılayan âlimlerimizin de varlığını burada hatırlatmakta fayda vardır. Mehmet Akif, Mehmet Emin Yurdakul, M. Şemsettin Günaltay gibi ünlü simaların isimlerini burada sayabiliriz. Said Nursi ise Risalelerinde Efgani’den bahsederek kendisinden çok şeyler öğrendiğini belirtmektedir.
     Tüm bunların dışında biz Cemalettin Efgani hakkında kısa bir değerlendirmede bulunarak, onu kendi kaleminden ve eserlerinden, daha doğrusu yazdıklarından tanımaya ve tanıtmaya çalışacağız.
     Devam edeceğiz efendim…

(Ahmet Yesevi Üniversitesi Türkoloji Bölümü)
Pazartesi, 20 Ekim 2008 10:54 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Sünnet, hadis, mezhep, sahabe, evliya tanımazlığa reddiyedir!

akil_ornekleri_kuran.jpgSünnet, hadis, mezhep, sahabe, evliya tanımazlığa reddiyedir!

Afşin Selim / Milli Gazete

İslâmiyet’in mutlak bilinmesi gereken kaide, edep ve erkânını öğrenmekle yükümlü olanlar; cahilliğe sığınıp en temel hükümlere yabancı kalamazlar. Evet, bilmek lüks değildir Müslüman için. Cühelalık ile âlimlik arasında, bilmekten ziyade, “idrak” farkı mevcuttur. Cühelanın idraki, algısı, nazariyesi, âlim ile denk olabilir mi? Hâlbuki her şey derecelendirilmiştir yeryüzünde; hayat bir denge! Fakat her şeye rağmen; cühela, edindiği temel hükümler çerçevesinde(aşmadan ve taşmadan) tavır durmaya memurdur. Cühelanın kimisi bilmemezliğe sığınır, kimisi akletmek için bilmek ister... “Müslümanlardanım” diyerek, İslâm’ın temel prensiplerini -haşa- teferruat diyerek geçiştirenler, “bilmiş cühelalar”dandır meselâ.

Hz. Âişe (Dininizin yarısını bu Âişe’den alınız), Hz. Osman (O’ndan gökteki melekler hayâ ederler) ve Hz. Ömer’e(Hak ile bâtılı ayırt edici Ömer’dir) hakarete varan tenkitleri bilmişlik addeden bir “Müslüman”ın yaptığı edepsizliğin mesuliyeti, İslâmiyet’e mal edilemez. Ve yine, günlük hayatta yapılan yanlışların faturası İslâmiyet’e kesilemez. Yanlışı şahıslar yapar, İslâmiyet değil… “Canından, malından ve makamından vazgeçmeden”, sıcacık odalarda; Hz. Aişe, Hz. Osman ve Hz. Ömer’e atfen ahkâm kesenler, ülke gündemi tartışırcasına, İslâmî hükümler vermeye kalkışan edep yoksunlarıdır ancak! Heyhat: Beraber postal bağladıkları ahbaplarına hitap eder gibi hitap edip, yargılamaya kalkıyorlar sahabeleri, âlimleri ve evliyaları…

Modern çağın garabetleri

Modern çağı garabetler sarmıştır. Müslümanlarda bundan nasiplenmiştir. Kur’an’ı ve Sünneti, birbirinden bambaşka şeylermiş gibi izah etmek, inkâra açılan bir kapıdır. “Allah’ın emirleri ile peygamberlerinin emirlerini birbirinden ayırmak”(Nisa 150) gibi… Yıkıcı bir propagandadır bu! Hazreti Peygambersiz bir Müslümanlık olabilir mi yahu? Hâl böyle iken, “akıl” ve “mantık” bahşedilmiştir insana; Kur’an’da adı sıkça geçen “temiz akıl” (Bakara 179, Bakara 269, Âl-i İmran 7, Âl-i İmran 190, Zümer 9, Zümer 18, Zümer 21, Mü’min 54, Mü’min 67) manidardır sahiden. Keza akıl bahsinde, “yine de akıllanmayacak mısınız, yine de akıl erdirmeyecek misiniz” (Bakara 44, Bakara 76, En’am 32, A’raf 169, Yunus 16, Hud 51, Yusuf 109, Enbiya 67, Mü’minun 80, Kasas 60, Yasin 62, Yasin 68, Saffat 138…) diye suâl edilir Kur’an’da. O hâlde gerçekten, “aklı olmayanın dini olmaz.”

Her şeyi, her ayrıntısı ile Kur’an’da bulmak mümkün müdür? Hayır… Yalnızca belli başlı esaslar bulunabilir orada. Ehl-i sünnet âlimleri yetiştirmiştir İslâmiyet. Buna binaen; İslâm şereflenmez, şereflendirir! İçtihat diye bir zenginliğe, berekete sahiptir İslâm. Mezheplerde buradan zerk olmuştur zaten. Söze “bence” ile başlayanlar, benliklerini yutmuşlar mıdır gerçekten? Zira içtihat denilen hâdise, “onlar eskide kaldı” ezberiyle idrak edilebilir mi? Hâlbuki eskiyen, pörsüyen ve küflenen “kusurlu ve noksan din anlayışı”nın müsebbibi, az önce vurguladığımız gibi, İslâm değil, şahıslardır! “Müslümanlardanım” diyen bir insan, hayatı “yalnızca ve yalnızca”, “güzel ahlâk gözetmeksizin”, namaz ibadetine, başörtüsüne veyahut bayramlarda seyranlarda kabristanlıkta dua etmeye indirgemiş ise; bunun suçlusu İslâmiyet olamaz! “Sosyal bir varlık” olduğu alenen belli olan insan, vicdanına hapsettiği bir İslâmiyet idrakiyle de, İslâm’ın sosyal hayata müdahalesini kavrayamamıştır. İslam, şarkın mistik tarikatlarına benzemez! O, akıl bahşettiği insana, “sorgu ve düşünce” kabiliyeti vermiştir; yeter ki süzgeçten geçirebil, amacını ve aracını edinmiş ol!

Dünden bugüne ehl-i sünnet âlimlerini ciddiye almayarak, itikadi sapkınlığını “modernizm” ve “reform” maskesi ile perdeleyen şürekâ, İslâm’ın süzgecinden bir türlü geçiremediği felsefeyi “araç” ken, “amaç” edinmiş olabilir mi? Belki de…

Yürüyen Kur’an

“Yalnızca Kur’an yeter” iddiasının arka planında; sünnetsizlik, mezhepsizlik ve âlim tanımazlık yatar çoğu kez… İslâmiyet’in süzgecinden geçmemiş her şey batıldır! “Müslümanlardanım” diyen bir insan, İslâm’ı her şeyin önüne koyamıyorsa, orada bir güdüklüğe rastlanır muhakkak.

Hazreti Peygamberin “yürüyen Kur’an” olduğunu dâhi idrak edememekteki inat ve ısrarları da devam ededursun; “bence” ile başlayan hükümler, ehl-i sünnet âlimlerinin asırlardır yazdıklarını, konuştuklarını dikkate almadan yapılmaktadır ki, bu çok tehlikelidir. Demek ki epey güveniyorlar kendilerine! Esasen, inanan var, inanan var! İslâm’ı, sözde İslâm ile yok etmek niyeti güden modern haçlı zihniyeti ise, şüphesiz sempati ile bakıyor bunlara. Çünkü dönüştürülüyor Müslümanlar. Çerçevesini mezhep, sünnet ve hadis inkârından edinen bu yenileyicilere göre, “İslâm yalnızca Kur’an’dan ibaret”. Maksat farklı elbette: Muhtevası muğlâk bir yenileyicilik… Şunlara bakınız: Herhangi bir alt yapı ve rahleyi tedrisattan geçmemişleri dâhi “yeniliyoruz” diyerek, geziyor ortalıkta. Hangi eskiyi yeniliyorlar?

Netice itibariyle:

- “Yenilemek” iddiası, İslâm’ı tahrif ve tahrip olmuş bir din zannetmenin tepkisidir.

- Yüce Yaratıcıyı ve İslâm’ı idraki nispetinde algılayan insan ise, kendi yanlışlarından kendisi sorumludur.

- Din tacirliğinin bir diğer adı da dini taciz etmektir ayrıca!

- Hadislerin sahih olup olmadığını; Hazreti Peygamberi ve onun davasını, misyonunu tanıyan bir Müslüman, akla, vicdana ve idrake sahip olduğundan dolayı, gayet tabi ayırt edebilir.

- Ehl-i sünnet vel cemaat bir Müslüman, “küçüğünden büyüğüne” Sahabelere saygı duymak mecburiyetindedir. Hazreti Peygamberin ifadesiyle: “Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz.”

- İslâm’ın(Hazreti Peygamberin), âlimlere bakışı malumdur: “Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi ile şehitlerin kanı tartılır, âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından ağır gelir.”

- O’nun dostlarını dost edinmeyen kimin dostudur ki?

Not: Hâdiseyi burada noktalıyorum. Söz ustalarındır. Bu ülkedeki Müslümanları bekleyen bir tehlikeyi işaret ediyorum yalnızca. Hazreti Peygamberi ve onun sünnetini, ashabını ve âlimlerini hafife alıp, pervasızca sorgu sual ederek, zihin ve kalp bulanıklığına sebebiyet veren sözüm ona “yenileyici”lerin, sözlerini ve yazdıklarını ciddiye almıyorum! Ehl-i sünnet vel cemaat itikadına mensup hakiki âlimlerden şaşmamak gerek. Allah için sevip, Allah için buğz edenlere selâm olsun
Cuma, 10 Ekim 2008 12:49 tarihinde güncellendi

Sayfa 3 - 4

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.