.

.

Mektubattan

E-posta Yazdır PDF

Tevhidin Manası

3. cilt - 3. MEKTUBUN BAŞLIĞI VE KONUSU

Üçüncü mektub, Mir Muhibbullah el-Menkiburi’ye yazılmıştır.

Kelime-i tayyibe, lâ ilâhe illallah-ın manasını beyan hakkındadır.

3. MEKTUBUN TERCÜMESİ

Allah'a hamd olsun, selam seçtiği kullarına olsun.

Lâ ilâhe illallah. Allah’tan başka ilah yoktur. Uluhiyyete layık, ma’budiyyeti hak eden hiçbir kimse yoktur, ancak Allah vardır, onun ben-zeri yoktur. Vacibu-l vucuttur, noksanlık alametlerinden münezzehtir, hudus sıfatlarından beridir.

Zilletin, boyun eğmek ve kırıklık halinin kemalinden ibaret olan ibadeti hak etmek, kendinde bütün kemalatlar sabit olan Zat içindir. O’ndan bütün noksanlıklar soyulmuştur. Bütün eşya varlıkta ve varlık tabilerinde ona muhtaçtır. Kendisi ise, hiçbir işte başkasına muhtaç değil-dir. Zararı ve faideyi yaratan O’dur. O’nun izni olmadan hiç kimse, başka-sına zarar ve menfaati ulaştırmaya kadir olamaz.

Şu sayılan kamil sıfatlarla vasıflanan, ancak Allahu tealadır; başka-sında olması layık değildir. Şayet Allah'u teala’dan başkası şu kamil sıfatlarla, ziyade ve noksanlık olmaksızın vasıflansa, bu Allah'u Teala’dan gayrısı olmaz. Zira farklı iki şey, birbirinden ayrıdırlar. Halbuki burda ayrılık yoktur. Şayet farklılıklarını isbat ederek ayrı olduklarına hükmet-sek, noksanlığı lazım gelir ki bu da, ilah olmaya/ma’bud olmaya zıttır.

Bunun izahı; farklılığın hasıl olması için, O’nun için bütün kemalat-ları isbat etmesek, noksan olması lazım gelir. Aynı şekilde bütün noksan-lıkları O’ndan selb etmesek/soyup atmasak, yine noksan olması lazım gelir. Eğer eşya ona muhtaç değilse, niçin ibadete müstehak olsun ki! Eğer O –kendisi- eşyadan bir şeye, işlerden birinde muhtaç olsa, nakıs olur. Aynı şekilde, eğer faide verici ve zarar verici değilse, ne şeyde eşya ona ihtiyaç duyacak! Bu durumda onların ibadetine, kendisi müstehak olmaz. Eğer birisi, zarar veya faideyi, O’nun izni olmadan eşyaya ulaş-tırsa, o zaman (kendisi) muattal (bir işe yaramaz) olur, ibadete layık olarak kalmaz. Şu sayılan kamil sıfatları cem eden, ancak biri olur, O’nun ortağı yoktur, ibadete layık ancak O’dur, birdir, kahhardır.

Eğer denilirse, şu sıfatlar ile temayüz eden, geride beyan edildiği gibi her ne kadar noksanlığı lazım getirirse, bu, uluhiyyet ve ma’budiyyete zıttır. Lakin şu gayrısı için, başka sıfatların olması mümkündür, öyle ki imtiyaza sebeb olurlar, bu durumda asla noksanlık lazım gelmez. O sıfatların ne olduğunu bilmesek te.

Cevab veririm, şu sıfatlar da ya kamil sıfat olacaktır, ya da noksan sıfatlar olacaktır. Her iki takdire göre zikrettiğimiz sakınca ortaya çıkar. Şu sıfatları bilmesek, onlar nelerdir diye tayin edemesek te, lakin onlar kemal veya noksanlık dairesinden hariç değillerdir. Her iki takdire göre, geride geçtiği gibi noksanlık lazım gelir.

Hak subhanehu ve teala’nın gayrısının ma’budiyyeti hak edeme-mesine bir başka delil şu dur ki; Allah'u Teala bütün eşyanın varlığında zaruri olan şeylere ve varlığın tabilerinin mevcudiyyetinde yeterli olunca, eşyanın faidesi ve zararı Hak subhanehu’ya bağlı olunca, O’ndan gayrısı sırf muattal olur. Asla eşyanın ona ihtiyacı olmaz. Hangi cihetten onun için ibadeti hak etmek olsun! Hangi şey için eşya bizzat ona yönelsin, huzu/huşu ve inkisar üzere olsun!

Şerli kafirler, Hak subhanehu ve teala’nın gayrısına ibadet ederler, yonttukları putlarını kendi zanlarınca ma’bud yaparlar. Zannederler ki onlar, Allah katında kendilerine şefaatçi olacak, onların vesilesi ile Allah’a yakın olacaklar. Ne büyük ahmaklık! Onlar için şefaat mertebesi olduğunu nerden bilmişler, Allah'u teala’nın onlara şefaat için vereceğini nerden bildiler!

Sırf vehimle birini Mevla celle ve alâ’ya ibatette ortak koşmak, mahrumiyyet ve hüsranlığın son derecesidir. İbadet kolay bir iş değil ki her bir taş ve ağaca ibadet edilsin. Her bir aciz, belki ibadet edenden daha aciz olan şey, ibadete müstehak tasavvur edilsin. Zira ibadeti hak etmek, uluhiyyet manası tahakkuk etmeksizin tasavvur edilemez. Kendin-de uluhiyyete salahiyyet olan, ibadete müstehaktır. Değilse müstehak olmaz. Uluhiyyete salahiyyet, varlığın vacib olmasına bağlıdır. Kendinde varlık vacib olmayan, uluhiyyete layık olmaz, ibadete müstehak olmaz.

O kimsenin ahmaklığı ne şiddetlidir ki, Allahu subhanehu’ya varlığı-nın vacib olmasında bir şeyi ortak koşmazlar, bununla beraber, Allah'u teala’ya ibadette ortaklar koşarlar. Bilmezler mi, varlığın vacib olması, ibadeti hak etmenin şartıdır. Varlığının vacib olmasında ortağı olmayınca, ibadeti hak etmesinde de Mevla teala için ortak olmaz.

İbadeti hak etmekte ortak koşmak, varlığının vacib olmasında da ortak koşmayı gerektirir. Şu kelime-i tayyibeyi tekrar ile, varlığının vacib olmasındaki ortakları ve ibadeti hak etmesindeki ortakları da nefyetmek gerekir. Bilkis en mühim olan, kendine en ihtiyaç duyulan ve şu yolda en faideli olan, nebilerin davetine has olan, ibadeti hak etmekte ortağı nefyetmektir. (Onlar üzerine salat ve selam olsun.) Zira nebilerden birinin dinine yapışmayan muhalifler de, akli delillerle vucudun vacib olmasında ortaklığı nefyederler. Vacibu-l vucud’tan bir olandan gayrısını isbat etmez ler. Lakin onlar, ibadeti hak etme muamelesinden gafillerdir. İbadeti hak etmekte ortağı nefyetmekten boş kalmışlardır. Gayra ibadetten çekinmez-ler, manastırlar tamirinden geri durmazlar.

Nebiler, manastırları yıkmışlar, gayrısına ibadetten men etmişlerdir. Şu büyüklerin lisanında müşrik, Hak subhanehu’nun gayrısına ibadette esir olandır. Her ne kadar vucud vucubu ortaklığını nefyettiğini söylese de. Zira onların ihtimamı, Hak subhanehu’nun gayrısına ibadeti nefyet-mekte, amelle ve muamele ile alakalı vucubun vucudu ortaklığını nefyet-meyi gerektirir.

Şu büyüklerin şeriatları ile tahakkuk etmeyen –ki Allahu subhanehu’ nun gayrısının ibadeti hak etmesini nefyetmekten haber verir- şirkten halas bulmaz, âfâki ve enfusi ilahlara ibadet şirki şubelerinden kurtara-maz. Zira bu manayı tekeffül eden, nebilerin şeriatlarıdır. Üzerlerine salat ve selam olsun.

E-posta Yazdır PDF

TASAVVUFUN ÖZÜ

 

خُلاَصَةُ  التَّصَوُّفِ
 
بقلم العبد الفقير لمولاه القدير محمد فوزى ابن محمد شريف الباطومى  
و المجاور فى المدينة المنورة نورها الله الى يوم القيامة بنور حبيبه الكريم آمين 
 
تاريخ الطبع   
 هـ 1370 
مـ 1951 

TASAVVUFUN

 

ÖZÜ

Her şeye kadir olan Mevla’sına, ziyadesiyle muhtaç olan,

Muhammed Fevzi ibni Muhammed Şerif el Batûmî

Medine-i Münevvere’de yaşamıştır.

Allahu teala, Orayı, Habibi’nin s.a.v nuru ile, Kıyamete kadar nurlandırsın…. Âmîn….

TAKDİM

Allahu teala’ya hamd ve Habibi Muhammed’e s.a.v sonsuz salat ve selamlar….

Bu asır, her şeyin inkar edildiği, altüst devrilip yıkıldığı, mevzıların karıştığı, niyetlerin bulanıklaştığı, itikadi ve ameli noktada, son derece çözülmeler meydana geldiği ahır zaman günleridir.

Özellikle inkarcı taifesinin tasavvufu İslam dışı göstermeye çalıştığı şu nazik ortamda, biz tasavvuf ehlinin, bir takım hizmetleri yürütmede, muhalifleri ikna edip susturmada, hiç olmazsa gönüldaşlarımıza takviye olmada, bir iki şey yapmaya gayret etmekteyiz.

Muhaliflere bazı cevabları vermekte birkaç çalışmamız olmuş-tu, fakat elde mazbut makbul bir eserimizin bulunmasını düşünüyordum. Bu sıra kütüphanemde, Arapça matbu –Hulasatut Tasavvuf- isimli bir eser gözüme çarptı. Biraz ilgilenince, aynı meşrebten olduğumuzu, net ve ikna edici bir uslupla yazılmış olduğunu gördüm.

Bu eseri tercüme edip bazı ilavelerle siz kardeşlerimize takdim etmeyi arzuladım. Allahu tealaya güvenip, Habibi s.a.v ve dostlarının bereketiyle işe koyuldum.

Sadece kalbi selimin fayda verdiği günde, müellifine, bize ve istifade edenlere faideli olması dileğiyle……

بسم الله  الرحمن الرحيم

Allah’a hamd olsun, kullarından dilediğini rahmetine tahsis etmiştir.

Fazlından ve rüşdünden dilediğini ihtiyar edip seçmiştir.

Salat selam, varlığı feyzi ve imdadıyla umumi olan zat üzerine olsun; yolu ikame edip dosdoğru yapan âline ve ashabına da olsun.

Bundan sonra; aciz kul Muhammed Fevzi derki; bazı dostlarım benden tasavvuf hakkında kısa bir risale yazmamı taleb edince, Allahu tealaya istihare yaptıktan ve Ondan, gayeme ulaşmakta yardım taleb ettikten sonra istenilene icabet ettim; halbu ki şu ilimde sermayem çok azdır.

Allahu tealanın yüce olan fazlından istiane ederek ve umumi lutfundan imdat dileyerek başladım.

Onu, on dokuz fasıl ve bir hatime olarak tertib ettim.

İlk fasıl: Tasavvufun beyanı ve bu şekilde isimlendirilmesinin vechi hakkındadır.

Bilki, tasavvufun bu şekilde isimlendiril mesi hakkında çok söz vardır. En sahih olanı şudur ki, onlar tasavvuf ehlini bu şekilde isimlendirmeleri, batınlarının mari-fet ve tevhid nuru ile nurlandığı içindir.

Veya onlar, tecritte ashabı soffeye mensub oldukları içindir.

Bu topluluğun ıstılahında tasavvuf, ilahi ahlakla ahlaklanmak, kulluk sıfatla-rıyla vasıflanmaktır.

<<

İmam Gazali –el Munkızu mine-d Dalal sahf: 30 – 31 de  şöyle diyor:

Sovf kelimesinden geldiğini iddia edenlere göre tasavvuf, yün giyindiği zaman denir, bu da bir izahtır, fakat bu topluluk yün giyinmeye tah-sis edilmemişlerdir.

Bunlar Muhammed’in s.a.v mescidinin suffa sına mensubturlar, diyenlere gelince, suffaya mensub olmak, sarf itibarıyla sofiy üzere gel-mez.

Bazıları da sâfi lafzındadır derler. Sofi lafzı-nın bundan türetilmesi, lügat itibarıyla uzaktır.

Bazıları da saff kelimesinden türemiştir der, sanki onlar kalbleriyle ilk saftadırlar, manen ilahi huzurdadırlar der. Bu, mana itibarıyla sahihtir, ama lügat manası, mananın ilk saff mensubu olmasını gerektirmez.

Kuşeyri risalesi sahibi, bütün bu görüşleri eleştirir; bu durumda tasavvuf kelimesinin iştika-kını kabul etmez.

Şöyle der: Bu lafız –tasavvuf- şu taife üzerine çok kullanımla, artık isim olmuştur. Sofi kişi, sofi cemaat şeklinde kullanıldı. Bunlara tabi olanlara da, mutasavvıf kişi denir.

Bu lafız için Arapçada iştikak yoktur, açık olan bu lafız –tasavvuf-, bu topluluğa lakap gibi olmuştur. (El munkızu mined dalal –İmam Gazali r.a. tahkik: D. Abdul halim Mahmud sahf:31)

Asıl itibarıyla tasavvuf:

Tezkiyettün nefistir, bu da bir çok ayetle emredilen bir husustur, bu genel manaya itibarla tasavvuf/nefsi tezkiye etmek/nefsi arındırmak, her Müslüman üzerine gerekli olan bir yükümlülüktür.

“Muhakkak nefsini tezkiye eden felah buldu” (A’la suresi 14)

“Muhakkak onu/nefsini arındıran felah buldu.” (Şems:10)

Bu ve benzeri emirlerle, bütün Müslüman-ların nefis terbiyesi ile uğraşması, sonunda nefsi mutmeinne olarak rabbisine razı olup dön-mesi lazım gelen en mühim bir vazifedir. >>>

Bilki tasavvuf kelimesinde dört harf vardır. Tâ, sâd, vav ve fâ.

Tâ harfi, tevbeden gelir, tevbe iki şekildedir.

Evvelkisi: Zahirin tevbesidir. Zahiri azaları-nın tamamıyla, günahlar ve kötü ahlaklardan, taate dönmektir.

İkincisi: Batının tevbesidir. Bütün Batıni hallerindeki batıni muhalefetlerden, kalbi tasfi-ye/tertemiz ederek, muvafakatlara dönmektir.

Kötü ahlakların, övülen ahlaklara dönüşmesi tamam olunca, muhakkak, tâ (tevbe) makamı tamam olmuştur.

Sâd harfi, safâdan gelir. Safâ da iki şekil-dedir. Kalbin safâsı ve sırrın safâsı.

Kalbin safâsı, kalbini, beşeri bulanıklıklar-dan temizlemesidir.

Mesela: Helal, haram ve şüpheli şeylerden çok milktarda yemek ve içmekle, kalbte hasıl olan gaflet sebebiyle, kalbte zulmet hasıl olur.

Çok konuşmak, çok uyumak ve dünyalık şeyleri çok düşünmekten dolayı kalbte zulmetin hasıl olması gibi.

Kalbin, şu bulanıklıklardan tasfiyesi/arındırıl-ması, ancak huzur üzere Allahın zikrine yapış-makla hasıl olabilir. Allahu teala’nın buyurduğu gibi:

“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah zikredilince, kalbleri ürperir.”

Yani, kalbleri haşyete/korkuya kapılır. Kalbin haşyeti/huşu üzere olması ancak, kalbin gaflet uykusundan uyanması ve tasfiye edilmesiyle mümkün olur.

Sırrın safâsı, Allahın gayrısı olan şeyleri düşünmek ve sevmekten, Allahın isimlerini, sır lisanı ile sırren/gizlice mülazemet etmektir. Bu sıfat hasıl olunca, sâd makamı da tamam olur.

Vav harfi,  velayettendir. Tasfiye/arınmak üzerine teretüb eder.

Velayetin neticesi, velinin, Allahın ahlakıyla ahlaklanmasıdır. Beşeri sıfatlardan kurtulduktan sonra, Allahu tealanın sıfatları ile süslenmesidir. Hadisi kudside Allahu tealanın buyurduğu gibi:

“Kulumu sevdiğim zaman, onun için sem’ / kulak olurum, basar/göz, el, lisan olu-rum. Benimle işitir, benimle görür, benimle konuşur, benimle tutar.” (Buhari)

Allahın gayrısından temizlenip arınmak hasıl olunca, vav makamı hasıl olur.

Fâ makamı, Allahın gayrısından (kurtulup) Allah’ta fani olmaktır. Beşeri sıfatlar yok olunca, Allahu tealanın sıfatları baki kalır. Bu durumda, fani kul, baki olan Rabbisiyle ve rızasıyla birlikte olur. Razı olunan kul, Razı olan (Rabbiyle) beraber olur.

Ameli salihin neticesi, manaların çocuğu diye isimlendirilen insanın hakikatının, celve-ti/aşikâre olmasıdır. Alahu tealanın buyurduğu gibi:

“Ona, temiz kelimeler yükselir. Ameli salihi de yükseltir.” (Fatır: 10)

Hangi amel ki, başkasının onda ortaklığı varsa, o amel, sahibi gibi yok olucudur.

Onda fani olma hali tamam olunca, kurbet aleminde (ahırette) beka hasıl olur. Allahu teala nın buyurduğu gibi:

“Muhakkak muttekiler, cenetler ve nehir-lerdedir. Muktedir olan Melik’in, sıdk mecli-sinde.” (Kamer: 55)

Evvela bilki, hakiki mürşid, hidayet edici, muvaffak edici, irade edici ve halık olan sadece Allahu tealadır. Hiçbir ortağı yoktur.

Nebiler ve Resuller, kitablar, alimler ve meşayıhın tamamı, sebeblerdir. Sebeb-lerin müsebbibi ve yaratanı da, Allahu tealadır. Her şey, O’nun iradesi ve yarat-masıyladır.

Akıllı, buluğa ermiş kul, O’nun emir-lerini eda etmekle ve yasaklarından sakın makla, takatı dahilinde mükelleftir. Alahu tealanın buyurduğu gibi:

“Allah, hiçbir nefsi, takatında olma yan şeyle mükelef kılmaz.”

Teklifin dayanağı, akıldır. Bundan dola yı deliler, mükellef değildir. Aynı şekilde çocuklar da, buluğdan evvel, akılları noksan olduğu için mükellef değillerdir.

Akıl, kalbte olan bir nurdur ki, kötü ahlaklarla örtünmemişse veya nefis ve heva ile mağlub edilmemişse, hakkı ve batılı (o nur sebebiyle) bilir.

Hakim, Kur’andır. Yani şeriattır.

Akıl, alimlerin ve meşayıhın talimi ile, şeriatı idrak için alettir. İkisi arasında umum husus vardır. Mesela: Bütün şeyhler alimdir, bütün alimler hakikatte şeyh değildir.

Zira alim, şayet amil ve muhlis ise, şeyh ve mürşittir. Amil değilse veya muhlis değilse, alimdir ama şeyh ve mürşid değildir.

Bilki, şeriatın üç cüzü vardır. İlim, amel, ihlas.

Şu üç cüzle tahakkuk etmedikçe, şeriat tahakkuk etmez.

Şeriat gerçekleşince, aziz ve yüce olan Allahın rızası da tahakkuk eder. O’nun rızası, dini ve dünyevi bütün saadetlerden yücedir. Allahu tealanın buyurduğu gibi:

“Allah’tan azbir rıza, herşeyden büyüktür.”

Şeriat, bütün saadetleri tekeffül edici-dir. Şeriatın ötesinde, ihtiyaç duyulan bir taleb kalmamıştır.

Tarikat ve hakikat ki, bu ikisiyle sofiye mümtaz olmuşlardır, bu ikisi de şeriata, üçüncü cüz olan ihlası tamamlamakta hizmetçidirler.

Allahu tealanın buyurduğu gibi:

“Ancak dini sırf Allaha halis kıla-rak ibadet etmekle emrolunmuşlar-dı.”

Bunlardan her birini elde etmektem maksad, şeriatı kemale erdirmektir, şeri-atın ötesinde başka bir iş değildir.

Seyri sülükten maksad, ihlas maka-mını hasıl etmektir ki, onun da husulü ancak, âfâki ve enfusî ilahların yok olma-sına bağlıdır. Allahu tealanın buyurduğu gibi:

“Hevasını ilah edineni görmedin mi!”

Şu ihlas, şeriatın cüzlerinden bir cüz-dür. İşin hakikatı işte budur. Lakin, herke sin Fehmi bunu idrak edemez. Mektubatı Rabbani’de –k.s. olduğu gibi.

“Ey Rabbimiz! Hidayet ettikten son ra kalblerimizi kaydırma. Tarafından bize rah-met hibe eyle, muhakkak sen, karşılıksız hibe edensin.”


İkinci Fasıl:

Tarikatın usulleri ve şartları hakkındadır.

Bil ki, meramın en son noktasına ulaşmak için, tarikatta bir takım şartlar ve asıllar vardır.

Şartları dört tanedir.

Evvelkisi, itikadları, Maturidi ve Eş’ari esaslarına göre tashih etmektir.

İkincisi, Nasuh tevbedir.

Bu, masıyetlerin tamamından, zahiren ve batınen uzaklaşıp, Allaha dönmektir.

Üçüncüsü, Nebevi sünnet ile ameldir, şeri-atın bütün hükümlerine yapışmak ve tertemiz dinini edebleri ile edeblenmektir.

Bu ise, büyük mezheb imamlarından birinin mezhebine tabi olmak, bu mezheb te ihtiyatlı olanı almak ve itimad edilen fetva ile amel etmektir.

Dördüncüsü, dinde bid’atlerden sakın maktır. Yani, sapık fırkalardan birinin, itikatlar-da, fiiller ve amellerde icat ettiği şeylerden uzak durmak. Bunları, dört büyük mezheb imamın-dan hiç biri takrir etmemiştir. Bu husus, hadisi şerifte şöyle geldiği gibi:

“Muhakkak sözlerin en güzeli, aziz ve yüce olan Allahın kelamıdır. Hidayetin en efdali, Muhammed Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in hidayetidir.

İşlerin en şerlisi, icat edilenleridir. Her ihdas edilen (sonradan icad edilen) şey bid’attır, her bid’at dalalettir…” (Beyhaki)

Asıllara gelince; bunlar da haddi zatında dört tanedir.

Tevhid, marifet, mahabbet, Allahın kazasına rıza ile beraber ubudiyet.

Allahu tealanın, hadisi kudside buyur-duğu gibi:

“Ben gizli bir hazine idim, bilinme mi sevdim de bilinmem için halkı ya-rattım.” (Mirkatul Mefatih)

Başka bir rivayette: Beni bilsinler için.

Kur’anda:

“Ben, cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler için yarattım.”

Yani, beni bilsinler ve beni tevhidle-sinler için.

Hadisi şerif ve ayetten bilindi ki, yara-tılmadan maksad, marifet, mahabbet, tevhid, kaza ve kadere rıza ile birlikte ubudiyettir.

Mü’min, ancak şu dört şeyle kamil bir mü’min olabilir. İki cihanda kişi, ancak şu dört şeyle felah bulabilir.

Amellerin en efdali, mahabbetullah tır. Umud ve korku ondandır. Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem buyurdu:

“Yaşadığınız gibi ölürsünüz, öldü-ğünüz gibi haşrolunursunuz.”

Kul Allah ve Resulünün aşkıyla yaşarsa, bunun üzerine vefat ederse, ahırette necat bulur, değilse necat bulamaz.

Herkim, emirlerine ve yasaklarına mu-halefet ettiği halde Allah ve Resulünü sevdiğini iddia etse, bu kişi yalancı ve aldanmıştır. Zira seven, sevdiğine itaat eder.

İshak ibni Bişr’den, Cafer ibni Muhammed Sadık, babasından o da Ceddinden, o da Ali ibni Ebi Talib’ten r. Anhum dan; şöyle dedi: Şu, Resulullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in, Rabbisinden miraç gecesi istediği şeydir. Şöyle dedi:

Dedim ki: Ya Rabbi! Hangi amel daha faziletlidir ?

Allahu azze ve Celle buyurdu:

Ya Ahmed! Benim yanımda, bana tevekkülden ve taksimime razı olmak tan daha efdal bir şey yoktur.

Buyurdu:

Ya Ahmed! Benim uğrumda birbi-rini sevenlere, mahabbetim vacib ol-du. Benim uğrumda bağlantıyı kesen-lere mahabbetim vacib oldu.

Benim uğrumda bağları ekleyen-lere mahabbetim vacib oldu. Bana tevekkül edenlere mahabbetim vacib oldu.

Mahabbetimin alameti yoktur, ga-yesi (sonu) ve nihayeti yoktur.

Bilki alemler dört türlüdür.

Mülk alemi, Melekut alemi, ceberut alemi, Lahut alemi.

Mülk alemi:

Buna, alemi nasut denir. Bu, dünya ve içindekiler, cesedle alakalı hususlardır. Zira cesed, müşahede alemindendir. Buna nasut denmesi, hislerin bunlarla alakalan-ması itibarıyla ve bunların tebdil ile tağyiri kabul eder olmasıyladır.

Tasavvuf ehline göre, dünya seması, yıldızlar, güneş ve ay, dünyadandır.

Alemi Melekut:

Semalar ve içlerinde bulunanlar ve Kalble alakalı şeylerdir. Zira bunlar, bize nisbetle gayb alemindendir. Bunlara nur alemi ve mele–i a’la (yüce melekler alemi) de denir.

Alemi Ceberut:

Ruhlar alemi, ilahi esma ve sıfatlar alemi ile, latifelerden ruh ile alakalı olan-lardır.

Alemi Lahut:

Bu, Arşın ötesidir. Buna, hala ve mela değildir denir. Latifelerden sır ile alaklıdır.

Aynı şekilde ruhlar da dört türlüdür.

Cismani ruh, Seyrani ruh, sultani ruh ve kudsi ruh.

İnsan ruhundan gayrısı yok our devam etmez.

İnsani izafi ruh, ebediyen yok olmaz. Zira yaratılışta aslidir. Ve alemi emirdendir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem buna işaret etmiştir:

“Ebed için yaratıldınız.”

Allahu tealanın buyurduğu gibi:

“Bir fırka cennete, bir fırka cehen-neme.”

Muhakkak cennet ve cehennem yok olmazlar, içlerinde bulunanlar da aynı şekildedir. Emali metninde dendiği gibi:

Cehim ve cinan yok olmaz;

Ehileri de, intikal etmez.

(Yani: Cennet ve cehennem ebedidir. İçinde olanlar da yok olmazlar.)

Yüce olan ruhun, şu düşük aleme inmesi, iksiri (ilaç gibi) olan marifetleri tahsil içindir. Allahu tealanın buyurduğu gibi: “Muhakkak biz, insanı en güzel bir kıvamda yarattık. Sonra onu, esfeli safiline indirdik.” (Tin: 4-5)

Allahu teala, kudsi ruhu, alemi lâhutta yaratınca; onun için kalb ve kalıb vasıta-sıyla, yakınlığını için onu esfeli safiline (dünyaya) indirmeyi murad edence, evve-la onu ceberut alemine çevirdi. İndikten sonra cesede ekmesi için, onunla beraber tevhid tohumunu da indirdi.

Kalb parçasında, tevhid ağacı bitti. Yakınlık ve rıza meyvesini verdi.

Nuraniyyetinden, şu aleme kondu. Ondan ceberut elbisesini giyindi.

Sonra onu melekut alemine geri dön-dürdü. Ondan melekutiyyet elbisesini gi-yindi. Sonra onu mülk alemine geri dön-dürdü, unsur elbisesini giyindi ki, onunla mülk alemi yanmasın.

Ruhun cesedle imtizacı ve izdivacı ile, iki evlad hasıl oldu. Birisi erkektir ki, o, aklı meattır. Bu, ruhun veziridir.

Diğer evladı dişidir ki, o da meaş aklıdır. Bu da nefsin veziridir.

Bunlardan her biri için ordular vardır. Aralarında devamlı olarak cihad vardır. Hüküm, galib olanındır.

Ruh veziri galib olunca, insan saadet sebeblerini tahsil ettiğinden said olur.

Nefsin veziri galib olunca, şekavet sebeblerini tahsil ettiğinden insan şaki olur. Bundan Allaha sığınırız.

Ruh, alemi lâhutta zahir olması itiba-rıyla, kudsi ruh diye isimlendirilir.

Ceberut kisvesine bürünmesi itibarıyla da sultani ruh diye isimlendirilir.

Melekiyyet kisvesi itibarıyla cismani ruh diye isimlendirilir.

Ruh tan her biri için, cesette bir mevzı verilmiştir.

Cismani ruhun mevzısı, et ile kan arasıdır.

Ruhaninin mevzısı kalbtir.

Sultaninin mevzısı ise gönüldür.

Kudsinin mevzısı sırdır.

Ruhunu, gıdasını artırarak, kemale erdirip kuvvetlendirene müjdeler olsun. Ruhunu terbiye edip nefsinin gıdasını azalttı.

Zira ruhun gıdası ibadet ve taatlerdir. Zikir, Kur’an okumak ve diğer salih amel-ler gibi.

Nefsin gıdası iki türlüdür:

Evvelkisi maddi olur, yemek içmek gibi.

İkincisi, maddi olmaz. Büyük ve küçük günahlardan olan her türlü masıyet ve kötü şeylerdir.

Allahu tealadan, büyük fazlı ile, bizleri korumasını ve mağfiret et-mesini isteriz.

ÜÇÜNCÜ FASIL, NEFSİ TANIMAK

HAKKINDADIR.

Bilki, nefsi bilmek, hile ve tuzağını tanımak mutlaka lazımdır. Hadisi şerifte gerldiği gibi:

“Rabbisini en iyi bileniniz, nefsini en iyi tanıyanınızdır.” (Ruhul Beyan Tefsiri: 4/306)

Hadisi kudside şöyle geldi:

“Ey Âdemoğlu! Kim nefsini tanırsa, beni tanır. Beni tanıyan, beni taleb eder. Beni taleb eden, beni bulur. Beni bulan, temenni ettiğinin üzerinde bütün arzusuna nail olur. Benim üzerime gayrısını tercih etme.”

Salik için, zahiri ve Batıni düşmanlarla cihad etmek lazımdır. Çünkü mü’min, dör türlü düşmandan kurtulmuş olmaz.

Bunlar, nefis, şeytan, münafık ve kafirdir.

İkisi Batıni, ikisi zahiridir.  Düşmanların en şiddetlisi nefistir. Hadisi şerifte geldiği gibi:

“Senini düşmanlarının en şiddetlisi, iki yanında olan nefsindir.”

Onunla cihad, devamlıdır, çok zor ve çok büyüktür. Hadisi şerifte geldiği gibi:

“Küçük cihattan büyük cihada dön dük.”

Ayrıca kafirlerle olan cihat vakitlidir, zarar bakımından daha azdır, menfaat ba-kımından büyüktür. Zira düşmanı öldürse gazi olur, mükafat kazanır. Şayet kendisi öldürülürse şehid olur, Allah katında, ebedi hayatla diri olur, said ve merzuk olur.

Nefisle cihat süreklidir, ömür boyunca devam eder, nefsin tuzağı, hilesi ve desiseleri çoktur. Üstelik gizlidir. Şeytan onun yardımcısıdır, meylettiği ve arzu ettiği şey leri ona süsler.

Kim hevasına tabi olursa, helak olur. Kim ona muhalefet ederse, muhakkak kurtulur ve necat bulur. Allahu tealanın buyurduğu gibi:

“Nefsini temizleyen muhakkak felah buldu.”

Denildi ki: Nefsinin kölesi, (efendinin) kölesinden daha zelildir.

Allahu teala buyurdu:

“İmdi, kim azar da dünya hayatını tercih ederse, muhakkak cehennem onun barınağıdır.

Her kim de, Rabbisinin makamın-dan korkar da nefsini hevasından men ederse, muhakkak cennet onun barınağıdır.”

Zehirin neticesi kişiyi öldürür. Nefsin zehiri, kuvveti gereğince, bir çok ölümlere ve ziyanlara götürür.

Hilesi tilki gibidir. Sihri Harut ve Marut’ un sihrinden daha tesirlidir.

Nefis, takva kişiden sürekli çalar, taki ona ucub kapısını açar da, Allahu teala muhafaza etmezse, onu helak eder.

Sen onu Allahu tealaya ibadetle meş-gul etmezsen, o seni zulum ve cehaletle, Allaha asi olmakla meşgul eder.

Şöyle geldi: “Meşgale olarak ibadet kafidir.”

Denildi ki: Nimetlerin en büyüğü, nefis ten kurtulmak çıkmaktır, zira o, seninle Allahu teala arasında, en büyük perdedir.

Ata-ullah İskenderi Hıkem’de demiştir:

Bütün masıyet, gaflet ve şehvetlerin aslı, nefse rızadır.

Bütün taatlerin, uyanıklığın ve iffetin aslı, nefsine razı olmamandır.

Yani, nefse rıza, mezmum sıfatların as lıdır. Nefse razı olmamak, övülen sıfatların aslıdır.

Şöyle demiştir: Nefsine razı olmayan cahille arkadaş olman, nefsine razı olan alimle arkadaş olmandan daha hayırlıdır.

Alimin hangi ilmi, nefsinden razı olur. Cahilin hangi cehli, nefsinden razı olmaz.

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem buyurdu:

“İnsanları yenen, şiddetli güreşçi değildir, şiddetli olan nefsine gazab anında malik olandır.”

Bu yüzden tarikat imamları, evvela müridi, nefis mücahedesiyle, hevasına mu halif olan riyazatlar ile, alışkanlıklarını ve şehvetlerini kesmekle ile meşgul etmişler, ondan ve hilesinden sakınmak ile emret-mişler, nefis muhasebesine yapışmakla emretmişlerdir.

Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in buyur-duğu gibi:

“Hesaba çekilmeden evvel nefis-lerinizi muhasebe edin.”

Beyitte kişinin ve nefsinin hali beyan edildi. İnsan çobandır, nefsi güdülen hay-vandır. Nefis mutlak zikredilince ondan, kötülüğü emreden nefsi emare kasdedilir. Bu sanki bağlanmamış salıverilmiş bir at gibidir. Şayet onu, işlerinde riayet ve dikkatle, şeriat yularıyla gemlersen, şerrin den, zararından ve seni helake atıp yok etmesinden emin olursun.

Bilki ey salik! Sen nefsine karşı ceb-bar, kahhar ve haddi aşıcı olma; zira senin fazlık (kıymetin), şerefin, zevkin nef sin sebebiyledir.

O halde sana lazım gelen, onu kademe kademe terbiye etmendir.

Hadisi şerifte geldiği gibi:

“Nefsin bineğindir, ona yumuşak-lıkla muamele et.”

Yani tamamen gıdasını kesme, yoksa yolunda oturur.

Bilki, Allahu teala ruh sahiblerini üç kısım yarattı.

Evvelkisi:

Akıl verilen, nefis verilmeyen ruh.

Bunlar meleklerdir, yemezler, içmez-ler, gece gündüz yorulmadan Allahu teala yı tesbih ederler.

“Kendilerine emredilen şeyde Alla-ha asi olmazlar. Emredileni yaparlar.”

İkincisi:

Kendisi için nefis verilen, akıl verilme-yen ruh. Bunlar diğer hayvanattır. Bunların halleri, herkese malumdur.

Üçüncüsü:

Kendisi için akıl ve nefis verilen ruh.

Bunlar, insanlar ve cinlerdir.

Bunları, nefse muhalefetle ve akla tabi olarak, kendine kullukla mükellef kıldı..

Nefisle mücahede etmekle, mücahid olur, meleklerden efdal olur.

Nefsine itaat etmekle hayvan gibi olur, belki onlardan daha sapık olur.

Ey kardeşim! Biz ruhun hakikatını tam bilemediğimiz gibi, nefsin de hakikatını bilemiyoruz; ancak Allahu tealanın bize bil dirdiği kadarını biliriz.

Muhakkak Allahu teala kitabında nefsi mücmel ve tafsilli olarak zikretmiştir. Şu kavli ile mücmel olarak nefsi zikretmiştir:

“Nefse ve onu düzenleyene de….”

Yani, yaratılışını adaletli yaptı, azala-rını tesviye etti. Bu mana, nefisten cesed kasdedilirsedir.

Eğer onunla, cesetle kaim olan mana kasdedilirse, o zaman tesviye etti lafzının manası, ona çok kuvvetler verdi, demek olur. Mesela: işitme kuvveti, görme kuv-veti. Tahayyul, tefekkür, hıfz kuvveti ve benzerleri gibi, zahiri ve Batıni kuvvetler.

Nefsin vasfını şu kavli ile mutlak yaptı:

“Ona fucurunu ve takvasını ilham etti.”

İbni Abbas r. anhuma derki: ona hayrı ve şerri beyan etti, taatı ve masıyeti ona öğretti.

Durumunu, kayıtlı olarak sıfatlarıyla beyan etti.

Bazı kere emare diye, bazen levvame diye, bazen mülhime,

bazen mutmeinne, bazen razıye, bazen merzıyye,

bazen mes’ule, bazen mutavvaa,

bazen safiye, bazen kamile diye

bunların hepsi de aynı manaya döner.

Onun için böyle isimlerin olması, nevileşmesi ve tavırlı olması hasebincedir.

Onu bilmek (tanımak), dört delille vacibtir.

Onun bilmeyenin, onunla cihad etmesi imkansızdır. Zira onu (nefsi) bilmek, Allahu tealayı bilmenin kapısıdır.

Bu yüzden şöyle geldi:

“Nefsini bilen, muhakkak rabbisini bilir.”

Allahı bilmemek haramdır, Allahı bil-mek vacibtir. Aynı şekilde nefis ve ona bağlı olan şeyleri de bilmek farzdır, farzdır. Bu yüzden nefsi tanımak, Rabbi tanı-mak gibi farzı ayındır. Allahu tealanın buyurduğu gibi:

“Bizim uğrumuzda cihad edenler…”

Bizi bilmekte, bize kullukta, rızamızda.

“elbette onları yollarımıza ulaştıra cağız.”

Marifetimize ve rızamıza ulaştıran yola...

Mücahede lügatta; mutlak olarak mu-harebedir.

Şeriatta mücahede: Kötülüğü emreden nefisle, üzerine zor gelen şeyi ona yükle-yerek matlubu elde etmek için muharebe etmektir. Şöyle dendiği gibi:

Nefisle mücahedenin başı ve dayanağı, alıştığı şeyleri kesmek, bütün vakitlerde hevasının hılafına onu hamletmektir.

Hadisi şerifte:

“Düşmanlarınızla mücahede ettiği-niz gibi hevalarınızla da cihad edin.”

Mürid için layık olan, yeni hallerinde iken mücahede sahibi olmalı ki, son halle-rinde iken, müşahede makamı ile nimetle nici olsun, zira başlangıçlar, nihayetlerin ciltleridir.

Kimin başlangıcı nurlu olursa, nihayeti de nurlu olur. Allahu tealanın buyurduğu gibi:

“Bizim uğrumuzda cihad edenleri, elbette yollarımıza ulaştıracağız.”

Derler ki nefsin hakikatı, şu kalıba konan bir cevherdir. Merkezi kalbtir.

Nefis, kötü ahlakların mahallidir, kötü-lüğü emredicidir, zalimdir, hidayetten dön müştür. İnsan uzuvlarından her bir uzuv-da mevcud olur ve hazlanır.

Ruhun hakikatı, latiftir, nurludur, kalbe konmuştur, övülen ahlakların mahallidir.

İnsan ruhu, emir alemindendir. Hıkmet (mantık) ehline göre nefsi natıkadır.

Ehli hak (ehli sünnete) göre ruh, nura-ni bir cevherdir, ruhani bir hakikattır, bizatihi bilicidir, rabbinin sıfatlarını ve bütün mücerredatı idrak edicidir.

Zira Allahu teala, Zat’ı, sıfatları ve es-masıyla ona tecelli etmiştir. Allahu teala, şu nuru (ruhu), Zat ve sıfatlarına tam mazhar yaptı. Merkezi kalbtir.

Ancak şu cismani bedenin ve zulmani heykelin bulanması ve kararması, kendin-de muhtelif kuvvetler ve değişik hassalar olmasındandır. Şu kuvvetler ve hisler, zatını ilmekten onu gafil bırakır, Rabbisini müşahededen onu kör eder.

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in bu-yurduğu gibi:

“Şayet şeytanlar, Âdemoğlunun kalblerini kuşatmasaydı, elbette (Âde moğulları) semavatın melekutuna ba-karlardı.”

Şayet şehvet ve gazab olmasaydı, elbette nefis için, ruhani mücerredata[1] muttali olmak kolay olurdu.

Şayet tefekkür ve tahayyül kuvveti şeytani olmasaydı, elbette nefis kendini ve rabbisini bilirdi. Zatını bilir, asli olan safiliğini ve ruhani alemini mülahaza eder di.

Bilki kim, zahiri beş hassasına malik değilse, nefsine malik olamaz. Ona malik olması da ancak kalbine malik olmasıyla-dır. Zira kalb, zahiri ve Batıni beş hassa-nın sultanıdır.

Nefsin ilmi kemalatlara perde olması, ancak onun, bedeni işlerle ve unsuri kuvvetlerle meşgul olması sebebiyledir.

Bu durumda, nefsini bilmeyi ve Rabbi-sinin nurlarını müşahede etmeyi murad eden için, nefsini bedeni kuvvetlerden ve cismani hislerle kayıtlanmaktan arındır-ması matlaka lazımdır.

Şöyleki, ibadetlerle nefsine lutfeder, cismini riyazatlarla hafiflendirir.

Az yemekle, az uyumakla, az konuş-makla, uzletle, nefis ve hevasına muhale-fetle cihad etmekle.

Dünyevi meşgaleleri terk ederek. Zira bunların hasılı, kederin çokluğudur. Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellemin buyurduğu gibi:

“Muhakkak hikmet semadan iner, yarının kederi bulunan kalbe girmez.”



[1] Mücerredat: Maddeden soyulmuş manevi şeyler.

 

Perşembe, 20 Ocak 2011 09:14 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

ZİKRE ÇEKİLMEK

 

3. CİLT 2. MEKTUBUN BAŞLIĞI VE KONUSU

İkinci mektup, manevi ilimleri ve sırları toplayıcı mahdum-zade Hoca Muhammed Masum’a gönderilmiştir.

Mektubun konusu, bir takım nasihatler ve insanlardan sıyrılıp, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'u teala Hazretlerine sığınmak hakkındadır.

2. MEKTUBUN TERCÜMESİ

Gerek bela anında, gerek bahşiş anında, gerekse bollukta, gerek şiddet anında, gerek zahmet anında, gerek rahmet anında, gerek nimet anında, gerekse ters bir durumda, gerek kolaylıkta, gerek zorlukta, gerek fakirlikte, gerek zenginlikte her halde, hamd Allah'a mahsustur.

Kendisi gibi hiçbir resulün imtihan edilmediği ve kendisi gibi hiç bir peygambere eziyet olunmayan Zat’a, en güzel dualar ve selamlar olsun.

İşte bu manadan dolayı, en önce gelenlerin ve sonra gelenlerin Efendisi oldu ve alemlere rahmet oldu. (sallallahu aleyhi ve sellem)

Ey keremli evladım! her ne kadar imtihan vakti acı çirkin bir yemek olsa da, ancak ele geçen fırsat ganimettir. Şu şekildeki, size bu vakitte bir fırsat verildi, sizin, nefsinize en küçük bir boşluk vermeden kendi işinize yönelip Allahu teala Hazretlerine karşı üzerinize bir borç olan hamdı eda etmelisiniz.

Sizin için üç işten birinden boş kalmak doğru değildir, o üç iş, sırasıyla yüce olan Kur’anı okumak, uzun bir kıraatle namaz kılmak ve tertemiz kelime olan (لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ)

-Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur- kelimesini söylemektir. Lâ kelimesiyle, nefsin ilahlaşmış isteklerini silmek ve emelle-rini ve maksatlarını def etmek lazımdır. Zira insanın kendisinden sadır olan talebi ve muradı, bir ilahlık davasıdır ve insanın kalbinde asla bir istek ve kesinlikle hayalinde bir düşünce kalmaması lazımdır ki, hakiki kulluk oluşsun. Kulun isteğinin hasıl olmasını taleb etmesi, Mevlasının isteğini def etmeyi ve çekişmeyi gerektiricidir ve işte şu mana, kulun Mevlasını silip kendi nefsini ilahlaştırmayı isbattır.

Mevlasının isteklerinden başka nefsinde hasıl olan düşüncelerden ve isteklerden hiçbir şey kalmayıncaya kadar, nefsinden ilahlık davasını silmesi ve bu davayı çok çirkin bir iş sayması lazımdır. Biz bu mananın bela ve imtihan günlerinde, Allah'ın izniyle çok kolay hasıl olmasını ümit ediyoruz. Ama bu vakitlerin gayrısında ise, bu arzu ve isteklerin her biri ye'cücün seddi gibidir.

Dolayısıyla tenha yerlerde oturulduğu halde şu işle meşgul olmak lazımdır, zira fırsat ganimettir, hem fitne günlerinde az, çoğa intikal eder. Bu fitne günlerinde nefisten gelen istekleri geri çevirip devamlı nefisle mücadele etmek lazımdır. Karşılaşma ister olsun ister olmasın, şart olan haber vermektir.

Nasihatım, kesinlikle bir düşünce ve isteğin kalmamasıdır. Bu söylenilen manayı annenize de bildirin. Her ne kadar geçmişte de kalsa şu mananın türediği halleri onlara delalet ediniz. Sözü açıklama makamında daha neyi söyleyelim, küçüklere acıyın ve onları Kur’an okumaya teşvik edin ve bizim tarafımızdan mümkün olduğunca hak sahiblerini razı edin. Selamet verici bir imana sahib olmak için dua etmeye devam ediniz. Şu vakitlerde kendisinde fayda olmayan işlerle uğraşılmaması gerektiğini, defalarca kuvvetli bir şekilde yazdık. Her nekadar dini kitablarla meşgul olunsa da ve talabe yetiştirmekle uğraşılsa da, Allahu tealanın zikrinden başka bir şeyle meşgul olmamak lazımdır. Zira vakit zikir vaktidir, nefsin isteklerini –lâ- manasının altına koyun ki, nefsin istekleri tamamıyla silinmiş olsun.

Sizin en mühim maksatlarınızdan olan işin hasıl olması, kalbinizde hiçbir istek ve emelinizin kalmaması lazımdır. Yine asla bir isteğinizin olmaması, Allahın işine ve iradesine, taktirine razı olmanız lazımdır.

-La ilahe illallah- kelimesinin ispat tarafında, hayeller ve bilgiler ki bunlar da evler köşkler, kuyular ve bahçeler, kitablar ve diğer kolay eşya-ların ötesinde, gaib kimliği bulunan Zat’ın dışında hiçbir şeyin olmaması lazımdır. Sizin vaktinizi daraltacak bir şey olmaması lazımdır. Allahu tealanın razı olmadığı hiç bir şey, sizin için bir emel ve rıza göstermek olmaması lazımdır. Çünkü biz bu dünyayı terketsek, bu eşyanın tamamı gidecek, o zaman bu eşyalarda bir düşüncemiz kalmaksızın bunları haya-tımızdan çıkartalım. Muhakkak ki Allah dostları şu işleri kendi istekleri ile terkettiler, biz de Allahu tealanın istemesiyle bu işleri terkedib Allaha şükredelim, umulur ki biz de tepeden tırnağa ihlaslı kullardan oluruz.

Azıcık dünya hayatının geçmiş olduğu her hangi bir mahal ve sizin oturduğunuz her bir mevzıyı vatan itikat etmeniz lazımdır. Zira dünya işleri kolaydır, ahiret işlerine yönelmek lazımdır. Annenizi teselli etmelisiniz, onu ahirete teşvik etmeniz gereklidir. Şayet Allahu teala dünyada karşılaşmayı nasib ederse iş kolaydır, yok böyle olmaz ise, Allahu teala Hazretlerinin takdirine teslim olup rıza göstermek lazımdır. Sırf keremi ile dünyadaki karşılaşmalarımızı havele edici olarak ahirette bizi cennette toplaması duamızdır, her halde hamd Allah’a mahsustur.

 

Çarşamba, 14 Nisan 2010 10:34 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Resulullah sav'in ashabına buuz eden taife

kitap25.jpg1. cilt  54. mektubtan

Yakınen biliniz ki bid’atçının sohbeti, kafirin sohbetinden daha fesatlıdır. Bid’atçıların hepsinin en kötüsü, en düşüğü, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabına buuz eden (ŞİA) taifesidir. Muhakkak Allahu teala yüce Kur’anında, şu taife için kafirler diye ferman buyurdu, şöyle ki Hak subhanehu ve teala buyurdu: “Kafirler onlarla öfkelensin için…”

Kur’anı ve şeriatı tebliğ ediciler, ashabı kiramdır. Ashab, taan edilen-ler olursa, bu durumda Kur’an ve şeriata da taan etmek lazım gelir.[1]

Hazreti Osman ibni Affan (üzerine Allahın rızası olsun), Kur’anı cem etti. Eğer Osman taan edilir olursa, Kur’an da taan edilmiş olur. Zındıkların itikadından Allah’a sığınırız.

Üzerlerine Allahın rızası olsun, ashab arasındaki ihtilaflar, kavgalar ve savaşlar, nefsani heva yüzünden değildi. Zira onların nefisleri, beşerin en hayırlısının (aleyhis-selam Efendimizin) sohbetinde tertemiz olmuş, emmarelik vasfından kurtulmuştu. Fakat inancımız o ki hak, Ali kerremallahu vechehu tarafında idi. Hata, muhalifleri tarafında idi. Fakat bu hata, ictihadî bir hata idi. Bu ise fasıklık derecesine götürmez. Bilakis, bu gibi hatalarda levmetmeye/sövmeye imkan yoktur. Bunda bile hata eden için, sevabtan bir derece vardır.

Yezid[2], saadetten uzak olup ashabtan değildi. Saadet sahasından uzak olmasında hiç kimsenin (itiraz eden) bir sözü yoktur. Zira yaptığı işi, Firenk kafiri yapmaz. Ehli Sünnet alimlerinden bazıları ona lanet etmekte duraklamışlardır, ondan ve işinden razı oldukları için değil, belki dönmesi veya tevbe etmesi ihtimaline riayet ettikleri içindir.[3]

Şerefli meclisinizde her gün, Kutbuz-Zaman Mahdum-ul Alem’in, Resulullah’ın ashabını medih hakkında yazdığı kitaptan bir miktar okumak gerekir. O’nun ve diğerlerinin üzerine salat ve selam olsun. Hangi çeşit bir edeple onları zikretmiş, taki muhalifler mahçup ve zelil olsun.

Muhakkak şu azgın ve yoldan çıkmış taife, şu günlerde (ashaba dil uzatmakta) daldırdılar, çok fazla söz ile haddi aştılar, sözleri ufuklarda ve etrafta yayıldı. Onların fesadlarını açıklamakta, bu sebeble bazı açıklamalar yazdık ki şu taifeden olanlar, şerefli meclisinize katılmasın, kıymetli mahfilinizde onlar için bir itibar olmasın.

Allahu subhanehu, razı olunmuş yolda sizi sabit eylesin.



[1] Ashabın aleyhine konuşulursa, onların naklettiği Kur’an aleyhine konuşulmuş olur.

[2] Yezid, Hazreti Muaviye radıyellahu anhunun oğludur, ashab değildir. Hazreti Hüseyin’e (radıyellahu anhu) yaptığı zulüm ve haksızlıktan dolayı büyük günah işlemiştir. Fakat dinden çıktığına hükmedilmemiştir; aksi takdirde o zamanki müslümanlar, başlarında bulunan bir kafire itaat etmişler hükmünde olurlardı. Böyle kargaşa ve fitne zamanında Ehli Sünnet’in yolu, ıslah niyetiyle idarecilere nasihat etmektir. Savaşa ve kargaşalığa sebeb olmak değildir.

[3] Ehli Sünnet’e göre açıkça kafir olarak ölmeyen kimselerin peşinden lanet edilmez. Şeytana sövmektense, salavat okumak daha efdaldir.

Perşembe, 07 Ocak 2010 15:30 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

73. MEKTUB

ferman.jpg73. MEKTUB

Yetmiş üçüncü mektup, Kılıç Han oğlu Kılıcullah’a yazılmıştır.

Dünya ve oğullarını zemmetmek, menfaat vermeyen ilimlerin tahsili-ni terk, fuzuli mubahlardan sakınmak ve hayırlı salih amelleri işlemeye teşvik ve bunlarla alakalı hususların beyanı hakkında olucudur.

 

MEKTUBUN TERCÜMESİ

Allahu subhanehu, Muhammed Mustafa’nın şeriat caddesi üzere istikamette bulunmakla bizi rızıklandırsın. O’nun sahibi üzerine salat selam ve ebedi-sürekli tahıyyeler olsun.

Ey Evlad! Dünya imtihan ve belalanma yeridir. Zahiri, çeşitli süslerle süslenmiş ve bezenmiştir. Sureti, hayallerle nakışlanmış ve renklendiril-miştir. Vehmi çizgilerle, örgülerle ve yanaklarla bezenmiştir. İlk bakışta tatlıdır, göze görünmesinde tazelikle ve parlaklıkla süslüdür. Lakin hakikat te (dünya), üzerine hoş kokular saçılmış leştir. Kurtlar ve sineklerle dopdo-lu zibilliktir. İçecek (su) gibi görünen seraptır. Şekerle kaplanmış zehirdir. İçi harap ve bereketsizdir. Onun oğulları ile muamele, şu alçaklığı ve feca-atinin bulunmasıyla birlikte, hakkında söylenenlerden daha şerlidir. Ona aşık olanlar ahmak ve sihirlenmiş diye anılır. Ona vurgun olanlar, deli ve aldanmışlardır.

Onun zahiri ile fitnelenenler, ebedi ziyan alameti ile nişanlanmıştır. Onun tatlılığına ve tazeliğine bakanların nasibi, ebedi pişmanlıktır.

Kainatın Efendisi, alemlerin Rabbinin sevgilisi, O'nun ve âlinin üzerine salat ve selam olsun, şöyle buyurdu: “Dünya ve ahıret ancak iki kumadırlar, eğer biri razı olsa diğeri kızar.”

Herkim dünyayı razı ederse, muhakkak ahıreti kendine kızdırmış olur. Şüphesiz onun ahıretten nasibi olmaz. Allahu subhanehu sizi ve bizi, dünya ve ehlini sevmekten muhafaza eylesin.

Ey Evlad! Bilirmisin, dünya nedir? Seni Hak subhanehu ve teala’dan perdeleyip geri bırakan her şey dünyadır, bunlar kadın, evlat, mallar, rütbe, reislik, oyun oyuncak ve faydasız şeylerle meşgul olmak (gibileri) dünyaya dahildir. [1]

Ahıret işlerinde tesiri olmayan ilimler de aynı şekilde dünyadandır. Şayet yıldız /gök ilmini, mantığı, hendeseyi /geometri, hesab ve benzeri faidesiz ilimleri tahsil etmek fayda verseydi, elbette felsefeciler kurtuluş ehlinden olurlardı.[2] Peygamber aleyhissalatü ves-selam buyurdu:

“Allahu teala’nın kulundan yüz çevirmesinin alameti, onun faydasız işlerle meşgul omasıdır.”

Şiir:

Herkimin kalbinde hardal tanesi kadar olsa;

Hakkın gayrısından olan bir şey, bilki o hastalıktır.

‘Yıldız ilmini bilmek, namaz vakitlerini bilmek için lazımdır’ şeklinde denilen söze gelince, bunun manası ‘Namaz vakitlerini bilmek ancak yıldız ilmini bilmekle mümkündür’ şeklinde değildir, belki manası ‘Yıldız ilmi, namaz vakitlerini bilmenin yollarından biridir’ şeklindedir. Yıldız ilminden haberi olmayan pek çok insanlar, bununla beraber namaz vakitlerini, yıldız ilminde alim olanlardan daha iyi bilirler.[3]

Bunun gibi mantık, hesab ilmi ve benzerleri gibi, şeriat ilimlerinin bazılarında bir nebze etkisi olan ilimler hakkında getirilen izahlar da buna yakındır. (Yani, islamı iyi anlamak için mutlaka bu okulların ilimlerini okumak gerekir, diyenlere en güzel cevab verilmiş oldu. Nice kimseler varki okul yüzü görmemiştir, ama dünya işinde başarılıdır, zengindir, sanatkardır. Nice okulları bitirenler varki, meteliksizdirler ve başarılı olamı-yorlar. Asıl iş, Allah'ın rızasını kazandıracak ilimler ve ibadetlerdir.)

Netice olarak, şu ilimlerle meşgul olmanın cevazı, ancak çok fazla düşünmekten sonra zahir olabilir. Bu da, onlardan maksadın ancak şeria-tın hükümlerini bilmek ve kelam/akaid ilminin delillerini kuvvetlendirmek şartıyladır, böyle olmazsa onlarla meşgul olmak asla caiz değildir.

İnsafla düşünmek gerek, mubah olan iş, onunla meşgul olununca vacib olanı kaçırmaya sebeb olursa, (o iş) mubahlıktan çıkar mı çıkmaz-mı? Şüphesiz bu ilimlerle meşgul olmak, çaresiz şeriat ilimleriyle meşgul olmayı kaçırtır.[4]

Ey Evlad! Allahu subhanehu, nihayeti olmayan yardımının kemalin-den dolayı seni gençlik vaktinde tevbeye muvaffak kıldı, seni yüce Nakşi-bendi silsilesinden (Allah, ehlinin sırrını pak eylesin) olan dervişlerden birinin elinde inabeye muvaffak kıldı. Bilmiyorum! Senin için bu tevbe üze-rine sebat var mı, yoksa nefis seni çeşitli süslü şeylerle yoldan çıkarttı mı?

Tevbe üzerine istikametini müşkil görüyorum, zira mevsimin gençlik çağlarıdır, dünya eşyasını elde etme sebebleri kolaydır, ekseri yakınların bu hususta (istikamet işinde sana) uygun değildir.

Ey Evlad! İş ve ihtiyat, fuzuli mubahlardan sakınmak, zaruret miktarı ile yetinmektir. Bu miktarın da kuvvetin hasıl olması, kulluk vazifelerinin edasında cem’iyyetin hasıl olması niyetiyle olması gerekir. Mesela yemek-ten maksad, ibadetleri eda etmekte kuvvetin hasıl olmasıdır. Elbise giyin-mekten maksad, avreti örtmek, soğuk ve sıcağı def etmektir. Diğer zaruri mubahlarda durum aynı kıyas üzerinedir.

Nakşibendi büyükleri (Allah, onların yüce sırlarını pak eylesin), azimetle ameli tercih ettiler, mümkün oldukça ruhsattan sakındılar. Zaru-retle yetinmekte azimetler kısmındandır. Bu devlet hasıl olmazsa, mubah-lar dairesinden çıkıp, şüpheliler ve haramlara girmemek lazımdır.

Muhakkak Allahu subhanehu kereminin kemalinden dolayı tam olarak pek çok nimetleri mubah eyledi. Cidden şu nimetler dairesini geniş yaptı. Şu nimetlerden nazarı kesmekle birlikte hangi yaşantı, kulun rabbi-sinin rızasına denk fiil olur. Hangi cefa, efendinin kölesinin amelleri üzeri-ne kızgınlığına benzeyebilir. Allah’ın cennetteki rızası, cennetten daha hayırlıdır. Allah’ın cehennemdeki gazabı, cehennemden daha şerlidir.

İnsan, mahkum bir kuldur, Mevla onu oğlu yapmadı, başıboş bırak-madı ki dilediği şeylere daldırsın. Düşünmek ve kalbî amelleri işlemek gerek. Yarın, nedamet ve hasretten başka bir şey hasıl olmaz. Amel vakti ancak gençlik zamanıdır. Akıllı olan bu vakti zayi etmez, fırsatı ganimet bilir. Zira iş mühimdir. Belki de yaşlılık vaktine ulaşamamak umulur. Şayet ulaşılsa, belki de onun için kalb huzuru hasıl olmaz. Şayet huzur olsa, acizlik ve zafiyet vaktinde (yaşlılıkta), amel etmeye kadir olamaz.

Hasılı kelam, cem’iyyet sebebleri şu an hasıldır, anne-babanın mev-cut olması da Hak subhanehu’nun ihsanlarındandır. Zira senin geçim işi sıkıntısı onların üzerinedir. Mevsim, fırsat mevsimidir, kuvvet zamanıdır, istitaat zamanıdır. Hangi özürle bu günün işini yarına bırakmak mümkün olsun da ertelemek tercih edilsin.

Aleyhis-salatü ves-selam Efendimiz buyurdu: “Erteleyenler helak oldu.”

Evet, alçak dünyanın mühim olan işlerini, bu günde ahıret işi ile meşgul olmak için yarına tehir etmek güzeldir, aksi cidden çirkin olur.

Gençlik çağları olan şu vakit, din düşmanı olan nefis ve şeytanın istila vakti olup bunda yapılan az amel için olan itibar, bu vaktin gayrısında kat katı yapılana itibardan daha fazladır. Nasıl ki askeri bir kaidede, cesaretli ve kalbleri kuvvetli askerler için, düşmanın istilası vaktinde fazla-ca itibar vardır, hatta onlardan bu vakitte az bir amel, birazıcık bir sebat itibar edilir, kıymetli olur. Bu gibi bir itibar, şerli düşmanlardan emin olun-duğu vakitte hasıl olmaz.

Ey Evlad! Bilki mevcudatın hulasası olan insanın yaratılmasından maksad, oyun oyuncak değildir, yemek uyumak değildir. Ancak yaratıl-masından maksad, kulluk vazifelerini eda, gaffar olan noksan sıfatlardan münezzeh Mevla celle’nin mukaddes canibine doğru zelillik, kırıklık, acizlik, muhtaç olmak, devamlı sığınmak, devamlı yakarmaktır.

Şeriatı Muhammediyye’nin beyan ettiği ibadetlerin edasından mak-sad, kulların menfaatleri ve maslahatlarıdır. Onlardan hiçbir şey, şanı yüce olan Mevla canibine dönmez. Bu durumda ibadetleri gayet memnu-niyyetle eda etmek gerekir. Emirleri yerine getirmekte, onlara sımsıkı yapışmakta, yasakları terk etmek ve çekinmekte, son derece sa’yu gayret etmek lazımdır.

Muhakkak Allahu subhanehu, son derece zengin olmasıyla birlikte kullarına emir ve yasaklarla ikram etti. Bizim için şu nimete karşılık tam bir şekilde şükretmek, tam bir memnuniyyetle hükümlerine yapışmakta gayret etmek gerekli oldu.

Bilki ey eylad! Dünyacılardan zahiri şafşatası ve rütbesi bulunan biri, bağlılarından birine bir hizmet ikram etse, onun menfaati yine onu emre-dene döner; nasıl onu aziz kabul eder! Ve derki ‘Kadri kıymetli filan şahıs, bana şu hizmetle emretti, benim için son derece memnuniyyetle o işi yeri-ne getirmek gereklidir.’ 

Hangi bela başımıza indi, hangi musibet isabet etti! Şanı yüce Hak tealanın azameti, nazarında şu adamın azametinden daha az oldu, çünkü azameti yüce olan Hak’kın hükümlerine yapışmakta gayret etmez. Haya etmek lazımdır, tavşan uykusundan uyanmak gerekir.

Allahu subhanehu’nun emirlerine yapışmamak iki şeyden hali değil-dir. Ya şeriatın verdiği haberleri yalanlar; ya da Hak teala ve tekaddes’in emirleri dünyacıların emirlerinden daha düşük olur. Şu iki işin çirkinliğini iyi düşünmek gerekir.

Ey Evlat! Şayet yalancılığı birkaç kere tecrübe edilen bir şahıs, geceleyin düşmanın aniden hücum edeceğini, tamamen filan kavmi istila edeceğini haber verse, o kavmin ileri gelenleri korunmak için elbette gay-ret ederler, şu belanın def edilmesi fikrine koşarlar, hemde haber verenin yalancılık töhmetinde olmasını bildikleri halde; zira tehlike vehmedilen yerde bile ondan sakınmak lazımdır.

Muhakkak sadık haberci aleyhis-salatü ves-selam Efendimiz, tam mübalağa ile ahıret azabından haber verdi, bununla beraber ondan asla tesirlenmezler, eğer tesirlenselerdi elbette etkilenip azabın defi için tefek-kür ederlerdi. Halbuki azabın definin ilacını, sadık haberci aleyhissa-latü ves--selamın beyanı ile bildiler. Sadık habercinin haberinin, kendi yanında yalancının haberi kadar itibarı olmayanın imanı, ne kötü bir imandır. İsla-mın sureti, kurtuluştan bir şey fayda vermez. Belki kurtuluşun hasıl olması için mutlaka yakin elde etmek lazımdır. Yakin nerde!

Bilakis (bu hususta) zan ve vehim de yoktur. Zira akıl sahipleri tehli-ke ve korku bulunan işlerde vehme itibar ederler. (Bu insanlar yakini habere itibar etmezler. Zevkleri için en ufak bir haberi değerlendirirler.)

Aynı şekilde Allahu teala yüce kitabında buyurdu:

“Allah, yaptıklarınızı görücüdür.”

Bununla beraber onlar şu çirkin amelleri işlerler, halbuki onlar değer-siz birinin kendi amellerinden haberdar olduğunu hissetseler, asla o çirkin amellerini işlemezler. Şunların hali, iki durumdan birinden boş kalmaz, ya Hak subhanehu’nun haberini yalanlarlar, ya da Allahu tealanın haberdar olmasına itibar etmezler. Bu gibi bir davranış imandan mı, yoksa küfürden mi dir?

Bu sebeble evladımız üzerine imanını tazelemek gerekir. Üzerine salat ve selam olan Efendimiz buyurdu.

“İmanınızı –lâ ilahe il-lel-lah- sözü ile tazeleyin.”

Allahu subhanehu’nun razı olmadığı işlerde nasuh tevbeyi tekrar etmelidir. Yasaklanmış haram işlerden sakınmak gerekir. Beş vakit nama-zı cemaatle eda etmelidir. Geceyi kaim olmak ve teheccüd namazı kılmak mümkün olursa ne büyük seadettir.

Malların zekatını vermekte islamın rükunlarındandır. Elbette ve mut-laka onu eda etmek gerekir. Edasının en kolay yolu, her sene zekat niyetiyle malından fakirin hakkını ayırmak, onu kendi yanında muhafaza edip sene boyunca zekat verilecek kimselere onu sarf etmektir. Bu takdirce, her defasında zekat niyetini yenilemek gerekmez, belki ayırırken yapılan bir kere niyet yeterlidir.

Fakirlere ve hak edenlere, sene boyunca nasıl sarf edileceği malum-dur; fakat zekat niyeti ile eda edilmezse, zekattan hesab edilmiş olmaz. Bu bahsettiğimiz şekilde zekat zimmetten düşer. Aynı şekilde, sıkıntı olma dan zorluktan halas bulmuş olur. Sene boyunca fakirlere zekat miktarı sarf edilmezse, belki ondan bir miktar kalsa, aynı şekilde diğer mallardan ayrı olarak onu muhafaza etmek gerekir. Zira bu gibi bir işe her sene ihtiyaç duyulur. Her ne zamanki fakirlerin malı ayrı ve müstakil olunca, yarın edasına muvaffakiyyet umulur, bu gün hasıl olmasa da.

Ey Evlat! Nefis bizzat cimridir, saltanatı yüce olan Mevlanın emirle-rine yapışmaktan kaçıcıdır, şüphesiz söz rıfk ve yumuşaklıkla sadır oldu, değilse mallar ve mülklerin tamamı Allahu tealanın hakkıdır, kul için durak lama ve beklemenin imkanı nerden olsun! Bilakis tam bir menuniyyetle onu eda etmek lazımdır.

Aynı şekilde nefsin hevasına tabi olarak ibadetlerin edasında gev-şeklik yapmamak lazımdır. Kul haklarını ödemekte son derece gayret et-mek gerekir. Bütün gayreti sarfetmeli ki, üzerinde hiç kimsenin hakkı kal-masın. Zira dünyada hakları ödemek kolaydır, çünkü uygunluk ve tatlı sözle elde edilmesi mümkündür, amma ahırette iş müşkil olup ilaç kabul etmez.

Şer’i hükümlerden sormak, onlar hakkında ahıret alimlerinden fetva istemek gerekir, zira onların sözleri için tesir vardır. Onların zatlarının bereketi ile, fetvaları ile amel etmeye muvaffakiyyetin hasıl olması umulur.

Dünya alimlerinden sakınmak gerekir, onlar ilmi, rütbe elde etmeye vesile ettiler. Ancak takva alimlerden kimse bulunmazsa zarureten, zaru-ret miktarı kadar onlara müracaat edilir.

Hacı Meyan Muhammed el Etreh, o tarafta dindar alimlerdendir. Şeyh Ali el Etreh ahbablarınızdandır. Bu iki şahıstan her biri o taraflarda ganimettir. Şer’î meselelerin tahkikinde bu iki alime müracaat en uygu-nudur.

Ey Evlad! Bizim için dünyacılarla ne alaka vardır? Bizimle onlar arasında hangi münasebet vardır ki onların hayır veya şerlerinden konu-şalım. Bu babta şer’î nasihatler tamam ve kamil şekilde geldi. Açık delil Allah içindir.

Fakat bu evladımız dervişlere dönünce, inabe yolundan onlara men-sub olunca, ekser vakitlerde kalbin yönelmesi onun hallerine oldu. Bu teveccüh arada konuşmamıza sebeb oldu.

Bilki şu nasihatlerin ve meselelerin ekserisi muhakkak ona ulaştı ve kulağına çalındı, fakat maksad onlarla amel etmektir, sadece bilmek değildir. Bakmazmısın ki hasta, hastalığının ilacını bilince, bu ilacı bilmek ona fayda vermez. İlacı yutmaksızın onun için şifa hasıl olmaz. Bütün ısrar ve mübalağamız amel etmek içindir. Amelden uzak olan ilim, sahibi aleyhine delil olarak dikilir.

Salat selam üzerine olan Efendimiz buyurdu: “Kıyamet gününde insanların azab bakımından en şiddetlisi, bir alimdir ki Allahu teala ona ilmi ile fayda vermemiştir.”

Şu evladımız bilsin ki evvelki dersi, cem’iyyet sahibleri ile olan soh-betin azlığı sebebiyle netice vermemişse de, fakat kendisinde bulunan nefis kabiliyyet cevherinden haber vermektedir. Umulan, Allahu subhane-hu’nun onu, şu inabe (dersin) bereketiyle, rızasına muvaffak kılması ve onu necat ehlinden yapmasıdır. Her halde, şu taifeye olan sevgi ipini yitirmemek gerekir. Şu cemaate sığınmak ve yakarmayı şiar/adet edinmek gerekir. Şu taifeye olan sevgi sebebiyle, Hak subhanehu’nun mahabbe-tinin teşrifini, tamamıyla kendine çekmesini, bütün leke ve kirlerden kurtar-masını  beklemek gerekir.

Şiir:

Aşk ancak bir şuledir ki muhakkak yaktı,

Bakî olan sevgiliden başka her şeyi.



[1] Bunların sevgisi, Allah ve resulünün önüne geçerse ve ibadetlere engel olursa, dünya hükmünde olurlar. Bunlardan muhab şekilde istifade edip kulluğu yerine getirmek lazım.

[2] Bu ilimlerin tahsili ancak dünyada helal kazanç için olursa caiz olur. Diğer maksadlar için vakti bunlarla öldürmek ve Kur’an ilimlerinden geri kalmak asla caiz olmaz.

[3] Hatta yıldızlar ve gök bilimleriyle uğraşanların ekserisi namaz kılmazlar. Şayet ilimlerinde bir fayda olsaydı, önce kendileri hidayet bulurdu, sadece desinler için ilim elde etmek kişiye zarar verir. Batı dünyası bu gibi ilimlerde ilerlediği halde neden Allah'a secde etmez!

[4] Bu zamandaki dünyacılar ve onların teşvik ettiği ilimlerin, kişileri gerçek marifetten nasıl men ettiğini iyi anlamak gerekir. Din ilmi tahsil eden, hafızlık yapan talebeleri bundan uzaklaştıranlar, yaptıkları zararı iyi düşünsünler.

Perşembe, 05 Kasım 2009 05:21 tarihinde güncellendi

Sayfa 2 - 9

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.