.

.

Ali Kara - İlim ve İrfan Menbaı

MEZHEBSİZLİK DİNSİZLİĞE GİDER !!!

gemi_3.jpg Mezhepsizlik Niçin "Dinsizliğin Köprüsü"dür?

Bilindiği gibi "Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür" sözü, yirminci yüzyılın yetiştirdiği en büyük âlimlerden ve son Osmanlı Şeyhülislam vekillerinden biri olan merhum Muhammed Zâhid el-Kevserî'ye aittir ve merhumun "Makâlât" adlı eserinde yer alan makalelerden birisinin başlığıdır.(1) Bu hikmetli söz, bahse konu makale neşredildikten sonra adeta darb-ı mesel haline gelmiş ve dilden dile yayılmıştır.

Bu yazıda, bu sözün ne anlama geldiği ve İslam Dünyası'nın yaşadığı ilmî ve fikrî tecrübeye ne ölçüde denk düştüğü gibi hususları irdelemeye çalışacağız.

Öncelikle bu şaklıkta geçen iki kavramın, "mezhepsizlik" ve "dinsizlik" kavramlarının nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde duralım. Buradaki "mezhepsizlik", hem hiçbir mezhebi tanımamayı, hem de klasik tabiriyle "telfik"i, yani mezheplerin hükümleri arasından bir derleme ve seçme yaparak karma bir mezhep oluşturmayı anlatmaktadır. Zira her birinin ayrı bir usul ve metodu olan mezheplerden hiçbirisini tanımamakla, aralarındaki ihtilafları ve bunların sebeplerini görmezden gelerek bu metot ve usuller doğrultusunda konmuş olan hükümleri birleştirme girişimi arasında netice olarak hiçbir fark yoktur. Çünkü son tahlilde her iki davranış şekli de, belli bir metodu iltizam etmeme noktasında buluşmaktadır.

Başlıktaki cümlede yer alan "dinsizlik" ise, hiçbir dini tanımamaktan ziyade, dinler arasında herhangi bir fark gözetmemek ve muhtelif dinlere mensup insanları aynı kategoride değerlendirmek anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi İslam Dünyası'nda baş gösteren –ve genellikle Cemaleddin Efganî ile başlatılan– "yenilikçi" hareketin en önemli taleplerinden birisi ve belki de birincisi, Müçtehit İmamlar'ın içtihatlarının artık eskidiği, miadını doldurduğu ve bugünün meselelerine çözüm getirmekten uzak kaldığı gerekçesiyle yeni içtihatlar yapılmasıdır. İslam Hukuku'nun (Fıkıh) modernize edilmesi ve çağa uydurulması için, içtihat mekanizmasının temel unsurları ve belirleyicileri olan Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas'ın yeniden gözden geçirilmesi ve akılcı bir bakış açısıyla yeni yorumlara ve fonksiyonlara kavuşturulması şeklinde başlayan bu hareket, geçen zaman içinde muhtelif veçhelere büründü ve farklı yönelişlere teşne oldu.

Her ne kadar yenilikçilerin muhtelif konularda birbiriyle bağdaşmayan çeşitli görüşleri ve bu görüşler etrafında –taraftarları ve karşıtları arasında– cereyan eden tartışmalar konumuzla yakından ilişkili ise de, bu yazının amacı bu ayrıntıya girmek olmadığından, burada sadece yukarıdaki kuşbakışı tesbite şu noktayı eklemekle yetineceğiz: Az önce "yenilikçi hareket" şeklinde ifade ettiğimiz reformist/modernist yaklaşımın talepleri ve teklifleri elbette Fıkıh ve İçtihat sahalarına münhasır değildi. Bu hareketin boyutlarının kaçınılmaz olarak Akait alanına da uzandığını müşahede etmekteyiz. Nitekim Cemaleddin Efgânî'den başlayarak Fazlur Rahman'a ve oradan da günümüz Türkiye'sindeki bazı isimlere uzanan "İbrahimî dinlerin diyaloğu" söylemi, (kimi zaman bu dinlerin esasta bir olduğu, kimi zaman da Ehl-i Kitab'ın da cennete gideceği şeklindeki iddialarla) reformist/modernist çevrelerin üzerinde ısrarla durdukları bir tez olarak canlılığını muhafaza etmektedir.(2) Her ne kadar meselenin bu boyutu konumuz ile yakından ilişkili değilmiş gibi görünse de, bu yazının başlığı, bu boyutu da ilgi alanımız içine sokmaktadır. Zaten aşağıda izleyeceğimiz 4 merhalenin sonuncusu üzerinde dururken bu nokta kendiliğinden tebellür edecektir...

Evet, reformist/modernist çevrelerin talepleri "yeni içtihatlar yapılmalıdır" söylemiyle, aslında "eski" içtihatların Kur'an, Sünnet, İcma ve Kıyas hakkındaki değerlendirmelerinin geçersizliğini dile getirmiş oluyordu. Peki bu 4 asl hakkında reformist/modernist çevrelerin yaklaşımı genel olarak nasıldır?

Bu sorunun cevabını, söz konusu 4 aslın sonuncusundan başlayarak verecek olursak(3)

1- Kıyas: Kıyas, nasslardaki hükmün dayandığı illetin tesbitine dayanan bir faaliyettir.(4) Dolayısıyla tabiatı gereği, ahkâma ilişkin nassların tek tek ele alınması ve hükme temel yapılması esasına dayanır.(5) Oysa nassların tümünün bir arada değerlendirilmesi (tümevarım) yoluyla mesajı özü/ruhu yakalanarak buradan bütünlük arzeden bir metodoloji geliştirilmeli ve çözüm bekleyen meselelere bu metodoloji esas alınarak cevap verilmelidir.

Reformist/modernist çevreler, bu yaklaşımlarına, Malikî mezhebinde tali (ikincil) bir delil olan "maslahat" unsurundan ve özellikle Endülüs'lü Malikî fakihi eş-Şâtıbî'nin bu unsur hakkındaki değerlendirmelerinden de destek aramayı ihmal etmediler. Çerçevesi şu ana kadar net olarak çizilememiş olan "Kur'an'ın ruhu" söylemi ve maslahat prensibinin –belirleyicilik alanı Malikî mezhebinin yaklaşımını çok daha fazla aşacak şekilde(6)– devreye sokulması sonucu Kıyas prensibi devre dışı bırakılmış oluyordu.

2- İcma: Sahabe'nin ileri gelenleri tarafından işletilmeye başlanmış bulunan İcma prensibi, fer'î bir mesele hakkında bir dönemde yaşayan bütün müçtehit imamların içtihatlarının aynı doğrultuda oluşması demektir. Tafsilatını yine Usul-i Fıkıh kitaplarına havale edeceğimiz bu prensip de reformist/modernist çevreler tarafından aşındırılmaya çalışılmıştır. İcma'ın vukuunun mümkün olmadığı; hakkında icma bulunduğu söylenen meseleler hakkında, iyi araştırıldığında aslında ihtilaf bulunduğu, tarihin bir döneminde meydana gelmiş bir icmaın, başka bir dönemde aynen kabul edilmesinin, insan aklının dondurulması demek olacağından, böyle birşeyin kabul edilemeyeceği gibi bir çok gerekçeye dayandırılan İcma itirazları, İmam eş-Şâfi'î'nin konu hakkındaki bazı değerlendirmeleri de istismar edilmek suretiyle(7)

Oysa İcma, fer'î bir hüküm hakkındaki bir nassa dayanıyorsa, o nassın bildirdiği hükmü zannî olmaktan çıkarıp kat'î kılması ve İslam Hukuku alanında derin vukufiyet sahibi Müçtehit İmamlar'ın konsensüsü olması bakımından İlahî İrade'nin tesbitinde elbette belli bir fonksiyon icra etmektedir. Üstelik reformist/modernist çevreler, İcma hakkındaki değerlendirmelerinde yukarıda söylediğimiz noktada da durmadılar. Birtakım hadislerde geçen "ümmet" kelimesinin, Ümmet-i Davet dediğimiz gayri müslimler ile Ümmet-i İcabet dediğimiz müslümanlar arasında herhangi bir ayrım yapmadan tümünü, yani bütün insanları kapsadığını ileri sürerek, Hz. Peygamber (s.a.v)'in ümmetinin bütün insanlık olduğunu söylediler.(8)

Bizzat ALLAH Teala'nın Kitabı'nda ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'nde en keskin hatlarla çizilmiş olan iman-küfür sınırı, reformist/modernist çevreler tarafından böylece ortadan kaldırılmış ve bunun yerine, özellikle masonik çevrelerin dillendirdikleri "insanlık dini", "tüm insanların kardeşliği" sloganları, İslamî kılıflara büründürülerek yeniden ifade edilmiş oluyordu.

3- Sünnet: Mezhep İmamları'nın içtihatlarının büyük bir kısmının Sünnet'e dayanıyor olması ve Sünnet'in ve hadislerin birçok noktada rasyonel bakış açısına aykırılıklar arz ettiğinin kabul edilmesi, temelde akılcılığa (rasyonalizm) dayanan reformist/modernist hareketi, Sünnet'i ve hadisleri de "sorgulamaya" itmiştir. Tabiatıyla modern akla ve bugünkü bilimsel verilere uymadığı kabul edilen birçok hadis, bu bakış açısı tarafından "uydurma" olarak kabul edildi. Bu yaklaşımı desteklemek için, sadece Kur'an'ın ilahî garanti altında olduğu ve Sünnet için böyle bir garantiden söz edilemeyeceği temel bir tez olarak ısrarla işlendi. Zira işin içine beşer unsuru girdiği anda şüpheci davranmak "bilimsel" davranışın bir gereği idi. Geçmiş âlimler tarafından sahih olarak kabul edilmiş olsa da, pek çok hadis, reformist/modernist çevreler tarafından "uydurma" olarak damgalandı. Böylece Sünnet'in büyük bir kısmından kurtulma imkânı doğmuş oluyordu.

Burada, âlimlerin (buradaki "alimler”den kastımız, özellikle Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh âlimleridir), mütevatir ve meşhur kategorisine girmeyen hadisleri "ahad hadis" (veya "haber-i vâhid) olarak değerlendirmeleri ve bu tür hadislerin ilim bildirmeyeceğini söylemeleri de, reformist/modernist çevreler tarafından iddialarını destekleyici bir unsur olarak kullanıldı. Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, "Kur'an'a aykırı hadis olamayacağı" söylemidir. Bu söyleme göre eğer herhangi bir hadis –isterse eski âlimler tarafından mütevatir olduğu söylenmiş olsun– Kur'an'a aykırılık teşkil ediyorsa, onun sahih olarak kabul edilmesi söz konusu olamaz.

Oysa Kur'an'a aykırı görüldüğü gerekçesiyle uydurma olduğu söylenen hadisler hakkında, meseleyi bütün veçheleriyle araştırmadan verilen bu hükümler, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'nin büyük bir kısmının iptal edilmesinden başka bir anlama gelmemektedir. Meselenin bir diğer yönü de, Sünnet'in yol göstericiliğine başvurmadan Kur'an'a doğrudan gitme söyleminin bünyesinde barındırdığı tehlikeler ile karşımıza çıkmaktadır. Tam bu noktada 4. merhale ile karşı karşıya geliyoruz ki, meselenin en can alıcı noktasını da burası oluşturmaktadır.

4- Kur'an: Kur'an ayetlerinin anlamı ve ihtiva ettiği hükümlerin anlaşılıp uygulanması noktasında Sünnet'in otoritesi de dahil olmak üzere hiçbir vasıta kabul etmeye yanaşmayan reformist/modernist anlayış, bu aşamada artık önünde uçsuz bucaksız bir hareket alanı bulmaktadır. "Fikir hürriyeti", "ALLAH'ın Kitabı'na aracısız olarak başvurmak", "Kur'an'ın, kendisini "açık/anlaşılır" bir kitap olarak nitelendirmesi"... gibi pek çok söylem burada devreye girdi ve artık her isteyen, Kur'an ayetlerinden istediği hükmü çıkarma "özgürlüğüne" kavuşmuş oldu. Yüzyıllar içinde bitmez tükenmez samimi çabalarla ve tam bir ehliyetle vücuda getirilmiş olan Tefsir ve Fıkıh kitapları, Müfessirler, Fakihler ve diğer ulema, binbir ithamla töhmet altında bırakıldı ve asırların bilgi birikimi hoyratça çiğnenerek devre dışı bırakıldı.

Oysa Kur'an'ın doğru anlaşılması ve tefsiri(9) için öncelikle ilmîliği ispatlanmış bir metot geliştirilmesi gerekir. Böyle bir metot olmadan Kur'an'dan hüküm çıkarmak, onu tahrif etmekle eş anlamlıdır. Nitekim günümüzde bunun büyük bir rahatlıkla yapıldığını görmekteyiz. Her isteyen, Kur'an'dan istediği hükmü çıkarmakta ve "ben böyle anlıyorum" diyerek işin içinden sıyrılmaktadır.

Tevrat ve İncil'in aslında çok da fazla tahrife uğramadığı, dolayısıyla bu kitaplara inanan Yahudi ve Hristiyanlar'ın da "hak din" ve "tevhid dini" üzere olduğu hükmünden tutunuz, Kur'an'da yer almayan bir hükmün Hz. Peygamber (s.a.v) de olsa hiç kimse tarafından konamayacağı tesbitine kadar, aslında İslamî olmayan pek çok anlayış, güya Kur'an merkeze alınarak vaz edildi. Kur'an ve Sünnet tarafından konmuş olan en temel sabiteler bile yıkılıp geçildi ve ortaya ne idüğü belirsiz bir din çıktı. Her ortama ayak uyduran, her anlayışa uyan, hiç kimsenin hiçbir anlayış ve hareketine müdahale etmeyen, uyulsa da olur uyulmasa da kabilinden varla yok arası bir din!

İşte bu yazının başından beri 4 merhale halinde sıralamaya çalıştığımız bu hareket, aşama aşama bu noktaya geldi. Din'de Mezheb'in niçin önemli olduğu, tam bu noktada kendisini bütün ağırlığıyla hissettirmektedir. Çünkü Mezhep, dinî hassasiyettir, din hakkında konuşmanın ve dinî bir hüküm vermenin kuralı, çerçevesi ve sistemidir. Mezhep, metot demektir; mezhepsizlik ise metotsuzluktur. Metotsuz, kaidesiz yapılan her türlü faaliyet ise karmaşaya ve yanlışlığa düşmeye mahkûmdur. Mezhep tanımayan insan, kendisini metotsuzluğa, karmaşaya ve belirsizliğe atmış demektir. Dolayısıyla onun, ALLAH'ın dini hakkında söylediği her söz ve ile sürdüğü her görüş, daha baştan yanlış olarak damgalanmayı hak etmiştir.

Kendisini mezhep imamlarından üstün görerek onların kurdukları sistemleri yıkma selahiyetinde gören kimseler, aslında dinî bir kurumu tahrip etmiş olmaktadırlar. Bunun neticesi ise, yukarıdan beri gördüğümüz gibi sonunda zarûrât-ı diniyye dediğimiz alana kadar gitmektedir. Zira bu hareket, nerede duracağı –onu yürütenler tarafından bile– önceden kestirilemeyen bir "kör gidiş"i ifade etmektedir.

Mezhep tanımadığını söyleyenlere sorunuz: Bugüne kadar Kur'an ve Sünnet'i anlama ve onlardan hüküm çıkarma konusunda geliştirdiğiniz dört başı mamur bir usûl/metot var mıdır? Bu soruya verebilecekleri en küçük bir olumlu cevap yoktur. Mezhep ve metot tanımadığını, geçmiş ulemanın bize bıraktığı devasa ilmî mirası yıkmakla, yıpratmakla meşgul olmaktan başka bir mahareti olmayan böyle kimseler, kendi içlerinde korkunç çelişkilere düşmekten kurtulamıyorlarsa, sebebi burada aranmalıdır.

Her ne kadar hiçbir mezhebe bağlı olmama düşüncesi mutlak olarak ve her zaman yukarıda çerçevesini çizdiğimiz "dinsizlik" vakıasına götürmese de, bu başlangıcın, genellikle bu sona götürdüğünü de görmezlikten gelmemiz mümkün değildir. İşte bugün aşama aşama gelinen noktada bizzat ALLAH Teala ve O'nun Resulü tarafından çizilmiş olan iman-küfür sınırının pek çok reformist/modernist tarafından ortadan kaldırılması, Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun, bu yazıya başlık olarak seçilen sözünün ne kadar doğru ve hikmetli bir söz olduğunu en anlaşılır biçimde ortaya koymaktadır.

Selam, hidayete tabi olanlara...

************************************************** ******************************
DİPNOTLAR
1- "Makâlât", el-Kevserî merhumun, Mısır'daki muhtelif dergi ve gazetelerde neşredilmiş olan ve her biri ayrı bir ilmî kıymeti haiz bulunan makalelerinin, vefatından sonra sevenleri ve talebeleri tarafından derlenerek bir kitap haline getirilmesiyle oluşturulmuştur. Fıkıh ve Usul-i Fıkıh'tan Hadis ve Usul-i Hadis'e, Kur'an ilimlerinden Akaid ve Tarih'e kadar pek çok konu yanında güncel meselelerin de derin bir vukufiyet ve kuvvetli bir ilmî dirayet ile ele alındığı "Makâlât", günümüzde de kaynak eser olma özelliğini sürdürmektedir. Tarafımızdan tercüme edilmiş olan bu kıymetli eser, inşâALLAH yakında neşre hazır hale getirilecektir. el-Kevserî merhumun hayatı, şahsiyeti ve ilmî yönü hakkında geniş malumat edinmek isteyenler, 9-10 Aralık 1995 tarihinde Düzce'de düzenlenen Muhammed Zâhid el-Kevserî Sempozyumu'nda sunulan tebliğlerin bir araya getirildiği "Muhammed Zâhid el-Kevserî –Hayatı-Eserleri-Tesirleri-" adlı kitaba (Seha neşriyat, İstanbul-1996); "Makâlât"ın muhtevası konusunda da adı geçen kitabın 147-151. sayfaları arasında yer alan "Makâlâtu'l-Kevserî'nin Değerlendirilmesi" adlı tebliğimize bakabilirler.

2- Bkz. Mustafa Fevzî, "Da'vetu Cemâliddîn el-Efğânî", 241 vd.; Fazlur Rahman, "ALLAH'ın Elçisi ve Mesajı", 123; "İslam", 36; "Ana Konularıyla Kur'an", 317. Fazlur Rahman, "İslam Geleneğinde Sağlık ve Tıp"ta da (8) şöyle der: "Sufîler, geniş bir insancıllık ve hoşgörüyü yerleştirmişler; inançlarına bakmaksızın bütün insanlığa yardım etmişlerdir. Onların bu tutumları aynı zamanda ahlakî ve manevî göreceliğe de katkıda bulunmuştur. Böylelikle onlar, tarih boyunca karşılaşlan bütün dînî ve beşerî inanç ve düşünce sistemlerini meşru göstermişlerdir. Her ne kadar bu tutum Ehl-i Sünnet tarafından hoş karşılanmamışsa da, yakından bakıldığında bizzat Kur'an'ın öğretisinden o kadar da uzak değildir. Çünküa Kur'an-ı Kerim; yeryüzünde hiçbir millet ve toplumu rehbersiz bırakmadığını ve İlâhî rehberliğin Yahudiler'in, Hristiyanlar'ın ve Müslümanlar'ın özel imtiyazı olmadığını devamlı surette vurgular. Bununla birlikte, Kur'an, dinde bir evrimin olduğunu ve kendisinin ilâhî rehberlik ve vahyin en yüksek ifadesi olduğunu, diğer taraftan öbür dinlerin isetemel hakikatleri ihtiva etmelerine rağmen, yer yer tahrif edildiklerini ve yanlış yorumlarla bezendiklerini ifade eder." Benzeri ifadeler için aynı eserin 34. sayfasına da bakılabilir. Bu düşünce ve iddiaların eleştirisi için bizim "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" adlı çalışmamızın I. cildine (16 ve 17 numaralı yazılar) bakılabilir.

3- Burada bu yaklaşımın sadece teorik olarak mantık yapısı verilmektedir. Bunlara cevap verilmesi bu yazının amacının dışındadır.

4- İlletlerin tesbiti, Usul-i Fıkıh kitaplarında "mesâliku'l-ille" diye isimlendirilen metotlarla yapılır. İbarelerin gramatik yapısından, başka birtakım özelliklerine kadar birçok husus burada belirleyici rol oynar. Ayrıntı için Usul kitaplarına başvurulabilir.

5- "Yenihlikçi" yaklaşım tarafından "parçacı" olmakla suçlanan bu metot, aslında hükme medar olan illetin tesbitine dayanması bakımından ahkâmın dayandığı temelin belirlenmesinde en sağlam metottur. Zira bu metot sayesinde bir hükmün niçin vaz edildiği tesbit edilir ve aynı özellikteki diğer konular hakkında da rahatça aynı hükmün yürütülmesi temin edilir. Hz. Peygamber (s.a.v) de dâhil olmak üzere İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren kullanılmış olan Kıyas metodu, ehil kimseler tarafından uygulandığında nassların lafzına ve ruhuna en uygun hükümlerin verilmesinin de bir garantisidir.

6- Zira Malikî mezhebinde tali bir delil olarak kabul edilen "maslahat", hiç bir zaman nassların önüne geçirilmemiştir. İslam âleminde ilk defa Hanbelî mezhebine bağlı olduğu söylenen ve hakkında pek ağır ithamlar yapılmış bulunan Necmuddîn Süleyman b. Abdilkavî et-Tûfî tarafından nassların önüne geçirilecek derecede çerçevesi geniş tutulmuş olan maslahata böyle bir fonksiyon tanınacak olursa, insanların faydası, Yüce ALLAH'ın, nasslarda ifadesini bulmuş olan iradesinin önüne geçirilmiş olur. Bu da, Yüce ALLAH'ın, insanların maslahat ve menfaatini bilemediği gibi çok tehlikeli bir sonuca kapı açar. Oysa kulların gerçek maslahatı, nassların belirlediği hükümlere aynen uymakta saklıdır. Öte yandan burada, insanların maslahat ve menfaatini tesbitte, bilgi ve faaliyet alanı sınırlı olan insan aklından başka hiçbir belirleyici yoktur. Yanılmak ve hata yapmakla malul olan insan aklının tesbit ettiği maslahat, özellikle modern dünyaya hakim olan "değişim" anlayışı doğrultusunda sürekli olarak değişik veçheler gösterecektir. Dolayısıyla bu noktada bugün doğru dediğimize yanın yanlış deme garabetine düşmekten bizi kim koruyabilir?

7- Biz, İmam eş-Şâfi'î'nin İcma konusundaki görüşünü ve İcma hakkındaki spekülasyonları, "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" adlı çalışmamızın I. (19 numaralı yazı) ve II. ciltlerinde (10 numaralı yazı) etraflıca ele almıştık. Dileyen oralara başvurabilir.

8- Bkz. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, "Kur'an'daki İslam", 224; Hasan Hanefî, "İslâmiyât" dergisi, 1/4, Ekim-Aralık, 1998, 224.

Yaşar Nuri öztürk, Ümmet hakkındaki bu görüşünü İbn Manzûr'un "Lisânu'l-Arab"ına ("Ümmet" maddesi) dayandırmaktadır. Oysa adı geçen eserde Ümmet'in İslamî literatürde bu anlama geldiğini gösteren herhangi bir ifade mevcut değildir.

9- Burada "yorum" kelimesini bilinçli olarak kullanmıyoruz. Bkz. "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi", II, 68 (3 numaralı yazı, 27 numaralı dipnot).
Cumartesi, 01 Kasım 2008 07:16 tarihinde güncellendi

İBNİ KAYYIM'I İYİ ANLAMALI -3

gundogumu.jpg

Onuncu mertebe: (Sadık Rüya) 

Hidayetin onuncu mertebesi sadık rüya, peygamberliğin cüzlerinden biridir. Nitekim bir hadiste:

“Sadık rüya nübüvvetin kırkaltı cüzünden biridir” buyurulmuştur. (Buhari,Tabir, 4 Müslim, Rüya, 67)

Yukarıdaki tahsisin sebebi için denilir ki: Vahyin ilk başlangıcı sadık rüya idi ve altı ay sürdü. Sonra sadık rüyadan, Rasulullah (sav)’ın ölümüne kadar yirmi üç senelik bir sürede uyanık haldeki vahye geçti. Böylece uyku halinde gelen vahyin süresinin uyanık halde gelen vahyin süresine nisbeti kırk altıda birdir. Başka sahih bir rivayet te:

“ sadık rüya yetmiş cüzden bir cüzdür” şeklindedir, bu güzel bir yorumdur.

Bu iki rivayetin arası şöyle cem edilmiştir: Bu durum rüyayı görenin haliyle ilgilidir. Sıddıkların rüyası kırkaltı yaşından sonra başlar. Genelde müminlerin sadık rüyaları ise yetmiş yaşından sonra vakidir. Doğrusunu Allah bilir.

Rüya: Vahiy başlangıcıdır. Rüyanın doğruluğu rüyayı görenin doğruluğuna bağlıdır. Sözce en doğru olan insan, rüyasında en doğru olandır. Bu sadık rüya Nebi (sav)’in de buyurduğu gibi vahy zamanı gelinceye kadar, doğru çıkmaya devam eder. Nübüvvet nurunun ve tesirlerinin azaldığı zamanlarda, müminlere vahye mukabil rüya verilmiştir.Nübüvvet nurunun güçlü olduğu zamanlarda ise, onun nurunun yayılması ve güçlenmesi ümmeti rüyadan müstağni kılar.

Bunun bir örneği sahabe asrından sonra ortaya çıkan kerametlerdir. Sahabe devrinde ashab güçlü bir imana sahip oldukları için keramete ihtiyaçları olmamış ve keramet zuhur etmemiştir. Sahabeden sonraki devirlerde insanların imanlarının zayıflığı için keramete ihtiyaç duyulmuştur. Şüphesiz Ahmet b. Hanbel de bu manaya işaret eder. Ubade b. Samit der ki:

“Müminin rüyası Rabbinin kuluyla uykusunda konuşmasıdır.”

Nebi (sav) de:

“Nübüvvetten sadece mübaşerat (müjdeler) kaldı” buyurdu.

Kendisine mübaşerat nedir? diye sorulunca:

“Müminin gördüğü veya kendisine gösterilen sadık rüyadır” buyurdu. (Buhari, Ta’bir,5; Ebu Davud, Salat, 152;İbnMace,Ta’biru’r-rü’ya,1;Müsned,1,219)        

Müslümanların rüyası birleşince o rüya tekzib edilmez. Nebi (s.a.v) Kadir gecesini rüyalarında ramazan son on gecesinde gördükleri zaman ashabına şöyle demişti:

“Ben sizin rüyalarınızın Ramazanın son on gününde ittifak ettiğini görüyorum. Öyleyse sizden her kim Kadir gecesini ararsa Ramazanın son on gününde araştırsın.” (Buhari, Teheccüd, 21; Fadlu Leyleti’l- kadr,2; Müslim, Siyam, 205)

Rüya da keşf gibidir. Bir kısmı Rahmani, bir kısmı nefsani, bir kısmı da şeytanidir. Nebi (sav) şöyle buyurur:

“Rüya üç çeşittir. Allah’tan olan rüya, şeytandan gelen rüya, uyanıkken kişinin kendi kendisinin düşündüğü şeyden meydana gelen rüya ki daha sonra bu onun rüyasına girer.” (Buhari, Ta’bir, 26; Müslim, Rüya,6)

Hidayet sebeblerinden olan rüya özellikle Allah’dan gelen rüyadır.

Nebilerin rüyaları vahydir ve ümmetin ittifakıyla Nebiler şeytandan korunmuştur. Bundan dolayıdır ki Hz. İbrahim oğlu İsmaili gördüğü rüya üzerine kurban etmeğe kalkışmıştır.

Nebilerden başkalarının rüyalarına gelince bunlar sarih olan vahye vurulur, vahye uyarsa ne ala, uymazsa bu rüya ile amel edilmez.

Eğer rüya sadık olur veya rüyalar birleşirse ne diyorsunuz? denilirse, biz de deriz ki, eğer rüya böyle tahakkuk ediyorsa onun vahye aykırı olması düşünülemez, bilakis vahye mutabık ve vahyi, veya vahyin ihtiva ettiği özel bir hükmü hatırlatıcı olması gerekir. Her ne kadar rüyayı gören rüyanın vahyle ilgili ihtiva ettiği hükmü bilmese de bu rüya ile hükme muttali kılınabilir. Kim rüyasının doğru olmasını isterse, doğru olmaya baksın, helal yesin, Allah’ın emir ve yasaklarına dikkat etsin. Kıbleye doğru ve abdestli olarak yatsın. Gözleri kapanıncaya kadar Allah’ı zikretsin. O zaman rüyası tekzib edilemeyecek derecede olur.

En doğru rüyalar seher vakitlerinde görülen rüyalardır. Seher vakti ilahi vahyin indirildiği vakittir. Seher vakti rahmet ve mağfiretin indiği şeytanların durulduğu vakittir. Sadık rüyanın aksi gece yarısı görülen, şeytanların ve şeytani ruhların intişar ettiği vakitlerde görülen rüyadır, Ubade b. Samit derki:

“Müminin rüyası rabbinin uykuda kendisiyle konuşmasıdır.”

Rüyalarla görevli bir melek vardır. Melek uygun gelen misal ve şekillerle kula rüyayı gösterir.Rüyayı herkesin durumuna göre misallendirir.

İmam Malik (ra):

“Rüya vahiy çeşitlerinden biridir” diyerek bilgisizce rüya tabir etmeyi meneder ve “Allah’ın vahyi ile mi oynuyorsunuz?” derdi.

Rüyayı, hükümlerini tevil yollarını ve ayrıntılarını anlatmak ayrı bir sahaya girer. Bunları burada anlatmamız bizi konumuzun dışına çıkarır.

Allah en iyisini bilir.

Cumartesi, 01 Kasım 2008 07:18 tarihinde güncellendi

İBNİ KAYYIM'I İYİ ANLAMALI - 2

gokyz.jpgİLHAMIN DERECELERİ

Menazil sahibi derki:

İlham üç derecedir.

Birinci derece: duymaya bağlı ve kesin olarak vahy şeklinde tezahür eden nebe (haber) dir. Zira mutlak anlamda “nebe” bir özelliği olan habere denir. Her haber nebe değildir. Oysa bu, o büyük gaybdan gelen haber manasına nebedir.

Vahy ve ilhamdan kasdedilen kendisine ilham gelen kişiye bunun gereğinin kesin olduğunu bildirmektir. Bu ya işitme vasıtasıyla olur. Ya da vasıtasız bildirmesiyle olur.

Ben derim ki: İlhamın işitme vasıtasıyla hasıl olanına gelince, bu ilham değildir. Bilakis bu hitab kabilinden birşeydir. Bunun nebilerden başkası için meydana gelmesi düşünülemez. Hz. Musa’ya tahsis edilen hitab bu kabildendir. Zira burada hitab eden Hakk Azze ve Celledir.

Riyazat erbabının çoğu hakkında hasıl olan işitmeye gelince:

Bu da üç şekilden biri ile olur, bunun dördüncü bir şıkkı yoktur. Bunun en üst mertebesi Melikin ona cüz’i bir şekilde hitab etmesidir. Bu hitab, nebilerden başkasına da hasıl olur. Nitekim melekler İmran b. Husayn’a selamla hitap etmişlerdi.İmran dikkatle bakınca selam vermeyi kesiyorlardı, İmran dikkatli bakmadığı zaman meleki hitab tekrar geri geliyordu. Bu çeşit hitab iki türlüdür:

Birincisi: kişinin bizzat kulağı ile duyduğu hitab ki müminlerin geneline nisbetle bu nadiren gerçekleşir.

İkincisi: kalbe atılan bir hitabdır, melek onu ruha ilka eder. Nitekim meşhur hadiste:

“Şüphesiz meleğin de şeytanın da ademoğlunun kalbine bir şey ilham etmesi mümkündür. Meleğin ilhamı hayrı hatırlatması, vaadi tasdik etmesidir, şeytanın ilhamı şerri hatırlatması ve vaadi (cenneti- cehennemi) tekzib etmesidir”.

Sonra Rasulullah şu ayeti okur:

“Şeytan size fakirliği vaad eder ve fahşayı (yüz kızartıcı şeyleri) emreder, Allah ise size mağfiret ve lutfunu vaad ediyor” (Bakara, 268)

Diğer bir ayette Allah Teala:

“Hani o gün Rabbin meleklerine ben sizinle beraberim gidin, müminlerin kalbini sağlamlaştırın diye vahyetmişti” (Enfal,12) buyurur.

Bu ayet “Onların kalblerini güçlendirin ve onlara zafer müjdeleyin” şeklinde tefsir edildiği gibi “Onlarla beraber savaşta hazır bulunun” şeklinde de yorumlanmıştır. Bunların ikisi de doğrudur. Melekler hem müminlerle beraber savaşta hazır bulunmuşlar, hem de onların kalblerini pekiştirmişlerdir.

Allah’ın mümin kullarının kalbine vaz ve nasihat vermesi de bu hitab nevindedir. Nitekim Tirmizi’nin Camii ile Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde Nevvas b. Seman yoluyla gelen hadisde Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:

“Allah Teala sıratı müstakimi; şöyle temsil eder. Sıratın iki yanı surla çevrilidir, bu surların açık duran kapıları vardır, kapıların üzerinde geniş perdeler mevcuttur ve sıratın bir başında bir de üzerinde durup insanları sırata çağıran davetçiler bulunur.

İşte bu sırat-ı müstakim İslam’dır. Surlar Allah’ın hududu, açık duran kapılar da Allah’ın haramlarıdır. Allah’ın hadlerinden birini çiğneyen, o perdeyi kaldırmış (yani sırat-ı müstakimden çıkmış) olur. Yolun başında duran davetçi Allah’ın kitabıdır. Yolun üstünde duran davetçi de Allah’ın mü’minlerin kalbindeki öğütçüsüdür.”

Müminlerin kalbindeki bu öğüt melekler vasıtasıyla gelen ilahi ilhamdır.

Bu ilhamın doğrudan meydana gelmesine gelince bu, henüz açıklığa kavuşmuş ilan şeylerden değildir. Bu konuda olumlu ya da olumsuz kesin bir yargıya varmak delile dayanır.

En iyi bilen Allah’dır.

İşitmekle vuku bulan hitabın ikinci nevi: Bu, cinler tarafından gelen gaybi hitablardır. Bazen hitab eden mümin salih bir cin olur ve bazen de şeytan olur. Aynı şekilde bu nevi ilham da kendi içinde iki kısma ayrılır.

Birincisi: Melek ya da şeytanın hitabının kişinin kulağıyla işitebileceği şekilde iknasıdır.

İkincisi: İlham olunurken ilhamın kalbe doğdurulmasıdır. Cinnin emir veya nehiyde bulunurken ve ona vaad ederken ümit verirkenki vaad ve ümitlendirmesi bu eşit ilhamdandır. Nitekim Allah Teala da :

“Şeytan onlara vaad eder ve onları ümitlendirir, oysa şeytan onlara ancak aldanmayı vaad eder” (Nisa, 120),

“Şeytan size fakirliği vaadeder ve yüz kızartıcı şeyleri yapmanızı emreder” (Bakara, 168) buyurur.

Kalbin de kulağın da bu tür hitabdan nasibi vardır. Bundan ancak peygamberler ve ümmetin tamamı korunmuştur.

Bu hitaba maruz kalan kişi bu hitabın meleki mi yoksa Rahmani mi olduğunu nereden,hangi burhan ve delille bilecek?

Şeytan nefse ilhamını atar, kulağa hitabını bırakır. Aldatılmış ve tuzağa düşürülmüş olan kişi de, bana söylendi, böyle hitab edildi ben de tasdik ettim der. Fakat sana söz söyleyen ve hitab edenin kim olduğunu biliyor musun?

Ömer b. Hattab (r.a), Gaylan b. Seleme’ye -sahabedendir- hanımlarını boşayıp malını çocukları arasında taksim edince - “öyle zannediyorum ki - şeytan kulak hırsızlığı yaparak senin öleceğini öğrendi de ölümü senin nefsine koydu. Ey Şehr (Ömer) senden sonra okuyanlar kime güvensin, gerçeği kimden öğrensinler.”

Üçüncüsü: Hal hitabıdır. Şahsın kendisinden çıkar ve yine kendisine döner, Şahıs ise bunun dışarıdan geldiğini zanneder. Oysa bu hitab kişinin kendisindendir, nefsden çıkar yine nefse döner.

Bu, çoğunlukla saliklere arız olan ve onları yanıltan bir durumdur. Salik bunun Allah’ın hitabı olduğunu, Allah’ın kendisiyle konuştuğunu sanır. Bu yanılmanın sebebi şudur:

İnsanın latif ve ince müdrikesi, riyazetle berraklaşıp yoğun meşgalelerinden alakası kesilince, bu müdrikenin hükmü bedeni kaplayan kalb ve ruhun hükmü mesabesinde olur, bilginin hükmü de ruha ve kalbe olur. Böylece nefs ve kalbin bütün gayreti kendilerine bağlı bitişik olan manaları tecrid etmeye yönelir ve ruhun bu manalara bağlantısı da daha da artar. Böylece ruh bu meşgul edici ve bağlayıcı şeylerin yerini alır ve kalb bu manalarla dolar. Sonra bu manalar konuşmaya ve olağan şeyler hükmündeki ruhi ve kalbi hitaba dönüşür ve böylece ruhun arınmasına uygun düşer. Böylece bu manalar, işitme duyusu için işitilmiş sesler gibi şekillenir. Görme duyusu için görünen şahıslar gibi şekillenir. Ve o kişi bir takım suretler görmeğe ve bazı hitabları duymaya başladığını sanır. Oysa bütün bunlar onun nefsinde olup bitmektedir, hariçten gelen hiç birşey yoktur. Ama o birşeyler gördüğüne bir şeyler işittiğine ve doğru’ söylediğine yemin eder.Fakat acaba gördüğü dışardan mı yoksa nefsinden mi? Bütün bunlar kişinin temyiz kabiliyetinin zayıflığı; ilminin azlığı, bu manaların kalbini kaplaması ve ruhun meşgalelerden tecrid edilmesinden kaynaklanır.

İşte bu üç şekil hitabın çeşitleridir. Kim bunlarla gösteriş yaparsa o ancak aldanma, hile ve tuzak içindedir. Bu konuda söylenecek söz bundan ibarettir. Bu konu anlayıp inceleyebilen için en önemli konulardandır. Doğruya ulaşmayı nasib eden Allah’dır.

(Menazil Sahibi) Herevi derki: ”İlhamın ikinci derecesi: Apaçık meydana gelen ilhamdır. Bunun doğruluğunun belirtisi şudur ki; buna mazhar olan kişi, perdeyi yırtmaz, dinin çizdiği sınırı (had) aşmaz ve hiçbir zaman hataya da düşmez.”

 

Bu ikinci derecedeki ilhamla birinci derecedeki ilham arasıdaki fark şudur:

Bu ikinci derecedeki ilham kalbden atılması mümkün olmayan zaruri olan şeyin bilgisine benzer. Bu ilham muayene (müşahade) mükaşefedir. Bu, birinciden daha üstün bir derece ve ondan daha açıktır.    

Bu ilhamın kalbe nisbeti görülen şeyin göze nisbeti gibidir. Bu tür ilhamın üç belirtisini saymıştır.

Birincisi: Perdeyi açmamasıdır. Bu ilham sahibi başkasının gizli hali kendisine keşfolunduğu zaman, ister hayr olsun, isterse şerr olsun bunu açıklamaz. Veya Allah’ın sırrını insanlardan gizlediği şeyi açıklamaz ve kendisine hali keşfedilen sırrını da gizler.

İkincisi, haddi aşmamasıdır. Bu da iki manaya gelebilir:

Birincisi: Bu ilhamla Allah’ın koyduğu sınırı aşarak günah işlemez, kahinler ve şeytani keşf sahihlerinin yaptıkları gibi.

İkincisi: Dinin sınırlarının aksine hareket etmez. Allah’ın, ardına düşülmesini ve araştırılmasını yasakladığı ayıpları (avret) araştırmak gibi. Bu keşif sahibi keşfiyle bu gibi işlere yeltenir, müslümanların ayıp ve kusurlarını araştırırsa bu keşif Rahmani değil, şeytanidir.

Üçüncüsü: Bu keşif sahibini hiçbir zaman hataya düşürmemiştir. Şeytani keşif böyle değildir. Çünkü şeytani keşifte hata çok olur. Nitekim Nebi (sav) İbn Said’e “ne görüyorsun?” diye sorduğunda, o da bazen doğru bazen yanlış görüyorum, demiş, Nebi de, sana karışık gösteriliyor.(Buhari, Edeb,97; Müslim, Fiten, 95) buyurmuştur.

Şeytani keşif mutlaka yalandır doğruluğu hiçbir zaman daim olamaz. “Menazil” sahibi derki, ilhamın üçüncü derecesi: sırf gerçeğin parladığı, tecelli ettiği ihamdır. Bu ilham sahibi, salt ezeli hakikatin kaynağından konuşur. Bu, kendisine işaret edilemeyecek kadar zirvede olan bir ilhamdır.

Ona göre tahkikin kendisi: Hakikati müşahedede fani olmaktır. Şöyle ki bu müşahade sırasında hakikatten başka herşey yok olur ve resimler sırf yokluğa (adem) bürünür. Bu derece ilham, ilham gelene sırf hakikat olarak açılır, bu ilhama akıl ve hissin idraklarından hiçbir şey karışmaz.    

Eğer burada akli veya hissi bir idrak söz konusu ise hakikatin sırf parıltısı olamaz, böyle bir şey meydana gelmez. Onlara göre bu keşiften bahsedeni ancak onunla birlikte olan ve ona bu hususta iştirak eden anlayabilir. Bu keşif sahihlerine göre bütün mahlukat o sırf hakikat karşısında hicaplıdırlar. Yine onlara göre ilim, akıl, hal bu hakikat karşısında örtülüdür ve mahlukatın konuşması ancak hicabın berisindeki dil iledir. Mahlukat bu hicabın ötesinde gizli mananın dilinden anlamazlar, îşte bundan dolayı bu hakikata işaret etmek onu ifade etmek mümkün değildir, işaret ve ifade ancak duyular va akıl yoluyla kavranılan şeylerde olur, bu keşf ise hissi ve aklın ötesinde olan bir keyfiyettir. Bu ilham hasılı şudur ki: Bu ilhamla beraber bütün vasıtalar ortadan kalkar, yok olur, izmihlal bulur: Fakat bu durum varlıkta değil, şuhud halinde olur. Vahdet-i Vucud’u savunan ittihadiliğe gelince, onlar bunu varlıkta adem (yokluk) ve izmihlal olarak nitelerler.

“El-Menazil” kitabının müellifini de kendilerinden sayarlar, oysa o akıl, din, hal ve marifetçe onlardan uzaktır.

Allah en iyisini bilir.

Cumartesi, 01 Kasım 2008 07:13 tarihinde güncellendi

İBNİ KAYYIM'I İYİ ANLAMALI !!!

feza.jpgİBNİ KAYYIM’A GÖRE FENANIN TARİFİ

(Tasavvufu anlamayıp inkar edenler okumasın…)

Mutasavvıfların işaret ettikleri ve kullandıkları fena, kulun gözünden hadis olanların gitmesi, var olmadan önceki gibi yokluk ufkunda kaybolmasıdır. Ezelde olduğu gibi sadece hakkın baki kalmasıdır. Sonra aynı şekilde müşahadeyi yapanın şekil ve varlığı kaybolur. Böylece de onun ne sureti ve ne de varlığı kalır, sonra yine kulun müşahadesi kaybolur, sonra hak bizzat kendisini müşahade ettiği şey olur. Bu varlıkların yaratılmasından önceki durum gibidir. Fenanın hakikati daha önce olmayanın fani olması, ezeli olanın baki kalmasıdır.

Menazil yazarı fena hakkında şunları söyler:

“Fena önce ilim, sonra inkar, sonra Hakk bakımından, Hakkdan başkasının yok olmasıdır.

Fena üç derecedir:

Fenanın birinci derecesi, bilginin bilinende fenasıdır, bu ilim bakımından olan fenadır. Görmenin görünenlerde fenası, inkar itibariyle olan fenadır. Varlıkta fena olmayı istemek Hakk itibariyle fenadır.

İkinci derecesi, taleb müşahedesinin düştüğü fena, marifet müşahedesinin düştüğü fena, yine görme müşahedesinin düştüğü fenadır.

Üçüncü derece; Fenanın müşahedesinden fani olmaktır. Bu fena hakk itibariyle olan, göz aydınlanmasıyla görülen, beka yoluna girilerek, cem denizine binilerek gerçekleşen fenadır.”

Şimdi biz bu görüşlerin önce hakk ve batıl olan taraflarını açıklayarak sonra da fenanın kısımlarını inceleyeceğiz. Övülen fena ile -ki bu Allah’a yakın olan dostlarının fenasıdır- yerilen fena- bu da ilhad ehline ve vahdeti vücud görüşünde olanlara ait, kemal derecesinde noksan olanların fenasıdır- arasındaki farkları Allah’ın yardımı, kudreti ve teyidi ile göreceğiz.

Herevi, “Fena hakkdan başka her şeyin inkar yönüyle yok olmasıdır” sözüyle, varlık külli olarak yok olur demek istemiyor.-O ancak varlığın ilimde izmihlal bulmasını kasdediyor.

Böylece Allah’dan başka her şeyin batıl olduğunu, varlığının iki yokluk arasında bulunduğunu, onun varlığının sadece yokluk olduğunu, yokluğunun kendi varlığı sebebiyle, varlığının ise Allah’ın onu var kılmasıyla gerçekleştiğini bilir. Böylece kul onun ilminde yokluk halinde olduğu gibi fani olur. Kul onun ilminde fani olunca, bunun üzerindeki başka bir dereceye yükselir. Bu derece de Allah’dan başka herşeyi inkar ve reddetmektir. Bu birinciden daha yücedir. Çünkü bu kulun Allah’dan başkasından gayb olmasıdır, kul onların varlığını inkar etmediği halde onlar kulun idrak alanından çıkarlar. Bu ikincisi, masivanın inkar ve reddedilmesidir.

İşte bu noktada İttihadi –vahdeti vucud ehli- işe karışır ve der ki:

Fenadan kasdedilen külli olarak Allah’dan başkasını inkar etmektir ve burada hiçbir şekilde başkası yoktur.

Şeyhü’l-islam bu ittihad ehlinin ilhadından uzaktır. Her ne kadar onun ifadeleri bunu iham ve ilham ettiriyor olsa da o bunlardan beridir.

Şeyhü’l-islam (Herevi) varlıktaki değil, müşahededeki inkarı kasdediyor. Yani O, varlığın müşahedesini inkar etmektedir, yoksa bizatihi harici varlığını değil. O varlığın ilim ve müşahede ile ilgili varlığını inkar ediyor, dıştaki maddi varlığını değil. Böylece önce kendi, şuhudi ve ilmi varlığından kaybolur, sonra ikinci olarak kendini ilminde inkar eder. İşte kulun inkar itibariyle izmihlali budur. Sonra kul bunun daha üstündeki bir dereceye yükselir. Bu da kulun hakikatte izmihlalidir. Bunun artık asla bir varlığı yoktur.

Kulun varlığı ancak Hakkın varlığı ile kaimdir. Eğer Hakkın varlığı olmasaydı, kul da var olmazdı. Gerçekte ise var olan sadece hakktır. Var olanlar onun varlığının eseridir. Onların “mevcudatın asla bir varlığı ve eseri yoktur, bunlar yok olucu, fani ve izmihlale uğrayıcıdır” sözlerinin manası da budur.

Cumartesi, 01 Kasım 2008 07:12 tarihinde güncellendi

Sayfa 299 - 414

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.