.

.

Hanımlara Dair

E-posta Yazdır PDF

KADINLARLA TOKALAŞMAK

gl_at.jpgSoru: Bugünlerde gazete sütunlarına ve TV ekranlarına yansıyan, “kadınlarla tokalaşma” konusunda acaba dinimizin hükmü nedir ve Peygamberimizin örnek tatbikatı nasıldır? Kur’an-i Kerim’deki “Zinaya yaklaşmayınız” emri gayet açıktır. Bu emirle, zina yapmak şöyle dursun, zinaya giden bütün yollar bile yasaklanmaktadır. İki cins arasındaki, dokunmak/tutmak gibi fiiller, zinadan önceki hareketler oldu?u içindir ki, İslâm dini meşru olmayan bu fiilleri de yasaklamıştır.

Cevap: İnsanlar gözleri kapalı tokalaşmadıklarına ve tokalaşacakları insana bakıp gördüklerine göre, “tokalaşmak”tan önce, bakmanın/görmenin hükmüne göz atmak icap eder. Kadın ve erkeklerin, birbirlerini tanıyacak kadar normal ve tabii bakışlarında bir mahzur yoktur. Yeter ki, birinci bakışın arkasına başka bakışlar eklenmesin.

a) Yabancı kadınlara bakmak hususunda Kur’an diyor ki: “Mü’min erkeklere söyle, gözlerini kıssınlar.” (Nur, 30)

b) Peygamberimiz (sav), Hz. Ali Efendimize, “Ya Ali, bakışına bakış ekleme. Birinci bakış lehine, (günah değil), ikinci bakış ise aleyhinedir (günahtır)” buyurdular. (Tirmizî, Edep 23; Ebû Davud, Nikâh 24)

c) Hz. Câbir, bir kadına ani bakışın hükmünün ne olduğunu soruyor. Peygamberimiz, “Bakışını hemen çevir” buyuruyor. (Müslim, Âdâb 45; Ebû Davud, Nikâh 44; Tirmizî, Edep 29)

d) Peygamberimizin hanımlarından Ümmü Seleme ile Meymûne Vâlidemizin bulundukları yere doiru, âmâ olan İbni Ümmi Mektum Hz. geliyordu. Geldi ve onların bulunduğu yere girdi. Peygamberimiz hanımlarına, “Örtününüz” buyurdu. Onlar, “Ey Allah’ın Resûlü, o bizi görmeyen bir âmâ değil mi?” dediler. Peygamberimiz, “Siz de mi âmâsınız? Siz onu görmüyor musunuz?” buyurdu. (Ebû Davud, Libas 37; Tirmizî, Edep 29)

Değerli okuyucular, tokalaşmadan önce şart olan bakmak ve görmek hakkında Peygamberimizin sözleri böyle olunca, yabancı kadınlarla tokalaşmanın hükmü acaba nasıldır?

TOKALAŞMAK

Kur’an-ı Kerim bize, herhangi bir hususta tereddüde düştüğümüz zaman, onu Allah ve Resûlü’ne götürmemizi, yani o konuda ayet ve hadislere bakmamızı emrediyor.

Biz de öyle yapalım. Eserlerde “musâfaha” kelimesiyle anlatılan tokalaşmanın sünnet olduğu hakkında, âlimler birleşiyorlar. Ama kadınlarla erkekler arasındaki tokalaşmanın sünnet olduğu hakkında değil...
Meşhur âlimlerden İbni Hacer, yabancı kadınlarla tokalaşmanın bu emrin dışında olduığunu, yani sünnet olmadığını ifade etmektedir. (Kütüb-i Sitte Muhtasarı 10/191)

İbn-i Esir, El-Kâmil fi’t-Târih’inde, Peygamberimizin, yakın olmayan kadınlar hakkında tavrını Şöyle anlatıyor: “Resûlullah, kadınlara el sürmez, hiçbir kadınla tokalaşmaz ve hiçbir kadın da ona el vermezdi.” (Mekke’nin Fethi Bahsi)

Nitekim, ikinci Rıdvan Bîatı’nda ve Mekke’nin Fethi’nde, erkeklerden musafaha yaparak bîat alan Hz. Peygamber, kadınların elini tutmamıştır. Bizim en güzel örneğimiz Peygamberimizdir. Kur’an-ı Kerim de zaten, “Resûlullah’ta sizin için güzel bir örnek vardır” buyuruyor. O halde en güzel örneğe iyi yapışmak lâzım...

Deniliyor ki: “Cinsel haz amacı olmazsa, kadınlarla tokalaşmak helâldir.”

Biliyorum ki, bu söz kötü niyetle söylenmiş bir söz değildir. Ama iyi niyetle de olsa yanlış yanlıştır. Dolayısıyla, herhangi bir kaynak eserden delil getirilmediği müddetçe, bu hükmü kabul etmek mümkün değildir. Çünkü, 1400 seneden sonra bizim “Şu helâldir, Şu haramdır” Şeklinde hüküm verme salâhiyetimiz olamaz. Yapılacak tek Şey vardır, o da bu mesele için kaynak eserlere bakmaktır.

İslâm’da caiz olan, kadınların ellerinin açık olmasıdır; dokunmak ve tutmak değil. Yoksa, Peygamberimiz, caiz olsaydı kadınların ellerini niçin tutmasındı?

Hz. Resûlullah, bir peygamber olarak kadınların elini tutmadığı halde, biz neyimize güvenerek tutacağız ve “Cinsel haz amacı olmazsa helâldir” diyebileceğiz?

“Cinsel haz amacı olmazsa” deniliyor. Eğer bir fiil caiz değilse, onda niyet aranmaz. Meselâ bir kadının açık olan sırtına bakmaz, cinsel haz amacı olsa da, olmasa da helâl değildir.

Yusuf Aleyhisselâm'ın kendisi hakkında sözü şöyle: "Ben nefsimi temize çıkarmam, nefsime iyi diyemem. Çünkü nefis fazlasıyla kötülüğü emredicidir."

Peygamberler bile kendilerini bu hususta emniyette hissetmedikleri halde, kim kendini her zaman kontrol edebilecektir?

Tokalaşan iki kişiden birinin hatırında kötü hiçbir düşünce olmadığı halde diğerinde olabilir.

Bilemezsiniz ya, diyelim ki sizinle el sıkışan şahsın böyle bir amaç taşıdığını biliyorsunuz, engel olabilecek misiniz? Böyle bir durumda, yutkuna yutkuna hazmetmeye çalışmaktan başka ne yapılabilir?

Öyleyse yeni baştan soralım:

Hâlâ, "Cinsel haz amacı olmazsa tokalaşmak helâldir" diyebilecek miyiz?

İki elin buluşmasını basite almamak gerekiyor değerli okuyucular. Bu konu romanlara bile konu olmuş. Sevgilisinden bahseden romanın kahramanı, "Onun elinin sıcaklığını ve yumuşaklığını hâlâ unutamıyorum" diyor.

Bir erkekle aralarında hiçbir şey olmadığını anlatmak için "Eli elime değmedi" diyen bayan, bu sözüyle bizim anlatmak istediğimizin canlı isbatı oluyordu. Sinan Çetin, programındaki muhatabına, "İlk defa ne zaman elini tuttun?" diye soruyordu. Bu sorunun sebebi ne ola ki?

Bütün bunlar, iki elin birleşmesinin, icabında daha başka ne türlü birleşmelerin öncüsü olduğunu isbat etmiyor mu?

HELÂLLERİ HARAMLAŞTIRMAK

Yukarda, "En doğrusu, bu konu hakkında kaynak eserlere bakmaktır" demiştim. Bu konuda söz söyleyenler, kaynak eserlere bakmış olmalılar. Bakmaya bakıyorlar da; "kadınlarla el sıkışmak helâldir" hükmünü bulamayıp, "haramdır" ibaresiyle karşılaşınca bir türlü kabul edemiyorlar.

Kabul etmemekle kalınsa bir derece. Bir de karalamaya geçiyorlar.

Diyorlar ki: "Müctehidlerde helâlleri haramlaştırma gibi bir zafiyet var." Değerli okuyucular, bu durumda müctehidler, -kadın eli sıkmak helâldir- demedikleri için, insanlara helâli haramlaştırarak İslâm'ı bozmuş oluyorlar( !) Çünkü din, kaba çizgilerle haram ve helâl hükümlerden ibarettir."

El insaf! Halbuki, mübarek müctehidleri tenkit edenler, asırlardan beri onların ictihadlarını öğrenerek yetişen sayısız âlimlerin eserlerini okuyarak yetiştiler. Onların eserlerini yok sayıversek, bu tenkitçilerde ilimden eser mi kalır? Tenkit edilen müctehidler, cahil değil âlim kimselerdir. Bunlarca, helâlleri haramlaştırdıklarına göre, bu işi bile bile yapmış olmaları lâzım.

Helâle haram demek insanı dinden çıkardığına göre, haşa, bu zatlar böyle bir fecaatı mı işlemişlerdir? Asla!

"Kadınlarla el sıkışmak helâldir" demedikleri için onları suçlamakla, 13 asırdır müctehidlerin ictihadlarıyla amel eden bu ümmete de hakaret etmiş olmuyorlar mı?

"Müctehidler" demekle sadece birini değil, topunu birden suçladığınıza göre, sizce helâlleri haramlaştıran böyle bir topluluğa hürmet duymaya değer mi?

Fitnenin her tarafı sardığı bir devirde, insanları kötü hislerden nasıl koruyup da, "Cinsel haz amacı olmazsa kadınlarla tokalaşmak helâldir" diyeceğiz?

Bir de, "El sıkışmak artık olağan hale geldi. Akla cinsel haz zaten gelmez" deniliyor.

Öyle olduğu kabul edilse bile, haramlık yine kalkmaz. Bir erkek, annesine, kız kardeşine veya kızına karşı kötü his beslemez, ama onların üzerlerinde sadece iç çamaşırı olduğu halde onlarla aynı yatakta yatamaz. Kötü amaç olmaması şart değildir.

Ve meselâ; Müşrikler, "Muhammed, Medine'ye gidince zayıf düşmüş" dedikleri için, Peygamberimiz (sav) onların görecekleri şekilde omuzlarını yükselterek, silkeleyerek çalımlı bir şekilde yürüyerek tavaf yapmıştı ki buna "Remel" denilir.

Artık Müslümanlar hakkında böyle söz söyleyenler olmadığı halde, asırlardır hâlâ tavafın ilk üç devresinde remel yapılmaktadır.

NETİCE: Müslüman hanımların başlarının örtülmesi farz olduğu ve bu husus 14 asırdır bilindiği halde, bazılarının kullanmasıyla zamanımızdaki bazı sözüm ona din adamları, "İslâma göre kadınların başlarının kapatılması gerekir mi, gerekmez mi?" tartışması yapıp duruyorlar. Şimdi de bir kısmımız oyuna gelerek, lütfen, "Kadınlarla tokalaşmak caiz mi, değil mi?" tartışmasına âlet olmayalım.

Saygılarımla... (Ali eren)

Pazar, 12 Ekim 2008 10:43 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Hayız Ve Nifas Hakkında Hükümler:

gul_agaci.gif1 - Hayız Ve Nifas Hakkında Hükümler:

 

(Aybaşı halinde olan kadın namaz kılamaz ve oruç tutamaz. Orucu, aybaşı halinden çıktıktan sonra kaza eder. Fakat namazın kazası kendisine lâzım gelmez.)

Zira H z. Â i ş e (Radıyallâhü anhâ) : -Peygamber Efendimiz {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanın­da biz, aybaşı halinden temizlenince orucu kaza eder, fakat namazı kaza etmezdik»  demiştir. Hem de namaz çok olduğu için biriktiği zaman kaza edilmesi güçtür. Oruç ise, az olduğu için kaza edil­mesinde güçlük yoktur.


(Aybaşı halinde olan kadın, cami ve mescitlere de giremez.) Cünüp olan kimse de öyledir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) -Ben mescidi, ne aybaşı halindeki kadına ve ne de cünüp olan kimseye caiz kılmam-  buyurmuş­tur. Görüldüğü gibi Hadiste herhangi bir kayıt veya istisna bulun­madığı için, -Cünüp olan kimse, camide duramaz. Fakat içinden ge­çebilir- diyen Imam-ı Şafii´ nin görüşüne karşıdır.


(Aybaşı halinde olan kadın, Kabe´yi de tavaf edemez ve kocası onunla cinsel ilişkide de bulunamaz.) Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) : «Kadınlara, temizlenip yıkanmadıkça yaklaşmayınız»  bu­yurmuştur.

(Aybaşı halinde veya loğusa olan kadın ile, cünüp olan kimse, Kur´an´dan da hiç bir şey okuyamazlar.) Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi´s-salâtü ve´s-selâm) : -Ne aybaşı halinde olan kadın ve ne de cünüp olan kimse, Kur´­an´dan hiç bir şey okuyamazlar-  buyurmuştur. Bu hadis de, ay­başı halindeki kadına camiye girmeyi caiz gören İmam Mâ­lik´ in görüşüne karşıdır. Hadisteki «Hiç bir şey- deyimi mutlak olduğu için bir âyetten az olan miktara da şamildir ve bu itibarla hadis- Aybaşı halindeki kadın ile cünüp olan kimsenin, Kur´ân´dan okumak istedikleri miktar bir âyetten az olduğu zaman, caizdir» di­yen T a h a v i´ nin de görüşüne karşıdır.

 (Aybaşı halindeki kadın, loğusa ve cünüp olan kimse, ne Kur´ân-Kerim´e ve ne de üzerinde Kur´ânın herhangi bir sûresi yazılı bu­lunan paraya çıplak olarak el değdiremezler. Abdestsiz olan kimse de çıplak olarak Kur´ân´a el değdiremez. ´Bunlar Kur´ân´a ancak, kıIıfı ve paraya da kesesi içinde el değdirebilirler.) Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi s-salâtü ve´s-selâm);  «Kur´ân´a ancak temiz olan kimse el değdirebilir«  buyurmuştur. Sonra, hem abdestsizlik, hem cünüplük ele girdiği için, abdestsiz olan kimse ile cünüp olan kimse, Kur´ân´a el değdirmede aynı hükme tabidirler. Fakat abdestsiz olan kimsenin ağzı abdestsiz olmadığı, cünüp olan kimsenin ise, ağzı da cünüp ol­duğu için, abdestsiz olan kimse Kur´ân okuyabilir, cünüp olan kim­se ise, okuyamaz. Kur´ân´ın kılıfı dediğimiz şey de; sahih olan görü­şe göre, gövdeden soyulmuş deri gibi Kur´ân´a yapışık olmayan ka­bı demektir. Sahih olan görüşe göre, cünüp veya abdestsiz olan kim­senin, elbisesinin kolu ile Kur´ân´ı tutması mekruhtur. Çünkü elbi­senin kolu elbise sahibine tabi olan bîr şeydir. Fakat hadis ve fıkıh kitapları Kur´ân gibi olmayıp sahipleri elbiselerinin kolları ile, zaruret­ten dolayı onları tutabilirler. Abdestsiz olan çocuklara, çıplak olarak –kabsız olarak- Kur´ân´ı vermekte -sahih olan kavle göre- sakınca yoktur. Çünkü çocukları abdestsiz olarak Kur´ân´ı tutmaktan menetmekte Kur´ân´ın zayi olma tehlikesi, onları abdest almaya zorlamada da güçlük var­dır.   (Hidaye)

 

 

2 - Hayız Ve Nifas Hakkında Müşterek Olan Sekiz Hüküm:


1- Namaz. Hayız ve nifas halinde, namazın edası da kazası da düşer. Kifâye´de de böyledir.

Kadın kanı gördüğü vakit, o andan itibaren namazı terk eder. Fakîh «Biz bunu alırız.» demiştir. Nevâzîl´den naklen Tatar-hâniyye´de de böyledir. Sahih olan da budur. Tebyîn´de de böyledir.

Kadın, hayızlı olduğu veya nifase bulunduğu, zaman, nama­zın farzı düşer. Ondan Önceki zamanda, içinde namaz kılma imka­nı olduğu halde, kılmamış bulunduğu vakitlerle ilgili namazların, hükmü baki kalır. Zehayre´de de böyledir.


Bir kadın, vaktin sonunda o vaktin namazını kılmaya başlamış da, sonradan hayızlı olmuşsa, —nafilenin hilâfına— son­radan, o namazı kaza eylemez. Hulâsa´da da böyledir.

Hayızlı bir kadının, namaz vakitleri girdiği zaman, abdest alıp, evinin bir köşesine oturarak teşbih çekmesi, «lâ ilahe illallah» demesi, müstehabtır. Bunu mümkün olduğu kadar yapmalıdır. Çünkü temiz olsa idi, namazı eda edecekti. Sirâciyye´de de böyledir.


Suğra isimli kitabta : «Hayızlı bir kadın, secde ayetim işit­tiği zaman, secde eylemez.» denilmektedir; Tatarhâniyye´de de böy­ledir.

 
2- Oruç Tutmak. Hayız ve nifaslının oruç tutması haramdır. Bunlar, bu oruçları sonradan kaza ederler. Kifâye´de de böyledir.


Nafile bir oruca başlamış olan kadın, oruçlu iken hayız olursa, ihtiyaten o orucu kaza eder.

3- Mescide Girmek Hayızlı veya nifaslı veyahut da cenabet olan kimseye, is­ter oturmak için olsun, isterse ibadet etmek için olsun, mescide girmek, haramdır. Münyetul - Musallî´de de böyledir,

Tefazîb isimli kitabta ; «Cemaat için, hayızlı, mescide gi­remez.» denilmiştir.

Hüccet´de ise «Hayızlı, başka yerde bulamiyorsa, su için, mescide girebilir.» denilmiştir. Hüküm de böyledir.

Hayızlı bulunan veya cünüp olanın, vahşî hayvanlardan ve­ya hırsızdan veyahut da soğuktan korktuğu zaman, mescidde dur­masında "bir beis yoktur. Bu durumla karşılaşanlar için, evlâ olan ise, mescide tazim ederek, teyemmüm etmektir. Tatarhâniyye´de de böyledir.


Mescidin üzeri de, mescid hükmündedir. Cevheretü´n - Ney-yire´dede böyledir.

Sahih kavle göre, cenaze ve bayram namazlarım kılmak için tanzim edilmiş olan yerler, -namazgahlar— mescid hükmün­de değildir. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.


Hayızlı veya cenabet olanın, kabir ziyaret etmesinde, bir beis (sakınca ve mesuliyet) yoktur; Sfâeiyye´de de böyledir.

 
4- Ka’beyi Tavaf Hayızlı ye nifaslı olana, dıştan da olsa, Kabe´yi tavaf et­mek haramdır. Kifâyede de böyledir.

Cünüp olan da, Ka´be´yi, dıştan bile olsa tavaf edemez. Bu da, haramdır ve memnudur, Tebyîn´de de böyledir.

5- Kur’an Okumak: Hâize ve nüfesâ´ya Kur’an okumak da haramdır. Hayızlı, nifaslı ve cünüp olanlar, Kur´an-ı Kerîm´den bir âyet veya daha az miktarda da olsa, —hiç bir şey- okuyamazlar. Sahih kavle göre, Kur´ân okumalarının haram olmasında, bunların üçü de, birbirlerine müsavidirler.

Ancak, bunlar, bir ayetten az olan bir miktarı, Kur´ân okuma kastı olmaksızın okuyabilirler. Meselâ : Şükretmeyi irade ederek «el-hamdü lillâh» demek veya yemeğe başlamak veya başka bir niyyetle «bismillah» demek gibi... Bunlarda bir beis yoktur. Cev­heretü´n -- Neyyire´de de böyledir.

Konuşma, esnasında, lisanda cereyan eden ve Kur´ân âyet­lerinde bulunan «sümme nazara», «lem yelid», «ve lem yûled» gibi ilâhî lafızları teleffuz etmek de, yukarıdaki hükme tabi´dir. Hülâsa´da da böyledir.

Okunması helâl olmayan bir şeyi okumak için, cünüp kimse ağzını yıkamış olsa bile yine hüküm değişmez. Seraksî´nih Muhıtinde böyledir. Sahih olan da budur. Sirâcü l- Vehhâc´da da . böyledir.

Hayızlı ve nifaslı olanların Zebur, Tevrat ve İncil´i okuma­ları da mekruhtur. Tebyîn´de de böyledir.

Kur´ân öğretmekte olan kadının, hayızlı olduğu Vakit, iki kelimenin arasını keserek, kelime kelime okutup öğretmesi lâzım­dır. Uygun olan da budur. O kadının, Kur´ân’ı heceleyerek okuma­sında ve okutmasında kerahet yoktur. Muhıyt´te de böyledir.


Zahirü´r - rivâye´de, kunut dualarını okumak da mekruh değildir. Tebyîn´de ve Tecnîs´de de böyledir.

Cünüp ve hayızh olanların, duaları okuması, ezane cevap vermesi ve benzeri şeyleri yapması da caizdir. Sirâciyye´de de böyledir.

 
6- Kur’an’a Dokunmak: Hayızlı, nifash ve cünüp olanlarla abdesti olmayanların, Kur´an´a dokunmaları da haramdır.

Ancak, Kur´ân, meşin veya benzeri bir şeyden yapılmış bir kılıfla kılıflanmış bulunursa, okuyan kimseler, bu durumda Kuran´a dokunabilirler. Sahih olan da budur. Fetva da bunun üze­rinedir. Hidâye´de ve Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.


Sahih olan kavle göre, Mushaf´ın kenarına ve beyaz olan «yazısız olan — yerlerine de, el sürmek memnû´dur. Tebyîn´de de böyledir,


Kur´an´a dokunma hususunda, taharet azalarının dışında kalan uzuvlarla, tahareti tamamlanmamış azalar arasında, görüş ay­rılığı vardır. Esahh olan, her ikisinin de memnu oluşudur.  
Bu durumda olan kimselerin, giydikleri elbiselerle Kılıfına dokunmaları da caiz değildir. Tefsir, Fıkıh ve Hadîs kitapları­na dokunmaları da mekruhtur.


Kur´an´a, sırtındaki elbisenin yakası ile dokunmakta (onu tutmakta) bir beis yoktur. Tebyîn´de de böyledir.

Yine bu gibi kimselerin, içinde tam bir ayet yazılı olan, tah­ta, para ve bunlardan başka şeylere dokunmaları da caiz değildir. Hulâsa da da böyledir.


Şayet, Kur´an farisice yazılmışsa, İmam-ı A´zam Bbû Ha-nife (R.A.)´ye göre, ona da dokunmak (el sürmek) mekruhtur. Sa­hih kavle göre, İmâmeyn´in görüşleri de böyledir. Hulâsada da böy­ledir.

Âlimlerin umumuna göre Kur´an haricinde, içinde Allah´­ın zikri geçen kitaplara dokunmanın, mekruh olduğu görüşü de vardır. Nihâye´de de böyledir.


Cünüp, hayızlı ve nifaslı olanların, Kur´an´a bakmaları mekruh olmaz. Çevheretü´n - Neyyıre´de de böyledir.

Cünüp veya hayızlı olanların, yazmakta oldukları satırla­rın aralarına; Kur´an´dan bir âyeti yazmaları da mekruhtur. Fakat, yazdıkları bu âyeti okumazlarsa mekruh olmaz.


Cünüp olan kişi, Kuranı Kerim´i yazamaz. Ancak, yazılan sahıfe bir yerde olursa, Kur´an´ı yazabilir; fakat —yazdığı, şeyin üzeri­ne elini koyamaz. Âyetin haricinde —kâğıdın yani henüz âyet ya­zılmamış olan boş kısmına ise elini koyabilir.


İmâm Muhammed (R.A.) «Bu kimselerin, Kur´an yazma­maları bana göre en sevimli davranışıtır. demiştir. Buhara âlimleri de, bu görüşü alıp benimsemişlerdir.


Sahih kavle göre, sabi çocuklara, abdestleri olmasa bile, Kur´an´ı vermekte, bir beis (sakınca) yoktur. Sirâcül - Vehhâc´da da böyledir.


7- Cima: Bu gibilere –hayız ve nifaslı- cima´da, haram (yasak, -memnu´) dur. Erkek için, hayızlı veya nifaslı bulunan karısını öpmek, onunla yatmak, göbeği ile diz kapağı arası hâriç, bütün vücudundan faydalanmak serbesttir. Bu hüküm İmâmı A´zam Ebû Hanîfe (R. A,) ve İmam Ebû Yûsuf (R.A.)´a göredir. Sirâcü´l-Vehhâc´da da böyledir.


Bir kimse, bu durumda, haram olduğunu bilerek cima´ ederse, o kimsenin, tevbe.ve istiğfar etmekten başka, yapacağı bir şey yoktur. Bir dînar veya yarım dînar, tasadduk etmesi müstehab olur. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

 
8- Kan Kesilince Gusul: Hayızlı veya nifaslının, kan kesilince gusletmesi vacibtir. Kifâye´de de böyledir.

Hayız müddetinin en son haddi olan, On gün geçtikten sonra, ister ilk defa hayız gören kadın olsun, isterse adetli bulun­sun, yıkanmadan Önce, cima´ etmesi helâl olur. Yıkanana kadar, cima´ etmemek ise müstlehâbtır. Muhıyt´te de böyİedir.


On günden daha az bir sürede kan kesilirse, yıkanana ka­dar veya üzerinden bir namaz vakti geçene kadar, cima´ etmek caiz olmaz. Çünkü namaz, ancak vaktin sonunda yıkanacak kadar bir vakit bulanın üzerine, farz olur. Zâhidî´de de böyledir.


Fakat kan, vaktin evvelinde kesilir ve kesilme, —kan gö­rülmeme hâli— yakit –namaz vakti- geçene kadar devam ederse, bu durumda bek­lemek şart değildir. Nihâye´de de böyledir.

Bir kadının hayız kanı, adeti olandan daha az bir sürede kesilmiş olsa, o kadın için mukârenet, (cima) —adeti geçene ka­dar, yıkanmış olsa bile— mekruh olur. Fakat, o kadının bu durum­da, ihtiyaten, namaz kılması ve oruç tutması gerekir. Tebyîn´de de böyledir.


Kanı on günden önce kesilen, fakat gusletmek için su bula­mayıp, teyemmüm eden bir kadına, Ebû Hanife (R.A.) ve Ebû Yû­suf (R.A.)´a göre, namaz kılana kadar cima´ etmek helâl olmaz.

Su bulursa, yıkanana kadar Kur´an okuması haram ve fakat cima´ etmek helâl olur. Zâhidî´de de böyledir, el Cühandî : «Sahih olan budur.» demiştir. Sîracül - Vehhâc´da da böyledir

 

Ne zaman ki, ilk hayız gören bir kadın on günden önce ve adetli olan bir kadın da adetinden daha kısa bir sürede temiz­lenmiş olsa; (yani kan kesilse) abdest ve guslünü, namazın son vak­tine kadar tehir eder. Fakat, bu tehiri, namazın kerâhat vaktine gir­mesine sebep olabilecek kadar, fazla olmamalıdır. Zâhidî´de de böy­ledir.  (Fetevayı hindiye)

 

 

3 - Hayız ve Nifas Sebebiyle Haram Olan Şeyler:


Hayız ve nifasla sekiz şey haram olur (ki bunlar):


(1) Namaz (kılmak),


(2) oruç (tutmak),


(3) Kur´an´dan bir âyetj; okumak ve


(4) ona kılıfsız olarak dokunmak,


(5) camiye girmek,


(6) Kabe´yi tavaf etmek,


(7) cinsel ilişkide bulunmak,


(8) göbek al­tıyla diz kapağının altı arasında kalan bölgeden yararlanmaktır.

 

Hayızlı ve lohusa olanlar (âdetleri sona erince) oruçlarını kaza ederler, namazlarını ise kaza etmezler. (Nurul izah)

 

Hanefi fıkhında meşhur üç kitabtan aktardığımız hükümler, bütün alimlerimizin ittifak ettiği kati hususları ihtiva etmektedir. Yeni yetmelerden reformcu –prof Bayındır- gibileri kadınların hayızlı iken oruç tutabileceğini yumurtlaması, ayak takımında güneş görmemiş fetva diye tabir edilir. Bizler asrı saadetten beri tatbik edilerek kitablara kaydedilen hükümleri İslam mezheblerinin fıkıh eserlerinden alıp tatbik ederiz, avamın mezhebi tabi olduğu imamın görüşüdür, müçtehid olamayanlar avam gibi taklit konumundadırlar. Bu hususlardaki delilleri kendine göre yorumlayan bid’at ehli reformcular, asırlarca kabul görmemişte şimdi mi revaçta olacak, ancak tembel Müslümanlar bunları dinlerler, kendileri de fetva verenlerde sapıtır.

Perşembe, 09 Ekim 2008 13:29 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Hayızlı Oruç Tutamaz, Namaz Kılamaz...

gll.jpgHAYIZ VE NİFAS HAKKINDA MÜŞTEREK OLAN SEKİZ HÜKÜM

387 BİRİNCİ HÜKÜM: Hayız ve nifas halinde, namazın edası da kazası da düşer. Hz. Aişe (r.anha)'den rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem (sav) zamanında hayız'dan temizlenen kadının, hayız süresi içerisinde geçirdiği namazı kaza etmediği, oruç'u kaza ettiği sabit olmuştur.(286) Hayızlı bir kadın; namaz vakitleri girdiği zaman, evinin bir köşesine oturarak tesbih çeker. Bu müstehabtır. Bunu mümkün olduğu kadar yapmalıdır. Zira temiz olsaydı, o vakitte namazı eda edecekti. Siraciye'de de böyledir.(287)

İKİNCİ HÜKÜM: Hayız ve nifas halinde iken oruç tutması haramdır. Temizlendikten sonra, geçirmiş olduğu oruç'ları kaza eder. İbn-i Abidin: "Hayız ve nifas'ın hükümlerini" izah ederken: "Orucu haram kılar, onun sahih olmasına o hal manidir. Fakat vacip olmasına mani değildir. Onun için kadın (temizlendikten sonra) orucunu kaza eder"(288) buyurmaktadır.

ÜÇÜNCÜ HÜKÜM: Hayızlı ve nifaslı veyahut da cünüb olan kimseye; ister oturmak için olsun, isterse ibadet etmek için olsun mescid'e girmek haramdır.(289) Resûl-i Ekrem (sav): "Şüphesiz ki ben mescidi; ne hayızlı kadın için, ne cünüb olan kimse için helâl kılmam"(290) buyurmuşlardır.

DÖRDÜNCÜ HÜKÜM: Hayızlı ve nifaslı olana; dıştan da olsa Kâbe-i muazzamayı tavaf etmek haramdır. Cünüb olan kimse de Kâbe-i Şerif'i tavaf edemez, bu da haram'dır. Tebyin'de de böyledir.(291)

BEŞİNCİ HÜKÜM: Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Ne hayızlı bir kadın ve ne de cünüb olan kimse Kur'an-ı Kerim'den birşey okumasın"(292) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla hayızlı ve nifaslı kadına Kur'an-ı Kerim'i okumak da haramdır. Kunut dualarını okumak, tesbih ve zikir yapmak, ezana icabet etmek mübahtır.

ALTINCI HÜKÜM: Hayızlı, nifaslı ve cünüb olanlarla, abdesti olmayanların Kur'an-ı Kerim'e dokunmaları da haramdır.(293) Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Kur'an-ı Kerim'e temiz olanlardan başkası el süremez"(294) buyurduğu bilinmektedir. İbn-i Abidin: "Kur'an'a el sürmek levhade, parada veya duvarda yazılı bile olsa caiz değildir. Ancak bunların yalnız yazısına el sürülemez. Mushaf böyle değildir. Onun kabına ve beyaz yerine dokunmak da memnudur. Bazıları caiz olduğunu söylemişlerdir. Bu kıyasa daha yakındır. Memnu olması ise ta'zime daha layıktır. Nitekim Bahır'da da böyle denilmiştir. Yani sahih olan memnu olmasıdır"(295) hükmünü zikretmektedir.

YEDİNCİ HÜKÜM: Hayızlı ve nifaslı kadınla cinsi münasebette bulunmak da haramdır.(296) Kur'an-ı Kerim'de: "Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayınız"(297) hükmü beyan buyurulmuştur. Molla Hüsrev: "Hayızlı kadınla cinsi münasebet helâl'dır diyen kâfir olur. Çünkü haram olması kesin nass ile sabittir"(298) hükmünü zikretmektedir. İbn-i Abidin: "Sonra bu fiil, yani hayızlı kadınla cinsi münasebette bulunmak bilerek kasden yapılırsa büyük günahtır. Mecbur edilerek veya unutarak yapılırsa günah değildir, tevbe lazım gelir. Bir veya yarım altın sadaka vermesi mendûb olur. Şarih burada bilmemeyi de karıştırmıştır. Zahire göre bilmeden cinsi münasebette bulunmak yalnız büyük günah olmasını önler, asıl itibariyle haram olmasını önlemez. Çünkü İslâm memleketinde (Darû'l İslâm'da) şer'i hükümleri bilmemek özür değildir. Bunu Tahtavi beyan etmiştir. Sadaka vermenin mendûb olması İmam-ı Ahmed'le, Ebû Davud'un, Tirmiz ve Nesai'nin İbn-i Abbas'tan merfû olarak rivayet ettikleri şu hadisle sabittir: "Karısına hayızlı halinde yakınlık eden kimse hakkında bir veya yarım altın sadaka verir" dedi. Sonra: "Cim'a hayzın evvelinde olursa bir altın, sonunda olursa yarım altın verilir" denilmiştir. "Kanın rengi siyah ise bir altın, sarı ise yarım altın verilir" diyenler de olmuştur. Bahır sahibi diyor ki: Ebû Dâvûd'un ve Hâkim'in rivayet ettikleri, Hâkim'in sahihdir dediği şu Hadis-i Şerif de buna delildir: "Erkek karısına hayızlı halinde yakınlık ederse kan kırmızı geldiği takdirde bir altın, sarı ise yarım altın sadaka versin." Kadına yakınlık etmek hayızlı olduğunu haber vermesiyle haram olur"(299) buyurmaktadır.

SEKİZİNCİ HÜKÜM: Hayızlı ve nifaslı kadınların, kan kesilince gusül abdesti alması vacibtir. Kifaye'de de böyledir.(300)

Perşembe, 09 Ekim 2008 13:08 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

ÇOÇUĞUN EMZİRİLMESİ !

bebk.jpgRadâ' (Çocuğu Emzirme) Hakkında Hükümler:                  

 “Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. (Bu), emmeyi tam yaptırmak İsteyenler içindir. O (annelerin) ma'ruf şekilde yiyeceği ve giyeceği, çocuk kendisinin olan babaya aittir. Kimse güç yetiremeyeceği şeyle mükellef tutulamaz. Ne bir anne çocuğu yüzünden, ne de çocuğun babası, o çocuğu sebebiyle zarara sokulmasın. Mirasçıya düşen de bunun gibisidir. Eğer (ana ve baba) aralarında anlaşarak ve müşavere ederek, çocuğu memeden kesmeyi arzu ederlerse, İkisine de günah yoktur.”  (Bakara Suresi:  233).  Bil ki Allah'u Teâlâ'nın, buyruğu hakkında üç görüş vardır:A) Bundan murad, lâfzın zahirinin ifâde ettiğidir. Bu da, ister evli olsun­lar, isterse boşanmış olsunlar, bütün annelerdir. Bunun delili ise şudur: Bu lâfız, umum bir lâfızdır. Tahsis eden (sınırlandıran) herhangi bir delil de yoktur. Dolayısıyla bu lâfzı umûmu üzere bırakmak gerekir.B) Bundan murad, boşanmış annelerdir. Bundan muradın bu olduğunu şu iki husus gösterir, demişlerdir.1) Allah'u Teâlâ, bu âyeti talâk âyetinin peşinden zikretmiştir. Binaena­leyh bu âyet zahire göre, o âyetlerin bir tamamlayıcısı olur. Bu âyetle, önceki ayetler arasındaki münasebetin sebebi şudur: Karı-koca arasında bir ayrılık meydana geldiği zaman, aralarında bir buğzlaşma ve birbirlerine sataşma baş­lar. Bu da kadını, şu iki bakımdan çocuğa eziyyet etmeye sevkeder:a) Çocuğa eziyyet, boşayan kocaya eziyyet etmek gibidir.b) O kadın başka bir koca ile evlenme arzusu içindedir. Bu da onun, ço­cuğun bakımını  ihmâline sebebiyyet verir. Böyle bir ihtimâl her zaman söz konusu olunca, hiç şüphesiz Allah'u Teâlâ boşanmış kadınları, çocuklarını gö­rüp gözetmeye ve onlara gerekli ilgi ve itinâyı göstermeye çağırarak,"Anneler çocuklarını emzirirler" buyurmuştur ki, bundan murad, boşanmış olan annelerdir.2) Süddî'nin zikretmiş olduğu şu husustur: Âyette bulunan, tabirinden murad, boşanmış olan annelerdir. Çünkü Aliah'u Teâlâ bundan son­ra, O (anneierin) ma'rûf şekilde yiyeceği ve giyeceği, çocuk kendisinin olan babaya aittir" buyurmuştur. Eğer evlilik de­vam etmiş olsaydı, o zaman bu hüküm kocaya, annelerin süt emzirmelerin­den dolayı değil, karı-kocalık münasebetinden dolayı gerekmiş olurdu.Bil ki, bunların birinci delillerine şu şekilde cevap vermek mümkündür: Bu âyet, müstakil bir hüküm ifâde etmektedir. Kendinden önceki âyetlerle il­gili olması gerekmez. İkinci delillerine de şu şekilde cevap verilir: Kadının, karı-kocalık münasebetinden dolayı bir miktar mala; süt emzirmesinden dolayı da diğer bir miktar mala hak kazanması uzak görülecek bir ihtimal değildir. Çün­kü bu iki husus arasında herhangi bir aykırılık bulunmaz.C) Vahidî, "el-Bâsit" adlı kitabında şunu söylemiştir: Evlâ olan, bu tabiri nikâhın devam etmesi durumuna göre zevceler mânasına almaktır. Çünkü bo­şanan kadınlar giyeceğe değil, ücrete müstehak olurlar.Buna göre eğer, "Karı-kocalık devam etmiş olsaydı, o kadın ister çocu­ğunu emzirsin, isterse emzirmesin, nikâhtan dolayı nafaka ve giyeceğe zaten hak kazanmıştır. O halde bu istihkakın süt emzirmeye bağlanmasının izahı ne olabilir?" denilirse, biz deriz ki:

Nafaka ve giyecek, kadının kocasına hizmet edebilmesi mukabilinde ge­rekmektedirler. Buna göre kadın, çocukların terbiyesi ve onların emzirilmesi ile meşgul olduğunda, kocasına hizmet etmeye vakit bulamaz. Böylece de çoğu kez, bir kimse, kocasına hizmet edememeden dolayı kadının nafaka ve giye­cek İstihkakının düşeceğini zanneder. İşte bundan dolayı Allah'u Teâlâ, her ne kadar çocukları emzirmekle meşgul olsa bile, kadının nafaka ve kisvesinin (giyiminin) kocaya ait olduğunu bildirerek, böyle bir vehmi ortadan kaldırmış­tır. Bu sözlerin hepsi, Vahidi (r.h.)'nin sözleridir.

 

Birinci Mesele                    

 Hak Teâlâ'nın,  "Çocuklarım emzirirler" buyruğu hak­kında iki mesele vardır: Bu söz, kalıp itibariyle her ne kadar bir haber cümlesi ise de, mâna bakımından emir ifâde eder. Bu, iki sebepten dolayı caizdir:1) Âyetin takdiri, "An­neler çocuklarını Allah'ın vâcib kıldığı hükme göre emzirirler (emzirsinler)" şek­lindedir. Ne var ki söz, aynı mânayı ifâde ettiği için, takdir edilen bu kısım hazfedilmiştir.

2)  lâfzının manasının, (emzirsinler) şeklinde olmasıdır. Ancak ne var ki buradaki lâm harfi, herhangi bir kapalılık bulunmayacağın­dan, söz de yapılan bir tasarruftan dolayı zikredilmemiştir.

 

İkinci Mesele

 Mâna cihetinden olan bu emir, vücûb ifâde etme-yen bir emirdir. Bunun böyle olduğunu şu iki husus da gösterir:a)  Hak Teâlâ'nın, "Eğer sizin için (çocuk­larınızı) emzirirlerse, onlara ücretlerini verin" (Talâk, 6) âyetidir. Eğer çocuğu­na süt emzirmesi kadına vâcib olsaydı, kadının böyle bir ücrete müstehak ol­maması gerekirdi.

b) Hak Teâlâ bu tâbirden sonra da,  "Eğer güçlüğe düşerseniz, o zaman çocuğu (babanın) hesabına, başka kadın emzirecektir" (Talak, 6) buyurmuştur. Bu, bu hususta sarîh bir nastır. Bazı alimler de, annenin çocuğuna süt emzirmesinin vâcib olmadığına, Hak Teâlâ'nın, (annelerin) ma'rûf şekilde yiyeceği ve gi­yeceği, çocuk kendisinin olan babaya aittir" âyetini delil getirmişlerdir. Anne, bazan boşanmış olabilir. Bu sebeple annenin nafakasının babaya vâcib olu­şu, ancak onun çocuğunu emzirmesi sebebiyle otur. Eğer çocuğuna süt ver­mek, bizzat kadına vâcib olsaydı, kadının nafakası babaya vâcib olmazdı. Burada, daha önce zikretmiş olduğumuz bahis söz konusudur. Çocuğu em­zirmenin anneye vâcib olmadığı sabit olunca, âyetin ifâde ettiği bu emir, ço­cuğun anne sütüyle büyümesi ve yetişmesinin, diğer sütlerle beslenmesi ve yetişmesinden çocuk için daha faydalı; annenin şefkatinin başka insanların şefkatinden daha mükemmel ve tam olması bakımından, mendûb olmaya hamledilmiştir. Bu çocuğun durumu, annesinden başkasının bulunamaması ve­yahut da, çocuğun sadece annesinin memesinden emmesi suretiyle zaruret derecesine ulaşmadığı zaman böyledir. Yiyecekler hususunda nasıl herkesin muzdara eşit şekilde katkıda bulunmaları vâcib ise, böyle bir durumda da ka­dının çocuğunu emzirmesi vacib olur.

 Hak Teâlâ'nın, İki tam yıl tabir' hakkında birkaç me­sele vardır:  

Birinci Mesele

 kelimesinin aslı, bir şey bir başka hale dönüştüğünde söylenilen,  tabirinden alınmıştır. Buna göre, ilk vakitten ikinci vak­te geçmiş, dönmüş anlamına gelir. Ayet-i kerimede "kâmil" lâfzının zikredil­mesi, Arapların, "Falanca, şu yerde iki yıl veya iki ay kaldı" İfâdesinden ancak, o kimsenin bir yıl ve bir yıldan eksik bir süre; veya bir ay ve bir aydan eksik bir süre kalmasını kastetmeleriyle or­taya çıkacak olan vehmi gidermek içindir. Yine Araplar, "Onu görmeyeli bir-iki gün oldu" diyorlar, bu sözleriyle bir tam gün ile eksik bir günü kastediyorlardı.  

İki Yıl Emzirme Vacib Değildir                   

Bil ki âyette geçen, "iki yıl" ile sınırlama, vâcib olan  bir tahdit değildir. Bunun böyle  olduğuna şu iki şey delâlet eder:1) Allah'u Teâlâ bu tabirden sonra  "Emzirme­yi tam yaptırmak isteyenler için..." buyurmuştur. Allah'u Teâtâ bu "tamam­lama" yı bizim irâdemize bırakınca, bu tamamlama işinin vâcib olmadığı orta­ya çıkar.2) Allah'u Teâlâ, "Eğer (anne-baba) aralarında anlaşarak ve müşavere ederek, çocuğu meme­den kesmeyi arzu ederlerse, ikisine de bir günah yoktur" buyurmuştur. Böy­lece, bu sınırlamanın zikredilmesinden maksadın, bu kadar miktar emzirme süresini vâcib kılmak olmadığı ortaya çıkmıştır. Hatta bu konuda, şu hususla­ra da yer verilmiştir:a) Bu en doğru olan görüştür. Buna göre, bu sınırlama (tam iki yıl) dan maksat, karı-koca emzirme müddetinde anlaşmazlığa düştüklerinde, onların bu anlaşmazlıklarını sona erdirmektir. Aralarında bir münakaşa bulunduğu za­man, işte bu belirlenen miktara müracaat etsinler diye, Cenâb-ı Hak bu süreyi tam iki yıl olarak tayin etmiştir. Buna göre şayet baba, iki yıl dolmadan önce çocuğunu sütten kesmeyi ister, annesi de buna razı olmazsa, babanın arzu­su uygulanmaz. Aksi durumda da böyledir. (Kadın ister, ama baba razı olmaz­sa...) Ama, her ikisi de, iki yıl dolmadan önce çocuklarını sütten kesme hususunda anlaşırlarsa, bunu yapabilirler.b) Hak Teâlâ'nın bu müddeti tayin etmesinden maksadı şudur: Sütün İs­lâm dininde özel bir hükmü vardır. Bu da, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Neseb ile haram olan emzirme, (süt) ile de haram olur" hadisinin ifâde ettiğidir. Bu sınırlamanın zikredilmesin­den maksat, süt emme işi bu zaman içerisinde olmadığı müddetçe, hadisteki hükmü ifâde etmez. Bu, Şafiî (r.a)'nin mezhebidir. Ki bu, Hz. Ali, İbn Mes'-ud, İbn Abbas, İbn Ömer, Alkame, Şa'bî ve Zühri (r.a)'nin görüşüdür.Ebu Hanife (r.a), bu müddetin otuz ay olduğunu söylemiştir. İmameyne göre iki senedir.Bunun delilleri şunlardır:Birinci delil: Hak Teâlâ'nın "Emzirmeyi tam yapmak isteyenler içindir" âyetinden maksad, çocuğun hissettiği bir ihtiyaca göre olan bir tamamlama değildir. Çünkü çocuk, iki yıl tamam olurken de süte ihtiyaç duymayacağı gibi, bünyesindeki zayıflıktan dolayı, iki yıl dolduktan sonra da süte ihtiyaç duyabileceği herkesçe malûm olan bir keyfiyettir. Çünkü, ço­cuklar bu hususta farklı farklıdırlar. Âyette ifâde edilen "tamâm olma" ile mu­radın bu mâna olması caiz olmayınca, bundan muradın süt emmeyle ilgili hususî hükmün olması gerekir. Bu mânaya göre, âyet süt emme hükmünün, ancak bu müddet süt emzirme vâki olduğu zaman sabit olacağına delâlet et­mektedir.İkinci delil: Hz. Ali (r.a)'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s),  "Sütten ayrıldıktan sonra, tekrar emzirmenin (hükmü) yoktur" buyurmuş, Allah'u Teâlâ da,  "Sütten ayrılması iki yıldır" (Lokman, 14) buyurmuştur.Üçüncü delil: İbn Abbas, Hz. Peygamber (s.a.s)'in,  "Süt haramlığı, iki yıl ya da daha az bir süre içindeki emzirmelerde olur" dediğini rivayet etmiştir.c) Bu sınırlamadan maksat; İbn Abbas'tan rivayet edilen şu husustur: Altı ayda doğuran kadın, çocuğunu iki tam yıl emzirir. Eğer kadın yedi ayda do­ğurursa, o kadın da yirmi üç ay emzirir...Diğerleri ise şöyle demişlerdir: Bu iki yıl tahdîdi, doğan her çocuğun süt müddetini belirler.. İbn Abbas (r.a)'ın delili, Allah'u Teâlâ'nın, "Çocuğun (karında) taşınması ve sütten kesilmesi, otuz aydır" buyurmuş olmasıdır. Bu âyet, çocuğun karında taşınma ve sütten kesilme süresinin, bu kadar bir zaman dilimini (otuz ay) içine aldığı­na delâlet eder. Binaenaleyh, bu iki durumdan birinin durumu arttığı zaman, diğerinin zamanı eksilir. Süt kardeşlerin neseb kardeşi gibi birbiriyle evlenmelerinin yasak olduğu malumunuzdur, ancaj pek çok kimseler evlendikleri kimsenin sonradan süt kardeşi olduğunu hatta çocuklarının olduğunu bize sormakta ve ne yapacağız demektedirler. Şu faciayı bir düşünün! Buna sebeb olan anne-babalar, sorumsuzluktan evlatlar ne hale geldi! Derhal ayrılmaları ve istiğfar etmeleri gerekir. Evlenecek kimselerin eşini iyice araştırması, her bakımdan övülen vasıflarda olmasına dikkat etmesi, gerekir.   

 
 
 
Pazar, 05 Ekim 2008 13:09 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Tesettür ve Avret Hükümleri-1

gul_agaci.gif

Tesettür: Setr kelimesinden türemiş bir lafızdır, yani Sözlükte; Örtünmek, gizlenmek, bir şeyin arkasında saklanmak anlamlarına gelir.

Bir fıkıh terimi olarak tesettür, erkek veya kadının şer'an örtülmesi gereken yerlerini örtmesidir.

Cuma, 15 Ekim 2010 10:08 tarihinde güncellendi

Sayfa 3 - 4

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.